DİĞER KONULAR & ÖYKÜLER & HİKAYELER

ÖZEL BÜRO NOTU : DÜNYANIN EN ZENGİNLERİ BILL GATES’LER,
ROCFELLER’LAR YADA ROTSCHILD’LAR DEĞİLDİR. EN ZENGİNİ SIMSIKI SARILACAK BİR
AİLESİ OLANDIR. EĞER MADDİ DURUMUNUZ VEYA SAĞLIK DURUMUNUZ NEDENİ İLE YAŞLI
ANNENİZE YADA BABANIZA YADA DEDE-NİNENİZE BAKAMIYORSANIZ BU SİZİN SUÇUNUZ
DEĞİL. AMA MADDİ İMKANINIZ VE SAĞLIK DURUMUNUZ ELVERİŞLİ DEĞİLKEN BAKMIYORSANIZ
BU SİZİN SUÇUNUZ. TC KANUNLARINA GÖRE DEĞİL BELKİ AMA MANEVİYAT KANUNLARINA
GÖRE BÜYÜK SUÇ İŞLİYORSUNUZ. HELE Kİ ONLAR BAKIMA MUHTAÇLAR VE SİZ SIRT
ÇEVİRİYORSANIZ KUSURA BAKMAYIN AMA AYNI ZAMANDA İNSANİ DUYGULARINIZ DA TÜKENMİŞ
SİZİN. YAŞADIĞINIZ HAYAT BELKİ LÜKS OLABİLİR AMA MANEVİ ANLAMDA HİNT FAKİRİ
BİLE SİZDEN DAHA ZENGİN SAYILIR. SÖZÜMÜZ MECLİSTEN DIŞARI. SÖZÜMÜZÜ ETTİĞİMİZ
KİŞİLERİ SİZLER ANLADINIZ. ÖZEL BÜRO GRUBU OLARAK DÜNYADAKİ TÜM ANALARIN O
KUTSAL ELLERİNDEN ÖPERİZ.

5 senedir
huzurevinde yaşayan bir annemizin kaleminden duygusal bir hikaye… Tüm
evlatlara ithaf olunur..!!!

Buz gibi
odalarla dolu kocaman binalar diktiler ülkeme.
İçine ömürlerinin son demlerinde olan anneleri, babaları doldurdular. Adına
huzur evi dediler. Oysa huzur hiç uğramadı oraya. Eskiden yaşlılarımızı
kapatmazdık başka yerlere. Onların yüzü suyu hürmetine belalar def oluyor der,
onları nimet bilirdik. Boyunlarını bükük bırakmazdık.

Dışarıdan huzurlu gibi görünen, bu
sessiz sakin binalarda, ne fırtınalar kopuyor kimbilir. Kaç anne anlatmak, haykırmak
istedi duygularını, kaç anne yazmak istedi bilinmez. O annelerin adına yazdım
bu satırları. Bu mektup huzursuz odalardaki yüreği yorgun annelerin sessiz
çığlıklarıdır….

Takvime baktım da 5 sene olmuş
buraya geleli. Nasıl geçti o 5 sene bir de bana sor. Çok bakmıyorum takvimlere.
İçim sıkılıyor, zaman geçmiyor. Eskiden su gibi akıp geçiyor zaman derdim.
Şimdi öyle düşünmüyorum. Demek insan mutluyken çabuk geçermiş zaman.
Hapishanedekileri şimdi daha iyi anlıyorum. Beni buraya bıraktığın gün anneler
günüydü hatırlıyor musun? O günden beri anneler günü denen gün benim için daha
da bir anlamsızlaştı. Her sene bugün anne olmak ayrı bir acı veriyor bana…

Sen küçük bir çocuktun daha. Hiç
bir yere bırakmazdım ben seni, öyle savunmasız, öyle masumdun ki, kimselere
güvenip yollamazdım. Yanımdan hiç ayırmazdım. Şimdi beni nasıl olupta
tanımadığın insanlara teslim ettiğini düşünüyorum. Gözden çıkarılmış eski bir
eşya gibi hissediyorum kendimi. Yıpranmış, işe yaramaz. Kırgınlık mı? Belki,
kırgınım biraz…

Geçen gün eski komşumuz Mevlüde
teyzenin kızı Şükran geldi. Yolda görmüş seni. “Neden bıraktın anneni” diye
sormuş sana. “Kendisi istedi” demişsin. “Maaşıda var bakıyorlar, yeri sıcak,
her işi görülüyor içim rahat” demişsin. Kendim istemiştim evet, bazen naz yapma
kabilinden ” Yaşlanınca huzurevine gönderin beni, kimseye yük olmak istemem”
derdim. Ama içten içe hiç konduramazdım bu durumu, ne kendime, ne sana.
“Bırakmaz beni bir yere” derdim. Tıpkı küçükken benim seni bırakmadığım gibi,
beni hiç bırakmazsın sanırdım.

Yaramaz bir çocuktun sen. Yerinde
duramayan serseri bir mayın gibiydin.Kaç kez ısırdım dudaklarımı sana
bağırmamak için, kaç kez sıktım yumruğumu vurmayayım diye. Ama hiç vurmadım
sana, hiç kırmadım kalbini… Komşulardan biri sana “çok yaramaz” dedi diye
aylarca onun yüzüne bakmamıştım. Kimse laf söylemesin, incitmesin isterdim.
Tahammül edemezdim sana dikilen sert bir bakışa bile…

Geçen gün bana “bunak kadın” dedi
bakıcının biri. Hasta bezini lavaboda unutmuşum. Arada oluyor tutamıyorum diye
vermişlerdi. Diğerleride duydu ya, nasıl utandım bir bilsen… Daha ne laflar
söylüyorlarda dilim varmıyor söylemeye. Kırar mıyım, incitir miyim diye kim
düşünüyor ki? Çok hassastım eskiden bilirsin, çabuk alınırdım. Hem benden
titizi mi vardı? Kimselerin işini beğenmezdim. Şimdi yemek yerken bile
yoruluyorum,üstüme döküyorum. Bazen yatarak kılıyorum namazlarımı. Secdeye
başımı koyup uzun uzun öylece kalmayı ne çok özledim…

Yaşlansam da geleceğe dair umutlar
besliyordum buraya gelmeden evvel. Evladımı büyüttüm nasıl olsa, artık
yorgunluklar biter, ben rahat otururum torunlarımı severim, sen sorarsın “anne
ilacını getireyim mi, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye. arkama yastık koyarsın,
kesemediğim tırnaklarımı sen kesersin sanıyordum. Şimdi çoğu kez tırnaklarımı
keserken kanattıklarını bilmezsin tabi…

Gerçi benden daha beterleride var
burada. Emine Bacı vardı mesela. Köyden gelmişti. Bir ay kadar oldu öleli. Bir
sene evvelde Alzheimer hastası olan kocası ölmüştü. Çok çekti zavallı. Üç oğlu
varmış Emine Bacı’nın. Aslan gibiymiş hepsi. Ben görmedim, gelmezlerdi hiç. Üç
adam bir anayı sığdıramamışlar evlerine. Bağ bahçe gezmeye alışmış kadın. Hiç
oturup kalmamış yerinde. Burada nasıl zorlandı, neler çekti Allah biliyor. Her
yaz köyüne gidecek diye umut ederdi. Haber göndermiş oğlu, “Annemin ancak ölüsü
çıkar oradan” demiş. Köylülerden çıkarıp bakmak isteyenler olmuş, ona da izin
vermemişler. Bir keresinde pencereden atlamaya kalktı da zor tuttu bakıcılar.
En son oğlu bayramlık göndermişti, “zıkkım olsun ondan gelen” dedi, giymedi
elbiseyi. Hiç oğlum, yavrum demedi. “Köyüm” dedi, “evim” dedi durdu gariban.
Bir sabah yatağında ölü buldular. Ölümü bile yalnız oldu Emine Bacı’nın.() Ooof
off hangisini anlatsam, daha neler var neler…

Şu bakıcı kadını sevemedim bir türlü. Sanki özel olarak seçmişler. Bu kadar mı
merhametsiz olur bir insan ? Hiç mi gülmez yüzü ya hu? Her gün odaya gelince
burnunu tutuyor. Pis kokuyormuş. Pencereyi sonuna kadar açıyor. Mutlaka yarım
saat açık tutuyor. Çok üşüyorum. Zaten parmaklarımda da can kalmamış sanki,
kolay kolay ısınmıyor eskisi gibi…

Hatırlar mısın ilkokula gittiğin o
yılları. Kışın kuzine sobayı yakardım. Sen gelmeden yemeği hazır eder, sobanın
üzerine koyardım. Sen seviyorsun diye sobanın fırınında bir kaç tane küçük
patatesi pişirirdim muhakkak. Okuldan gelir gelmez sobanın yanına koşardın. İlk
işin tencereye bakmak olurdu. Genelde sevdiğin yemekleri yapardım. Ellerin
üşümüş diye avuçlarımın içine ellerini alır ısıtırdım, öperdim öperdim…

Sık sık uğrarım demiştin. Tam 8 ay
olmuş uğramayalı. İşlerin yoğunmuş, zamanın yokmuş. Torunlarımda sormuyorlar
demek. Yeni eve taşınmışsın aldım haberini. Arkadaşın Zehra söyledi. Vefalı
kızdır, arada geliyor sağolsun. Annesi de babası da yanında vefat etmiş. Hiç
bırakmamış bir yere, yanından ayırmamış. İmrenmedim desem yalan söylerim… “Evi
çok büyük” dedi. Kocaman odaları, geniş bir balkonu varmış evinin. Yeni
mobilyalar almışsın, eskileri elden çıkarmışsın.Tıpkı beni çıkardığın gibi…
Herşeyi sığdırdın da evine, bir beni sığdıramadın a kuzum. Hadi onu da geçtim.
Bir kere “Anne gel evimi gör, bir kaç gün kal” bile demedin… Zehra’ya “Anneler
gününde görmeye gideceğim” demişsin… Ben anneler gününü hiç beklemiyorum
biliyor musun? Anne olmak acı verir mi insana? O gün bana acı veriyor yavrum.
Artık kendimi bir anne gibi hissedemediğim için belkide… Bir evlat bir torun
sevemezsen, çevrende anne diyen olmazsa sana, ne anlamı var anne olmanın?

Ölene imrenilir mi hiç?
İmreniyorum işte. Kimin öldüğünü duysam “darısı başıma” diyorum. Hayaller
umutlar, mutlu zamanlarmış insanı ayakta tutan. Onlar yoksa yaşamak zulüm
olurmuş meğer…

Kim icat etmiş bu huzursuz evleri?
Rahat yüzü görmesin deyip her gün beddua ediyorum. Huzur eviymiş. Hergün ölüp
ölüp diriliyorum bu huzursuz odada. Hiç tanımadığım, mizacımın uymadığı
insanlarla yatıp kalkıyorum. Hiç bir şey bana ait değil. Söz hakkım yok,
elbiselerim bile benim değil sanki. “Allahım al emanetini ne olur, bu yükü
taşıyamıyorum…”

Bu huzursuz evleri icat edenler mi
çıkarmış anneler günü denen yalancı günü? İnsanlar yaşlı annelerini bu evlere
kapatsın da sonra anneler günü olunca ziyaret etsinler diye öyle mi?
































Bak yine geldi o uğursuz gün.
Zehra geleceğini söylemişti. Gelsen de bir, gelmesen de artık. Ben anneler
gününü hiç sevemedim biliyor musun? Dünyalara sığmayan anne yüreğim huzursuz
bir odaya hapsedildi. Ne sevmenin, ne anneliğimin bir anlamı yok artık… Çok
üşüyorum. Hem parmaklarımda da can kalmamış sanki, kolay kolay ısınmıyor eskisi
gibi…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir