KİTAP  ANALİZİ : “Türkiye’de Ermeniler, Cemaat-Birey-Yurttaş”

Bilgi Üniv. Yayını 253, İstanbul Haziran 2009

ISBN 978-605—399-095-6   Günay G. Özdoğan – Füsun Üstel – Karin
Karakaşlı – Ferhat Kentel

Giriş:

En yakın eski ve mevcut birçok arkadaşım Ermeni
asıllı olmasaydı ve hiçbiriyle karşılıklı sevgi, anlayış ve paylaşım dışında,
en ufak bir nahoş deneyimim olmasaydı, bu araştırmayı yapmayacaktım.  Kitap yazarlarının neredeyse çocuğum-torunum
yaşlarında olmaları ve “akademik unvanları” beni düşündürdü, çünkü “bizlerin
işi, tatlıya bağlamak, kaynaştırmak ve her hangi bir üstünlük-alçaklık veya
varlık kompleksi olmadan, bu kısa ömrü olumlu çalışmalarla, tamamlamaktır”.

Kitabın tanıtımında, yazarların sarf ettiği  “bilinçli bilgilendirmemek” gibi çok ağır bir
suçlama, TC devlet ve kurumlarına sorumsuzca yapıştırılmasaydı, belki merakım
uyandırılmazdı. Nitekim kitabın “Giriş” kısmında <Bu “suskunluk duvarı” önemli ölçüde birbirine ilişkin yanlış
bilgilendirmeye dayalı önyargılardan, bir taraf için “öğretilmiş yok sayma
diğeri için korunmacı/savunmacı mesafe” alışkanlıklarından besleniyordu
>.
denilmektedir!

Kitap yazarı (biri Ermeni asıllı) dört Türk
gencimiz, sekiz sene süren ve içinde birçok yardımcı kadroları barındıran,
amacı ve ölçüleri belirsiz veya değişken soru ve sayılarla, neredeyse tamamı
olumsuz varsayımlara varmışlarsa, çalışmalarının bir okuyucusu olarak
fikirlerimi ifade etmeyi ve yazılı olarak ardıma bırakmayı tercih ettim. Amaç
bu gençleri tenkit ederek cesaretlerini kırmak ve kızdırmak değil, iyi niyete
inanarak olan hataları düzeltmek veya tekrarını önlemektir. Bu temel düsturun
anlaşılması ve benimsenmesi tamamen kitap yazarlarına ve onları
cesaretlendiren,  maddi, manevi her türlü
desteği esirgemeyen kurum ve yöneticilere kalmıştır.

Belki bilirsiniz veya bilmezsiniz. Türk – Ermeni
ve özellikle SOYKIRIM iddialarını, tamamen yabancı, anti-Türk ve tarafsız
kaynaklara dayanarak ve bütün Türk arşivlerini, yazarları ve Türk tezini
destekleyen yabancı yazarları “denialist” etiketleri nedeniyle referans
vermeyen İngilizce bir kitap “derledim”. 700 sayfalık  “The Genocide of Truth” isimli bu
kitap, İstanbul Ticaret Üniversitesi tarafından, 2008 yılı başında basılarak
tanıtımı yapıldı.  Benim arkamda, şu – bu
konsolosluk veya vakıf veya fon olmadığı için, dört yılda yaklaşık 30.000
yabancı belge sayfasından “verbatim” çıkarılmış 2000’e yakın alıntıyı tam
referansları vermek, benim yaşımdaki bir fani için kolay olmamıştır.  Bildiğim kadarıyla, İstanbul Ticaret
Üniversitesi, bütün Türk Üniversitelerine ikişer adet yollamıştır.  Kitabın biraz daha kısaltılmış 500 sayfa
Türkçe versiyonu “SOYKIRIM TACİRLERİ” de Derin Yayınevi yayını olarak,
bu yıl Nisan ayında basına aynı Üniversite toplantı salonunda tanıtılmış ve
tarafımdan Türkiye’de mevcut bütün üniversitelere birer adet postalanmış,
yalınız dördünden alındı-teşekkür gelmiştir. 

Benim bir araştırmacı olarak, kimseye “şunu-bunu
okuyun” diye bir tavsiyede bulunmaya sıfatım yok.  Fakat, kitabın biraz sonraki bölümlerinde
görüleceği gibi, sağlam bilgi
edinmenin zorluklarını yaşamış bir kişi olarak
  araştırmacıların, kullanılan kaynaklarda
ihmalkâr ve hatta seçici olmalarını normal karşılamama olanak yoktur.  Benim “akademik bir unvanım ve sorumluluğum
yok”, dilediğimi okur, beğendiğimi yazarım. 
Fakat mademki “suskunluk duvarı”,
“öğretilmiş yok sayma” 
gibi çok
büyük iddialarda bulunuyorsunuz, evet gençler duvarları kaldıralım,  tarihî kazı yapar gibi, her şeyi araştıralım,
tamamını görelim ve yalnız fiili ispatlarla sentezlere varalım! Etik ve temel
kaide olarak, akademisyenlerin “dilediğini okumak, dilediğini okumamak ve
dikkate almamak serbestîsi” yoktur. Orta mektep öğrencisi iken, hocamız bizlere
şunu öğretmişti. İnsan bilgisi bir topa benzer, bilmediği de topun dış
alanıdır. İnsanın bilgisi artıkça, bilmedikleri de artar. Şu halde tartışmamız
bir anlamda, “bilgi topunun” boyut ve içeriğinin sağlamlığı hakkındadır.
Kişinin kendi ihmal veya hatasını görüp ders alması ve doğru olanı bulması ve
savunması da hem erdem, hem de en büyük manevi tatmindir. İdealist iseniz bunu
anlamanız gerekir fakat dediğiniz gibi “savunma/korunma
mesafesinde
” kalmayı tercih edecekseniz, o vakit hayat boyu bu ayırımcılık psikozunu
ayağınızdaki nasır misali taşıyacaksanız, demektir.         

Kaynak Kitaplar:

Konuyu biraz ciddiyetle okuyan ve araştıranlar
için, araştırmada kullanılan kaynaklar olağanüstü bir seçicilik ve önyargıyı açığa
vurmaktadır. Bu araştırmanın görünürdeki amacı, geçmiş olayları ve mevcut
statüyü tarafsız olarak topluma duyurmak olduğuna göre, gözüme çarpan
büyük noksanlıkları aşağıda sıralamaktayım (hata varsa özür dilerim).

1. Araştırmada, TC Başbakanlık, Türk Tarih Kurumu
ve Genel Kurmay Başkanlığının belgelerinden ve Osmanlı Arşivlerinden her hangi
bir alıntıya rastlanılmamıştır.  Böyle
olunca da, araştırmanın taraflı
olduğu kaynaklarından bile anlaşılmaktadır.

2. Kitap yazarlarında da, mazur görülemeyecek derecede yok sayma görülmektedir.  Bu yokluklar o denli büyüktür ki, sayfalarca
doldurulan gazete-makale ve gelişi güzel referanslarla örtüleşemezler. Bazı
tipik misaller verecek olursak:

A  harfinde
Akçam’ın 3 kitabına karşı Ataöv’ün yalnız bir tek kitabı
gösterilmiştir. Ataöv’ün yazdığı 160’ı aşkın kitabın en az 30’ tanesi İngilizce-Türkçe
olarak Ermeni münasebetleri hakkında, tamamen bilimsel çalışmalardır, çünkü
Ataöv de büyük bir Ermeni dostu fakat doğrunun
savunucusudur.
Ermeni taleplerinin hukuki yanlarını inceleyen Av. Gülseren Aytaş
da yok.

B – Ç:  Candan
Badem “Ermeni Bibliyografyası” ve (T.T.K.) Prof. Kemal Çiçek de
yok.

D harfinde haliyle Dadrian var, fakat çok
önemli ABD konsolosu Leslie A. Davis  yok! 
Fakat daha önemlisi Dashnakların 1890-1924 tarihlerini yazan,  Hratch Dasnabedian da yok!

E harfinde Aysel Ekşi’nin sempozyum derlemesi ve
değişik akademisyenlerin yazıları yok.

F harfinde iki devasa eser yazmış olan Erich Feigl
 yok, John Freely, David Fromkin
yok!

G harfinde haliyle Göcek var da, James Grabill
gibi, Ermeni tarihini, olan biteni mükemmel irdelemiş büyük Ermeni
sempatizanı misyonerden bir cümle dahi yok! 
İsmet Görgülü de tanınmıyor!

H Soykırımın ünlü sözcüleri, Richard Hovannisian
ve Tessa Hofman var fakat Türkiye’nin ve dünyanın tanıdığı Yusuf Halacoğlu
yok. “Hoşgörü Toplumunda Ermeniler” adı ile üç devasa cilt yazan Erciyes
Üniversitesinden Prof. Metin Hülâgü
Şakir Batmaz, Gülbadi Alan da yoklar! Haliyle, Protestan
Ermenilerin babası Cyrus Hamlin ve kitabı veya  General Harbord’’un (ABD Senato)
raporu da yok!

K harfinde, Ermeni Başbakanı Hovannes Kacaznuni,
Sovyet Tarihöi Karinian yoklar! Neden? Cemal Kutay, Orhan Koloğlu
, Şenol Kantarcı da yok!

L harfinde Libradian var, fakat Sovyet
tarihçi A.A. Lalayan, Amerikan tarihçiler Guenter Lewy ve dört
kitabı olan Heath Lowry 
yoklar!  Bu kadar aşırı “yok
sayma”, bu çalışmanın amacını veya güvenirliliğini açıklamaktadır. AVİM
kurumunun başkanı Ömer E. Lütem dahi yok!

M harfinde tabiatıyla Mahçupyan var da, bu
konuda en büyük tarih bilim adamı Justin Mac Carthy’nin yaklaşık sekiz
kitabından yalnız önemsiz olan biri var. 
MacMillan, Mansel, McFie gibi tarafsızlar yok. Marmara Üniv Prof.
Nurşen Mazıcı da yok! İhtimal, aynı Üniversitede Doçent Sayın Özdoğan
tanımıyor!

N harfinde 
Nalbandian Louise var, fakat en esaslı araştırmaları yapmış
Ermeni tarihçi Akaby Nsssibian yok. Nassibian’ın
kitabı okunmadan
da İngiliz – Ermeni ilişkilerinin arka cephesi
öğrenilemez!

O – Ö  harfinde
İngiliz arşivlerindeki araştırmalarını kitaba dökmüş Mim Kemel Öke de yok:

P harfinde haliyle Doğu ve Mehmet Perinçek’in
çalışmaları unutulmuş. Fakat daha önemlisi, “Why Armenia Should be Free
kitabı yazarı Ermeni kahraman Karekin Pastırmaciyan’ın kitabı unutulmuş!

Sunny
Gregor var, fakat koskoca  Selahi Sonyel’in
yalnız bir tek kitabı var o da Ermeni ağırlıklı değil !! Sağlam akademisyen
Jeremy Salt yok,  Stanford Shaw’un
6 kitabından bir tanesi var, internetteki makalesi bile yok.  Haliyle evinin UCLA’de bombalandığı ve
Türkiye’ye iltica etmesi de yok!

Ş  Bilâl Şimşir’in
bu konudaki  altı kitabından yalnız 1989
tarihli eski bir tanesi konmuş. Önemli olanlar,  “Osmanlı Ermenileri” yok! Doç. Enis Şahin
ve büyük araştırması da yok!

T  Amerikan
Edward Tasjhı’nin samimi kitabı olmadığına göre , Roger Trask her
halde duyulmamıştır.

W  Her
halde George Washburn bilinmiyor, Franz Werfel’in adının
unutulmamış olması gerekir. Samuel Weems ve “Armenia Secrets of a
Christian Terrorist State” kitabı da haliyle yok.

Z   İsviçreli
Erick Zürher ve  Robert F.
Zeidne
r’in konu hakkındaki kitapları da yok.

Araştırmanın temsil ettiği kitle:

Araştırmayı yapanların Ermeni toplumunu ne oranda
temsil ettikleri şüphelidir. İfadelerine göre, < …uygulamada Ermeni kökenli
yurttaşların geçmişte ve günümüzde siyasal katılımını engelleyen veya teşvik
eden etkenlerin belirlenmesinde Türkiye 
Ermeni basınından yararlanıldı ve topluluğun önde gelen kişileri ile görüşmeler yapıldı >

Yazarların bu açık beyanına rağmen, bazı önde gelen kişilerin yok sayıldığına
dair bazı tipik isimleri hatırlatalım:

Levon Panos Debagyan : Ermeni
toplumunun çok iyi tanıdığı bu gazeteci-yazar, her halde soykırım
özürcülerinden olmadığı için, yok sayıldı. Aynı şekilde TV programlarına ve
sempozyumlara sıklıkla davet edilen Kastamonulu Av.Kegam  Karabetyan  da ihtimal aynı nedenlerle Ermeni yurttaş
sayılmadı Fakat Avukat olarak Setrak Davutyan var. Taksim ve diğer
kulüplerde kırk yaşına kadar top koşturan Varujan Aslanian da, sporcular
arasında yok.

Fakat mazereti olmayan yok sayma, 80
yaşına kadar, Boğaziçi Üniversitesinde, elli iki yıldır en az 16.000 üst düzey
iş adamı ve mezun çıkaran, İş Bankası’nın kendiliğinden “Efsane Papyon” adı ile kitap bastırdığı, “basketbolcu-sporcu-futbolcu-Şişli Kulüp onur başkanıB.Ü.’de hocaların hocası talebelerin babası, en çok sevdikleri ve mezuniyetten
yıllar sonra da dertleştiği
Prof.
Arman Manukyan
da, Profesör olan oğlu da yok!. Devlet Sanatçısı soprano
diva Alis Manukyan da, ne batı
müziği kulvarında ne de kültür yaşamındaki Ermeniler arasında var!
Araştırmacılar, sekiz sene uğraşarak halk deyimiyle “zihni-sinir” istatistik ve
araştırma yapacaklarına Arman hocaya gitselerdi, bütün mezunların notlarını,
mevcut durumlarını ve (aralarında başbakan, bakan ve eşleri bulunan) ciddi
düşüncelerini öğrenebilirlerdi ve hayatın
doğruları için hocaların hocasından değil bilgi,  fakat gerçek hayat dersleri bile
alabilirlerdi!
 

Akla gelen diğer bir ihtimal, “önde gelen
kişilerin” cemaatin % 1 – 2 sini oluşturan Protestan veya % 5–6’ sırı teşkil
eden Katolik mezheplerinden seçilerek, ağırlıklı olan Gregoryenlerin ihmal
edilmiş olmalarıdır. 

Ermeni toplumun “önde gelenleri” böyle
seçilmişlerse, anket ve röportaj yapılan diğer Ermeni ve Türk yurttaşların,
olur-olmaz-rasgele seçilmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Burada kanımca
araştırmacılar temel bir hata yapmışlardır. Şu anda İstanbul’da yaşayan Ermeni
asıllı yurttaşlar, çok muhtemel birkaç göbektir İstanbulludurlar, bazılarının atası
Osmanlı ordusu saflarında çarpışmış veya savaş yetimi olarak İstanbul’da
akrabaları veya hayır kurumları tarafından büyültülmüşlerdir.  1950’li yıllarda İstanbul’un nüfusu bir
milyon veya biraz üstüydü. Bu nüfusun yaklaşık % 15-20’ini, Rum-Ermeni-Musevi
cemaatleri oluşturuyordu. Bu cemaatler, izdivaç, daha iyi şartlarda yaşam ve
diğer etkenlerle (1976-80 terör korkusu) devamlı göç verdi ve azaldı, buna
mukabil İstanbullu olmayan, davranışları şehirli bile olmayan en az on milyon
kişi, sözün gelişi “İstanbullu oldu.” Eskilerin ölçeklerine göre bu çok geniş
kitle, İstanbullu değil, şehirli bile değillerdir. Aleko’yu, Moiz’i, Agop’u
nereden gördü, bildi, münasebeti oldu da tanıdı ve “fikir beyan
edebiliyor”?  Acaba bu anketlerde, Agop
yerine, Fransuva, Coni, 
Hacıarabullah,  Alman Hans,
Holandalı Petersen veya Afrikalı, Hindistanlı, 
Kanadalı olsaydı veya sorulsaydı, ne oranda farklı cevap alınacaktı?  Anket yapılan kimselerin genel kültür ve
sorulan cedleri hakkındaki bilgi derinliği nedir? Bilinen bir gerçek “bilgi
sahibi olmayanların, kolayca fikir sahibi olabilmeleridir” ve galiba bu sistem
eğitim kademelerine kadar başarı sağlamaktadır.

Türkiye Ermenileri ve Siyaset:

Bu fasılda bilinçli
yok sayılan
 o kadar çok ve ünlü
Ermeni var ki,  bunların isimlerini ve
fiillerini zikretmemiş olmakla, araştırmacılar her halde okuyucularının başka
hiçbir tarih kitabı okumadıklarını ve “ilk defa bu kitapla her şeyi en mükemmel
ve eksiksiz öğreneceklerini” sanmış olmalıdırlar.

Araştırmacılar, ihtimal Bilal Şimşir’in “Türkiye
Ermenileri” kitabından ve çok daha önemli olan Rahip G. Çarkçıyan’ın “Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler”  kitabından ve sayfa 152’deki “Ermeni
Cemaatlerin Genel Durumu” bölümündeki samimî ve doğru anlatımdan (geniş
araştırmalara rağmen) habersizdirler!

<Yüksek
makamları işgal etmiş olan Ermeni vatandaşları, ülkelerine ve vatanlarına
sadakatle hizmet ettikleri müddetçe, hükümet de karşılık olarak yardımını
eksiltmemiştir. Fakat Ermeni cemaati, bu dördüncü dönemde bir hayli servet
sahibi olmuş, birçok kilise inşa ettirmiş, yeni kurumlar, okullar açmıştı.
Bütün Anadolu’da  hemen hemen Ermeni
vatandaşı bulunmayan bir vilâyet yoktu.

Doğruları ifade eden bu yorum, araştırmacıları sayfa 228’deki olumsuz
yorumunu, eksik veya taraflı yapmaktadır.

Artin Dadayan paşanın, kitapta
anlatılmayan gerçek hayatında,  Paşanın
ihtilalcilerden ve onların sorumsuz hareketlerinden çektikleri anlatılmaktadır!
Padişahtan ikide bir onların affını istemek zorunda olduğu, görevlerinin
padişaha hizmet etmek olduğunu yoksa ceza göreceklerini söyler. Gençlere
ihtiyatlı davranmalarını nasihatle isyan eder ve sorar:  “Tedbirli olmak vatanseverlik değil midir?” (“Constantinople” Philip Mansel, s.335).
Artin Paşanın Yeşilköy’deki köşkü, 1878 Rus-Türk sulhu pazarlıklarında da
hizmet gördü. Paşa oğlunu Paris’e yollamış, ihtilalcilerin af ve dönmelerini de
sağlamıştı.

Patrik Vartabed Nerses, üç yerde
anılmaktadır, fakat en önemli detay söylenmemektedir. Rus Orduları
Ayastafanos’a geldiği vakit onları ziyaret eden Patrik, Arşidük Nikola’ya
İstanbul’u almaları için ricacı olmuştu. İngilizler karşı olduklarından Ruslar
çekildiler fakat aynı Nerses, 1878 Berlin Konferansında, “Rusların bütün
Hıristiyanların koruyucusu maddesini” anlaşmaya koydurmuştur.

1896’da Osmanlı Bankasını basarak insanları
öldüren ve sonra affedilerek Fransa ve İsviçre’ye giden Karekin Pastırmaciyan’ın
büyük ihanetleri anlatılmamıştır. 
Abdülhamit’in tahtan indirilmesinden sonra İstanbul’a kimya doktoru
olarak dönen Pastırmaciyan,  Meclisi
Mebusan’a iki kez Erzurum mebusu seçildi, fakat ihtilâlci gönüllü birliklerin
kumandanı olarak, daha dünya savaşı ilan edilmeden, binlerce Osmanlı Ermeni
Türk askeri ile Rus saflarına geçmiş ve çeteci adı da, “Kahraman Ermeni” anlamında  “Armen Garo” olmuştur. Karekin
Pastırmaciyan,  1918’de çeteci
Ermenilerin Batum Konferansı ile teslim olmalarının akabinde, Amerika^ya kaçmış
ve 1918 sonlarında “Why Armenia Should be Free” kitabını Boston’da
bastırmıştır. İnternet’te herkese açık olan bu kitapta, ihanetleri ve
Osmanlılara karşı zaferleri anlatan nice sayfa ve bol fotoğraf vardır. Daha
sonra “Demokratik Ermenistan Cumhuriyeti”nin Washington elçisi olan Karekin Pastırmaciyan,
gerek Türk, gerekse Ermeni tarihi bakımından yok sayılamayacak kadar 
önemli bir tarih aktörüdür!
.

Aynı bağlamda, diğer isyancı Türkiyeli
Ermeniler,   Antranik Ozanjan,   Dro  Drastamat
Kanajan
  generallerin adı da
geçmemektedir. Antranik 1912 Balkan harbinde Türklere karşı savaşmıştır.
General Dro ise,  ikinci dünya savaşında
yaklaşık 22.000 Ermeni askeriyle Hitler’e hizmet vermiştir.  Her ilksi de 1918’de maceralarla milletlerini
perişan ettikten sonra yurt dışına kaçmışlardır. Halen hatıraları adına
Ermeniler madalyalar vermektedirler. Araştırmacıların bunları bilmemesi,
duymaması mümkün mü?

Kitapta Osmanlı hükümetlerinde sonuncu Ermeni ve
1913’te Dışişleri Bakanı olan Gabriel Nurandunian adı geçmekteyse de,
1913’te İsviçre’ye yerleşen bu zatın Hayır Kurumları Başkanı olarak İsviçre’den
ihtilâlcilere gönderdiği yardımlar ve en önemlisi Lozan Konferansında aynı
kişinin bu kez Ermenistan heyeti adına İsmet Paşa’dan toprak talebinde
bulunması ve azarlanarak kovulması önemli bir detaydır..  Aynı bağlamda, ünlü ve ilk Ermenistan
başbakanı Hovannes Kachaznuni,  ve
onun itirafını içeren  1923 Bükreş
deklarasyonu
ve Ermeni Sovyet tarihçi A.A. Lalaian da
unutulmaktadır.

Osmanlı Devletinde çeşitli devrelerde büyük
hizmetler vermiş (Bayındırlık, Posta, Telefon-Telgraf, bakanlıkları, Hazine
müsteşarlığı vb)  birçok Ermeni adları
gerek Rahip Çarçiyan’ın kitabında gerekse internet-wikipedia-ermenisorunu
bölümlerinde görülebilir. Bu önemli zevatın bu araştırmada anılmamış olmaları
acı bir ironidir.

Soykırım görüşünde olan kitap yazarlarının Türk
asıllı olan üçü tesadüfen meşhur “Özürcüler” listesinde olmakla, tutumlarını
peşinen açığa çıkarmışlardır. Ancak bu kişilerin ve Ermeni asıllı
arkadaşlarının,  1914 – 1922 devresinde isimlerini tarihe kazımış olan  bazı çok önemli Ermenilerin adlarını hiç
anmamış olmaları, ayıpladıkları “yok
sayma eyleminin”
  inkârı kabil
olmayan kanıtlarıdır.

Bugün, Büyükelçi “Morgenthau’ın Hikâyesi” adlı kitap bütün dünyada ve
Türkiye’de de her kitapçıda satılmaktadır. Morgenthau’un (günlük hatırat
defterini dahi yazacak kadar yakın)  özel
sekreteri, Robert Kolej mezunu Hagop S. Andonian adında çok zeki bir
Ermeniydi ve elçi adına bütün yazışmaları, Mavi Kitap için yollanan raporları o
düzenliyordu. Morgenthau’un her konuşmada bulunan resmi tercümanı – dragomanı
da Arshak H. Schimavonian  idi. Bu
iki kişi, Morgenthau 1916 başlarında Türkiye’den ayrılırken onunla birlikte
ABD’ye gittiler. Schimavonian Dışişlerinde işe alındı, Andonian ise  meşhur kitabın hazırlanmasında, kitabın perde
arkası yazarı Burton J. Hendrick ile teması yürüten kişiydi. Soykırım’dan
bahsetmek, fakat bu isimleri bilmemek mümkün değildir.

Diğer çok önemli ve yok sayılan önemli bir isim,
Protestan Ermenilerin Patriği,  Zaven Bezciyan’dır.  Zaven efendi (Şimavonian’ın okul arkadaşı) şu
nedenlerle önemlidir:  Birincisi Zor’a
gitmiş, fakat Kasım’da dönerek Büyükelçi Morgenthau ile görüşmesinde
“Ermenilerin Zor’a yerleşip iş tuttuklarını” fakat kış için yardıma muhtaç
olduklarını söylediğinde, Morgenthau hayretler içinde kalmıştır. Bu satırlar
kendi hatırat defterinde mevcuttur. Demek ki “Zor” rivayet edildiği gibi çöl
değildi ve ilk gidenler salimen varmışlardı. Bilindiği gibi Ağustos sonunda
verilen ikinci bir emirle “Protestan ve Katolikler” tehcirden muaf tutulmuş ve
gidenlerin geri dönüşüne müsaade edilmişti ve bir kısmı da zorlu şartlara
rağmen evlerine döndü.  Zaven Bezciyan’ın
ikinci önemi, Amerikan Kongre-Senatosunun 22.4.1922 tarihinde ittifakla kabul
ettiği 192 no.lu (31.12.1921 tarihi itibariyle) “Amerikan Yardım Teşkilatının”
faaliyet raporunda, Katolik Patrik A. Saygijian ile ortak imzalarının ve
teşekkürlerinin bulunmasıdır. Bu raporda, iki patrik veya Teşkilat Yöneticileri
(aralarında Morgenthau ve Harbord da var) her hangi bir katliamdan dert
yanmamakta, aksine yetimhanelere yapılan ilgi ve yardımlar için neredeyse Türklere
teşekkür edilmektedir.  Gene bu resmî –
kesin Amerikan belgesine göre, 31.12.1921 tarihi itibariyle, Rusya’da bir
milyon Ermeni hayattadır fakat yarısı yardıma muhtaçtır, üç yüz bin Ermeni
Fransız kuvvetleri Güney Anadolu’dan çekilirken onlarla Suriye’ye dönmüştür ve
yüzün üstündeki değişik yerlerdeki yetimhanelerde de 114.000 kişi
hayattadır.  Yazdığım kitabın 15’ci
bölümünde, soykırım devresindeki muhtelif sayılar ve rakamlar liste olarak
verilmiştir. Fransız-Ermeni toprak dağıtım heyetinin 1.3.1914 tarihli rapor
güvenilirdir ve buna göre nüfus 1.3 milyon bile değildir.   Bu sayıya “olsa olsa hata marjı ekleyecek
olursak” toplam nüfusun 1.5 milyondan fazla olamaz!.

Eğer ABD raporu [yalan – yanlış değilse], 1.3.1914
– 31.12.1921 devresi içinde bir buçuk milyon veya birkaç yüz bin kişinin ölmüş
veya öldürülmüş olması mümkün değildir.
Kitabımın aynı bölümünde, başka kaynaklara dayanarak, hayatta olanların
sayıları güvenilir raporlarla verilmiştir.

Bu nedenle, soykırım
olup olmadığının ve hayatta kalanların açıklamasını yapmak
bana değil
fakat raporu hazırlayanlara, onaylayanlara ve bunlardan bihaber olarak soykırım
avaz eleri ile yeri göğü inleten siyasetçi veya tarih – kitap – ve benzeri
yazar ve araştırmacılara düşmektedir. 

Kitabımın 23’
cü bölümünde, (A.A. Lalaian’dan alıntılarla), Daşnakların kendi halklarına
yaptıkları eziyetler  anlatılmakta ve
(s.502) verilen tabloda, “Ermeni Demokratik Cumhuriyetinin” idaresinde  (28.5.1918 – 2.12.1920)  Ermeni nüfusunun % 22 oranında (195.000
kişi), Türklerin % 77 oranında (200.000 kişi), Kürtlerin ise % 98 oranında
(25.000 kişi), açlık-hastalık-mukatele sonucu ölmüş oldukları görülmektedir!
Kısa ömürlü Ermeni Devletinin idaresi altında, açlık-hastalık v.b. şartlarla ölenlerin
de “tehcir sırasında ölenlerden saymak” izleyicilerin zekâ ve mantığını hafife
almaktır. .

Araştırmanın akıl karıştıran, varsayımlı yorum
örnekleri:

* ASALA :  Birçok yerde adı geçen örgütün kuruluşu, eylemleri
ve topluma verdiği zararların toplu olarak verildiğine rastlamadım. Aslında
yaklaşık 240 terör olayı, 42’si Türk 80’e yakın ölü! Bu bağlamda, Esenboğa
baskınında 8 kişinin öldürülmesini protesto için, 1982 yılında kendini Taksim
meydanında yakarak “şehit sayılan”  Artin
Penik de unutulmuş, Türk Ermenilerinin haklı duyguları “yok sayılmıştır”!

* HIRANT DİNK:  Amacı ve mahiyeti belli olmayan fakat yüz bin
Türkün cenazeye iştirakle, protesto ettiği bu
çirkin olayda
, halkın tepkisi,
fotoğraf ve yazı ile vurgulanmalıydı. Neden yapılmadı
?

* s.152 – Dadrian’a göre: Dadrian kimdir, ne
otoritesi ve dayanağı vardır?  Hâkim mi,
bilirkişi mi nedir?

Dadrian ve öğrencisi Akçam, her zaman belgelere göre değil, varsayımlara göre
yorum yapmışlardır!

* s.153 – (a) yüzeysel ihanet açıklaması –  (b) Osmanlı Yöneticilik sorumluluğu:

Kitap yazarları, “Why Armenia Should be Free” yazı ve fotoğrafları ile 1919 Paris
Konferansına verilen muhtıraya bakarlarsa, olayın
yüzeysel değil, piramit gibi sağlam ve oynatılamaz olduğunu
görebilirler.

  —Üç
cephede hayta kalmak için çarpışan Osmanlılara Sarıkamış felâketinde yapılan
hainlikleri ve verdirilen kayıpları, asker ve imkân yokluğunu değerlendirmeden,
savaş sırasında “Osmanlı Yöneticilik
sorumluğundan dem vurmak gülünçtür. Aynı
Osmanlı Sarıkamış’ta “yöneticilik ve
olanakları nedeniyle
” en az 60 – 70.000 askerini iki haftada kaybetmedi mi?
Ölen Ermeni ise “sorumluluk var”, Türk
ise, yok!

* s.154 – Nisan ortası Van’da tehdit:  Tehdit falan yok, Ermeni askerleri 15 Nisan
1914’de Van Kalesinde Türk toplarının yanında poz vermiş, daha ne olsun? Bak: “Why Armenia Should be Free

* s.154 – 
Türkçülük – Ulusal Burjuvazi: Ülke ölüm döşeğinde, ne tür ithamlar icat
ediliyor? Pes !

* s.155 – 
İhanet tezleri:  Tez falan değil,
belgeler (Harbord raporu dâhil) fotoğraflar konuşur, gerisi boş!

* s.156 – 
Armin Wengler resmi: Doğru, fakat Wengler’in  “bağırsakları dışarı fırlamış bir genç kız
fotoğrafı daha var”! Hani Atatürk’ün posta kartında, enik köpeklerin yerine
UCLA’de monte edilen resim!

* s.15 – 
“Ötekilik”: bu saçma senaryo ürünlerini, bilimsel olması gereken bir
araştırmaya, gerçekmiş gibi sokulmasında samimiyet görmüyorum, ya “acındırma
ile sempati toplama” (victimization) yöntemini veya daha kötüsü “ötekilik” ile
aslında bir farklılık – ayrıcalık –
üstünlük
egosunu gizlemektedir.,

* s.334 – “dönmelik – hayatta kalmak”:  yapılan çalışma “bilimsel değil dinsel tercih
ve ağırlıklı” olduğundan, kişilerin hayatta kalmak (veya başka tercihlerle) din
veya mezheplerini değiştirmeleri ağır bir suç olarak gösterilmektedir. Bu tür
saçmalık, ancak “dinlere göre günahtır
(çünkü kilise bir mudisini) başka
kilise veya inanca kaptırmaktadır. O
vakit sormak gerek, 1830’lara kadar ağırlıklı Gregoryen Ermeniler, önceleri “Katolik”
ve daha sonraları “Protestan” olmayı, çeşitli yararlar nedeniyle kabul
ettikleri vakit “dönmelik” olmadılar mı? 
Yoksa “dönme” ancak Müslüman olunca mı oluyor? Gregoryenleri Katolik ve
Protestanlığa çevirmek için üç din arasındaki rekabet ve inançlar uğruna
işlenen cinayetler için, kitabımda tipik olaylar aktarılmıştır.  Suçlama, temelden hatalı ve diktacıdır!.

* s.376 – 
Ermenilik beyanı:  aslında hiçbir
kültürlü Osmanlı veya Türk, karşısındakinin Ermeni mi, Yahudi mi, Rum mu yoksa
“gâvur mu, yoksa Allahsız mı” olmasına fazla kıymet vermez ve aldırmaz. Böyle
olduğu içindir ki,  hala bu cemaatler
sayıları azalmış olmakla beraber, normal iş ve sosyal hayatlarına devam
etmektedir. Acaba “yurtdışına gidildiği vakit” Ermeni Türkler veya diğer ülke
vatandaşları, “Ermeni olmaları nedeniyle
özel iltifat mı görmektedirler?  Bu araştırmayı yapanlar, bu tespitlerinin
Ermenistan’daki mukabilini
düşünmemişlerdir
. 1850’lerde Erivan ve çevresinin % 60-70’si
Müslüman’dı.  Şimdi “öteki Türk denilecek”
tek bir kişi, yapı veya ibadethanesi kaldı mı? 
Cevabınız?

* s.430 – Varlık Vergisi ve 6–7 Eylül:  Kitabın değişik paragraflarında, bir biriyle
ilintilisi olmayan bu iki olay “Ermeni veya azınlıkları ezmek, işlerini
ellerinden almak” (soykırım benzeri) amacına bağlanmaktadır. Olayları yaşamayanların, bu
konuda da “—ian’ dan gelme faraziyeler ile, bilmedikleri bu olayları güya
açığa çıkardıkları sanılmaktadır. Yorumlar tamamen hatalıdır, şöyle ki:

Varlık Vergisi: 1939’da başlayan 2’ci Cihan harbi
başladığı vakit, Türkiye’nin nüfusu  en
çok 20 milyon ve İstanbul da 1 milyonun altındaydı. TC savaşa katılmamakla
beraber, askerlik ve ihtiyat çağında olan bütün erkekler (yaklaşık 18 – 28 yaş
arası) tamamen silâhaltına alınarak, büyük kısmı Trakya’ya yığılmıştı. En az
iki milyon kişi silâhaltındaydı ve bunlara verebilecek yeterli tüfek bile
yoktu, giysiler keçe kumaştandı. Sanayi zaten yoktu, fakat bu üretici gücün
silâhaltına alınması ve bunların besleme ve diğer seferberlik masrafları
Saraçoğlu hükümetini iflâsa taşıdı. Ya çok büyük bir devalüasyon ile paranın
değeri beş para edilerek zaten fakir olan halk daha fakir edilecek, veya
“zenginden yasal olmasa da, ikinci bir varlık – niçin kazandın” vergisi
alınacaktı.  İkinci yol seçildi ve
ekalliyetleri yaşam seviyesi genelde daha yüksek olduğu için, “acele ile teşkil
edilen vergi takdir komisyonları” kimi zaman adil, kimi zaman haince vergiler
tarh etti. Şüphesiz, durumdan faydalanan fırsatçılar, rüşvetler de olmuştur.
Vergi en çok azınlıklara haksız bir uygulama oldu, fakat karşılığında Türkiye
savaşa girmedi, kimsenin burnu kanamadı ve kaybedilen para, tekrar kazanılarak
yerine kondu. Adaletsizlik olmuş! Nerede olmuyor ki?

6-7 Eylül: İstanbul’un belirli semtlerine özgü,
çok hatalı bir hükümet kararı ile Rumların gözünü korkutmak için plânlanan bu
sokak nümayişleri,  ellerinde sopalarla
türeyen bindirilmiş “kırroların” yıkma dürtülerini tatmin etti. İstiklal
caddesi gibi merkezlerde, ayırım yapılmaksızın bütün mağazaların camları
kırıldı, içlilerindeki kumaşlar, mallar caddelere atıldı ve “milli ekonomi
kendi kendine” kıydı!  Kenar semtlerde
mahalleli Türkler, Rum-Ermeni-Musevi komşularının mağazalarını korudular veya
birkaç cam kırarak, kamyonlarla dolaşan “kırroları”
baştan savdılar. Ağırlıklı olarak Rumlar zarar gördü, fakat arada diğerleri
(hatta yanlışlıkla Türkler de) arada yandı. 
Hükümet sonra zararları karşıladı, fakat bunda da giden malın yerini
doldurup doldurmadığı belli değil. Cana dokunma – yaralama olmamıştır!.

Toplumun bahanelerle galeyana gelerek,
serserilerin talanları bugün dahi ülkemizde 
(ve hatta daha medeni oldukları sanılan) batılı ülkelerde de olmaktadır.
Olayları “saptırmak” ise diyaspora taktiğidir!

s.392 – 393 İnkarcılık: Kitabın çeşitli bölümlerinde, münhasıran
“…ian” lı kitaplarından alıntılarla 1915’te olaylarla bir soykırımın vuku
bulduğu ve inkârının ayıp olduğu tekrarlanmaktadır. 1965’ten sonra propaganda
pazarında devreye sokulan “soykırım yalanı” Amerika’daki Ermeni cemaatinin
asimilasyonunu önlemek ve gelir toplamak için uydurulmuş ve Türklerden.hiçbir
tepki veya ciddiye alınmadığı için, zaman süreci içinde “doğru olmalı” şeklinde
ve ısrarlardan kurtulmak için kabul görmüştür. Gerek İngilizce, gerekse Türkçe
iki kitabımda da 29 – 30 bölümlerle dış basından bol miktarda gazete kupürleri
ve aksini ispat eden belge sunulmuştur. Burada kısaca özetlemek gerekirse,
temel hukuk prensibi olarak, “işlendiği tarihte, yasalara göre suç olmayan her
hangi bir fiil, sonradan çıkarılan yasalarla suç haline sokulamaz.”

Soykırım iddiasının, ne önü, ne ortası, ne de
sonunda her hangi bir mantıki kanaat veya belge yoktur. Belgelerle veya
tarafsız şahitlerle  ispatlanmayan
varsayımlarla, bu tür bir hukuk istismarının, hukuken geçerli olması mümkün
değildir. Her iki kitabın 15’ci bölümlerindeki belge ve sayılarla ispatlandığı
gibi, olayımızda öldürme kasti için her hangi bir neden yoktur (kaldı ki
İttihatçılar, kitapta da teyit edildiği gibi, savaş başlamadan Daşnakların
kongresinde, Rusya’da isyan çıkarmaları ve Osmanlı’dan yana savaşmaları
halinde, kitapta da anılan altı vilayette otonomiyi kesin olarak vaat
etmişlerdi. Hiç kimse, yardımına muhtaç olduğu ve ortaklık teklif ettiği
kimseyi öldürmeyi düşünemez, zira ona yararı yoktur!  Öldürüldüğü iddia edilenlerin, hangi tarihlerde,
hangi yerlerde, ne tür aletler-yöntemlerle öldürüldüğü, ceset veya iskeletlerin
bulunması gerekir. Bunların dışında, cinayetleri gösteren tarafsız resmi
belgeler veya en azından “tarafsız şahitlere” ihtiyaç vardır. bebek
yaşındakilerin silik hatıratları ve münferit olayların genelleştirilmesi delil
olamaz. Bunlar olsa dahi, yasal bir araştırma ve kovuşturmanın, yasalarla
yetkili kılınmış bir mahkeme yoluyla yapılması, suçluya suçunun ne olduğunun
delilleri ile bildirilmesi, savunma imkanının ve süresinin bulunması ve bütün
bunlardan sonra yetkili adalet divanının bu tür bir kararı vermesi ve resmen
duyurması gerekmektedir. “Soykırım – inkâr” sözlerini sıklıkla kullananlar ve
kitap yazanlar, yukarıdaki gerekçelerin bir tekini bile delil olarak ibraz etmiş
değillerdir ve ısrarla “araştırmalarda, yüzleşmekten ve kovuşturmaktan”
kaçmaktadırlar.

Çeşitli gazete haberleri, Rus ordu generallerinin
raporları ve en önemlisi ve kesini, Amerikalı General Harbord’un 1919 Kasım
tarihli raporu, Ermenilerin büyük sayılarda Müslümanları öldürdüklerini, bütün
köylerini tahrip ettiklerini, buna ait delillerin mevcut olduğunu ve
Ermenilerin “canavarlıkta rafine yöntemler kullandıklarını” resmi
Amerikan Senato-Kongre belgesi olarak teyit etmektedir Ermeni tarihçiler veya
tezlerini ezbere savunanlar, bugüne kadar 
“sahte olmayan” tek bir belge dahi sunamamışlardır. İspatı mevcut
olmayan varsayımlarla hukuki karar alınamaz. Eldeki bütün belgeler,  hunharlıkların esas Ermeni çeteciler
tarafından işlendiğini, açlık, hastalık ve yol zorluklarının bütün taraflar
için eşit oranlarda (hatta Müslümanlarda daha yüksek oranlarda)  kayıp verdiklerini göstermektedir. Haliyle,
Türkler – Kürtler – Çerkezler vb da, ellerine fırsat geçtiğinde, cinayetlere
(rafine yöntemlerle olmasa bile) mukabele etmişlerdir. Mütekabil  intikam – barbarlık fiili vardır ve insanlık
adına büyük bir ayıptır. Aksini kim söylüyorsa veya yazıyorsa, kelime
kalabalığı yerine, geçerli ve mantıklı belge sunmalı ve yetkili adli merciden
karar çıkarmalıdır. Bilimde, ne varsayımlar, ne “bilinen gerçekler” hukuki
karar için geçerli ve yeterlidir. Aksine hareket, yalan ve iftira atmaktır!

Kitabın esas amacı ve başarısı

Kitabın 7’ci sayfasında mahiyet ve hudut
çizgileri belirsiz, üç ana amaç güdülmektedir. Kısaca:

1. Türkiye Ermenileri – Ermenistan Ermenileri ve
Diyaspora Ermenileri arasında ortak bir Ermeni kimliğinin tesisi: Cevap: Diyaspora Ermenileri Ermenilik
tezini ve bunu destekleyecek her türlü aracı etik olmasa dahi, kendi
varlıklarını ve menfaatlerini korumak için korumak zorundadırlar. Türkiye
Ermenilerinin böyle bir Taşnakçı
bayraktarlıkta
menfaatleri yoktur, kayıp ihtimali ise, ataları gibi,
çoktur!

Ermenistan Ermenileri de “işe-aşa
muhtaçtır”,  boş lâf karın doyurmaz, kafa
karıştırır, zaman kaybettirir.

2.  Türkiye’deki
Türklerin ve Ermenilerin karşılıklı önyargılarının ve nedenlerinin
telafisi.  Böyle bir tespitin ne derecede
doğru olduğu ve bu nedenle uluorta kimselerin ortaya atılmasıyla, durup
dururken “düzelteceğiz diyerek, bazı hata ve inatlaştırmaları tırmandırması”,
halk deyimiyle, “kaş yapayım derken göz çıkarması” muhtemeldir. Böyle bir
sorumluluğu, kim hangi sıfatla ve hakla yüklenebilir?

3.  Türkiye
Ermenilerinin sosyal kaynaşma veya dışlanma veya ifade alanlarının incelenmesi.
Türkiye Ermenilerinin, aynı kültür ve felsefede olan diğer kimselerle (Türk
veya diğerleri) kaynaşmamış olması, kitap yazarlarının varsayımı veya
fantezisidir. Şu anda bütün sosyal yaşantılar ve birlikler, dışarıdan her hangi
bir zorlama olmadan, doğal mecrası içinde, mükemmel yürümektedir.  “Ermenilik” soyunun sanki bir farklılık
üstünlük veya sakınca gibi yorumlanması ve sorumsuzca ikide bir empoze
edilmesi, işte o vakit anti-Ermenilik, pro-Türklük/Lazlık/Kürtlük ve emsali reaksiyonları
doğuracak ve durup dururken bazı “bilirim sananların gayretkeşlikleri ile”
bizatihi böyle bir eksikleri olduğuna inanmayan, işindeki, gücündeki Türk
Ermenilerinin huzurunu bozacaktır. Yakın tarihimiz, bu kışkırtmaları yapanların
milletlerini felâketlere sürüklediklerini ve sonra bırakıp kaçtıklarını
ispatlamaktadır.

Diğer bölümler – cemaat ve sosyal birimler:

1936 tarihli Vakıflar nizamnamesinin, özellikle
sonradan iktibas edilen gayrimenkuller için, hukuki dengesizlik ve haksızlıklar
yarattığı bir gerçektir. Ancak her şeyin altında Ermeniliğe veya ekalliyete
dönük kast arayanların, bazı ülke gerçeklerini görmeden yorumlarda bulunmasında
mantık yoktur.

Bir an için Doğan Holding sahibinin Ermeni
olduğunu veya her hangi bir Ermeni Türk’ün şu veya bu bahane ile Ergenekon
soruşturmasına dâhil edilmiş olmalarını hayal edin!  Ne yapardınız? Tepki verir, herhalde,
haksızlık-ayırımcılık diye dünyayı ayağa kaldırırdınız! Peki, sayın kitap
yazarları, Üniversiteler, AGOS, Marmara Gazeteleri ve Ermeni Kurumları, sesiniz
şimdi niye çıkmıyor?  Türkler Türk’e ayırımcılık yaparsa aldırma, fakat işin içine ekalliyet veya
yabancı taba karışırsa o vakit A.B.’ye.  ANCA’ya
duyur öyle ki bütün dünya ayağa (yüzyıl öncesi gibi) kalksın.  Sayın yazarlar, samimi misiniz?

Kitabın beni çok ilgilendirmeyen diğer bölümlerini
okumaya lüzum görmedim, zira bu yerler dantel gibi güzel ve itina ile işlenmiş!
Benim her ayrıntıda bilgi sahibi olmam imkânsız. Bu nedenle, bu eleştiri yalnız
bir okuyucu olarak benim “mantığıma uymayan” bazı hususları ve düşüncelerime
göre sakıncaları kapsamaktadır. Yazarların ve emek veren düzenleyicilerin göz
ve zevke hitap eden bu çalışmaları, bu yönleri ile genel beğeni ve takdire
lâyık olabilir.

Berç Keresteciyan-Türkeri ve Agop Dilaçar
hakkında verilen bilgiler doyurucudur.(Not::Atatürk
portrelerinin köşesinde, düzgün-yuvarlak hatlarla atılmış bir K. Atatürk imzası
vardır. Bu imza Türkiye’de güzel yazı yazmayı öğreten Robert Kolej hocalarından
Vahran Çerçiyan’ın el yazısıyla tarihe ebediyen kazılmıştır)

Çalışmayı destekleyen İsveç Başkonsolosluğu
hakkında akla gelen sualler:

Bir yabancı ülke delegasyonun, misafir eten
bulunduğu ülkenin vatandaşlarını ilgilendiren ve organik bağı olmayan
konularda, resmi hayır kurumları (Kızılay ve benzerleri) dışında maddî veya manevî
vereceği destekler, taraflar arasında bir tercihi simgeleyeceğinden, diplomatik
teamüle uygunluğunu  bilemem. İsveç
Başkonsolosluğunun (herhalde İsveç Devletini temsiden, vatandaşının vergi
parasını) böyle bir projede kullanılmış olması ihtimali, Türk vatandaşının
aklına şu sualleri getirmektedir:

a-  Böyle
bir yardımın amacı ve İsveç için kazancı-yararı nedir?

b-  Bu
yardım teklifi doğrudan İsveç tarafından kendi ilhamlarıyla mı TESEV / projeye
yapılmıştır?

c-  Yoksa
TESEV/Kitap Yazarları/Üniversite mi, İsveç Devletinden bir “yardımı neye
karşılık istemiştir?

d- Gerek İsveç makamları gerek yayıncılar,
İsveç’in bu olaylarla ilgili bazı eski belgelerini biliyorlar mı? (Kanımca
bilselerdi, doksan beş yıl sonra bu konuda tarihlerine ters düşecek bir katkıda
bulunmazlardı! 

İngilizce kitabımın 126–127 ci sayfasında # 49
alıntıda, 23,8.1917 tarihli “Nya Daghlight Allehanda” gazetesinde, anılan
bölgeyi atla gezen İsveç subayı H.J. Pravitz’in görgü şahidi olarak beyanatı
verilmiştir.  Bu görgü şahidi ve arkadaşı,
diğer dergilerde ve haberlerde çıkan yazıları açıkça yalanlamaktadır.  Bu “tarafsız” yazılı belgenin geçerliliği
iptal edilmedikçe, özellikle İsveç’in her hangi bir “soykırımla ilgilenmesinin
anlamı yoktur”.  Arşiv belgelerine göre,
Mondros mütarekesiyle teslim olmuş bulunan Osmanlı Hükümeti, bu konuda tarafsız
ülkelerin katılımı ile, davet edilen ülkelerden ikişer üyenin katılacağı bir
mahkeme veya araştırma heyeti kurmak istemiş ve bu konuda 18 Şubat 1919
tarihinde beş tarafsız ülkeye sözlü bir nota vererek katılımlarını istemiştir.
(İsveç, İspanya, Hollanda, Danimarka, İsviçre). 
Bu beş ülke de, bu yapılan samimi daveti geri çevirmişlerdir. Bu
konudaki belgeler ve İsveç’in olumsuz cevabı “Armenians in Otoman Documents 1915–1920” (Devlet Arşivleri Yayın
25)  kitabının 606 ve 610 sayfalarında
görülebilir.

Olayların vukuunda yapılan bu samimî daveti
refüze eden İsveç ilgililerin aklı acaba doksan yıl sonra mı gelmiştir ve o
vakit bakmak gereğini görmedikleri olaylara, kulaktan dolma haberlerle amacı ve
mahiyeti taraflı olan bir projeye katkıda bulunmayı bilinmeyen nedenlerle,
tercih etmişlerdir.

Ben, bu konuyu “biraz” bilen ve “doğruları
bulmaya çalışan ve savunan bir insan olarak” ve İsveç ülkesinin dürüstlük
prensiplerini bilen birisi olarak bu suallerin tatminkâr bir cevabını
bulamadım.  Bu sualleri bir “Türk” olarak
soramıyorum, çünkü kendi devletimin yetkililerinin “doğruları savunmak yerine vaziyeti
idare etmekle
” ilgilendiklerini birkaç kez yaşadım. Esasında, bu suallerin
TC Devleti tarafından resmen İsveç Devletinden sorulması icap eder. Bu
yapılmayacağına göre, “dürüst bir insan olarak, dürüst bir cevabı, insanlık
onuru adına, talep etmekteyim”.

Sayın ilgililer, bu okuyucu mektubu, katkı ve
ilgileri nedeniyle BİLGİ Üniversitesine, TESEV Vakfına, Kitap Yazarlarına,
İstanbul İsveç Başkonsolosluğuna ve genel bilgileri için TC Dışişleri
Bakanlığına postalanmaktadır. Sipariş halinde, kendi Türkçe ve İngilizce
kitaplarım, verilecek adreslere yollanabilir ve faturalı satılabilir. E-posta
adresim kitapların iç kapaklarında vardır ve genel kural olarak, kitaplarımla
ilgili gelen okuyucu mektuplarını cevaplamaktayım. .İngilizce kitabım “armenians-1915.blogspot.com
internet adresinde, bilgisayarlara indirilmek üzere,  2008 yılı başından beri bütün dünyaya
açıktır.

Saygılarımla;

İstanbul, 2 Kasım
2009

Şükrü Server Aya

Kemeraltı Cad. 36/a

Karakoy-Istanbul

Tel.0212-2451140-2925459-2925460

Fax.0212- 2925458 – E-posta:  ssaya@superonline.com

Not- 1:  Bilgi
Üniversitesinin bu kitabı (İstanbul Tic Üniversitesi gibi) diğer Üniversite ve
Kurumlara yollayıp yollamayacağını, onların da okuyup bir yorumda bulunup
bulunmayacaklarını bilemem. Tecrübeler olumsuzdur.  

Not 2: Bu yazı ve İngilizce tercümesi,
“TurkishArmenians” (armenians-1915.blogspot.com)’da ve başka dergilerde
yayınlanacaktır. Blog sitesine yollanan “commentler” moderatörü tarafından
gecikmesiz yayınlanır!

Not 3:  Bu
yorumun İngilizce tercümesi ve ekleri için okuma – iletme adresi:>
















































































































































































































































































































































































































LİNK
:
http://armenians-1915.blogspot.com/2009/11/2979-turkiyede-ermeniler-cemaat-birey.html