Milli Dava’nın Doğuşu – Türk
gençliği ile Türk basını el ele


Kıbrıs konusu için Türkiye’de ilk defa “Millî Dava
deyimini kullanmış olan bir kuşağa mensubum.


Millî Dava’nın günümüze kadar olan gelişmelerini sade vatandaş
olarak ve özellikle 1967 – 2004 arasındaki gelişmelerini de Dışişleri
Bakanlığındaki hemen hemen tamamı doğrudan Kıbrıs dosyası üzerinde geçmiş olan
hizmetlerim vasıtasıyla ilgi, dikkat ve heyecanla yaşadım. Yaşamaya da devam
ediyorum.


Türk gençliği Kıbrıs konusundaki duyarlılığını 1952 yılından
itibaren somut biçimde ortaya koymaya başlamıştır. Meselâ, Türkiye Millî
Gençlik Komitesi
16 Temmuz 1952 tarihinde bir bildiri
yayınlamış ve diğer hususlar meyanında şunları da ifade etmiştir:


Kıbrıs coğrafya itibariyle küçük Asya’ya bağlıdır. Kıbrıs fetih
hakkı itibariyle Türk’tür. 1571 de Türk kanıyla sulanarak 307 sene Türk
hükümranlığı altında kalmıştır. Kıbrıs adası iktisaden Anadolu’ya bağlıdır.
Kıbrıs,
askerî ve stratejik bakımdan Türkiye için büyük bir önemi haizdir
.”[i]


Kıbrıs konusunun 1954 yılında uluslararası bir sorun olarak BM
Genel Kurulu’nun gündemine dahil edilmesine yol açan adımlar, 1950’li yılların
başından itibaren Yunanistan tarafından atılmıştır. Bu adımları, Yunanistan, BM
Yasası’ndaki “halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi
ilkesinin Kıbrıs için de uygulanmasını sağlayarak Ada’yı kendi topraklarına
katmak maksadıyla atmıştır.


Yunanistan’ın bu girişimlerine Türk gençliği millî bir
heyecan
içinde tepki göstermiştir.


Türkiye Millî Talebe Federasyonu‘nun
bünyesinde kurulmuş olan Kıbrıs Komitesi’nin 2 Haziran 1953
günü yayınladığı Bildiri’de Kıbrıs konusunda hakiki söz sahibinin Türkiye olduğu
vurgulanmış ve “Türk gençliği, ………Kıbrıs davasını benimsemiş ve millî bir
dava olarak ele almış bulunmaktadır. Ele aldığı davaları, güç de olsa,
halletmesini bilmiş bir Millet’in gençliği olmamız en büyük kudretimizi teşkil
etmektedir
” ifadesine yer verilmiştir.[ii]


Böylece, Türkiye’de Kıbrıs konusu veya Kıbrıs meselesi için ilk
defa olarak “Millî Dava” kavramını kullanan Türk gençliği,
Millî
Kıbrıs
” davamızda tarihe geçmiştir.


Türk gençliğinin Yunanistan’ın “enosis”
emeline karşı gösterdiği bu tepki, ortaya koyduğu heyecan ve dile getirdiği
millî
dava
” anlayışı Türk basını tarafından kamuoyumuza
yansıtılmıştır. O zamanki Hürriyet gazetesinin sahibi ve başyazarı Sedat SİMAVİ
başta olmak üzere, basınımızın önde gelen isimleri, Kıbrıs konusunun Türkiye’de
millî
dava
” olarak benimsenmesinde başrolü oynamışlardır.


Ben de mensup olduğum kuşakla beraber 14 yaşımdan itibaren, yani
Millî
davanın
”  doğduğu 1953 yılından itibaren, zamanın
akışı içinde geçirdiği bütün safhalarına tanıklık ettim. O yıllarda Yurdumuzun
her ilinde Kıbrıs için düzenlenmiş olan heyecanlı mitinglere ben de 15 yaşımdan
itibaren Ankara’da katılmış bulunuyorum. Bugün de Kıbrıs konusunda o günlerdeki
duygu ve heyecanımı muhafaza ediyorum.


Bu sayede de “Millî Davamızın” ilk 50 yıllık devresi ile
Kıbrıs “Millî
Davamız
” bakımından kaygılarla geçen son 13 yıllık dönem
arasında kıyaslama yapma imkânına sahip bulunuyorum.


1950’li yıllarda Türkiye’yi
çevreleyen dış şartlar


1950’li yıllarda Türk gençliğinin Türk basınıyla dayanışma içinde
Türkiye’de “millî dava” ruhunun doğmasında ve
yaygınlaşmasında oynadığı tarihî rolün öneminin ve değerinin daha iyi
farkedilip değerlendirebilmesi için Türkiye’yi o günlerde çevreleyen dış şartları
kısaca hatırlamak lâzımdır:


Türkiye, 2. Dünya Harbi’nin hemen ertesinde Sovyetler Birliği’nin
toprak bütünlüğümüze yönelik somut tehditleri ve teşebbüsleri karşısında
kalmıştı. Bu vahim durumda, Türkiye dış politikasında önceliği, Batı Dünyasıyla
müşterek güvenlik sistemi içinde işbirliği imkânları sağlamaya vermişti.
Dikkatini bu yöne teksif etmişti.  Bu sebeple, bu dış tehlike karşısında
Kıbrıs konusundaki gelişmeleri takiple yetiniyor, fakat aynı tehdit ve
tehlikelere maruz Yunanistan ile o sıralarda görünüşte iyi olan ilişkilerini ve
işbirliğini zedelemekten kaçınıyordu.


Dr. Fazıl Küçük’ün ve Rauf
Denktaş: “Kıbrıs Girit Olmasın”


İşte,  Türkiye’nin içinde bulunduğu bu şartlarda, Kıbrıslı
Türklerin Dr. Fazıl Küçük’ün liderliğindeki ve içinde 24 yaşında bir
avukat olarak Rauf Denktaş’ın da yer aldığı önderler kadrosu,
çıkardıkları gazete ile,  Ada’da düzenledikleri mitinglerle, Türk
Hükûmeti’ne gönderdikleri “Kıbrıs Girit olmasın” mesajlarıyla, Ankara’ya
yaptıkları ziyaretlerle,  sadece Türk resmî makamlarını değil, bütün Türk
Milleti’ni Rumların ve Yunanların Kıbrıs adasına yönelik gerçek emel ve
niyetleri hakkında bilgilendirmekteydi; uyarmaktaydı.


Kıbrıs’tan yükselen, Toros dağlarını aşarak Ankara’ya ulaşan bu
uyarıcı sesleri Türk gençliği yankılandırmış; Türk basını da bu sesleri
Anadolu’ya yaymıştır. Neticede, Anadolu halkı Kıbrıs Türk halkıyla Millî dava
etrafında kenetlenmiş ve bütünleşmiştir.


Anavatan – Yavru Vatan sıcak
kucaklaşması ve bütünleşmesi bu şekilde Türk Gençliğinin ve Türk Basınının
oynadıkları örnek alınması gereken bu tarihî rolle meydana gelmiştir.


Kıbrıs Türk halkı, Türkiye Ada’ya fiilen gelinceye kadar, Dr.
Fazıl Küçük’ün Halkın Sesi gazetesinde çıkan bir yazısındaki  [iii]
ifadeyle “biz
refahımızı ve yaşama haklarımızı ancak Türk bayrağının gölgesinde
bulabileceğimize iman etmiş, inanmış bulunuyoruz; çünkü Türküz ve hiçbir zaman
Türklüğün ayaklar altında çiğnenmesine tahammül edemeyiz

diyerek “enosis” yaygaraları ve silâhlı saldırıları karşısında
canları pahasına direniyordu. Böylece hem Ada’da kendi varlıklarını, yani Türk
varlığını,  hem de anavatanları Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili hayatî
çıkarlarını koruyorlardı.  


Bu kahramanlar, 1571 yılından itibaren Anadolu’nun bağrından
alınıp Ada’ya getirilmiş olan Kıbrıslı soydaşlarımızdı.


Türk Hükûmeti Kıbrıs Konusunu
“Millî Dava” olarak kabul ediyor


Kıbrıs Türk halkı ile beraber Türk kamuoyunun, gençliğiyle ve
basınıyla, Kıbrıs konusuna “millî dava” anlayışıyla sahip çıkması, Türk
Hükûmeti’nin tutumunu da etkilemiş ve şekillendirmiştir.


1954 ve 1957’de Başbakan Adnan MENDERES tarafından kurulan 22. ve 23.
Hükûmetlerin
programlarında Kıbrıs konusu “millî dava
olarak zikredilmiştir.  


Millî Dava” kavramı daha sonra, 28. İsmet İNÖNÜ,
29. Suat Hayri ÜRGÜPLÜ,  30., 31., 32. ve 39. Süleyman DEMİREL,
34. Nihat ERİM
35. Ferit MELEN, 36. Naim TALU ve 55. Mesut YILMAZ Hükûmetlerinin
programlarında da kullanılmıştır.


Türk Milleti’nin Kıbrıs sorununu  “millî dava
olarak benimsemesi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de konuyu “millî dava
olarak ele alıp yürütmesi,   Liderlerimizin Kıbrıs adasının Türkiye
için taşıdığı önemin ve değerin bilinci içinde hareket etmiş olduklarını ortaya
koymaktadır.


Kıbrıs Adasının Türkiye İçin
Önemine Dair Değerlendirmeler


Kaldı ki, Devlet ricalimizin, siyasetçilerimizin ve hattâ yabancı
diplomatların çoğu bugün artık arşivlerde bulunabilen demeçlerini okuduğumuz
zaman, birçoğunda, Kıbrıs Adası’nın Türkiye’nin ulusal emniyeti ve ulusal çıkarları
ve Kıbrıs’taki Türk varlığının mukadderatı açısından olan öneminin

ve konunun “millî davavasfının vurgulanmış
olduğunu görmekteyiz. Aynı değerlendirmeye Hükûmet programlarında da
rastlamaktayız. Bunlardan bazılarını aşağıya alıntılıyorum:


Milletimizin Kurtarıcısı
ve Devletimizin Kurcusu B
üyük
Önderimiz
Mustafa Kemal ATAT
ÜRK’ün
1930’lu yıllarda Türkiye’nin güney bölgelerinde düzenlenen bir askerî
tatbikatta yapılan bir durum değerlendirmesinde, Kıbrıs Adası’nın Türkiye için
olan değerini ve önemini “Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece, Türkiye’nin ikmâl yolları
tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu Ada bizim için çok önemlidir

sözleriyle dile getirdiği kaynaklarda kayıtlıdır. [iv]


CHP Lideri İsmet
İNÖNÜ
(28 Ağustos 1954)
[ İnönü’nün Türkiye Millî Talebe
Federasyonu’nun Kıbrıs toplantısında okunan mesajı ]:


” Kıbrıs meselesinde
Türkiye’nin millî menfaati …..Kıbrıs’taki soydaşlarının
insan
haklarına mazhar olarak
emniyet içinde yaşamaları ve
milliyetlerini muhafaza
etmeleridir…..
Türkiye’nin toprak emniyeti
meselesi
bugün de birinci derecede meselemizdir…..Yunanlılar ile dostluk ve ittifak
münasebetleri içinde bulunmamız, bizi Kıbrıs meselesinde ihtiyatsız olmağa
sevkedemez. Kıbrıs’taki Türklerin mukadderatını ve Ada’nın vatan bütünlüğü için
büyük stratejik ehemmiyetini ihmal etmemizi hiçbir insaflı dost bizden
isteyemez. Kıbrıs bizim için de hayatî ehemmiyeti haizdir
. [v]


İngiltere’nin
BM nezdindeki Daim
î
Temsilcisi Büyükelçi  – sonradan İngiltere’nin 1955 ile 1960 arasındaki
Dışişleri Bakanı – Selwyn Llyod (24 Eylül 1954) [
Yunanistan’ın
müracaatı üzerine Kıbrıs konusunun BM’nin dokuzuncu Genel Kurul toplantısında
görüşülmesi sırasında]:


  “Kıbrıs coğrafî bakımdan Anadolu’nun
bir parçasıdır
ve orada 100.000 kişilik Müslüman –
Türk kitlesi de oturmaktadır. Kıbrıs tarihte hiçbir zaman Yunanistan’a ait
olmamıştır.
Ada’da yaşayan mütecanis Türk kitlesi
kendi müftüsü ve vakıflarıyla Türkiye’ye ırkî ve kültürel bağlarla bağlıdırlar.
Ada’nın ekonomisinde önemli rol oynamaktadırlar…” [vi]


C.M.P. Genel Başkanı
B
ölükbaşı
(24 A
ğustos
1955)
[Edirne’de CMP İl Kongresi’nde]:


“…Kıbrıs
iki bakımdan bizi alâkadar etmektedir. Birincisi
orada
yaşayan
yüz bin Türk’ün hayatı bakımından. İkincisi de
Kıbrıs’ın
Vatan’ın bir parçası
oluşu bakımından. ….
[vii]


Başbakan
Adnan MENFERES (24 A
ğustos
1955): [
Kıbrıs İngiltere’nin egemenliği altında bulunduğu dönemde
Yunanistan’ın 1954 yılında Ada’yı kendisine bağlamak maksadıyla BM’de
teşebbüslere başlaması üzerine verdiği uzun demeçten alıntılar ]


 “….Girit’i almak metotlarının Kıbrıs’ta tekrar edilmekte olması,
ister istemez  bizi,
Yunan irredantizm hareketlerinin başlangıcından
bugüne kadar olan seyrini hatırlamaya sevk ediyor. Kıbrıs’taki bir avuç
ekseriyetlerine istinat  ederek, dünyanın başına yeni gaileler  açmak
isteyenlere, ister istemez ,
«Ankara önünde ne işiniz vardı?» sualini
sormak zaruretini hissettiriyor….Şurasının herkesçe açık biçimde bilinmesi
lâzım gelir ki,
Türkiye sahillerinin büyük bir kısmı, başka devlete ait olan
tarassut (gözetleme) ve tehdit palangalarıyla muhat (kuşatılmış) bulunuyor. Bir
Kıbrıs sahası bugün salim (sağlam) görünüyor. Bu bakımdan Kıbrıs Anadolu’nun
bir devamından ibarettir ve onun emniyetinin esas noktalarından biridir….” [viii]


CMP Genel Başkanı
Osman B
ölükbaşı (25 Ağustos
1955)
[ Başbakan Menderes’in demecine cevaben ]:


“….Kıbrıs meselesi ve oradaki kardeşlerimizi tehdit eden yakın
tehlike hakkında Hükûmetimizin bugün gazetelerde okuduğumuz ve çoktanberi
beklediğimiz enerjik beyanatını, büyük memnuniyetle karşıladık. Esasen
Cumhuriyetçi Millet Partisi’nin dün Edirne’de yapılan Kongresi’nde de
Hükûmet’in çok enerjik hareket etmesi lâzım geldiğini; haklarımızı ve
Kıbrıs’taki kardeşlerimizi korumak mevzuunda bütün Millet’in kendisiyle beraber
olduğunu açıklamıştık. Böylece
millî ve vatanî mevzularda,
iktidar ve muhalefetin, bir fikir etrafında birleşebileceklerinin sevindirici
bir örneğini vermiştik.
Bir kere daha belirtmek isteriz ki, vatanî ve
millî mevzulardaki hassasiyetimizi iç politika ihtilâflarımız asla
gölgeleyemez.
Bu itibarla, bugün bütün dikkatimizi Kıbrıs Konferansı ve kardeşlerimizin
emniyet meselesi üzerinde toplamış bulunmaktayız….” [ix]


CHP Lideri İsmet
İNÖNÜ
(25 A
ğustos
1955
) [ Başbakan Menderes’in demecine cevaben ]:


“Kıbrıs davası üzerine
hükûmetin beyanatı bize ciddi bir vaziyet göstermektedir. Kıbrıs’taki
kardeşlerimizin yakın günlerde umumî bir tecavüz karşısında bulunduğundan
resmen bahsedilmiştir. Bütün vatandaşların alâkasının bu vahim haber üzerinde
toplanması lâzımdır.


Dış meseleler ve tehlikeler üzerinde iktidarın muhalefetle
işbirliği yapması usulü bizde henüz teessüs etmemiştir. Onun için tehlike
zamanlarında yapabileceğimizi âcilen bildirmek isteriz. Kıbrıs’taki
kardeşlerimizin can ve mallarını tehlikeden korumak için Hükûmet’in alacağı
bütün tedbirlerle beraberiz.
Kıbrıs Konferansında haklarımızı
korumak ve kurtarmak için Hükûmeti bütün gayretlerinde destekleriz. Kıbrıs
Konferansı’nın şekli ve neticesi belli oluncaya kadar muhalif
parti olarak dikkatimizi bu mevzuda toplayacağız. Dış politikamızın Kıbrıs ile
meşgul olacağı bugünlerde iç politikamızın havasının da Kıbrıs ile dolu
olduğunu göstermek vazifemizdir.” [x]


Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü ZORLU
( 1 Eylül 1955):
[ Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmak
için İngiltere’nin daveti üzerine 29 Ağustos – 7 Eylül 1955 tarihlerinde
Londra’da toplanan Kıbrıs Konferansında ]:


  Türkiye’nin
bir harp vukuunda müdafaa kuvvet ve kudretinin idamesini Kıbrıs’ı hesaba
katmaksızın düşünmek bile imkânsızdır…..Kıbrıs adası askerî bakımdan
(binnefis) Türkiye’nin kendisinin  ve Türkiye’ye (hemcivar) komşu
olan  (şark) doğu memleketlerinin akıbetiyle Türkiye kadar yakından ilgili
bir devletin elinde bulunmak zorundadır….Bir harp halinde Türkiye’nin savunma
gücünün hariçten beslenmesi ancak Akdeniz’deki batı ve güney limanları
vasıtasıyla olabilir…. Türkiye’nin batı limanları….muhtemel düşmanın kuvvetli
tesir sahasına dahil bulunmaktadır ve Türkiye bir harp halinde ancak güney
limanları vasıtasıyla beslenebilir. İkinci cihan harbinde bu vaziyet bütün
açıklığıyla meydana çıkmıştır….. Eğer Ada’nın hakimi aynı zamanda batıdaki
adaların da hakimi olursa Türkiye’yi fiilen (muhasara etmiş) kuşatmış
olacaktır….. Hiçbir memleket bütün emniyetini, ne kadar dost ve müttefik olursa
olsun, tek bir devlete bağlayamaz…..” [xi]


23. Adnan MENDERES Hükûmetinin
Program
ında
(25.11.1957-27.05.1960):


“…..Dış siyasetimizin hayati
bir mevzuu olan Kıbrıs meselesine

gelince;
bu milli davamıza karar ve
düşüncelerimiz katiyet ve sarahatle ortaya konulmuş bulunmaktadır…..
Türkiye’nin
emniyetinin ve adadaki Türk cemaatinin (istikbâl) geleceği ve (inkişafının)
gelişiminin
korunması için aldığımız bu kararlı durumun muhafaza olunacağını bir kere daha
teyid ederiz….” [xii]


Dışişleri
Bakan
ı
Fatin R
üştü
ZORLU (28
Şubat 1959) [
TBMM Genel Kurulu’nda Dışişleri Bakanlığı’nın 1959 mâlî yılı bütçesinin
görüşülmesi vesilesiyle ]:


“…… Kıbrıs meselesi Türkiye bakımından hayati bir
ehemmiyet arz etmekte
idi. Kıbrıs meselesinde menfaatlerimizin
lâyıkı ile korunması için şu şartların tahakkuku lâzım gelmekte idi: 1.
Kıbrıs’ın hiçbir zaman diğer yabancı bir devlete ilhak edilmemesi; 2.
Kıbrıs’taki Türk cemaatinin inkişafının önlenmemesi ve onun Adada bir ekalliyet
(azınlık) muamelesine tâbi tutulmaması; 3. Adanın Türkiye’nin emniyeti için
arz ettiği büyük ehemmiyet
nazarı itibara alınarak Adanın
müdafaasının temini ve müdafaaya Türkiye’nin iştiraki…..” [xiii]


Başbakan
S
üleyman
DEM
İREL
(12 Eyl
ül
1967
) [ Yunanistan Başbakanı Kolias ile Keşan ve Dedeağaç’ta
görüştükten ve Yunan Askerî  Hükûmeti’nin Kıbrıs için ENOSİS Teklifini
reddettikten sonra Basın Toplantısında ]:


“…..Türkiye’nin Ada üzerindeki
tarihî hakları ve
Adanın Türkiye’nin güvenliği
bakımından önemi de
, meseleye çözüm yolu ararken
daima göz önünde bulundurduğumuz bir husustur…… Kıbrıs işinin bugüne kadar
barışçı bir çözüm yoluna kavuşamamasında
Yunanistan’ın
Ada’yı  kendisine ilhaktan gayri bir hal şeklini mümkün  görmemesi
başlıca
amil olmuştur.
Türk tezi ise,
yürürlükteki
Antlaşmaların tarafların rızası
olmadan değiştirilememesi; cemaatlerden birinin diğerine  tahakküm
edememesi; Lozan’da bu bölgede kurulmuş  olan dengenin bozulmaması ve
Ada’nın bir başka devlete tek taraflı ilhakının önlenmesi esasları dahilinde
ihtilâfa bir çözüm yolu aranmasıdır……Bizim Kıbrıs siyasetimizin temelini,
Kıbrıs’ın statüsünü tayin eden Antlaşmalar teşkil eder…..
Biz
müzakere etmiş olmak için müzakere kabul etmeyi ne kadar fuzuli
görüyorsak,  müzakerelerden kaçmayı da o kadar icapsız sayarız. Aksi halde
geriye müzakere  kapısını kapayarak gerginlik ve çatışma yolunu açmak
kalır….. Kıbrıs
meselemizde, şeref ve
haysiyetsimizden bir fedakârlık yapılamaz.  Türk Milleti şeref ve
haysiyeti için her türlü fedakârlığı yapabileceğini tarih boyunca ispat
etmiştir……
[xiv]


AP Genel Başkanı
ve Muhalefet Lideri S
üleyman
DEM
İREL
(20 Temmuz 1974)
[ Kıbrıs Barış Harekâtı TBMM’nin
Olağanüstü Birleşik Toplantısında yaptığı konuşma ]:


“…..TBMM’nin millî meseleler karşısında bütün iç
çekişmelerini bir kenara atıp, cihan âleme karşı tek vücut halinde hareket etmesi
aynı zamanda, Milletimizin de millî meseleler karşısında yekvücut olduğunun
kanıtını oluşturacaktır…..Kıbrıs davası,  aslında Türkiye için ne bir toprak
davasıdır  ne de sadece Kıbrıs’ta yaşayan 150 bin soydaşımızın güvenliği
davasıdır. Bunları çok aşan bir davadır…..Kıbrıs davası 1829’da Mora
yarımadasından başlayarak hep Osmanlı İmparatorluğu aleyhine büyüyerek gelen
Elen idealizmine, megali  idea’ya ‘dur’ deme davasıdır….
.Kıbrıs davası
karşısında Türk Milletinin gösterdiği hassasiyet bir tarihî şuurun neticesidir
……Bugün bir
Kıbrıs davası hâlâ elimizde var ise, olabilmiş ise, bir Kıbrıs davasında
tutacak bir yerimiz, önemli tutacak bir yerimiz var ise, Kıbrıs’a Osmanlı
İmparatorluğu’nun
aslında Anadolu’nun tabiî bir uzantısı olan bu adaya 1570’de götürüp
bıraktığı,
300 sene sonra 1878’de terk edip geldiği Türk
Milletinin asil evladı, orada bayrak için ve Büyük Türk Topluluğu için şecaat
ve kahramanlık göstermiş;
450.000 Rum’un içerisinde 73 ayrı
yerde dağınık bir şekilde olmalarına rağmen, ölmüşler, işkence görmüşler,
açlığa tabi tutulmuşlar
ve bunların çok büyük bir kısmı da Kıbrıs Anayasası’nın mer’i
olduğu zamanda olmuş, bunların büyük kısmını da yaptıran Arşövek Makarios’tur;
öyle olmuş, ama
Türk varlığını muhafaza etmekte hayatiyet gösterebilmişlerdir….Ada’da 
bir yeni nizam kurulacaktır, bir yeni nizam kaçınılmazdır
…..Konu
üzerinde söylenecek sözler geride kalmıştır.
Bugün
sabahtan itibaren konu üzerinde yeni bir dönem açılmıştır
. Konu
üzerinde şu veya bu denebilir. Bugün denecek tek bir şey vardır : ……
Bu ülkenin
çocukları, Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları, bugün tek kalp halinde. Yüce
Milletimizin değerli varlığı, Türk tarihinin şanlı sayfalarını yazan, Türk
Milletinin özü, hamaset ve vatanperverlik dolu, kahramanlık dolu Türk Silahlı
Kuvvetlerinin gün batmadan başarıya ulaşmasını temenni etmek, hepimizin en
büyük emelidir.
(AP, CHP ve CGP sıralarından “Bravo” sesleri, şiddetli
alkışlar)
Cenabı Allah’ın milletimizi, devletimizi, onun mümessillerini,
Türk Silâhlı Kuvvetlerini başarıya ulaştırmasını ve Milletimizi daima başı dik
millet olarak tutmasını niyaz ediyor,
hepinize
saygılarımı sunuyorum.
(AP, CHP, CGP, MSP sıralanandan alkışlar.) [xv]


6. Cumhurbaşkanı
Fahri KORUT
ÜRK [
Rauf DENKTAŞ’ın naklettiği değerlendirmesi ]:


”Kıbrıs adası, Türkiye’nin
denizlere açık bir ülke olmasını engelleyecek bir konumdadır.”
[xvi]


DSP Genel Başkanı
Zonguldak Milletvekili B
ülent
ECEV
İT
(25 A
ğustos
1992)
[TBBM Genel Kurul’u Olağanüstü Kıbrıs Toplantısı]:


“….Bundan 390 yıl önce, Ünlü İngiliz oyun yazarı Shakespeare,
Othello adlı piyesinde, bir politikacının ağzından, Kıbrıs’ın, Türkiye için
stratejik önemini vurguluyordu ve ‘Türk, kendini öncelikle ilgilendiren bir
konuyu gerilere itecek kadar idraksiz değildir’ diyordu.
Shakespeare’den
390 yıl sonra, Türkiye’yi yönetenlerin, Kıbrıs’ı, Türkiye için bir yük ve engel
gibi görmek idraksizliğini sürdürmeyeceklerini umarım…
.” [xvii]


RP Genel Başkan
Konya Milletvekili NECMETTİN ERBAKAN (25 Ağustos 1992)
[
TBMM Kıbrıs Olağanüstü Toplantı ] :


“….Kıbrıs,
bizim için
en hayatî ehemmiyeti haiz bir yer[xviii]


MÇP Genel
Başkanı Yozgat Milletvekili ALPASLAN TÜRKEŞ (25 Ağustos 1992)
[
TBMM Genel Kurulu Kıbrıs Olağanüstü Toplantı ]:


“….Kıbrıs Adası, ….. Türkiye’nin
güvenliğiyle çok yakından ilgilidir
.
Kıbrıs üzerinde Türkiye’mizin bir başarısızlığı, bütün Türk cumhuriyetlerinde,
Türk âleminde Türkiye’ye karşı beslenen itimadı sarsar.
O
bakımdan,
Kıbrıs meselesinin çözümü Türkiye
için bir sınav mahiyetindedir
. Bu
sebepten, bu meselenin üzerine, milletimiz, önemle eğilmiş bulunmaktadır,
hükümetlerimiz de, milletimizin bu arzusunu dikkate alarak, bu meselede Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyetini bağımsız bir cumhuriyet olarak yaşatmayı hedef
almalıdır. Bu, milletimize yeni imkânlar açacaktır….

[xix]


RP Genel Başkanı
Konya Milletvekili NECMETTİN ERBAKAN (10 Haziran 1993
)
[ TBMM’de Kıbrıs konusunda Genel Görüşme açılması önergesi üzerinde ön
görüşmede ] :


“……. Türkiye Büyük Millet
Meclisinde tarihî bir oturumu yapıyoruz;
baş
millî meselemiz olan Kıbrıs konusunu görüşüyoruz
Türkiye’de
vatanımızı nasıl bölünmez bir bütün olarak kabul ediyorsak, Kıbrıs da, bizim
ikinci vatanımızdır,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini
de, aynen, bölünmez bir bütün olarak kabul ediyoruz; Türkiye bölünmez de Kıbrıs
bölünür mü?…..
(RP sıralarından alkışlar)” [xx]


KKTC CUMHURBAŞKANI
RAUF R. DENKTA
Ş (21 Ocak 1997
[ TBMM Genel Kurulu’na Hitabı ]:


“…..Bu anlaşmaların oluşturduğu esaslar arasında, elden
bırakamayacağımız, bırakamayacağınız ilkeler vardır.
Bunlardan en
önemlisi
, Kıbrıs dahilindeki iki halk arasında siyasî eşitliğe denk
olarak,
Türkiye ile Yunanistan arasında, Kıbrıs’a dönük eşitliktir,
dengedir; Lozan’da kurulmuş olan dengenin,
Kıbrıs’ta,
rahmetle andığımız, o zamanın liderleri tarafından korunarak bir anlaşma
yapılmış olmasıdır.
Bu dengeye göre, Kıbrıs üzerinde, Yunanistan’ın Türkiye’den daha
fazla söz hakkı yoktur. Bu dengeye göre, Kıbrıs, Enosis’e gidemez, taksim
edilemez, içte iki eşit halk Kıbrıs’ı idare eder, biri diğerine tahakküm edemez
ve dolaylı Enosis olmaması için de, Türkiye ve Yunanistan’ın üye olmadığı
herhangi bir birliğe üye olamaz.
Bu kadar
ince, bu kadar hassas, ama
bu kadar sağlam bir dengeyi kurmak suretiyle Kıbrıs’ı
bağımsızlığa kavuşturmuş olanları
yine rahmetle
anıyorum
…..Gün geldi, dünyayı niçin karşınıza aldınız; Kıbrıs’ta hak
ve hukuk tecelli etsin, haksız saldırılar dursun;
Kıbrıs, Rum
olmasın, Yunan olmasın diye. Gün geldi, evlatlarınızı, kefensiz, bizim
şehitlerimizin yanına yatırdınız. Niçin;
Türkiye’nin
Kıbrıs’a verdiği önem, Türkiye’nin Kıbrıs için, Kıbrıs’ın Türkiye için hayatî
önemi haiz bir Ada olduğu, hiçbir şekilde düşmana bırakılmayacağı ve kan
kardeşiniz Kıbrıs Türklerinin, asla bu Ada’da yok edilmeyeceğini,
ezilmeyeceğini, sömürüye terk edilmeyeceğini göstermek için….”[xxi]


Devlet Bakanı
Kayseri Milletvekili Abdullah G
ÜL
(21 Ocak 1997)
[Hükûmet adına TBMM Genel Kurulu’nda konuşması]:


“……bugün Meclisimiz,
tarihî oturumlarından birisini daha yaşadı. Sayın Cumhurbaşkanımız Süleyman
Demirel’in resmî davetlisi olarak ülkemizi ziyaret eden Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyetinin Sayın Cumhurbaşkanı, bugün Mecliste, tarihî konuşmalarını
yaptılar ve
yayımlanan deklarasyonla da, hep
beraber, bütün Meclis olarak bir kez daha Kıbrıs davasının arkasında olduğumuzu
gösterdik
…..Kıbrıs,
Türkiye’nin millî meselesidir, partiler üstü
bir meseledir
, kim iktidarda olursa olsun, 30 senedir, Kıbrıs’a karşı yapması
gerekeni yapmıştır ve bundan sonra da yapacaktır.
Kıbrıs’ta
bugünkü problemin sorumlusu kesinlikle Türkiye değildir
….. çeşitli
oyunlarla, Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kazanımlarını geri
almak için yapılan bütün çalışmalar boşa gidecektir.
Bunu derken
şunu söylemek istiyoruz;
1960 Antlaşmalarından doğan bütün garantörlük haklarımız aynen
devam etmektedir,
bunların sulandırılmasına dönük herhangi bir şeye kesinlikle
müsaade edilmeyecektir
, Türkiye, bu konuda çok kesin kararlıdır. Kıbrıs’ın güvenliği
Türkiye için vazgeçilmez bir koşuldur, Mersin’in, Sinop’un, Edirne’nin, Kars’ın
güvenliği neyse, Kıbrıs’ın güvenliği de Türkiye için aynı şekildedir.
(RP, DYP ve
ANAP sıralarından alkışlar)
Türkiye bunu, gerektiğinde,
fiilen de göstermekten hiçbir zaman geri kalmamıştır,
bunu, bütün
dünya da bilmektedir….” [xxii]


RP GRUBU ADINA Manisa
Milletvekili B
ÜLENT ARINÇ
(21 Ocak 1997)
  [
TBMM Genel Kurulu’ndaki Konuşması ]:


“….Kıbrıs, Türkiye’mizin
millî meselesidir, onurudur ve hepimizin haysiyetidir.
Türkiye’nin,
Kıbrıs’ta, hem tarihî hem millî hem dinî hem ahlakî hem coğrafî ilgisi vardır.
Bu ilgimiz sebebiyle, bu ahlakî bağlarımız sebebiyle Kıbrıs davası, bizim için,
vazgeçilmez ve üzerinde
tartışılmaz
bir konudur……
bu millî konuda Parlamentomuz,
bugüne kadar yekvücut hareket etmiştir. Gelmiş geçmiş bütün hükümetler, iktidar
ve muhalefetiyle, bütün milletvekilleriyle Kıbrıs davasında aynı görüşü
paylaşmışlardır.
Bu, bizim için en büyük güç ve en
büyük iftihar meselesidir.
İnanıyorum ki, bugün de, Kıbrıs
konusunda hepimiz aynı düşüncelere sahibiz; yapılması gereken, alınması gereken
bütün kararlara, aynı yüreklilikle, aynı samimiyetle hep beraber sahip
çıkacağız.
…..bugün,
Parlamentomuzu teşrifleriyle hepimizi memnun eden Sayın Cumhurbaşkanına
(KKTC
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş) bir kez daha hürmetlerimi, selamlarımı takdim
ediyor; kendilerini ayakta alkışlamak suretiyle, bütün düşüncelerine ortak
olduklarını ifade eden Sayın Başkanımızı ve değerli milletvekillerimizi,
tekrar, hürmetle selamlıyorum.”[xxiii]


DSP Genel Başkanı İstanbul
Milletvekili B
ülent ECEVİT
(21 Ocak 1997)
[TBMM Genel Kurulu’ndaki Konuşması ]:


“…. Sözlerimi bitirirken
şunu hatırlatmak isterim:
Sayın Denktaş, Türkiye’ye Kıbrıs Türklerinin
şükran duygularını her zaman cömertçe ifade eder; fakat, aslında
, sadece
Türkiye Kıbrıs Türkleri için bir güvence değildir; aynı zamanda, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti de Türkiye için büyük bir güvencedir.
(DSP
sıralarından alkışlar)
Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye için ne kadar büyük bir güvence olduğunu
algılayabilmek, idrak edebilmek için strateji uzmanı olmaya gerek yoktur. Bir
ortaokul haritasını açıp bakan herkes Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik açıdan
ne kadar önemli bir yer tuttuğunu gözleriyle görebilir. Güney kıyılarımızın
güvenliği; İskenderun, Mersin Limanlarının güvenliği; petrol boru hatlarının ve
ileride yapılacak petrol ve doğalgaz boru hatlarının güvenliği bakımından,
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde Türk askerî varlığının sürmesi, evvela o
cumhuriyetin sürmesi ve -o cumhuriyet ebediyen yaşayacaktır inşallah- o
cumhuriyette de Türk askerî varlığının ebediyen kalması -her şeyden önce
Türkiye’nin kendi güvenliği için- koşuldur.” [xxiv]


TBMM Genel Kurulu’nun Kararı
(21 Ocak 1997):


1.…….


2.
1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarıyla oluşturulan garanti sistemi, şimdiye
kadar olduğu gibi bundan böyle de geçerli olmaya devam edecek, söz konusu
antlaşmaların doğrudan veya dolaylı şekilde değiştirilmesine ve Kıbrıs’ta ve
bölgede Türkiye ve Yunanistan arasında mevcut dengenin bozulmasına müsaade
edilmeyecektir.


3. Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs’ta
etkin ve fiilî garantisini eksiksiz sürdürecek, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine
vaki olacak saldırıyı aynen Türkiye Cumhuriyetine yapılmış bir saldırı olarak
telâkki edecektir.


4. Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin
Avrupa Birliğine tam üyelik için yapmış olduğu tek yanlı müracaat 1960
Antlaşmalarına aykırıdır. Bunun gerçekleşmesi, Kıbrıs’ın bölünmesine yol açacak
ve sorumluluğu Avrupa Birliğine ait olacaktır.


5. Kıbrıs Türk Cumhuriyetine karşı
uygulanan ambargo ve çifte standart hiçbir şekilde kabul edilemez.


Dışarıdan müdahalelerin, çözümü
daha da zorlaştırdığı tecrübeyle bilinmektedir. Bu
millî
davada
, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve
Türk Milletinin tam birlik içinde bulunduğu gerçeği, bütün dünyaca
bilinmelidir.”[xxv]


55.
Mesut YILMAZ 
Hükûmet (ANAP-DSP-DTP-Bağımsızlar) Programında ( 30.06.1997-11.01.1999 )
:


“…Ulusal davamız olan
Kıbrıs
konusunda antlaşmalardan kaynaklanan hak ve sorumluluklarımıza
sahip çıkarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni her alanda desteklemeye devam
edeceğiz. Hükümetimiz,
Kıbrıs’ın yalnız Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti için değil, doğrudan doğruya Türkiye’nin güvenliği açısından da
yaşamsal önem taşıdığının ve bu önemin arttığının bilincindedir.

Ayrıca, Hükümetimiz, Ege’de yaşamsal çıkarlarımızı ilgilendiren konuların
karşılıklı anlayış ve yapıcı ve barışçı bir diyalog ile çözülmesi gerektiğine
inanmaktadır….” [xxvi]


Genelkurmay Başkanı
Orgeneral Hilmi
ÖZKÖK
(13 Nisan 2004)
           [Genelkurmay
Başkanlığı Karargahı Orbay Salonu’nda yaptığı basın toplantısında]:


“..
belirttiğim gibi Kıbrıs sadece Kıbrıslı soydaşlarımızın bir meselesi değildir.

Türkiye’nin güvenliği de söz konusudur. Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği ile
ilişkisi, Türkiye’ye olan mesafesi ile açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha
çok Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerimizin korunması ile ilişkilidir.
Türk
Silâhlı Kuvvetleri’nin bakış açısından Kıbrıs’ın önemi iki temel esasa
dayanmaktadır:


Bunlardan birincisi; Türkiye
Cumhuriyeti’ne ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne Garanti Antlaşması ile yüklenen
Kıbrıslı soydaşlarımıza sağlamak zorunda olduğumuz

güvenlik sorumluluğudur.


İkincisi ise, İttifak
Antlaşmasında açıkça ifade edildiği üzere,
Kıbrıs’ın,
Türkiye’nin güvenliği açısından taşıdığı stratejik rolün önemidir
.
Bu iki temel esas süreklilik arz etmektedir.
Çünkü
Kıbrıs’ta ve Doğu Akdeniz’deki istikrar ve denge ancak bu sayede sağlanmaktadır
.
Garanti Antlaşmasının birinci maddesinde Kıbrıs’ın, tamamen veya kısmen,
Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üyesi olmadığı hiçbir siyasi ve ekonomik
birliğe katılımına bu gerekçeyle müsaade edilmemiştir.” [xxvii]


61 Recep Tayyip ERDOĞAN
H
ükûmet
Program
ında
(8.07.2011)
:


“….İktidarımız döneminde, Kıbrıs’ta,
KKTC halkının ve Türkiye’nin stratejik çıkarlarını gözetecek,
bu
bağlamda BM parametreleri çerçevesinde iki toplumlu ve iki kesimli, tarafların
siyasi eşitliğine dayanan kapsamlı çözüme ulaşılması yönündeki çabaları
sürdüreceğiz ve BM’nin iyi niyet misyonunu desteklemeye devam edeceğiz. Ayrıca,
KKTC’nin uluslararası alanda tanınması ve daha saygın bir konuma
getirilmesi için gösterdiğimiz yoğun çabayı aynı kararlılıkla sürdürecek ve
aynı zamanda KKTC’nin ekonomik altyapısının güçlendirilmesi için bugüne kadar
olduğu gibi bundan sonra da destek vermeye devam edeceğiz…
.”[xxviii]


MHP Ankara Milletvekili Yıldırım
Tu
ğrul
T
ÜRKEŞ 
(18 Haziran 2014)
   [
MHP Grup Başkan Vekili ve İzmir Milletvekili Oktay Vural ile MHP Grup Başkan
Vekili ve Kayseri Milletvekili Yusuf Halaçoğlu’nun “1953 yılından bu yana
siyasi literatürümüzde ‘millî dava’ olarak nitelenen ve kabul edilen
Kıbrıs” konusu hakkında Genel Görüşme açılması için verdikleri önergenin
TBMM Genel Kurulu’nda görüşülmesi ]:


“…. Hepinizin
malumu olduğu üzere, Kıbrıs
millî davamızdır. Bu millî davanın bugün karşı
karşıya olduğu meselelerin bu Meclis çatısı altında detaylı bir şekilde
görüşülmesi gerekir…..Kıbrıs denilince ister istemez şöyle bir geçmişe
bakıyoruz neler oldu, neler yaşandı diye, bakınca da hatırlıyoruz. Meselâ,
Başbakan
Erdoğan’ın
her fırsatta istismar etmeye çalıştığı merhum Menderes’in Kıbrıs
yaklaşımından zerre kadar dahi olsa nasiplenmesini öylesine arzu ederdik ki.


Kıbrıs, Türkiye Cumhuriyeti
devleti için 1953 tarihinden bu yana millî davadır.

1955 ve 1957’de merhum Adnan Menderes tarafından kurulan 22’nci ve 23’üncü
Hükûmetlerin programlarında, Kıbrıs konusundan, konunun milletimize mal
olduğunu gösteren ifadelerle bahsedilmiştir.


Her vesileyle rahmetle andığımız
merhum
Menderes, 1955 yılının Ağustos ayında
‘Kıbrıs Anadolu’nun bir devamından ibarettir ve onun emniyetinin esas
noktalarından biridir’ şeklinde beyanat vermiştir. Gerçekten de merhum
Menderes
1955 yılında Kıbrıs’la alakalı olarak iç bünyede öylesine güçlü bir millî hava
estirmiştir ki merhum
İnönü,
25 Ağustos 1955 tarihinde bir demeç vererek,
‘Dış
politikamızın Kıbrıs’la meşgul olacağı bugünlerde, iç politikamızın havasının
da Kıbrıs’la dolu olduğunu dünyaya göstermek vazifemizdir

demiştir.


Keza merhum Bölükbaşı,
aynı tarihlerde ‘Kıbrıs meselesi ve oradaki kardeşlerimizi tehdit eden yakın
tehlike hakkında, Hükûmetimizin bütün gazetelerde okuduğumuz ve çoktan beri
beklediğimiz enerjik beyanatını büyük bir memnuniyetle karşıladık’ ifadelerini
kullanmıştır.


Millî iradenin tecelligâhı olan
Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu şerefli kürsüsünden vakti zamanında milletin
davasına sahip çıkan merhum
Menderes’i,
Merhum
İnönü’yü, merhum Bölükbaşı’nı
bu vesileyle bir kez daha rahmetle ve minnetle anıyorum.


Türkiye’nin tarihinde Kıbrıs
bağlamında Milleti ve Millet’in temsilcilerini bu derece bölen bir siyasi
zihniyet daha yoktur. Kıbrıs davamız ile ilgili bu kürsüden
‘Kesin
müzakereleri, durdurun. Amerika’nın hoşuna gitmezmiş, bana ne Amerika’dan!’

diyen ve burada coşkulu ve hararetli nutuklar atan, Kıbrıs konuşmalarından
sonra kan ter içinde kalan merhum
Necmettin
Erbakan’ı
hatırlıyor ve rahmetle ve hayırla
yâd ediyorum. Elbette merhum
Bülent
Ecevit’i
anıyor ve düşünüyorum. ‘Kıbrıs’a
savaş için değil, barış için gidiyoruz’
 
diyerek Türk Milleti’nin ve askerinin bir harekât esnasında dahi insanlığını
unutmadığını ve unutmayacağını ortaya koyan merhum
Ecevit’in
millî duruşunu hatırlıyorum. Allah hepsinden razı olsun ve hepsine gani gani
rahmet eylesin.


Bunları niçin anlatıyorum?
Demokratik hayatımızda,
Menderes’ten Ecevit’e
uzanan büyük devlet geleneğimizde, her yönetici mevzu bahis Kıbrıs olduğunda
içteki ihtilafları rafa kaldırmayı bilmiş ve olabildiğince geniş bir millî
mutabakat arayışına girişmiştir. Bunda da büyük ölçüde hepsi başarı
sağlamıştır.
Menderes ile İnönü’yü, Ecevit ile
Erbakan’ı, Demirel ile Türkeş’i,
bu büyük
insanları bir araya getiren neydi biliyor musunuz? 
Millî
dava Kıbrıs’ın, Kıbrıs Türkü’nün ve dahi Anadolu’nun kayıtsız şartsız
müdafaasıydı
.


…..Görünen odur ki aynı AKP
iktidarı son dönemlerde Arap dünyasında olan bitenle, ihvancı kardeşlerinin
akıbetini düşünmekle o kadar meşgul olmuştur ki Türk dünyasını ve Kıbrıs
davasını irdelemeye vakit bulamamıştır….
….Buradan
AKP Hükûmeti’ne çağrımızdır: Cesaretinizi toplayın ve
Kıbrıs’ta
süren ve Kıbrıs Türkü’nün ve Türkiye’nin hiçbir şekilde yararına olmayan bu
müzakereleri derhâl durdurun, askıya alın
.
Bu yüce çatı altında yer alan tüm partiler bir araya gelelim ve bir ortak
bildiriye imza atalım.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin
siyasi ve Helenist kararını kınayalım

ve uluslararası hukukun Türkiye aleyhtarlığı ile şekillendirilmesinin yanlış
olduğuna işaret edelim…..(MHP sıralarından alkışlar).”
[xxix]


Osmanlı Devleti Kıbrıs’ı Ülkesinin
Emniyeti İçin Fethetti


Osmanlı Devleti’nin de, Kıbrıs Adası’nın Osmanlı
ülkesinin emniyeti
bakımından taşıdığı büyük önemin şuuru
içinde Kıbrıs adasını fethettiği bir gerçektir.


Osmanlı Devleti’nin Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa’nın hepimizin
daha ilkokul, ortaokul çağlarımızda öğrendiğimiz Kıbrıs hakkındaki meşhur sözü
vardır. Ada’nın Türkler tarafından fethinden birkaç ay sonra 1571 Ekim ayındaki
İnebahtı deniz muharebesinden sonra söylenmiştir.


Türklerden Kıbrıs’ın kaybının acısını çıkarmak için oluşturulan
haçlılar donanmasının İnebahtı’da (Laponte) baskın yapıp Osmanlı donanmasına
çok ağır kayıplar verdirmesinden sonra kendisini ziyaret eden Venedik elçisini
kabulünde şöyle konuşuyor Sokullu Mehmet Paşa: “Biz Kıbrıs’ı
almakla sizin kolunuzu kestik;  siz ise İnebahtı’nda bizim sakalımızı
tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez, ama kesilen sakal daha gür olarak
yeniden çıkar.


Bu sözün Kıbrıs’ın stratejik önemini ve değerini ortaya veciz
biçimde koyduğu kuşkusuzdur.


Gerçekten de, Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ı fethetme kararı aldığı zaman orada
Türkler ve Müslümanlar yaşamıyordu.
Osmanlı Devleti, sadece bir
büyük güç olabilmenin ve Doğu Akdeniz’i ve deniz ticaret yollarını büyük bir
güce yaraşır biçimde kontrol edebilmenin ve başta Anadolu olmak üzere bütün
Osmanlı topraklarının emniyetini sağlayabilmenin gereği olarak Kıbrıs’a hâkim
olmuştur. Bunu da muazzam ve muhteşem bir imparatorluk haline gelerek gücünün
zirvesine eriştiği; Doğu Akdeniz’i âdeta bir Türk gölüne dönüştürdüğü ve
Dünyaya gücünü kabul ettirdiği  “Yükselme Devrinde”
gerçekleştirebilmiştir.  307 yıl hukuken ve fiilen,  45 yıl da
hukuken olmak üzere 352 yıl egemenliği altında tutmuştur. Gücünü
yitirdiği  “Yıkılma Devrinde” 1878 yılında Rusya’dan Anadolu topraklarına
yönelen çok ciddi tehdit ve tehlike üzerine, İngiltere’nin vereceği askerî
destek karşılığında Kıbrıs’ın İngiltere tarafından işgal ve idare edilmesine,
akdedilen bir Sözleşme çerçevesinde bazı şartlarla razı olmak mecburiyetinde
kalmıştır. İngiltere’nin Ada’yı ilhak ettiğini 5 Kasım 1914 tarihinde
açıkladığı zaman da bunu tanımadığını fiilen gösterecek gücü kendisinde
görememiştir.


Bu tarihî hakikat karşısında Kıbrıs adasının, Osmanlı Devleti’nin
gücünün, bölgesindeki ve dünyadaki ağırlığının, itibarının bir ölçüsü veya
mihenk taşı olarak alınabileceğini söylemenin pek de yanlış olmayacağını
düşünüyorum.


Kıbrıs Adası Türkiye’nin Millî
Güvenliği İçin Önemlidir


Aynı ölçü, Türkiye Cumhuriyeti için de geçerlidir. Çünkü Türkiye,
1923’den bu yana Kıbrıs adasının millî güvenliğine bir tehdit üssü olarak
kullanılmasına, hayatî çıkarlarına zarar vermesine müsaade etmemiştir.


Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar, Lozan Barış Konferansı’nda
Kıbrıs’ın Yunanistan’ın egemenliğine bırakılacağı ümidi ve beklentisi içinde
olmuşlardır. Konferans’ın açılışından önce ve açıldıktan sonra Kıbrıs’ın
Yunanistan’a verilmesi için gayret sarfedenler ve bu amaçla Türk heyetine baskı
yapanlar olmuştur.


“Lozan Dengesi”


Filhakika, Konferans’da Andlaşma’nın ilk taslağı olarak
hazırlanan belgede, Osmanlı Devleti’nin üzerinden egemenliğini terk ettiği topraklarda
ve Kıbrıs dâhil adalarda, gelecekte ilhak, bağımsızlık ilânı veya herhangi bir
başka rejim kurulması yolunda alınacak kararları Türkiye’nin önceden uygun
bulmasını, kabullenmesini ve tanımasını
öngören bir hükme yer
verilmiştir. [xxx]


Büyük Önder Mustafa Kemal Paşa’dan
da güç ve destek alan Lozan Kahramanı İsmet Paşa,  Antlaşma’da
Kıbrıs’ın Yunanistan’a verilmesini hükme bağlayan veya sonradan Yunanistan’a
devredilebilmesine kapıyı açan  böyle bir maddenin yer almasını, kararlı
bir tutum göstererek önlemiştir.


Antlaşma’da Kıbrıs’ın İngiltere’nin egemenliği altında
bırakılarak, Kıbrıs bakımından Türkiye ile Yunanistan arasında siyasî ve
stratejik denge oluşturulmasını sağlamıştır. Türkiye’nin o zamandan itibaren
dış politikasında korunmasına titizlik gösterdiği “Lozan Dengesi
kavramı böylece ortaya çıkmıştır.


Lozan Konferansına katılmış ve Barış Antlaşması’nı imzalamış olan
Yunanistan Antlaşma’nın Kıbrıs’ın İngiltere’nin egemenliği altına konulmasına
ilişkin maddesi hakkında herhangi bir çekince beyan etmemiş olduğunu da hatırda
tutmak lâzımdır.


1960 Antlaşmaları “Lozan
Dengesini” Pekiştirdi


Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin Yıkılıma Devrinde
İngiltere’ye terk etmek ve üzerindeki askerini geri çekmek mecburiyetinde
kaldığı Kıbrıs’taki Türk varlığının koruyucusu ve güvencesi olmuştur. 
1960 Antlaşmalarıyla Lozan Dengesini pekiştirmiştir. Kıbrıs’ta hukukî,
etkin ve  fiilî hak ve yetkiler elde etmiştir. Askerini Kıbrıs’tan
çektikten 82 yıl sonra yeniden Ada’da konuşlandırmıştır. Yunanistan’ın silâh
yoluyla “enosis
i gerçekleştirme teşebbüslerini, 1974’de olduğu gibi, kendisinin sebep olmadığı
bir harbin bütün olumsuz sonuçlarını da göze alarak boşa çıkarmıştır. 1974
Barış Harekâtımız Kıbrıs sorununun gerçekçi ve yaşayabilir bir çözüm şekline
kavuşturulması için gerekli parametrelerin ada sathında fiilen oluşmasını
sağlamıştır. Kıbrıs Türk halkı kendi bağımsız ve egemen Devletine, Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’ne sahip olmuştur.


Millî Dava İçin Millî Duruş


Özetle, yeniden bir vurgulama yapmak istiyorum.  Özellikle
1950’li yılların ortalarından başlayarak 2003 başına kadar, zaman zaman içinden
geçilen çok ağır iç ve dış şartlara rağmen, Kıbrıs konusunda, Türkiye’de,
Devlet’in bütün kurumlarını, TBMM’ni, bütün siyasî partileri, genç ihtiyar
bütün halkımızı kaplayan ve basınımız tarafından gönül birliği içinde
yansıtılan bir “millî heyecan” vardı.  Bu heyecana yol açan
faktör “millî
dava
” anlayışıydı. Bu anlayış Kıbrıs adasının Türkiye için
taşıdığı önemin ve değerin bilincine varmanın sonucunda ortaya çıkmıştı. 
Millî
dava’ya
” sahip çıkma kararlılığı içinde dimdik bir millî duruş gösteriliyordu.
Dış politikada bir başka hedefe ulaşmak için Kıbrıs konusunda geri adım atmak,
taviz vermek gibi bir anlayış, ne hükûmetlerimizde vardı, ne de kamuoyunu
besleyen gazetelerimizde.


Türkiye, İsmet İnönü’nün Başbakan olduğu dönemde, bir taraftan 12
Eylül 1963 günü Ankara’da Avrupa Ekonomik Topluluğu ile Ortaklık Anlaşması
imzalayarak
Avrupa ile siyasî ve ekonomik bütünleşme yolunda
tarihî adımı atmıştı.  Diğer taraftan da, Türkiye, yaklaşık 100 gün sonra
21 Aralık 1963 günü Kıbrıslı Rumlar Kıbrıs Türk halkına silâhlı saldırılara
başlayınca, 25 Aralık günü savaş uçaklarını Kıbrıs semalarında uçurarak; donanmasını Kıbrıs
karasularına sokarak
soydaşlarının yanında olduğunu dünya
göstermişti.


Rauf Denktaş: Ben Türkiyesiz
Cennete Bile Girmem


Kıbrıs’taki soydaşlarımız da, önce Dr. Fazıl KÜÇÜK ve
sonra Rauf DENKTAŞ
gibi anavatan Türkiye’ye inançla bağlı kahramanların önderliğinde ve
liderliğinde mücahitlik ruhu içinde canları pahasına “enosis
e karşı direnmişlerdir.


Daha sonraki yıllarda, Kıbrıs Türk halkı, AB’ne katılım konusunda,
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmasından önce, kendilerinin bir çözüm
çerçevesinde AB’ne katılmalarının,  Rumları ve Yunanistan’ı tarihi
“enosis” emellerine kavuşturacağının farkında olmuştur. Rauf Denktaş
demeçlerinde “ben Türkiyesiz Cennet’e bile girmem” şeklinde
konuşmuştur.


Prof. Dr. A. Davutoğlu’nun Kaleminden 
Kıbrıs’ın Önemi:


Kıbrıs müzakere sürecinin Şubat 2014’de başlatılmasında ABD
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Biden
ve ABD Dışişleri
Bakanı Kerry
ile birlikte  baş başrolü oynayan aktörlerden
biri olan Başbakan
Davutoğlu’nun
Kıbrıs Adasının genel olarak ve özellikle Türkiye
için olan önemine dair görüşlerini ve değerlendirmelerini de burada özetle
kaydetmek istiyorum.


Benim de paylaştığım bu isabetli görüşler ve değerlendirmeler,
Sayın Davutoğlu’nun
Akademisyen sıfatıyla kaleme alıp yayınladığı “Stratejik Derinlik
isimli kitabında [xxxi] yer almaktadır.


Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu kitabında,


Kıbrıs
konusunun
Türkiye’nin tarihî sorumluluklarının bir sonucu
olarak ve Ada’nın coğrafî konumunun jeostratejik açıdan taşıdığı önem sebebiyle
ülkemizi
doğrudan ilgilendirdiğini



Ada’da tek
bir Müslüman Türk yaşıyor olmasa
bile Türkiye’nin
bir Kıbrıs
meselesinin
olması gerektiğini



Çünkü, Ege’den
soyutlanmış  ve Kıbrıs Rum Kesimi ile güneyden çevrilmiş bir Türkiye’nin
dünyaya açılma kapılarının  önemli ölçüde sınırlanmış

olacağını;



Ayrıca, Kıbrıs’ın,
Türkiye’nin
Hazar-Karadeniz-Boğazlar-Ege Denizi-Doğu Akdeniz-Süveyş-Basra Körfezi hattından
oluşan yakın deniz kuşağı ile ilgili genel bir deniz stratejisinin kilit unsuru olarak özel bir önem
taşıdığını;



Kıbrıs adasının sabit bir üs ve uçak gemisi konumunda olduğunu;



Türkiye’ye hasım
bir gücün Kıbrıs’a yerleştirilebileceği bir füzenin Anadolu topraklarını tehdit

edebileceğini;



Bu tehdidin Rusya,
Ermenistan ve Suriye’den de ülkemize yönelebilecek tehditlerle

birleşmesi halinde Türkiye’de hiçbir güvenlikli alanının kalmayabileceğini


Hiçbir
ülkenin
kendi hayat alanının kalbinde yer alan böyle bir
adaya kayıtsız davranamayacağını



Öte yandan, Kıbrıs’ı
ihmal eden bir ülkenin küresel ve bölgesel politikalarda etkinlik
kazanamayacağını



Nitekim, Almanya’nın
da Kıbrıs politikasının amacının
güney hattı
üzerinde önemli bir stratejik ayak elde etmeye,  İskenderun Körfezindeki
ve Doğu Akdeniz çıkışı üzerindeki kontrolünü arttırmaya ve Avrupa’yı Ortadoğu
bölgesine de müdahil bir konuma getirmeye
  matuf
bulunduğunu;  



Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Ege, Süveyş Boğazı, Kızıl Deniz ve Körfez üzerinde
stratejik hesaplar yapan hiçbir küresel ve bölgesel gücün Kıbrıs adasını ihmal edemeyeceğini,


kolayca anlaşılır açık bir dille ifade etmiştir.


Davutoğlu: “Kıbrıs’ta Çözüme
Çok Yakınız”


Başbakan Ahmet Davutoğlu,  8 Mart Salı günü Türkiye -
Yunanistan İşbirliği Konseyi toplantısı vesilesiyle İzmir’de buluştuğu
Yunanistan Başbakanı Alexis Tsipras ile yaptığı ortak basın toplantısında,
memnun bir tarzda, “Kıbrıs’ta çözüme çok yakınız”  demiştir.
[xxxii]


Tsipras ise
aynı değerlendirmeyi yapmamıştır.


Davutoğlu’nun kitabındaki değerlendirmelerinin de ışığında “yakın
olduğumuz
” çözüm şeklinin, Türkiye’nin millî çıkarları ve
millî güvenliği açısından Kıbrıs sorununun çözümü için Devletimiz tarafından
belirlenmiş olan parametrelere tamamen uygun olduğunu düşünmemiz ve beklememiz
doğaldır.


Kıbrıs müzakere sürecinin seyri medya karartması
uygulanmaktadır. Bu karartmaya sadece Türk tarafı büyük ölçüde
uymaktadır.  Oysa, Rum tarafında müzakerelerdeki gelişmeler hakkında günü
gününe tartışma cereyan etmektedir. Resmî demeçler verilmektedir. Bunlardan,
Rum tarafının müzakere başlıkları altındaki konuların birçoğunda Türk tarafının
savunduğu tezleri kabul etmekten uzak durdukları anlaşılmaktadır. Akıncı ile Anastasiadis
arasındaki görüşmelerin birinci yılında, Türk tarafı için hayatî önemi haiz parametrelerde herhangi
bir mutabakat ortaya çıktığını söylemek mümkün değildir.


Belirtiler, Kıbrıs sorununu, Atatürk’den başlayarak, çeşitli
Devlet adamlarımızın, siyasetçilerimizin ve son 14 yıldır da Başbakan
Başdanışmanı, Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak Kıbrıs politikalarımızın
oluşturulmasında ve uygulanmasında etki ve söz sahibi olmuş bulunan Profesör. Dr.
Ahmet Davutoğlu’nun
, Kıbrıs adasının özellikle Türkiye için
önemine dair yapmış olduğu değerlendirmelere uygun düşen bir çözüme
kavuşturmanın mümkün olamayacağını ortaya koymaktadır.


Kaldı ki, Anastasiadis’i müzakere masasına çekebilmek ve
müzakereleri başlatabilmek için, Rum tarafına peşin tavizler verilmiş
bulunmaktadır.


Ortak Bildiri Türk – Amerikan
Ortak Üretimi


Müzakere süreci için – hiç de ihtiyaç yokken – çerçeve belgesi
niteliği kazandırılmış olan 11 Şubat 2014 tarihli Liderlerin Ortak Bildirisi, Türkiye ve
ABD’nin
ve  belirli ölçüde de AB’nin
yürüttükleri ortak bir diplomasinin mahsulüdür


Bu Belge adeta çullanma şeklindeki bir diplomasiyle KKTC
Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu’na kabul ettirilmiştir.


Bu Ortak Bildiri, Türkiye’nin çözüm şekli için belirlemiş ve
kamuoyu ile de 2008 yılında paylaşmış olduğu parametrelerle uyum halinde
değildir.


Ortak Bildiri hakkındaki değerlendirmemi “Eroğlu -
Anastasiadis Ortak Bildirisi Hakkında Değerlendirme

başlıklı bir yazıyla kamuoyumuz ile zamanında paylaşmıştım. İnternetten ulaşmak
mümkündür.[xxxiii]


Türkiye’nin Parametreleri


Türkiye, Kıbrıs müzakere sürecinde gözetilmesini öngördüğü parametreleri,
2008 Mart ayında alt yapısı oluşturulan Talât- Hristofyas görüşmeleri münasebetiyle MGK’nın 24
Nisan 2008
tarihli toplantısında belirlemiş ve kamuoyuna
açıklamıştır.


MGK’nın Kıbrıs sorununun çözümü konusunda benimsediği görüş
MGK’nın anılan Basın Açıklamasında (2/C paragrafı) şu şekilde ifade edilmiştir:


Kıbrıs’ta
21 Mart 2008 tarihinde başlayan yeni süreç ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Bu
çerçevede, Türkiye’nin Kıbrıs’ta adil ve kalıcı bir çözüme ulaşılması
çabalarını içtenlikle desteklediği, çözümün Ada’daki gerçekler temelinde iki
ayrı halkın ve iki demokrasinin varlığına dayanacağı, iki kesimliliğin, iki
tarafın siyasi eşitliğinin, iki kurucu devletin eşit statüsünün ve yeni
ortaklık devleti parametrelerinin korunmasının esas olduğu, garanti ve ittifak
antlaşmalarının yürürlükte kalacağı vurgulanmıştır
.” [xxxiv]


MGK, daha önce de, 5 Nisan 2004 toplantısına ilişkin Basın
Açıklamasında [xxxv]çözümün Avrupa Birliği’nin birincil hukuku durumuna getirilmesinin
önemini
” vurgulamış ve “müzakere süreci içinde bu yönde Türkiye ve KKTC’ne verilen
güvencelerin fiilen uygulamaya geçirilmesinin yakından ve ısrarlı bir biçimde
izlenmeye devam edilmesi
” gerektiğini belirtmiştir.


Ayrıca “….sürecin başlaması durumunda, Ada’daki Türk varlığının, Türkiye’nin
garantörlüğünün ve iki kesimlilik ilkesinin zayıflatılmaması amacıyla
uygulamada gerekli dikkat ve özenin gösterilmesi

vurgulanmıştır.


Belirlenen bu parametreler daha sonra MGK’nın 30 Haziran
2009,  28 Aralık 2009 ve 19 Şubat 2010 tarihinde yayınlanan Basın
Bildirileriyle de teyit edilmişlerdir.


Ada’daki Gerçekler


Kıbrıs sorununun müzakereye dayanan âdil ve kalıcı bir çözüm
şekline kavuşabilmesi için temel alınması gereken unsurları/parametreleri
MGK’nın değerlendirmesini esas alarak şu şekilde sıralayabilirim:


1. Ada’daki gerçekler temelinde
çözüm;


2. İki ayrı halk;


3. İki ayrı demokrasi;


4. İki kesimlilik;


5. İki Tarafın siyasî eşitliği;


6. Yeni bir ortaklık Devleti’nin
kurulması;


7. Eşit statüde iki kurucu Devlet;


8. 1960 Garanti ve İttifak
Antlaşmalarının yürürlükte kalmaları;


9. Çözüm şeklinde 
“parametrelerin korunması”. Özellikle Ada’daki Türk varlığının, Türkiye’nin
garantörlüğünün ve iki kesimlilik ilkesinin zayıflatılmaması. Bunun için de
çözümün Avrupa Birliği’nin birincil hukuku durumuna getirilmesi.


Bu parametreler/unsurlar, Türkiye’de ve KKTC’de en yüksek
düzeylerde Devlet ve Hükûmet ricalinin çeşitli vesilelerle verdikleri
demeçlerle de vurgulanmıştır.


Örneğin, o zamanki Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül 
o zamanki KKTC Cumhurbaşkanı Sayın M. Ali Talât ile 3 Ocak
2008 tarihinde Ankara’da yaptığı görüşmeden sonra Kıbrıs’ta
yaşanabilir çözümün, Ada’nın gerçeklerine ve  iki ayrı halk, iki demokrasi
ve iki devletin varlığına dayalı
” olarak elde
edilebileceğini beyan etmiştir. [xxxvi]


Cumhurbaşkanı Sayın Gül, 24. Dönem 4. Yasama Yılı’nın açılışı
nedeniyle TBMM Genel Kurulu’nda 1 Ekim 2013 günü yaptığı konuşmada da “çözümün
parametreleri esasen bellidir
” demiştir. [xxxvii]


KKTC’nin Cumhurbaşkanları Denktaş, Talât ve Eroğlu’nun da anılan parametreleri zikreden çok
sayıda demeçleri vardır.


O dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olan Sayın Recep
Tayyip Erdoğan
da 2008 yılında Kıbrıs Barış Harekâtımızın 34. Yıldönümü
münasebetiyle Lefkoşa’da düzenlenen törenlerdeki nutkunda Kıbrıs sorununa
bulunacak çözüm şeklinin temeli hakkında şunları ifade etmiştir.”… Şurası çok
açıktır ki kapsamlı çözüm ancak adadaki gerçekler temelinde
Kıbrıs Türk
halkı ve KKTC’nin kurucu ve eşit olarak yer alacağı yeni bir ortaklıkla mümkün
olacaktır. Bu yeni ortaklık iki kesimlilik, siyasi eşitlik ve Türkiye’nin etkin
garantörlüğü gibi vazgeçilmeyecek ilkeler üzerine inşa edilecektir
…. Hiç kimse
Kıbrıs Türk halkını kendi yönetiminden, eşit statü ve ortaklıktan vazgeçmesini,
azınlık olarak yaşamayı kabul etmesini beklemesin.  Hiç kimse boş hayaller
kurup bu parametreleri değiştirme gayreti sergilemesin. Kapsamlı çözüm yeni bir
ortaklıkla mümkün olacaktır
” demiştir. [xxxviii]


Sayın Erdoğan KKTC’ne vaki aynı ziyareti sırasında,
ayrıca, Yakındoğu Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin açılış töreninde yaptığı
konuşmada da son yıllarda 20’den fazla ülkede KKTC temsilciliği açıldığını
hatırlatmış ve “mücadelemiz KKTC’yi dünyaya devlet olarak tanıtmak mücadelesidir
sözlerini dile getirmiştir. [xxxix]


Görüleceği üzere, Başbakan Erdoğan bu konuşmasında “Kıbrıs Türk
halkı
” kavramını kullanmıştır.  Ayrıca, çözüm
şeklinin aslî unsurlarından biri olarak sadece Kıbrıs Türk “kurucu devlet
kavramını ve parametresini zikretmekle kalmamış,  “KKTC’nin
kurucu ve eşit olarak yer alacağı yeni bir ortaklık

Devleti’nden söz etmiştir. Yani KKTC‘nin varlığını ve yaşamasını esas alan bir
çözüm öngörmüştür.


Şimdi, Başbakan Sayın Davutoğlu’nun “çok yakın
olduğunu açıkladığı “çözümün” MGK’nın çözüm için belirlediği ve
Türkiye’de ve KKTC’de liderler tarafından da çeşitli vesilelerle tekrarlanmış
olan parametrelere uygun olarak şekillenip şekillenmediğine bir göz atalım:


1. Ada’daki gerçekler temelinde
çözüm:


Akıncı – Anastasiadis müzakerelerinden kamuoyuna yansıyan
bilgiler, müzakerelerde ortaya çıktığı söylenen mutabakat noktalarının, biraz
önce zikrettiğim parametrelerin temelini teşkil eden “Ada’daki
gerçekler
” üzerine bina edilmemiş olduklarını
göstermektedir.


“Ada’daki gerçekler”
nelerdir?


Ada’da gerçeklerin neler olduğunu görmek için Ada’daki bugünkü
duruma, yani, 1974’den bu yana ateşkes kararına dayalı olarak 42 yıldır
devam  eden “statükoya” (status quo) bakmak lâzımdır. Görülen
gerçekler şunlardır:


●Birincisi,
kuzeyde sırf Türklerin; güneyde sırf Rumların yaşadığı şekildeki “iki kesimli
hudutları belli bir siyasî coğrafya;


●İkincisi,
bu coğrafyanın üzerinde yaşayan “iki ayrı halk”;


●Üçüncüsü,
birbirinden bağımsız fakat eş değerde “iki ayrı halk iradesi”;


●Dördüncüsü
biri KKTC,
diğeri “Kıbrıs
Cumhuriyeti
” olduğunu iddia eden yönetim olmak üzere bağımsız
ve egemen   “iki ayrı devlet”,


●Beşincisi, iki ayrı
demokrasi
”;


●Altıncısı,
bunlara bağlı iki
ayrı
mülkiyet durumu;


●Yedincisi,
temelini 1960 “Garanti
ve İttifak
Antlaşmalarının teşkil ettiği ve Türkiye’nin 1974
Barış Harekâtıyla Ada’da fiilen oluşturduğu kuvvet dengesi ve istikrarlı sükûnet
ve güvenlik ortamı.


Statüko
Rumların 1974’den sonraki bütün çözüm teşebbüslerini reddetmiş olmaları
sebebiyle 42 yıldır istikrar kazanarak devam etmiştir ve etmektedir.


Türkiye’nin ve KKTC’nin  “Ada’daki
gerçeklere dayanan çözüm
” sözüyle kastettikleri çözüm
şekli, Kıbrıs’taki mevcut durumun, diğer bir deyişle, statükonun içinde
barındırdığı saydığım bu olguların, gerçeklerin üzerine bina edilecek bir çözüm
şeklidir.


Hal böyleyken, devem etmekte olan Akıncı ve  Anastasiadis arasındaki
çözüm müzakereleri için çerçeve vazifesi gören 11 Şubat 2014 tarihli Ortak
Bildiri’nin 1. Maddesinde Ada’daki “statükonun kabul edilmez” (status quo is
unacceptable
) olduğu beyan edilmiştir. 


Böylece, Türk tarafı için çözüme temel teşkil etmesi gereken
Ada’daki “gerçekler
daha baştan reddedilmiş bulunmaktadır.


Statüko
kabul edilmez
” söyleminin Rumlara ait olduğunu ve Türkiye’nin
kabul etmediği BM Güvenlik Konseyi kararlarında yer aldığını da ara söz olarak
kaydetmek isterim.


2. Ada’da iki
ayrı halkın mevcudiyeti:


Türk tarafı için çözümün temel parametrelerinden biri de bu
olgudur.


Bu olgu,  24 Nisan 2004’de Ada’nın her iki kesiminde ayrı
ayrı ve eş zamanlı olarak BM gözetiminde gerçekleştirilmiş olan referandumlarla
da kanıtlanmış bulunmaktadır. Bununla beraber, “halk
(people) kavramı halen Akıncı ve Anastasiadis‘in çözüm şeklinin çerçevesi olarak
kullandıkları 11 Şubat 2014 tarihli Ortak Bildiri’de mevcut değildir.


Esasen, BM’nin Kıbrıs terminolojileri arasında “halk
kavramı, “people/peuple” kavramı yoktur. “Halk
kavramı bir yana, yürütülmekte olan müzakerelerde, Ada’da birbirlerinden ırk,
din, dil, kültür ve tarihî geçmiş bakımından farklı iki toplumun varlığı olgusu
dahi göz ardı edilmektedir. Böylece 1960 Anayasası’nın da gerisine düşen bir
sonuca doğru gidilmesi tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktayız. 


Gerçekten de, 2004’den sonraki dönemde Rumların ortaya attığı ve
BM’nin de benimsediği “Kıbrıslılar“, “Kıbrıslı
çözüm
” kavramları ön plâna çıkarılmıştır. Bununla Rumların
Kıbrıs Türk varlığının aleyhine güttüğü amaç bellidir. Bu amaç, 1960
Antlaşmalarında ve Anayasası’nda kabul gören ırk, din, dil ve kültür bakımından
iki ayrı toplum varlığı olgusunun ve bu olgudan doğan toplumsal hak ve
statülerin, kurulması tasarlanan federal yapıya rağmen, zaman  içinde aşınmasına
ve kaybolmasına yol açmaktır.


Bu olgu ile ilgili olarak kaygı içinde ifade etmek isterim ki, Rum
tarafı ve Yunanistan kendilerinin geleceğe dönük emelleri ve hedefleri
doğrultusunda Ada’da “Kıbrıslılık” ruhunun ve bilincinin oluşmasına
önem vermektedirler. Bu yönde gayret sarf etmektedirler.  Bu gayretleri
uluslararası toplumun belli başlı üyeleri tarafından da destek görmektedir.


Sayın Mustafa Akıncı KKTC Cumhurbaşkanı seçildikten hemen sonra
Rum ve Yunan resmî çevreleri ve medyası Akıncı’nın “Kıbrıslı
hüviyetinin ağır bastığını vurgulayarak, seçilmesini Kıbrıs sorununun geleceği
açısından olumlu olarak değerlendirmişlerdir.


GKRY Lideri AnastasiadisAkıncı‘nın
seçilmesini memnunlukla karşıladığını ifade etmiş ve “sonunda
ülkemizin yeniden birleşeceğine dair ümitlerimiz artmıştır

demiştir.


Yunanistan Dışişleri Bakanı Kotziaz, Mustafa Akıncı’nın
seçilmesinden duyduğu memnuniyeti çeşitli vesilelerle dile getirirken, Akıncı‘nın
Yunanca
konuştuğuna
” işaret etmiş; “Kıbrıslı Türk
veya (Anadolu) “Türk kimliği” değil “Kıbrıslı
kimliğine”
ve “şuuruna” sahip olduğunu iddia
etmiştir.


Kıbrıslılık” kavramının ön plâna çıkartılmak
istendiği bir zamanda 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti” (KC) Anayasası’nın bazı
hükümlerini hatırlatmakta fayda görüyorum. Anayasa’nın 2. Maddesi’nde şöyle
denilmektedir:


Rum
(Greek) Toplumu, Cumhuriyet’in, kökeni Yunan (Greek) ve anadili Yunanca olan
veya Yunan kültürel geleneklerini paylaşan veya Rum Ortodoks Kilisesi’ne mensup
bulunan vatandaşlarından oluşmaktadır.


Türk
Toplumu, Cumhuriyet’in, kökeni Türk (Turkish) ve anadili Türkçe  olan veya
Türk kültürel geleneklerini paylaşan veya Müslüman   olan
vatandaşlarından oluşmaktadır
.


Yine, 1960 Anayasasına göre (madde 2/3), yukarıda yer alan
tarifler dışında kalan ve Kıbrıs’ta yaşayan kişiler için 3 ay içinde hangi
topluma dâhil olacaklarını beyan etmeleri mecburiyeti getirilmiştir.  Bu da
gösteriyor ki, “KC”, etnik kökenleri, dinleri, kültürel gelenekleri
ne olursa olsun bütün vatandaşların doğrudan “KC” vatandaşı olduğu
“üniter” (unitary) bir yapıda ortaya çıkmamıştır.
KC’ne
mensubiyet aynı zamanda iki toplumdan birine mensubiyeti gerekli kılmıştır.
Eşit kişisel statü ve haklar ve toplumsal statü birlikte var olmuşlardır.


3. İki Ayrı Demokrasi parametresine
gelince:


Statüko çerçevesinde Ada’da mükemmel işleyen iki ayrı
demokrasi vardır
. Biri parlâmenter sitemi uygulamaktadır.
Diğerinde başkanlık sistemi caridir.


İki ayrı demokrasinin varlığını ve işlerliğini koruması, çözüm
çerçevesinde federe birimlere tanınacak yetkilerin kapsamına;  federal
hükûmetin federe birimlerin yetkilerine uygulamada yapabileceği müdahaleleri
engelleyecek etkili anayasal mekanizmaların oluşturulmasına; denetim ve
denge
(checks and balances) mekanizmalarının kurulmasına ve
Rum tarafının iyi niyetle hareket etmesine bağlı olduğu kuşkusuzdur. Ada’daki
tarafların, iyi niyetle hareket edildiği takdirde, demokrasi geleneklerini ve
alışkanlıklarını, çözüm çerçevesinde de sürdürmeleri beklenir.


4. İki
kesimlilik
(bizonality):


Kıbrıs Barış harekâtımızın ortaya çıkardığı temel parametredir.
Korunması Türk tarafı için hayatî önemi haizdir.


Bununla beraber, “İki kesimlilik” parametresinin de, müzakere
başlıklarının çeşitli veçhelerinde ve bilhassa mülkiyet bahsinde, 
öngörülen veya öngörülebileceği izlenimi alınan bazı düzenlemeler sonucunda
aşınmaya maruz bırakılmakta olduğu anlaşılmaktadır.


Esasen, AB standartlarına, normlarına uygun çözüm anlayışıyla
elde edilecek çözüm şekli, gereken derogasyonlar ve yasal ve anayasal önlemler
kabul edilmediği takdirde, iki kesimliğin zaman içinde aşınmasına ve yok olmasına sebep
olacaktır.


İki kesimlilik parametresi, özellikle müzakerelerin “mülkiyet
gündem maddesinde varılmış ve varılacak olan mutabakatların doğrudan etkisine
maruz durumdadır.


Liderlerin üzerinde “ciddi ilerleme” sağlandığını açıkladıkları 4
başlıktan biri “mülkiyet” başlığıdır. Bu konuda ortaya çıkan
mutabakatlar arasında “öncelikli tercih” hakkının malını kaybetmiş
şahıslara verildiğine dair bilgiler alınmaktadır.  Bu bilgiler doğruysa,
mülkün şimdiki sahibinin mülkü eski Rum sahibine iade etmek mecburiyetinde
kalması durumu ortaya çıkacaktır. Böyle bir uygulama onbinlerce Rumun sırf
mülkiyet
başlığı çerçevesinde Kıbrıs Türk kesimine yerleşmesi ve böylece iki
kesimliliğin bozulması sonucunu doğuracaktır.


Ayrıca, “toprak” başlığı altında yapılabilecek hudut
ayarlamalarının da yine önbinlerle ifade edilecek sayıda Rum ahalinin Türk
kesiminde yerleşmesi neticesine yol açması beklenir.


Bu meyanda toprak ayarlamaları hakkında internette dolaşan, 
ne ölçüde ciddi olduğunu bilmediğim özel statülü kantonlar ihdas eden haritanın ve
benzerlerini iki kesimlilikle bağdaşmadığı kuşkusuzdur. İnternette dolaşan
harita, iki kesimli değil, çok bölgeli toprak ayarlaması ortaya koymaktadır.
Karpaz’ın önemli bir bölümünü de Rum kontrolüne bırakmaktadır.


Kaldı ki, Rumlar, BMGS’nin “iki kesimlilik
parametresi hakkında yaptığı tarifi de kabul etmiş değillerdir.


BMGS 1990 yılında “iki kesimliliği” (bi-zonality) şöyle
tanımlamıştır:


İki
kesimlilik
, bir toplum tarafından yönetilecek
her bir federe
devletin kendi
bölgesinde nüfus ve mülkiyet bakımından bâriz bir çoğunluğa sahip bulunmasıdır
.
[xl]


Çözüm arayışında yetkiyle görevlendirilmiş olan kişilerin
hafızalarının gündemdeki konuların geçmişi ile de dolu olmasına ihtiyaç vardır.
Çünkü, Kıbrıs konusunun çeşitli veçhelerine ait gerçekler geçmişte yatmaktadır.


İki kesimliğin” (bi-zonality) çözüm şeklinin
temel parametrelerinden biri olarak BM literatürüne ve BM’nin  Kıbrıs
sorununa ilişkin, tabir caizse, kavram envanterine girişi 9 Ağustos 1980
tarihinde olmuştur. Barış Harekâtımızdan hemen sonra Türkiye çözüm şekli olarak
çok
kantonlu
” federasyondan söz etmiştir. Daha sonra “iki bölgeli
(bi-regional) federasyon telâffuz edilmiştir. KTFD‘nin
kurulmasından ve 2 Ağustos 1975’deki DenktaşKlerides Viyana mutabakatına dayanılarak Ada’da
nüfus mübadelesinin gerçekleştirilmesinden sonra Ada’da iki kesimli ve iki
devletli bir siyasî coğrafya, toprak, nüfus ve siyasî otorite (devlet) boyutlarıyla ortaya
çıkmıştır. Türk tarafı “iki kesimli” çözümden söz etmeğe başlamıştır.


Denktaş
ile Makarios
arasında 12 Şubat 1977 tarihinde yapılan “4 Temel Kural
(4-guidelines) Anlaşması’nı ortaya çıkaran temel düşünce ve güdülen hedef
iki
kesimli
” bir federal çözüm şekli olmuştur. Bununla
beraber, Makarios’un ısrarı karşısında, “iki kesimli
deyimi metinde kullanılmamıştır. “İki kesimlilik” ilkesinin metinde zımnen
ifadesiyle yetinilmiştir.


Kıbrıs sorununa çözüm bulmak maksadıyla BMGS’nin iyi niyet görevi
çerçevesindeki müzakere süreci yeniden başlatılırken BMGS’nin Kıbrıs Özel
Temsilcisi Hugo Gobbi tarafından 9 Ağustos 1980 günü Denktaş ve Kyprianou’nun
huzurlarında BMGS adına bir “Açış Beyanı” (opening statement) metni
okunmuştur. Açış Beyanı’nın amacı iki taraf arasındaki ortak müzakere zeminini
belirlemek olmuştur. Açış beyanında Kıbrıs sorununun ” anayasa
veçhesinin federal, toprak veçhesinin iki kesimli (bi-zonal)

” esasa göre halledileceği ifade edilmiştir. “İki
kesimlilik
” parametresi böylece BM’nin Kıbrıs sorununa
ilişkin terminolojisine ilk defa olarak resmen girmiştir.


“Açış beyanı” üzerinde mutabakat BMGS’nin teklifi
üzerine “sükût
ile kabul
” (acceptance by silence) yöntemi ile
sağlanmıştır. Bununla beraber, Kyprianou aynı gece Rum TV’sinde bir konuşma
yaparak “iki
kesimliliği
” kabul etmediğini ve etmesinin de “mümkün
olmadığını
” açıklamıştır.


Rum liderlerin ve toplumunun “iki kesimliliği
içlerine sindiremedikleri bellidir.


Hristofyas
2008 yılında Talât ile müzakerelere başlarken “federasyon formülü Makarios’un
verdiği acı bir tavizdir
” şeklinde konuşarak “iki kesimli” 
çözüme bakış açısını ortaya koymuştur.


Anastasiadis
2013 yılında göreve başlaması münasebetiyle düzenlenen törende yaptığı
konuşmada “iki kesimli, iki toplumlu” federal çözüm şeklini
ıstırap
veren uzlaşı
” olarak nitelemiştir.


Rum tarafının çözümle güttüğü hedeflerden birinin de Ada’da “iki kesimli
siyasî coğrafyadan kurtulmak olduğu âşikârdır.


5. Siyasî
Eşitlik:


Kıbrıs sorununun “federal” çözümünde “olmazsa olmaz
vasfında bir parametredir.  Nüfus çoğunluğuna sahip olan tarafın
tahakkümünü önleyecek temel ilkedir.


BM parametresi olarak “siyasî eşitlik” kavramı, çözümden önce Ada’da
fiilen var olan iki bağımsız ve egemen Devlet arasındaki siyasî eşitlik
anlamına gelmemektedir. İki toplumlu federal çözüm ortaya çıkınca iki toplum ve onların
federe devletleri arasında kurulacak siyasî eşitliktir.


BMGS
yine 1990 yılındaki aynı raporunda siyasî eşitliği şu ifadelerle tarif
etmiştir:


Siyasî eşitlik federal hükûmetin organlarına ve idaresine sayısal
eşitlikle katılım anlamına gelmemekle birlikte, siyasî eşitlik çeşitli
şekillerde yansıtılmalıdır: Kıbrıs Devleti’nin ( State of Cyprus ) federal
anayasasının iki toplum tarafından onaylanması ve tadil edilmesi gereği; her
iki toplumun federal hükûmetin bütün organlarına ve kararlarına etkili
katılımı; federal hükûmetin bir toplumun çıkarları aleyhine karar alabilecek
yetkiye sahip olmamasını sağlayacak güvencelerin bulunması ve iki federe
devletin eşit ve aynı yetkilere ve işlevlere sahip olmaları.


Bu anlayışın ne şekilde ve ölçüde müstakbel Anayasa’nın
hükümlerine hâkim olacağı ve uygulamaya yansıtılacağı bu aşamada belli
değildir.


Kıbrıs’ta kurulması öngörülen federal devlet yapısında taraflar
arasında siyasî eşitliği sağlayan organların başında, federal devletin
cumhurbaşkanı ve cumhurbaşkanı yardımcısı gelir. Cumhurbaşkanı ve yardımcısına
ayrı ayrı veya birlikte tanınacak veto yetkisiyle siyasî eşitlik uygulamaya
yansıtılabilir.


1984-1985, 1986 ve 1992 (Fikirler Dizisi) çözüm belgelerinde
federal devletin cumhurbaşkanının ve yardımcısının beraberce devletin
birliğini
ve Kıbrıs’taki iki toplumun siyasî eşitliğini temsil
etmeleri öngörülmüştü.


Dönüşümlü Başkanlık:


Öte yandan, Siyasî eşitlik parametresinin federal yapıda
tecelli edebilmesi için, evvelemirde “dönüşümlü başkanlık
sisteminin kabul görmesi gerekir. Rumların halen bu sistemi kabul etmekten uzak
oldukları anlaşılmaktadır.


Egemenliğin Kaynağı:


Ayrıca, Devlet’in “tek egemenliğinin” kaynağının da, anlaşmada,
siyasî eşitlik ilkesini yansıtacak biçimde belirtilmesi gerekir
.


Aslında, Akıncı’nın ve Anastasiadis’in
müzakerelerin çerçevesi olarak kullandıkları Ortak Bildiri’de egemenliğin
kaynağı zikredilmiştir. Egemenliğin “eşit olarak Kıbrıslı Rumlardan ve Kıbrıslı Türklerden kaynaklandığı
ifade edilmiştir. Ancak bu ifade tarzı Rum tarafının güttüğü maksatlara hizmet
eder mahiyettedir.


Kıbrıs konusuna ilişkin BM terminolojisinde gerçekler göz ardı
edilerek “halk” kavramına yer verilmiyor olması
sebebiyle, egemenliğin kaynağını göstermek için olarak “toplum
kavramının kullanılması icap ederdi. Bu, 1960 Anayasası’nın lâfzına ve ruhuna
da uygun olurdu.  Çünkü, 1960 Anayasa düzeninde iki toplum   “eşit kurucu
ortak
(co-founder) statüsündeydiler. Devlet Kıbrıs Türk ve
Kıbrıs Rum toplumlarından oluşmaktaydı. Nitekim, 2004’deki ANNAN Plânı’nın
çerçevesinde ortaya çıkan “Kuruluş Anlaşması’nın” (Foundation Agreement)
ilk cümlesinde  “…1960’da kurulan Cumhuriyet’in ortak kurucuları olduğumuzu
hatırlayarak
” ifadesine yer verilmiştir.


Toplum” kavramı federal çözümün esaslarını
belirlemek maksadıyla 1984 -1985 ve 1986 yıllarında BMGS tarafından taraflara
sunulmuş olan Belgelerde de yer almıştır. Federal devletin halkının, Kıbrıs Türk
ve Kıbrıs Rum toplumlarından
oluşacağı ifade edilmiştir.


Toplum kavramı, çözüm arayışlarının 1988 – 1992’deki aşamasında
BMGS’nin iki tarafla ayrı ayrı yürüttüğü temas ve görüşmelerden sonra
hazırladığı “Fikirler Dizisi” (Set of Ideas) isimli
müzakere belgesine yansıtılmıştı. Egemenliğin “Kıbrıs Rum ve
Kıbrıs Türk Toplumlarından eşit olarak kaynakladığı

hükmüne yer verilmişti. [xli]


Bu hayatî önemdeki konu üzerinde Türk tarafının ısrar ettiğine
dair bir işaret göremiyorum.


Bu bahisle ilgili olarak hafızalarımızı tazelemekte fayda vardır.


Kıbrıslı Türkler, Rumlarla birlikte, 1960 Antlaşmaları
çerçevesinde “Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin
” eşit statüdeki vatandaşları olarak bireysel hak ve
hürriyetler elde etmişlerdir. Ancak bunun yanında toplumsal
haklar ve yetkiler
de kazanmışlardır. Cemaat
Meclisi
şeklinde kendi öz yönetim organlarına ve belirli
alanlarla sınırlı da olsa, yasama yetkisine sahip olmuşlardır.   Aynı
zamanda, Toplum halinde Devlet’in iki kurucu unsurundan biri olarak “kurucu
ortaklık
” (co-founder) statüsünü elde etmişlerdir. Devlet’in
egemenliğine ortak olmuşlardır.


Dr. Fazıl Küçük
ve Makarios
Londra’da varılan mutabakatları “Kıbrıs Türk Toplumu” ve “Kıbrıs Rum Toplumu”  adına ayrı ayrı
imzalamışlardır. İmzalar “Kıbrıslı Türkler” ve “Kıbrıslı
Rumlar
” adına atılmış değildir.


Halbuki, Ortak Açıklama’da egemenliğin “kaynağı
olarak zikredilen “Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar” kavramı
toplumsal bir statü ifade etmemektedir. Üniter bir devlette de tek halk olarak
Kıbrıslı Rumlardan ve Kıbrıslı Türklerden söz edilebilir. Esasen, Rum tarafının
iddiasına göre  “üniter” Kıbrıs Cumhuriyeti’nin halkı, eşit
vatandaşlar olarak, Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler ile birlikte her biri
birkaç yüz kişiden oluşan Marunî, Lâtin ve Ermeni dinî unsurlardan, gruplardan
meydana gelmektedir.  Hepsi bir arada bir bütün oluşturmaktadır. Bunun
içindir ki, Rum tarafı ve onlara arka çıkan güçler son yıllarda sürekli olarak
Kıbrıslılar
(Cypriots) kavramını ön plâna çıkarıp kullanır olmuşlardır. Talât – Hristofyas
döneminde “Kıbrıslılar
kavramı iki liderin kullandıkları ortak kavramlardan biri haline gelmiştir.


Kıbrıslılık” kavramı ile Rumların ve onları
destekleyen uluslararası çevrelerin güttüğü uzun vadeli amaç bellidir. Bu amaç
Rumların büyük nüfus çoğunluğu içinde Kıbrıs Türk nüfusunu eritmektir. Böylece,
Kıbrıs’ın
bir Yunan adası olduğu iddialarını fiilen gerçekleştirmektir
.
Bu çarpık amaçlarını tahakkuk ettirebilmek için de çözüm halinde Ada’daki Türk ve Rum
nüfusları için belirli sabit bir oran uygulanmasını

öngörmektedirler. Çözüm halinde ortak devletin nüfusunun sabit tutulabilmesi
için bir kontrol mekanizmasının oluşturulmasını; Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş
yılı olan 1960’daki demografik nispetlerin esas alınarak, Türk nüfusun oranının
Rum nüfusun 4’de 1’i olmasını teklif etmektedirler.


Rumlar arasında ve Yunanistan’da Kıbrıs sorununun “osmosis
yoluyla gerçekleşebileceğini açıkça savunan Rum ve Yunan siyasetçiler vardır.
Bunlardan biri de Yunanistan’ın şimdiki Dışişleri Bakanı Nikos Kotziaz’dır. [xlii] Bu düşüncenin altında yatan amaç da
aynıdır.


Egemenliğin kaynağı” konusunda yıllardır
ifade edegeldiğim görüşlerimin doğruluğu,  Anastasiadis’in 11 Şubat 2014
Ortak Bildirisi’nin açıklanmasından iki gün sonra düzenlediği basın
toplantısında övünerek ve hattâ böbürlenerek yaptığı değerlendirme ile
kanıtlanmıştır.


Anastasiadis
bakınız neler söylemiştir bu konuda:


Belirtmek
isterim ki, egemenliğin, geçmişte kabul etmiş olduğumuz iki toplumdan
kaynaklaması yerine bu defa Kıbrıslı Rumlardan ve Kıbrıslı Türklerden
kaynaklanacağının kabul edilmiş olması bizim için bir başarıdır (kazançtır);
çünkü 1960 Anayasasının tanımladığı şekilde toplumlara değil; Kıbrıs halkının
oluşturucu unsurlarına (Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler) atıf yapılmıştır.
Böylece, ülkenin halkını oluşturan vatandaşlara ayrı ayrı egemenlik hakkı
verilmiş değildir
.”


[…I
would like to mention that the fact that sovereignty stems equally from the
Greek Cypriots and the Turkish Cypriots and not by the two communities like we
have accepted in the past, in my view, must be considered an achievement since
it refers to the constituent elements that make up the Cypriot people and not
to the communities the way they are recognized by the Constitution of 1960.
Therefore, no sovereignty is given separately to citizens that make up the
people of a country…
]


Anastasiadis‘in
bu yorum hakkında KKTC’den ve Türkiye’den bir itiraz sesi yükselmiş veya karşı
bir yorum gelmiş değildir.


Diğer taraftan, 11 Şubat 2014 tarihli Ortak Bildiri’nin 3.
maddesinde yer alan  “egemenlik” hakkındaki hüküm Rum tarafının görüşünü
yansıtır mahiyettedir.


Çünkü “egemenliğin, “BM üyesi her Devletin BM Yasası
çerçevesinde sahip olduğu egemenlik şeklinde olacağı

belirtilmiştir.


BM Yasa’nın 2. maddesinde üye Devletlerin “egemen
eşitliği
” ilkesi zikredilmektedir. Böyle bir hükmü Ortak
Bildiri’ye dahil ettirmekle Rum tarafının güttüğü amacın,  1960 Garanti ve
İttifak Antlaşmalarının “egemen eşitlik” ilkesine aykırı olduğunu öne
sürerek Antlaşmaların geçerliğini ileride uygun bir fırsatta sorgulayabilmek
için peşinen hukukî zemin hazırlamak olduğunda şüphe yoktur.


6. Yeni bir ortaklık
Devleti’nin kurulması:


MGK’nın 2008’de Kıbrıs sorununun çözümü için belirlediği ve KKTC
tarafından da benimsenmiş parametreler çerçevesinde, çözüm ile “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
yerine “yeni
bir ortaklık devletinin
” kurulması parametresi veya hedefi
de vardır.
Bu hedefin gerçekleşemeyeceğini söylemem
gerekir.


Çünkü iki Lider’in kabul edip ortak olarak yayınladıkları
Bildiri’nin 3. maddesinde açıkça “Birleşik Kıbrıs, Birleşmiş Milletlerin ve Avrupa Birliği’nin bir
üyesi olarak…”
ifade yer almaktadır.


Bu ifade, çözümün, halen kendisini “Kıbrıs
Cumhuriyeti
” olarak takdim eden “Kıbrıs’ın
temelinde yeniden birleşme suretiyle ortaya çıkacağını iki Lider’in önceden
kabullenmiş olduklarının kanıtıdır. Liderlerde yeni bir ortaklık Devleti kurma
iradesi olsaydı, bu takdirde kurulacak yeni devlet için peşinen “Birleşmiş
Milletlerin ve Avrupa Birliği’nin üyesi olarak
” şeklinde
bir ifadeye Ortak Bildiri’de yer vermezlerdi. Yer verilse bile hukuken caiz
olmazdı. Çünkü BM ve AB üyeliği ilgili Devlet ortaya çıktıktan sonra
gerçekleşebilecek bir durumdur
.


Diğer taraftan, bilindiği üzere, Kıbrıs Türk halkının bağımsız
devlet kurma yolundaki iradesini içeren 15 Kasım 1983 tarihli Bağımsızlık
Bildirisi’nin 22. Maddesi’nde “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilânı, iki eşit halkın ve
onların kurdukları yönetimlerin,
gerçek bir federasyon çatısı
altında yeniden bir ortaklık kurmalarını engellemez”
ifadesi yer
almıştır. Böylece, Kıbrıs Türk halkı kapıyı federal çözüme açık bırakmıştır.
Bununla beraber, kurulabilecek federasyonu da “gerçek bir
federasyon
” olarak nitelemiştir.


Bu niteleme rastgele yapılmış değildir. Üzerinde düşünülerek,
kavramlar ve deyimler bakımından seçici davranılarak Bağımsızlık Demeci’ne
dercedilmiş kararlı bir ifadedir. Bu gerçeği, KKTC’nin kuruluş günlerini
Ankara’da Kıbrıs dosyasını elinde tutan kişi olarak yaşamış bulunduğum için
biliyorum.


Gerçek
federasyon
”, BMGS’nin, 1990 yılında tarifini yaptığı ve BM
Güvenlik Konseyi’nin de benimsediği  “eşitlik” kavramı
esas alınarak sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasasının tadili suretiyle ortaya
çıkarılması hedeflenen federal yapı değildir.  “Gerçek
federasyon
”, Ada’da var olan iki bağımsız ve egemen Devlet’in,
müzakere sürecine eşit statüde katıldıkları; kurulmasına halklarının egemen
iradeleriyle ayrı ayrı karar verdikleri ve içinde, egemenliğin kaynağı ve eşit
ortağı federe devletler olarak yer aldıkları; egemen yetkilerinin, üzerinde
mutabık kaldıkları bir bölümünü, federal Hükûmete devrettikleri yeni bir ortak
devlet yapısıdır; yeni bir ortaklık devletidir.


Yani, Bağımsızlık Bildirisi’ndeki ifadeyle, esasen yok hükmünde
sayılmış olması gereken 1960 “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” lağvedilerek,
ortak Federal Devlet çatısının altında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin
“Kıbrıs Türk Federe Devleti”; “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin”
de  “Kıbrıs Rum Federe Devleti” statüsü kazanması; gerektiği
düşünülmüş ve öngörülmüştür.


Bu çerçevede Kıbrıs Türk halkının Bağımsızlık Bildirisi’nin KKTC
Anayasası’nın hükmünde olduğunu vurgulamak gerekir. Anayasa’nın “Başlangıç
bölümünde Kıbrıs
Türk Halkı’nın
“Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Meclisi’nin yaptığı
…. Anayasayı, 15 Kasım 1983 tarihinde kurulan Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti’nin Anayasası olarak kabul ve ilân ederken

güttüğü amaçlardan birinin de “Bağımsızlık Bildirisini yaşama geçirmek
olduğu ifade edilmiştir.


Sürdürülmekte olan müzakerelerde, Kıbrıs Türk halkının Bağımsızlık
Bildirisi’ndeki “gerçek federasyon” anlayışına ve güdülen
hedefe uygun bir federal devlet kurma egzersizi cereyan etmemektedir. Çünkü
müzakereler için esas alınan BM parametreleri ve çözümün çerçevesi olarak
alınan 11 Şubat 2014 tarihli Ortak Bildiri “gerçek
federasyon
” hedefi doğrultusunda çalışma yapmağa müsait
değildir.


11 Şubat 2014 Ortak Bildirisi’nin açıklanmasını müteakip Anastasiadis‘in
tertip ettiği basın toplantısında bu konuda ifade ettiği görüşler de,
müzakerelerde “yeni bir ortaklık devletinin” kurulması
hedefinin güdülmediği gerçeğini ortaya koymaktadır.


Anastasiadis şunları söylemiştir: [xliii]


Ortak Bildiri’nin sanki Kıbrıs’ın iki ortak kurucu devletin (two
co-founding states) temelinde yeniden birleşmesine yol açacakmış gibi kaygılı
tavır takınanlar var.


Ortak Bildiri’de önceden var olan
veya kurucu (founding) veya ortak kurucu (co-founder) olan devletlerden söz
ediliyor değildir.  Aksine görüşmelerin iki toplumun liderleri arasında
cereyan ettiği açıkça ifade edilmiştir. İki oluşturucu eyaletin (constituent
states) Federal Anayasa’ya göre kurulacağına ve federasyonun iki oluşturucu
eyaletten müteşekkil olacağına dair sarih bir hüküm vardır. Başka bir deyişle,
oluşturucu eyaletler, önceden var olan ve federasyona katılmak için (anlaşmayı)
ortaklaşa imzalayan ve (federasyonu) ortaklaşa kuran devletler değillerdir.


Bundan başka, AB’ne Katılım
Antlaşması katılımın Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ülkesinin tamamı bakımından
gerçekleştiğini hükme bağlamıştır. Antlaşmaya göre hükûmetin kontrolü altında
bulunmayan bölgesinde AB müktesebatının uygulanması askıya alınmıştır. 
Böylece işgalci rejimin gayrimeşruluğu açıkça kabul edilmiştir.


Ortak Bildiri’de, ayrıca,
‘Birleşik Kıbrıs BM ve AB üyesi olarak…’ diye başlayan bir hüküm vardır.


Bütün bunlar sadece ‘kendiliğinden
türemenin’ (parthenogenesis) reddedildiğini ortaya koymakla kalmıyor, aksine,
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin federal yapıya dönüşerek devam edeceğinin temin
edildiğini gösteriyor.


Şayet bu söylediklerimin aksi
varit olsaydı, BM üyeliği için yeniden müracaat etmemiz ve AB üyeliği için
yeniden başvuruda bulunup katılım için meşakkatli bir süreci yeniden yaşamamız
gerekirdi. Böyle bir mecburiyet öngörülmemiştir. Aksine Birleşik Kıbrıs’ın BM
ve AB üyesi olduğu vurgulanmıştır.”


[ The
phobic position is being posed that supposedly, through the provisions of the
Joint Declaration, the Turkish position is adopted, that the united Cyprus will
result by the consolidation of two
co-founding
states.


There is no reference in the Joint
Declaration on the preexisting or
founding
or co-founding states.
On contrary, it is explicitly stated that the talks are being conducted between
the leaders of two communities, that even the two constituent states are
resulted by the Federal Constitution with an explicit provision, which provides
that the federation will be constituted by two constituent states. Namely, the
constituent states do not preexist in order to join or co-sign or co-establish
a state that exists.


In addition to the above, I would
add the following:


i. The EU Accession Treaty provides
that the accession refers to the entire territory of the Republic of Cyprus,
suspended the implementation of the acquis in the non government controlled
area, clearly acknowledging the illegality of the occupying regime.


ii. In the Joint Declaration, it is
also quoted that: “The united Cyprus, as a member of the United Nations and of
the European Union, shall…”.


Of the aforementioned, it becomes
clear that not only the parthenogenesis is not accepted, but on contrary, the
continuation of the Republic of Cyprus is ensured in the evolving form of the
new status quo, namely the federal structure.


If the contrary was occurred, new
application would be required for the country to become a member of the UN, as
well as a new application and arduous negotiation for EU accession. There is no
such requirement, on the contrary, it foresees the United Cyprus as member of
the United Nations and of the European Union.
]


Anastasiadis’in
Ortak Bildiri’nin yayınlanmasından 48 saat sonra basın toplantısında dile
getirdiği bu görüşler, KKTC Liderliği tarafından teker teker zikredilerek
derhal reddedilmiş olması gerekirdi. Bu yapılmamıştır.


Anastasiadis
aynı görüşlerini 11 Şubat 2016 tarihinde Kıbrıs Rum Parlâmentosu’nda yaptığı
konuşmada da tekrarlamıştır.


Anastasiadis’in
bu beyanları Türk basını tarafından kamuoyumuza yansıtılmış da değildir.


Yunanistan Başbakanı Tsipras GKRY’ni ziyareti sırasında 3 Şubat 2015
tarihinde Rum Meclisi’nde yaptığı konuşmada “Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin toprak bağlamında iki kesimli, anayasal bağlamda ise iki
toplumlu…..bir federasyona dönüşmesini hedefleyen müzakereleri
desteklediklerini
” ifade etmiştir.


Diğer taraftan, Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için BMGS’nin iyi
niyet görevi çerçevesinde yürütülmekte olan müzakerelerin hedefi, BMGS Kofi
Annan’ın döneminden itibaren BMGS’nin raporlarında, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin  “yeniden birleştirilmesi” (reunification)
şeklinde belirtilmeye başlanmıştır. Yürütülen müzakereler için de “yeniden
birleştirme görüşmeleri
” (reunification talks) deyimi
kullanılmıştır.   BMGS’nin Akıncı – Anastasiadis görüşmelerinin
başlamasından sonra yayınladığı raporlara da göz attığımız zaman, çözümün temel
hedefinin  “birleşik Kıbrıs” (united Cyprus) olarak
zikredildiğini görüyoruz.


Birleşik Kıbrıs” deyiminde geçen “Kıbrıs
uluslararası toplumun halen mevcut saydığı sözde “Kıbrıs
Cumhuriyeti’dir
“.


Konu hakkında üçüncü ülkelerde verilen resmî demeçlerde ve yabancı
basında çıkan yazılarda da Kıbrıs sorununu çözmek için yapılmakta olan
müzakereler “yeniden birleşme görüşmeleri” (reunification
talks) adlandırılmaktadır.


Öte yandan, Avrupa Parlâmentosu’nun 2015 yılına ait Türkiye
Raporunda, Kıbrıs müzakere sürecine ilişkin olarak yer alan ifadeler arasında
şöyle denilmektedir:


Avrupa Parlâmentosu…..Kıbrıs Cumhuriyeti’nin iki toplumlu, iki
kesimli bir Federasyona…..dönüşmesini destekler…..


[“European Parliament…..supports the evolvement of the
Republic of Cyprus into a bi-communal, bi-zonal federation…..”]


Bu ifade de, şimdiki müzakere sürecinde sorun çözüldüğü takdirde
ortaya “yeni
bir ortaklık devletinin
” çıkmayacağı gerçeğinin bir başka
kanıtıdır.


Kısaca bir kere daha ifade etmem gerekirse, cereyan etmekte olan
müzakerelerde anlaşmaya varılırsa, çözüm sözde “Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin” temelinde ve çatısı altında bir anayasa değişikliğiyle
ortaya çıkacaktır
. Yani, halen ikiye bölünmüş şekilde var
olduğu Türkiye ve KKTC tarafından varsayılan “Kıbrıs
Cumhuriyeti
” yeniden birleşecektir.  Böylece, “Kıbrıs
Cumhuriyeti
” yaşatılırken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
lağvedilmiş olacaktır
.


Gerçek budur. Bununla beraber bu gerçek KKTC’de ve Türkiye’de
iktidarlar tarafından dile getirilmemektedir. Türk basınında da işin bu veçhesi
üzerinde, sınırlı sayıdaki istisnalar dışında, hiç durulmamaktadır. Çözüm
süreci sonunda anlaşmaya varılırsa ve bir referanduma gidilirse, Kıbrıs Türk
halkının bu gerçeği dikkate almalıdır. Referandumun KKTC’nin varlığı üzerinde
bir oylama olduğunu bilmelidir.


Halen müzakere sürecine KKTC müzakerecisi olarak katılan Özdil Nami,
Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığı dönemde yurt dışı temaslarında “yeni bir
ortaklık Devleti’nin kurulması
” suretiyle bir çözüme ulaşılması
arzusunu değil, “yeniden birleşme” isteğini muhataplarına ifade
etmiştir. Özdil
Nami
2014 Mart ayı içinde Almanya’nın Der Spiegel
dergisinin muhabirinin sorularına verdiği cevaplar meyanında Kıbrıs’ın yeniden
birleşmesinin
Almanya’nın yeniden birleşmesi örneğine göre gerçekleşebileceğini
” dile getirmiştir. [xliv]


Bu mülâkatı bazı yorumlarla nakleden kaynaklar, Nami Özdil’in 
Kıbrıs’ın
yeniden birleşmesinin Almanya’nın yeniden birleşmesi örneğine göre
gerçekleşebileceğinden
” söz ettiğine hayretle işaret
etmişlerdir. Bugüne kadar “Kıbrıslı Rumlardan duyamaya alışık oldukları görüşleri bu defa bir
Kıbrıslı Türk’den işitmenin kendileri için sürpriz teşkil ettiğini

vurgulamışlardır.


MGK’nın belirlediği yukarıda zikrettiğimiz parametreler dikkate
alındığında,  Almanya’nın yeniden birleşmesinin Kıbrıs sorununa bulunacak
çözüm şekline örnek olabileceğini düşünmek mümkün müdür? Böyle düşünmek gaflet
değil midir?


Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin lağvedilerek Doğu Almanya’nın
Batı Almanya’ya yamanması suretiyle gerçekleşen yeniden birleşme, ortaya yeni
bir Devlet çıkarmış değildir. Federal Almanya Cumhuriyeti (FAC) varlığını sürdürmüştür.
FAC’nin BM, NATO ve AB üyelikleri kesintisiz devam etmiştir.


Türkiye ve KKTC ve Kıbrıs Türk halkı böyle bir çözüm şekli mi
öngörmektedirler? Almanya’da tek bir milletten oluşan Alman Devleti İkinci
Dünya Savaşı’nın sonucu olarak dış güçler tarafından ikiye bölünmüştür.
Kıbrıs’ta tek bir millet var mıdır? 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ortaklık
Devleti’nin yıkılması ve bugünkü durumun ortaya çıkması, Ada’da yaşayan ırk,
din, dil, kültür, ülkü bakımından birbirinden farklı iki halktan nüfusça büyük
olanın diğerini kaba kuvvet kullanarak yok etme emelinin ve giriştiği “etnik
temizlik” eyleminin sonucu değil midir?


Ne yazık ki, aynı vahim hatayı, Türkiye’nin AB Bakanı Volkan Bozkır
da Lefkoşa’daki “yeşil hattı” “Berlin
duvarına
” benzeterek yapmıştır. [xlv]


7. Eşit statüde
iki kurucu devlet:


MGK’nın Nisan 2008’de belirlemiş olduğu parametrelerden biri de
budur.


Peşinen bilinmelidir ki, şimdiki çerçevesinde yürütülen
müzakereler sonucunda anlaşmaya varılırsa ortaya ne iki devlet, ne de Kıbrıs
Türk tarafı için kuruculuk statüsü çıkacaktır.


Eroğlu – Anastasiadis Ortak Bildirisi’nde kullanılan “Constituent
State
” kavramı Türkçeye “Kurucu Devlet
olarak tercüme edilmek suretiyle, dilim varmıyor ama, bilerek veya bilmeyerek,
Türk kamuoyuna yönelik bir aldatmaca yapılmaktadır. Doğrusu “oluşturucu
eyalettir
“.


İngilizcede “kurmak” mastar  fiili için “to
found” fiili kullanılır. “Kurucu Devlet” deyiminin İngilizce
karşılığı “founding state” dir.


Yukarıda da işaret ettiğim üzere ANNAN Plânı’nın daha ilk
cümlesinde “...1960’da kurulan Cumhuriyet’in ortak kurucuları olduğumuzu
hatırlayarak
” ifadesine yer verilmiştir.


[….recalling that  we were co-founders of the Republic
established in 1960 ]


Oysa, ANNAN Plânı’nda 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ne atıf suretiyle
zikredilmiş olan iki toplumun “ortak kuruculuk” (co-founder) statüsü şimdi
yer almamaktadır. 


Constituent” sıfatı İngilizcede öncelikle
oluşturucu
anlamına gelir. Her federasyonda federe birimler “oluşturucu
birimdir.


Bu çerçevede hatırlatmak isterim ki, Annan Plân’ının parçasını
oluşturan “Kuruluş Anlaşması’nın” 2. Maddesinde “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’nin,
O’nun Federal Hükûmeti’nin ve  oluşturucu eyaletlerinin (constituent
States) statüleri ve aralarındaki ilişkiler,  İsviçre’nin, O’nun federal
hükûmetinin ve kantonlarının statüleri ve aralarındaki ilişkiler  
model alınarak düzenlenmiştir
şeklinde bir hüküm yer almıştır.


[“The
status and relationship of the United Cyprus Republic, its federal government,
and its constituent states, is modeled on the status and relationship of
Switzerland, its federal government and its cantons.
”]


Yani, ANNAN Plânı’nda Türkçeye alında “oluşturucu
eyalet
” şeklinde tercüme edilmiş olması gerekirken
kamuoyumuza “kurucu devlet” olarak takdim edilmiş bulunan
constituent
state
” gerçekte İsviçre’deki “kanton
statüsündedir.


İsviçre’de “kantonların” bağımsız ve egemen devlet statüsünde
olmadıkları bilinmektedir.


Gerçek böyle olmakla beraber, Annan Plânı halka “iki devletli
bir çözüm öngörüyormuş gibi takdim edilmiştir. Bugün de müzakerelerin
çerçevesini oluşturan Ortak Bildiri ile ilgili olarak da “iki devletli
çözümden söz edildiği görülmektedir.


Kıbrıs Türk halkına referandumda sorulan soruda dahi bu yanıltıcı
hata yapılmıştır.


Yanıltıcıdır, çünkü, Kıbrıslı soydaşlarımızla yaptığım
görüşmelerde Annan Plânı çerçevesinde kullanılan “Kıbrıs Türk
Devleti
” kavramını “KKTC” olarak
algılamış olduklarını samimiyetle ifade edenler olmuştur. Türkiye’de de bu algı
ve anlayışın varlığına Annan Plânı döneminde şahit olmuşumdur. 


Varılacak anlaşma kamuoyuna hangi kavramlar kullanılarak takdim
edilirse edilsin, müzakereler İngilizce olarak yürütülmektedir. Anlaşmadaki
kavramlar, terimler de Anlaşma’nın, Antlaşma’nın İngilizce metnine göre anlam
kazanacak ve uygulanacaktır.


Bu konu ile ilgili olarak NTV’deki bir canlı haber yayını
vasıtasıyla şahit olduğum olaya işaret etmek istiyorum:


Çeşitli vesilelerle örneklerini gördüğümüz üzere, Cumhurbaşkanı
Sayın Erdoğan (Başbakanlığı döneminde de) Kıbrıs’a ilişkin demeçlerinde
Kıbrıs’ta çözümün “iki kurucu devlet” esasına göre olabileceğini
tekrarlaya gelmiştir. Rumlar Türkçedeki “kurucu devlet
deyiminin ne anlama geldiğini iyi bildikleri için Erdoğan’ın bu yoldaki
demeçlerini her seferinde Yunancaya ve İngilizceye doğru biçimde tercüme
etmişlerdir. Cyprus Mail ve Famagusta Gazette haberlerinde okuduğum üzere
Erdoğan’ın sözünü İngilizceye “founding state” olarak çevirmişler ve
Türkiye’yi mutabakatlara aykırı kavramlar kullandığı iddiasıyla BMGS’ne ve
AB’ne  şikâyet etmişlerdir.


NTV’nin haberlerinde izlemiştim. Sayın Davutoğlu
Başbakan olduktan sonra ilk dış seyahatini 16 Eylül 2014 tarihinde
günübirliğine KKTC’ne yapmıştı. Bu ziyaret sırasında o zamanki KKTC
Cumhurbaşkanı Sayın Eroğlu ile birlikte basın toplantısı düzenlemişti.
NTV basın toplantısını canlı olarak vermişti. Rum olduğunu tahmin ettiğim bir
muhabir İngilizce olarak Davutoğlu’na ‘Erdoğan Kıbrıs’ta iki “founding state” den (yani
kurucu devletten) oluşan federal bir çözüm şeklinin Türkiye için değişmez bir hedef
olduğunu söyledi. Bunu teyid eder misiniz
” şeklinde bir
soru yöneltmişti. Davutoğlu cevaben “Turkey supports a solution as
defined in the joint statemet between the two leaders”

(yani, iki liderin Ortak Bildirisi’nde tarif edilen bir çözümü desteklemektedir)
mealinde cevap vermişti. Açıkça “yes Turkey is for a federal solution based on two founding states
(evet, Türkiye iki kurucu devlet temelinde bir federal çözümden yanadır)
gibi bir  ifade kullanmaktan kaçınmıştı.


Bu millî davamız açısından son derece vahim bir durumdur. Türk
kamuoyuna başka, yabancı kamuoyuna başka şey söylenmektedir.


Diğer taraftan, Başbakan Davutoğlu sözünü ettiğim ziyareti vesilesiyle
verdiği bir demeçte “sembolik önemi çok yüksek olan bu ziyaretin, KKTC’nin
bağımsızlığına, Kıbrıs halkının haklı davasına verilen desteğin bir ifadesi

olduğunu vurgulamıştır. [xlvi]


Oysa, halen sürdürülmekte olan Akıncı – Anastasiadis müzakereleri
anlaşma ile sonuçlanırsa KKTC’nin varlığının sona ermesi, ne yazık ki önceden
kabullenilmiş hazin ve vahim bir netice olacaktır. 


8. 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarının yürürlükte kalmaları:


Bu parametreye gelince:


Ada’da 42 yıldır hüküm süren istikrarlı sükûnet ortamının devam
edip etmeyeceğini; buna bağlı olarak da bulunacak çözüm şeklinin kalıcı olup
olmayacağını; Kıbrıs’ın Türkiye’nin millî güvenliğine tehdit oluşturan ve
tehlikeye düşüren hasım bir üs olarak kullanılıp kullanılmayacağını tayin
edecek en temel parametre olduğunun bilincinde hareket edilmesi zorunludur. Bu
niteliğiyle parametre, Doğu Akdeniz bölgesinde istikrarlı bir güvenlik
ortamının yaratılmasında yüksek katkı payına sahiptir.


Çünkü, Kıbrıs adası sadece bölgesel güçler dengesi açısından
değil, küresel güçler dengesi bakımından da stratejik bir faktördür.


Türkiye’nin hem bölgesel plânda, hem küresel ölçekte Doğu
Akdeniz’de güvenlik ve istikrara katkı yapan roller ifa edebilmesi için, her
şeyden evvel, kendi ulusal güvenliğine ve çıkarlarına Kıbrıs adasından
yönelebilecek tehdit ve tehlikelerin ortadan kaldırılmış olması gerekir.


Osmanlı Devleti bu temel düşünceyle, yani Osmanlı ülkesine Doğu
Akdeniz’de yönelen ve yönelebilecek olan tehditleri ve tehlikeleri bertaraf
etmek ve Devletin menfaatlerinin önüne çıkarılan engelleri kaldırmak maksadıyla
1571’de Kıbrıs’ı fethetmiştir.


1923’de Lozan Antlaşmasıyla Ada’nın Yunanistan’ın egemenliğine
altına konulması teşebbüsleri engellenmiş ve Türkiye ile Yunanistan arasında
Kıbrıs adası bakımından stratejik denge oluşturulması sağlanmıştır.


1960 Kıbrıs Antlaşmalarıyla Türkiye ve Yunanistan arasındaki Lozan
Dengesi sağlamlaştırılmıştır. Aynı zamanda da, İkinci Dünya Savaşı’nın
ertesinde küresel plânda oluşan siyasî ve askerî şartlar ve güç dengeleri
karşısında, Kıbrıs’ta, Doğu Akdeniz bölgesini Sovyetler Birliği’nin yayılmacı
teşebbüslerinden, hamlelerinden koruyabilecek bir düzenin kurulması
sağlanmıştır. Bu çerçevede 3 NATO üyesi Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’ye
verilen “garantör” statüsü, 1960 Antlaşmalarıyla güdülen bu amaçların
ifadesi olmuştur.


Özellikle, Türkiye’nin 1960’da Kıbrıs’ta hukuken elde ettiği etkin ve
fiilî
garanti hakkı ve yetkisi, bizim açımızdan öncelikle Helen ulusunun “enosis
hedefinin gerçekleşmesi suretiyle Türkiye ve Yunanistan arasında 1923’de
kurulan ve 1960’da sağlamlaştırılan dengelerin tamamıyla yok edilmesinin
önlenmesi maksadına hizmet etmiştir. Diğer taraftan da, küresel plânda Doğu -
Batı dengesi açısından, önceleri  Sovyetler Birliği’nin, sonra da Rusya
Federasyonu’nun Kıbrıs’taki komünist AKEL üzerinden Ada’da sahip olduğu nüfuz
alanını genişletmesinin engellenmesinde Türkiye’nin rolünü kolaylaştırmıştır.
Bu gerçeği Kıbrıs sorununun gelişmeleri açıkça ortaya koymaktadır.


Türkiye 1974 Kıbrıs Barış Harekâtını 1960 Garanti Antlaşması’ndaki
garanti hak ve yetkisini etkinleştirerek gerçekleştirmiştir.


Türkiye, askerî müdahale hakkını kullanma kararını alırken, Kıbrıs
millî davamız uğruna bir harbin bütün risklerini ve daha sonra uluslararası
plânda oluşabilecek tepkileri göğüslemeyi göze almıştır. Barış harekâtımızın
temel amacı
, sadece Rum ve Yunan ortaklığının o zamanki “enosis
oldubittisine mâni olmak değildi.  Güdülen amaç, aynı zamanda, Kıbrıs sorununun
Ada’da 1974’den önceki şartların geri gelmesini kesin biçimde önleyen; Ada’nın
Rum – Yunan ortaklığının hâkimiyeti altına girmesine yol açmayacak olan; 
Türkiye’nin 1960 Antlaşmalarıyla elde ettiği hukukî ve fiilî hak ve yetkilerin
zafiyete uğramadan muhafaza edilmesini sağlayan; Kıbrıs bakımından Türkiye ve
Yunanistan arasında tesis edilmiş olan hassas dengeyi koruyan bir çözüme
kavuşturulmasını mümkün kılacak şartları yaratmak olmuştur.


20 Temmuz 1974 Barış Harekâtımız Kıbrıs sorununun gerçekçi ve
yaşayabilir bir çözüm şekline kavuşturulması için gerekli parametrelerin ada
sathında fiilen oluşmasını sağlamıştır.


Ada sathında var olan sükûnet ortamı Türkiye’nin 20 Temmuz 1974
Barış Harekâtından sonra meydana gelmiş ve istikrar kazanarak günümüze kadar
devam etmiştir. Bu benim kişisel bir iddiam değildir. BMGS’nin raporları teker
teker incelendiği zaman açık biçimde görülen bir olgudur.


Uluslararası barış ve güvenliğe yönelik tehdit
unsurlarını
içeren bir liste oluşturma egzersizi yaptığımız
zaman günümüzde ilk sıraya uluslararası terörizmi koymamız kaçınılmazdır.


Türkiye maalesef uluslararası terörizmin hedef aldığı ülkelerden
biridir. Türkiye bir taraftan PKK teröristlerini yok etmeğe çalışırken, diğer
taraftan da kendisini dış terör odaklarından koruma mecburiyetinde kalmıştır.


Bu bağlamda da Kıbrıs Adası Türkiye bakımından hayatî önem
taşımaktadır.


Kıbrıs sorununun uluslararası camiayı meşgul etmesi Kıbrıslı
Rumların “enosis” i sağlamak için önce Ada’daki İngiliz
yönetimine, daha sonra da Kıbrıs Türk halkına karşı terör
eylemlerine
girişmesiyle başlamış olduğunu unutmamak lâzımdır.
Özellikle, Rumların ve Yunanistan’ın konu kendileri için Türkiye olunca
teröristlerle de işbirliği yapmaktan kaçınmadıklarını hatırlamalıyız ve
kaçınmayacaklarını da varsaymalıyız.


Kıbrıs adasının Yunanistan’a bağlanması için mücadele etmek üzere
Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan tarafından Yunan generali Grivas’ın komutasında
1955 yılında kurulan EOKA bir terör örgütüdür. Gerilla savaş
yöntemlerini uygulamıştır.


Uluslararası olaylar kronolojisinde yer alan 1963 “kanlı Noel
Rum teröristlerin,
EOKA’nın  eseridir
. AKRİTAS plânı bir terörizm eylem plânıdır.
Kıbrıs Türk halkına karşı etnik temizlik harekâtına girişenler EOKA
teröristleridir.


Rum teröristler
19 Ağustos 1974’de ABD’nin Lefkoşa Büyükelçisi Rodeger Paul Davies’i
Ada’da katletmişlerdir.


ASALA teröristlerinin Türk diplomatları hedef alan eylemleri, Rum
yönetimi tarafından kınanmış değildir.


Kıbrıs Rum Yönetimi PKK teröristlerine destek vermekte ve onlarla
işbirliği yapmakta beis görmemişlerdir.


Terörist başı Öcalan 1999’daki Yunanistan Dışişleri Bakanı Teodoros
Pangalos’tan himaye görmüştür. Pangalos, terörist başının Yunanistan’ın Nairobi
Büyükelçiliği’nde koruma altına alınmasını sağlamıştır. Öcalan orada yakalanıp
Türk güvenlik güçlerince 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirildiği zaman
üzerinden Lazaros
Mavros
adına düzenlenmiş bir “Kıbrıs Cumhuriyeti”
pasaportu çıkmıştır.


Terörist faaliyetlerin sınır tanımadan günümüzde yaygınlaştığı bir
zamanda, Kıbrıs adasında özellikle KKTC toprakları, 1974’den bu yana terörist
yuvalanmasından ve terörist eylemlerden korunabilmiştir. Bu da 1960 İttifak
Antlaşması çerçevesinde Ada’da konuşlanmış bulunan Türk askerî varlığının ve
1960 Garanti Antlaşması’nın hükümlerini etkinleştirerek 1974’de Ada’da gerçek
bir kuvvet dengesi sağlayan Türkiye’nin kararlı tutumu sayesinde olmuştur.


Güvenlik ve Garantiler konusunun bu tarihî hakikatlerin ışığında
ele alınmasında Türkiye’nin millî güvenliğinin ve çıkarlarının korunması
bakımından tartışılamaz bir ihtiyaç vardır.


Güvenlik ve Garantiler” konusu irdelenirken
şu tarihî gerçeğin de hatırlanması kaçınılmaz olmaktadır:


Kıbrıs’a ilişkin 1960 Antlaşmalarına esas teşkil eden mutabakat
belgeleri 19 Şubat 1959’da Londra’da parafe edilirken o zamanki Rum Lider Makarios,
öngörülen garanti ve ittifak sistemi
başta olmak üzere,
anlaşmanın çeşitli veçhelerine itirazda bulunmuştur. İngiltere’nin ve
Yunanistan’ın ikna çabalarından sonra belgeleri gönülsüz parafe etmiştir.
Ortaklık Devleti’nin kurulmasıyla birlikte Ada’daki 1960 düzenini yıkma amacını
gütmüştür. Rumlar 21 Aralık 1963 günü Kıbrıs Türk halkına yönelik “etnik
temizlik” harekâtını başlattıktan kısa bir süre sonra Makarios,
önce Garanti
Antlaşması’nı
, sonra da İttifak Antlaşması’nı feshettiklerini
açıklamıştır. Ancak, özellikle İngiltere ve ABD’den gelen sert
tepkiler karşısında, Makarios, bu açıklamalarını kuvveden fiile çıkarma
cesaretini o zaman kendisinde bulamamıştır.


BM Güvenlik Konseyi’nin, sadece Rumlardan oluşan bir yönetimi
Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Kıbrıs Türk halkını da temsil eden “hükûmeti”
olduğunu varsayarak 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı Kararı
kabul etmesinden sonra demeç veren Makarios “uluslararası alandaki
mücadelemizin ilk aşamasında bu kararı elde ettik. Artık Türkiye gelecekte
Garanti Adlaşması’nı işleterek Kıbrıs’a müdahale tehdidinde bulunamaz

demiştir. [xlvii]


Kıbrıslı Rumları eski Liderlerinden Glafkos Klerides 1995’de
verdiği bir demeçte “Kıbrıs’ın AB üyeliği gerçekleştiği zaman Türkiye’nin Garanti
Antlaşmasında öngörülen tek taraflı müdahale hakkını ortadan kaldırmış olacağız

sözlerini dile getirmiştir.


Geçen 53 yıl içinde Rumların ve Yunanistan’ın amaçları ve
hedefleri değişmemiştir. Bu gün de ittifak ve garanti sisteminden kurtulmak
için çaba
sarfetmektedirler.


Ada’daki iki taraf, görünüşte, müzakerelerde “güvenlik ve
garantiler
” konusunun belirlenmiş olan gündeminin en son
maddesi olarak ele alınması hususunda mutabıktırlar.


Bununla beraber, Rum tarafında ve Yunanistan’da yetkililer
müzakere sürecine ilişkin demeçlerinde garantiler konusuna ön plânda yer
vermektedirler. 1960 Antlaşmalarının hükümlerine göre uygulanmakta olan garanti
ve ittifak sistemine son verilmesi gerektiğini; bu sağlanmadan Kıbrıs sorununun
çözülemeyeceğini her fırsatta ifade etmektedirler. Bu çerçevede AB üyesi olan
bir Devlet’in egemenliğinin ve anayasa düzeninin üçüncü bir devletin veya
devletlerin kıskacına alınamayacağından dem vurmaktadırlar. Yürürlükteki
ittifak ve garanti sisteminin günümüzde bir anakronizm
oluşturduğunu öne sürmektedirler.


GKRY Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis, geçtiğimiz Ekim ayında
verdiği bir demeçte “garantörlük antlaşmalarının kabul edilemeyeceğini” 
söylemiş ve 1960 garanti Antlaşması yüzünden sadece Kıbrıslı Rumların değil ve
Kıbrıslı
Türklerin de kendilerini güvende hissetmedikleri
” iddia
etmiştir.


Rum Lider Anastasiadis, Eroğlu ile beraber
yayınladıkları ve halen yürütülmekte olan müzakerelerin çerçevesini oluşturan Ortak
Bildiri’nin
2. yıldönümüne tesadüf eden 11 Şubat 2016 tarihinde
Rum Meclisi’nde yaptığı konuşmada Kıbrıs’a ilişkin garanti sistemine karşı çıkmış
ve “bir
AB üyesi devletin başka bir devletin garantisi altında bulunmasının kabul
edilmez olduğunu
” söylemiştir. [xlviii]


Rum Meclis Başkanı’nın, Savunma Bakanı’nın, Yunanistan Dışişleri
ve Savunma Bakanlarının son bir yıl içinde bu yönde verdikleri müteaddit
demeçler vardır.


Yunanistan Dışişleri Bakanı Kotziaz Ankara’yı ziyareti sırasında 12 Mayıs 2015
günü Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile beraber düzenlenen ortak basın
toplantısında Kıbrıs sorununun çözümünün “ortaya garantör
güçlere ihtiyacı olmayan bir Kıbrıs
” çıkarması gerektiğini
söylemiştir. [xlix]


Kotziaz, bir tören vesilesiyle de 15 Mayıs 2015’de yaptığı bir
konuşmada da “bize Türk askerinin Ada sathında kıtalar halinde yürüyüşünü
hatırlatan en son çizmenin Kıbrıs’tan çıkmasına değin Kıbrıs sorununun
halledilmiş olmasından söz edemeyiz
” demiştir.[l]


Kotziaz,
20 Ocak 2016 tarihinde Rum Meclis Başkanı ile Atina’da yaptığı görüşme
sırasında da “Yunan Hükûmeti, Kıbrıs sorunu için Türkiye’nin işgal kuvvetlerinin
Ada’dan çekilmesini ve garanti sisteminin sona erdirilmesini öngören özlü ve
âdil bir çözümü destekler. Kıbrıs AB ve BM içinde hem Ada’nın bütününü, hem iki
toplumu koruyacak kendisine özgü bir güvenlik sistemiyle gerçek bir güvenlik
ortamı içinde yaşayabilir
” şeklinde konuşmuştur.[li]


Görüleceği üzere, Rum ve Yunan siyasîler 1960 garanti sisteminin
kaldırılması yönünde ısrarlı ve kararlı bir tutum sergilemektedirler.
Verdikleri demeçlerle kamuoyu önünde pozisyonlarını siyasî açıdan
kilitlemektedirler.


Ne yazık ki, biz Türkiye ve KKTC’de aynı kararlı tutumu
görememekteyiz. MGK’nın 2008 yılında vazgeçilmez parametrelerden biri olarak
belirlemiş bulunmasına rağmen Türkiye’de yetkililerden “1960 Garanti ve
İttifak Antlaşmaları’nın bulunacak çözüm çerçevesinde de geçerli olmaları bizim
için vazgeçilmez parametredir” şeklinde kararlık ifadesi olan bir beyan
işitilmemektedir.


Aksine, basında yer alan haberlerde, GKRY’de çıkan Fileleftheros
gazetesine 18 Şubat 2016 tarihinde İstanbul’da bir mülâkat veren Dışişleri
Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun çözüm çerçevesinde “Kıbrıslı
Rumların da güvenlik boyutundaki endişelerinin ciddi şekilde dikkate alınması
gerekeceğini
” söylemiş olduğunu kaygı içinde okuyoruz. [lii]


Fileleftheros gazetesi; “Ankara’dan Mesajlar” başlığıyla manşete
çektiği haberinde, söyleşiyi yapan muhabirin Çavuşoğlu’nun
beyanları hakkında  şu değerlendirmeyi yaptığını yazmıştır: “…Bana
Ankara’nın Kıbrıs sorunundaki değişmeyen tezlerini yinelemesini bekliyordum.
Belli bir ölçüde de bunu yaptı. Ancak, bir kez bile iki devletten söz etmedi,
federasyon teriminde ısrar etti, ayrıca Kıbrıslı Rumların güvenliğinin de
önemli olduğunu vurguladı.


Çavuşoğlu’nun
verdiği mülâkatın Fileleftheros’ta çıkan Rumca soru-cevap metninin Türkçe
tercümesi Dışişleri Bakanlığımızın internet sitesinde yer almaktadır. [liii]


Metni okuduğumuz zaman Hükûmetimizin Kıbrıs konusundaki duruşu ve
politikası hakkında kaygılarım daha da derinleşmiştir.


Çünkü, Sayın Bakan Kıbrıs müzakere sürecinde ele alınan konular
hakkında kendisine tevcih edilen soruların hiçbirisine “bu tutumumuz
kesindir
” veya “bu konuda kırmızı çizgimiz vardır
ve şöyledir.
..” veya “bunun KKTC için aşındırılamaz bir
parametre olduğunu biliyoruz
” şeklinde veya mealinde bir
ifade kullanmış değildir.


Özellikle, Bakan’ın Fileleftheros gazetesinin muhabirinin
garantiler konusundaki sorusuna verdiği yanıt, konunun Kıbrıs Türk halkı ve
Türkiye bakımından taşıdığı ehemmiyetle mütenasip olmayan gevşek ve esnek
ifadeler taşımaktadır.


Rum muhabirin sorusu şöyledir:


Bu
defa işleri değiştirebilecek en önemli meselelerden biri de güvenlik ve
garantiler boyutudur. Her ne kadar endişelerini farklı meseleler üzerinde
yoğunlaştırsa da her iki toplum da güvenlikleri konusunda endişe duyuyor.
Çözümden sonra garantiler konusunda Türkiye’nin rolü ne olabilir? Bu konu hâlâ
kırmızıçizgi mi yoksa Türkiye meseleyi tartışmaya hazır mı?”


Bakan Çavuşoğlu bu soruyu bakınız nasıl cevaplandırmış:


Bu
meselenin garantör güçler olarak ve Ada’daki iki tarafla birlikte ortaklaşa
tartışılması gerektiğini vurgulamıştık. Elbette ki iki tarafın da endişeleri
önemlidir. Türkiye Cumhuriyeti olarak, Kıbrıslı Türklerin güvenlik
meselesindeki endişelerinin giderilmesi gerektiğine inanıyoruz. Ancak kalıcı
bir çözüm olması için Kıbrıslı Rumların da endişelerinin bertaraf edilmesi
gerektiğinin farkındayız. Geçmişte yaşananları unutmanın iki taraf için de
kolay olmadığını anlamalıyız. 1960 ile 1974 arasında yaşanan olaylara dair
Kıbrıslı Türklerin anıları taze. Keza Kıbrıslı Rumların da 1974’te yaşananlara
dair anıları taze. Bu nedenle iki tarafın da güvenlik konusundaki endişelerinin
giderilmesi gerekiyor. Garantör güç olarak bizim için Kıbrıslı Türklerin
güvenliği çok önemli. Ancak bu aşamada diğer zor meselelere
odaklanmalıyız…”


Sayın Bakan’ın bu sözleri karşısında sormaktan kendimi alamıyorum:


Kıbrıs Türk halkının tarihî olgularla da desteklenen güvenlikle
ilgili gerçek endişeleri ile Kıbrıslı Rumların kendi sapık emelleri yüzünden
yaşadıkları hakkında dile getirdikleri sözde endişeler arasında paralellik
kurulabilir mi? Kurulursa diplomasi masasında sonuç ne olur?


1960 ile 1974 arasında yaşanan olaylar ile 1974’de cereyan eden
olayların failleri aynı değiller midir? 15 Temmuz 1974’u yaşatan Rumlar ve
Yunanistan değil midir? 19 Temmuz 1974 günü BM Güvenlik Konseyi’ne hitap eden
Arşövek Makarios Türkiye’yi mi suçlamıştır? Yoksa Yunanistan’ı Kıbrıs’ı işgal
ve istilâ etmekle; orada kan dökmekle mi suçlamıştır?  Makarios’un
konuşmasında Ada’ya askerî müdahalede bulunması için Türkiye’ye âdeta çağrı
yapmış olduğunu Sayın Bakan bilmiyor mudur? Yunan darbesinden kaçan Rumlar
kaçarlarken Muratağa, Atlılar ve Sandallar’da soydaşlarımızı katledip toplu
mezarlara gömmemişler midir?


Bu gelişmeler durumu Millî Kıbrıs davamız bakımından gerçekten vahim
olarak nitelememize sebep olmaktadır.


9. Çözüm şeklinin parametrelerinin
aşınmasını önleyen, Ada’daki Türk varlığını koruyan ve yaşatan, Türkiye’nin
garantörlük hak ve yetkilerini sulandırıp zayıflatmayan, iki kesimlilik
ilkesinin aşınmasına yol açmayan ve çözümü sağlayan antlaşmanın hükümlerini
AB’nin birincil hukuku durumuna getiren anlaşma.


Kıbrıs müzakere sürecinde nihai çözüm şekline ulaşılsa bile,
Türkiye’de MGK tarafından çözüm şeklinin temel “parametrelerin korunması” yolunda
izhar edilen iradeye uygun düşen bir sonucun ortaya çıkmayacağını,
çıkamayacağını şimdiden söyleyebiliriz. 


Bu yargımızın iki temel sebebi vardır:


Birincisi,
çözüm şeklinin bu vakte kadar oluşturulmuş bulunan sakat alt yapısıdır.


Bu alt yapının ilk temel taşı on yıllar önce BM Güvenlik Konseyi
tarafından yerleştirilmiştir. Bu temel taşı, BM Güvenlik Konseyi’nin, 4 Mart
1964 tarihinde kabul ettiği 186 sayılı Karardır. Bu Kararla Konsey, Kıbrıslı
Rumların Kıbrıs Türk halkına uygulamaya başladığı etnik temizlik harekâtını
görmezden gelerek,  1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasası’na tamamen
aykırı biçimde sadece Rumlardan oluşan bir heyeti Devlet’in, Kıbrıs Türk
halkını da temsil eden meşru Hükûmeti olduğunu varsaymıştır.


İkinci
temel taşını da AB koymuştur. AB, BM Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı Kararını
esas almış; Kıbrıslı Rumların 1960 Anayasası’nın men edici sarih hükmüne rağmen
AB üyeliği için yaptığı müracaatı işleme koymuş ve 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti
sanki bütün anayasal organlarıyla varlığını sürdürüyormuş gibi,
“Kıbrıs’ı” 1960’daki ülke bütünlüğüyle AB üyesi olarak kabul
etmiştir. AB’ne Katılım Antlaşması’nı da Rumlar 16 Nisan 2003’de Atina’da, bu
sahte “Kıbrıs
Cumhuriyeti
” hüviyetleriyle törenle imzalamışlardır. AB bu
sahte hüviyeti kabul etmiştir. Bilindiği üzere, Üye Devletlerin imzaladıkları
AB Katılım Antlaşması AB’nin “birincil hukukunu” oluşturmaktadır.


Kıbrıs sorununu çözüme kavuşturan Antlaşma ise, kendiliğinden
AB’nin “birincil
hukukuna
” dahil olmayacaktır.  Dahil edilebilmesi
için önce Ada’daki taraflar arasında mutabakat sağlanması, sonra da bu
mutabakata uygun kararların AB üyelerinin parlamentolarında ayrı ayrı alınması
gerekir. Aksi takdirde, Kıbrıs sorununun çözümüne dair Antlaşma’nın hükümleri,
AB’nin “birincil
hukuku
” olan Kıbrıs’ın AB’ne  Katılım Antlaşması’nın
hükümlerinin aşındırıcı ve tâdil ettirici etkisine maruz kalır.


Annan Plânı sırasında ve sonrasında Rumların ve AB’nin takındığı
tutum ve verilen demeçler de, esasen, Kıbrıs çözüm anlaşmasının AB’nin “birincil
hukuku
” niteliği kazanması ihtimalinin yok denecek kadar
az olduğunu göstermiş bulunmaktadır.  Bu olgunun da hatırda tutulması
lâzımdır.


Çözüm şeklinin temel parametrelerinin korunamayacağına dair
görüşümüzün ikinci
temel sebebi
de, Kıbrıs müzakere sürecinde çerçeve olarak
kullanılan 11
Şubat 2014 tarihli Liderler Ortak Bildirisi’nin
hükümleridir.


Ortak Bildiri’nin 1. Maddesi’nde Liderler “Avrupa
Birliği bünyesindeki birleşik Kıbrıs’ı ortak geleceklerinin güvencesi olarak
gördüklerini
” ve 4. Maddesi’nde de ” Avrupa
Birliği’nin üzerinde kurulduğu ilkelerin muhafaza edileceğini ve (bunlara)
saygı gösterileceğini
” beyan ve kabul etmişlerdir.


Kaldı ki, sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti Hükûmeti’nin” 16
Nisan 2003 günü Atina’da imzaladığı Katılım Antlaşması da, 11 Şubat 2014 Ortak
Bildirisi’nde “muhafaza edileceği ve saygı gösterileceği
ifade edilen “ilkeleri” kabul eden bir belgedir.


Bu fevkalâde hayatî konuda KKTC Yüksek Mahkemesi’nin eski Başkanı
değerli Hukukçu Taner Erginel’in uyarıcı ve yol gösterici fikirlerinden
yararlanılmalıdır.


Görünüşe Göre Türkiye’nin
Parametreleri Çözüm Şekline Yansıyamıyor


Görüleceği üzere, Türkiye’nin öngördüğü ve zamanında KKTC
liderliğinin de benimsediği parametrelerin çoğunluğunun çözüm şekline yansıması
şansı yok gibidir.


Yürütülmekte olan müzakerelerin en ağır sonuçlarından birinin de Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin
ortadan kalkması olacaktır.


Çözüme ulaşılması halinde bugün üzerinde bağımsız KKTC’nin
bayrağının dalgalandığı topraklar Kıbrıs Cumhuriyeti’ne yamanarak AB’ne
katılmış olacaktır. 


Türkiye’nin AB üyesi olmadığı ve ne zaman da olacağının tahmininin
dahi giderek zorlaştığı durum ve şartlarda, bu gelişme, Türkiye ile Yunanistan
arasında Lozan Antlaşmasıyla kurulmuş ve 1960 Antlaşmalarıyla da takviye
edilmiş olan stratejik dengeyi yok edecektir. Giderek Türkiye ile Kıbrıs Türk
halkı arasındaki tarihî bağlar da gevşemeğe ve belki de kopmaya yüz tutacaktır.


Türkiye Ege’den sonra Akdeniz’de de kuşatılmış
olacaktır.


Bütün bu sonuçların, Kıbrıs adasının Türkiye için olan önemi ve
değeri hakkında Devletimizin kurucusu Atatürk’ten başlayarak, çok sayıda seçkin
Devlet ve siyaset adamlarımızın, askerî şahsiyetlerin demeçlerinde ve Prof. Dr.
Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” kitabında ifadesini bulan
değerlendirmelerle bağdaşır yanı var mıdır?


Bu tablo karşısında şu soruyu sormamız gerekiyor: KKTC’de ve
Türkiye’de yetkililer hangi verilere dayanarak “görüşmeler
olumlu ilerliyor; 6 başlıktan 4’ü halledildi, geriye 2 başlık kaldı

mealinde açıklamalar yapıyorlar?


Sayın Başbakan Davutoğlu’nu 8 Mart’ta İzmir’de “Kıbrıs’ta
çözüme çok yakınız
” açıklamasını yapmaya sevkeden güvence
nedir?


Başbakan Davutoğlu’nun İzmir’de ifade ettiği gibi gerçekten Kıbrıs
sorununun çözümü “çok yakın” ise, Türkiye’nin millî çıkarları
için son derece tehlikeli bir sonuç ortaya çıkacak demektir.


Ortaya çıkabilecek çözüm şekli ve bu çerçevede yapılacak
uygulamalar ve düzenlemeler sadece Kıbrıs’taki Türk varlığının ve Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin bekasını değil, belki de ondan da daha büyük ölçüde,
bizatihî Türkiye’nin çok boyutlu ve uzun vadeli yüksek çıkarlarını ve millî
güvenliğini kalıcı biçimde etkileyen sonuçlar doğuracaktır. 


Türk Kamuoyu “Millî
Davayı” Unuttu mu?


Hal böyleyken, Türk kamuoyunda, 1953’den itibaren “millî dava
anlayış ve ruhuyla benimsediği konuya karşı kahredici bir ilgisizliğin ve
hattâ umursamazlığın varlığını
müşahede etmekteyim.


Kıbrıs konusunun bütün aşamalarının Türk kamuoyunun ilgi odağında
yaşanmış olduğunu; Kıbrıs’a ilişkin haberlerin manşetlerden verildiğini; TBMM’nin
Kıbrıs müzakere sürecinin önceki aşamalarında birçok kereler özel oturumlar ve
olağanüstü toplantılar yapıp “millî dava” hakkında kararlılık ifade
eden bildiriler yayınlamış veya kararlar almış olduğunu bilenlerdenim.  Bu
defa Türkiye’nin ve özellikle kamuoyunun konu karşısında gösterdiği, suskunluğu, ilgisiz ve
hattâ umursamaz duruşu
1950 ile 2000 arasındaki dönemlerle
kıyaslayarak değerlendirme imkânına sahip bulunuyorum.


Çıkardığım sonucu,  sadece Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC
Devletleri’nin menfaatlerini düşünerek değil, millî bütünlüğümüzün geleceği
açısından da hayra alâmet görmüyorum.


Millî Dava” sözü, kavramı siyaset
adamlarımızın dilinde sadece KKTC ile ilişkilerimizde törensel
vesilelerle telâffuz edilir
hale gelmiştir.


BMGS Butros Ghali zamanında 1992 yaz aylarında Fikirler
Dizisi
denen bir çözüm plân taslağı üzerinde New York’da
cereyan eden müzakereler münasebetiyle, Anavatan Partisi  ve Refah Partisi
tarafından verilen önergelerle, TBMM,  yaz tatilinde olmasına rağmen, 
25 Ağustos 1992 günü olağanüstü toplanmıştı.  O zaman New York’da cereyan
eden müzakerelerin, günümüzdeki müzakereler kadar, Kıbrıs konusunun kaderini
belirleyici bir mahiyeti yoktu. Yine de, TBMM’nin olağanüstü toplantısına
ihtiyaç duyulmuştu. O toplantıda,  yapılan heyecanlı konuşmalarda KKTC
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın müzakerelerde uluslararası baskılara boyun
eğmeden “millî
davayı
” üstün dirayet  ve vukufla  yürütüş
tarzından   takdir ve övgüyle söz edilmiş; kendisine destek ifade
olunmuş ve Kıbrıs konusunda sağlam bir dayanışma ortaya konulmuştur.  TBMM
kabul ettiği deklarasyonda  “Kıbrıs’taki iki toplumun rızasına dayanmayan hiçbir çözümü kabul
etmeyeceğini
” dünyaya ilân etmiştir. TBMM’nin
“millî davaya” ve Denktaş’a arka çıkan duruşu, Türk tarafının
müzakerelerdeki pozisyonu kuvvetlendirmişti.


Tarihî Kavşaktayız


Günümüzde ise Kıbrıs konusunda çık önemli ve hattâ tarihî bir
kavşak noktasına yaklaşmış ve hattâ gelmiş bulunuyoruz. Medyada Kıbrıs
konusunun TBMM’de ele alındığına dair haberlere rastlamıyoruz.


Her Salı günü TBMM’de grubu bulunan Siyasî partilerimizin Sayın
Liderlerinin Gruplarında yaptıkları konuşmaları TV’de takip etmeğe çalışıyorum.
Uzun zamandır Sayın Liderlerin Kıbrıs konusuna değinmediklerini kaygı içinde
görüyorum.


Siyasetçilerimizin Kıbrıs konusunda yaptıkları konuşmalarda da,
Türkiye’nin benimsediği âdil ve kalıcı çözüm şekline dair bir kavram birliği
olmadığını da müşahede ediyorum. Ayrıca, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
yerine “Kıbrıs
diyen devlet adamlarımız var. “Kıbrıs” coğrafî olarak bir adanın ismi. 
Aynı zamanda da Rumların Kıbrıslı Türkleri kapsayacak şekilde varlığını iddia
ettikleri ve AB’de üye olan sözde devletin adı.


Rum ve Yunan Devlet adamlarının ve siyasetçilerinin ise, Kıbrıs
konusunda ağız birliği, kavram birliği içinde konuştuklarını biliyorum ve
görüyorum.


Türk Kamuoyu “Millî
Dava’ya” Neden İlgisiz ?


Türkiye’de Kıbrıs konusuna olan ilgisizliğin, kayıtsızlığın,
umursamazlığın kuşkusuz çeşitli sebepleri vardır.


Birinci temel sebep
kanaatimce, Annan Plânı temelindeki çözüm süreci döneminden başlayarak, 2002
sonundan itibaren Türkiye’de Kıbrıs konusunda yapılmış olan beyanlar ve yazılan
yazılardır.


O dönemdeki beyanları ve yazılanların çoğunu kaydetmiş
bulunuyorum. Hemen hemen tamamında, Kıbrıs konusu Türkiye’ye külfet, ayak bağı
ve AB üyeliğimiz önünde engel oluşturan bir sorunmuş gibi  takdim
edilmiştir. Çözümsüzlüğün gerçek sebepleri  bilinerek kasden veya bilmeden,
sorunun çözümünün Türk tarafının tutumu yüzünden sürüncemede kaldığı bile iddia
edilmiştir.


2008’den itibaren Kıbrıs konusunda çeşitli Üniversitelerimizde
Konferanslar verdim. Öğrenciler arasında, hocalarının, benim Kıbrıs sorunu
hakkındaki gerçeklere dair söylediklerimin tam tersini kendilerine anlatmış
olduklarını samimi biçimden itiraf edenlere rastladım. 


Diğer bir temel sebep de
11. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün de Mart 2014’de ve Şubat 2016’da ifade
ettiği üzere Türkiye’nin “çalkantılı” ve “Cumhuriyet
tarihinin en zor
” döneminden geçmekte olmasıdır. Bu
talihsiz durum aslında her sade vatandaşın dahi kolaylıkla müşahede edebileceği
kadar belirgindir. Kamuoyumuzun dikkati Türkiye’nin iç ve dış vahim sorunlarına
odaklanmış bulunmaktadır.


Toplum Mühendisliği – Algı
Operasyonu


Öteyandan KKTC’de ve Türkiye’de toplum mühendisliğinin Kıbrıs
konusunda ustaca uyguladığı iç ve dış kaynaklı bir algı operasyonun

cereyan ettiği izlenimi altındayım. Bunun asıl başlangıç döneminin de Annan
Plânı üzerindeki çözüm süreci olduğu kanaatindeyim.


Annan Plânı’nın merhum Rauf Denktaş’a kabul ettirmek ve Kıbrıs
Türk halkına da benimsettirmek için Türkiye’nin ABD ve AB ile birlikte baskılar
yaptığı zamanda, ABD ve AB, 2003 Aralık ayında KKTC’de yapılan erken genel
seçimde açıkça Sayın Talât’ın liderliğindeki CTP’den yana tavır koymuşlardır.
Daha sonra ABD Kongresine sunulan 27 Haziran 2006 tarihli bir raporda 
ABD’nin “Kıbrıs
Özel Koordinatörü Thomas Weston’ın, çözüm şanslarını arttırmak için (KKTC’deki
) Aralık 2003 seçimlerinden önce Kıbrıs Türk siyasî muhalefetine açık biçimde
yardım ettiği
” ifade edilmiştir. Bu rapora internetten erişmek
mümkündür.[liv]


Kıbrıs Rum kesiminde müzakere süreciyle ilgili olarak cereyan eden
tartışmalar ve Rum – Yunan ortaklığının Kıbrıs sorununun çözümüyle güttükleri
niyetlere, ortak amaçlara, hedeflere dair demeçler Türk medyasına gerektiği
ölçüde yansımamaktadır.


Türk kamuoyunu çözüme odaklamak ve desteğini sağlamak için çözüm
halinde Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de varlığı söylenen hidrokarbon yataklarının
işletilip değerlendirilmesinde pay ve rol sahibi olacağı; Türkiye’nin, enerji
koridoru olma niteliğini güneyinden de elde edeceği gibi temalar işlenmektedir.


Kamuoyumuzda görüşme sürecinin suhulet içinde ilerlediği intibaını
uyandıracak haberler ve yorumlar ön plâna çıkarılmaktadır. Bütün bunlar
hangi sonuçları doğuracak, nasıl bir çözüm şekline doğru ilerlenmekte
olduğundan söz edilmeden yapılmaktadır.


Oysa sorununun çözüme kavuşmasının Doğu Akdeniz bölgesinin istikrarına
katkı yapabilmesi ve bu çerçevede başlıklar Türkiye’ye önemli çıkarlar
sağlayabilmesi için her şeyden evvel kalıcı bir çözüm şeklinin ortaya çıkması lâzımdır.
Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs bakımından ihdas edilmiş olan dengenin
bozulmaması gereklidir
. Bunun için de Türkiye’nin de AB üyesi
olması zorunludur.


1960 yılında ortaya çıkan ve o zaman Türkiye’de
kalıcı olacağına inanılmış bulunan çözüm şeklinin
3 yıl 4 ay içinde Ada’yı
ateş topuna döndürdüğü
bir tarih dersi olarak hatırdan çıkartılmamalıdır.


Türk kamuoyuna yönelik algı operasyonunun en çarpıcı örneklerinden
biri Rum Yönetimi’nin Türkçe’nin AB’nin resmî dilleri arasına dahil edilmesi
için geçtiğimiz Ocak ayı içinde AB dönem başkanlığına yaptığı başvurunun
medyada takdim şeklidir. Rumların bu hareketi gazetelerde Türk kamuoyuna “Anastasiadis’ten
Türkiye’ye jest
“, “Anastasiadis’in büyük jesti
şeklindeki başlıklar altında ve baş sayfada duyurulmuştur.


Aslında Rumların bu girişiminin Türkiye’ye yönelik bir jest olma vasfı
yoktur
. Rum tarafı,  Kıbrıslı Türkleri de içerir şekilde
Hükûmeti olduklarını iddia ettikleri 1960 Cumhuriyeti’nin Anayasası’ndan
kaynaklanan bir vecibeyi yerine getirmek;  gecikmiş biçimde bu anayasal
açıklarını kapatmak amacıyla bu girişimi yapmıştır. Esasen, Kıbrıs Rum Hükûmet
sözcüsü de, Türk ve uluslararası basında Rum tarafının teşebbüsünü “Türkiye’ye
jest
” olarak takdim eden haberler çıkması üzerine açıklama
yapmış ve Türkçe’nin Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmî dillerinden biri olduğunu
hatırlatarak, AB üyesi olan Kıbrıs’ın bu girişimi yaptığını söylemiştir. Burada
hatırlatmam gerekir: Daha önce 2015 yılı içinde Avrupa Parlâmentosu’nda bir
İngiliz parlâmenter “madem ki Rumlar 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bütününü
temsil, ettiklerini beyan ediyorlar ve bizler de bu beyanı kabul ediyoruz; o
zaman neden Devlet’in anayasasına göre Türkçe de AB’nin resmî dili
olmuyor” mealinde bir soru tevcih etmiştir.


Rum – Yunan Ortak Hedefi
“Enosis” idi, “”Enosis” olmaya devam Ediyor


Kıbrıs konusunun BM Genel Kurulu’nun gündemine Yunanistan
tarafından dâhil ettirildiği 1954 yılından bu yana Kıbrıs sorununun geçirdiği
bütün aşamalarda Kıbrıslı Rumların ve Yunanistan’ın güttüğü ortak hedef “enosis
olmuştur.


Kıbrıslı Rumlar, aldıkları acı derslerden sonra, şiddet yoluyla
enosis
hedefine ulaşamayacaklarının idraki içinde görünmektedirler. Bu idrakle 1994
yılında, Klerides’in liderliği altında, “enosis” i, içinde Türkiye’nin tam üye olarak yer
almayacağı AB bünyesinde gerçekleştirme hedefine yönelmişlerdir.

Bu hedefi, AB’nin yardımıyla, Aralık 2002 Kopenhag Zirvesi’nin aldığı kararla
ve bu karara dayanarak 16 Nisan 2003 tarihinde Atina’da AB Katılım Antlaşmasını
imzalamak suretiyle kısmen gerçekleştirmişlerdir. “Kısmen
diyorum; çünkü, onlar tam “enosis” için, içinde Türkiye’nin yer
almayacağı bir AB’de, Ada’nın tümünün AB üyesi haline geleceği günü
beklemektedirler. Şimdiki çözüm süreci kendilerini tarihî emellerinin
gerçekleşeceği güne doğru götürmektedir.


ANNAN Plânı’nı da, “nasıl olsa AB üyesi olduk; bundan böyle Türkiye’nin AB üyeliğini
önünü keserek, Kıbrıslı Türkleri sorunun çözümü çerçevesinde Kıbrıs
Cumhuriyeti’ne yamanmasını sağlayalım; böylece içinde Türkiye’nin bulunmadığı
AB’de Ada’nın bütününün AB’de yer almasını gerçekleştirelim ve enosis hedefine
ulaşalım
” gibi düşüncelerle reddettiklerine kaniim.


Burada bir parantez açarak ifade istiyorum. Tabiî, Rum tarafının
Annan Plânı’nı reddetmesinde Rusya’nın tesirini de bir olgu olarak hatırda
tutmalıyız. Çünkü Rusya (daha önceleri Sovyetler Birliği) Kıbrıs için Batının
mutfağında pişirilip kotarılmış çözüm şekillerine karşıdır.


Hatırlayanlar olabilir. Rusya Federasyonu, Annan Plânı temelinde
Kıbrıs’ta çözüm ortaya çıkması halinde BM çerçevesinde yapılması gerekebilecek
işler ve işlemler hakkında İngiltere tarafından BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan
karar tasarısı üzerinde 21 Nisan 2004 günü cereyan eden oylamada vetosunu
kullanmıştır. Bu veto, soğuk savaşın ertesinde Rusya Federasyonu’nun kullandığı
ikinci veto olmuştur. Rusya ilk vetosunu 1994’de Bosna Hersek ile ilgili olarak
kullanmıştır. [lv]


Bununla beraber, şayet ABD, Rusya’yı Suriye’deki bilinen askerî
varlığını sürdürmesi  ve Suriye’nin geleceği hakkında yeterli ölçüde
tatmin etmişse veya edebilirse, ve ayrıca yakın bir gelecekte Türkiye – Rusya
münasebetlerinde hızlı bir düzelme meydana gelemezse, o zaman Rusya’nın da bu
sefer Kıbrıs’ta çözüme AKEL vasıtasıyla yeşil ışık yakabileceğini ihtimal dışı
tutmam.


Tekrar asıl konumuza dönüyorum: Türkiye ve Rauf Denktaş döneminde
KKTC, Rumların “enosis” hedefini AB potasında gerçekleştirme
stratejisinin zamanında farkında olmuştur. Bu farkındalıkladır ki, Türkiye ve
KKTC, Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB üyeliği için yaptığı müracaatın işleme
konulmaması ve daha sonra da, Türkiye de AB’ne tam üye olmadan Rum tarafının
AB’ne üye olarak kabul edilmemesi için yoğun diplomatik girişimlerde
bulunmuşlardır.


Türkiye’nin 1995’deki Çekincesini
Hatırlayan Var mı?


Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği kuran kararın alındığı 6
Mart 1995’deki Türkiye – AB Ortaklık Konseyi toplantısında
Dışişleri Bakanı Sayın Murat Karayalçın Türkiye’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB
üyeliğine karşı olan itirazını kesin ifadelerle toplantının resmî zabıtlarına
kaydettirmiştir.


Karayalçın, yaptığı konuşmada, Türkiye’nin, Kıbrıs Rum
yönetiminin AB’ne vaki tek taraflı müracaatına dair Kıbrıs Türk tarafının ileri
sürdüğü hukukî, siyasî ve ahlâkî savları paylaştığını; bu müracaatın Kıbrıs
için öngörülen federal çözüm şekli bakımından esas olan karşılıklı rıza unsuru
ile çeliştiğini vurgulamış; 1960 Kıbrıs Antlaşmalarının men edici hükümlerine
de atıfla, Türkiye’nin üyesi olmadığı AB’ne “Kıbrıs’ın” tamamının veya bir
kısmının üye olarak  kabul edilmemesi gerektiğini; çünkü Türkiye’nin
kendisinin de AB’ne tam üye olmadan “Kıbrıs’ın” tam üye yapılmasının, Kıbrıs’la
ilgili olarak Türkiye ile Yunanistan arasında 1960 Antlaşmalarıyla kurulmuş
olan hassas dengelerin bozulmasına sebep olacağını; “Kıbrıs’ın” üyeliği
yönündeki çalışmalara bu gerekçelerle Türkiye’nin hukuken ve siyaseten karşı
çıkmaya devam edeceğini
beyan etmiştir. 


“Yurtta Sulh Cihanda
Sulh” Düsturuna Dönülmelidir


2002 yılının sonundan itibaren Türkiye’nin dış politikasında eksen
kayması olmuştur. Bu durum dış politikamızda hedef sapmaları meydana
getirmiştir.  Büyük Atatürk’ün “yurtta sulh, cihanda sulh
düsturu Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasının pusulası olmuşken “komşularla
sıfır sorun
” gibi hayalî hedefler yaratılmıştır.
Söylemlerle hedeflerin birbirini tutmadığı dış politika uygulaması yapılmıştır.
Bu yüzden ülkemiz uluslararası ilişkilerinde bazı düşünürler tarafından “değerli”
olarak vasıflandırılan bir “yalnızlık” içine düşmüştür.  Suriye
krizinin Türkiye’yi Ortadoğu’nun stratejik derinlikteki bataklığının içine
çekmiş olması; “Stratejik Ortak” dediğimiz Rusya ile iki
düşman Devlet haline gelmemiz
yalnızlığının
sözde değerini de sıfırlamış bulunmaktadır. Türkiye iç ve dış
tehditlere ve tehlikelere maruz
kalmıştır.


Türkiye halen iç ve dış terörle topyekûn bir mücadelenin
içindedir.


Günümüzde Suriye’nin yeniden şekillendirilmesi yapılırken,
Türkiye’nin güney hudutlarına bitişik olarak Suriye’nin kuzeyinden uzanan bir
toprak şeridiyle Akdeniz’e çıkışı olan bir Kürt Devleti’nin meydana getirilmesi
maksadıyla uluslararası plânda bir tezgâh faaliyet halindedir.


Ülkemiz Türkiye Suriye krizinde savaşan taraf olmadığı halde
Ülkemizin topraklarına top mermileri düşmekte, vatandaşlarımız
ölmektedirler.  Türkiye 2011 yılından bu yana 2,5 milyona varan
sığınmacıyı barındırmak zorunda kalmıştır. Türkiye’nin 4 yılda sığınmacılar
için harcadığı paranın yıllık ortalama 5.3 milyar liraya ulaştığı medyada
kayıtlıdır. 


Türkiye dış politikada kaybettiği direksiyon hâkimiyetini ve
bozulan dengesini sağlamak için NATO’nun ve AB’nin desteğine her zamankinden
daha fazla ihtiyaç duyar hale gelmiştir.


Bu tablonun, Türkiye’nin uluslararası diplomaside birçok açıdan
pazarlık gücünü yitirmesine ve ağırlığını kaybetmesine sebep olması; Türkiye’yi
diplomatik baskılara maruz ve bunlara karşı direnemez hale getirmesi 
kaçınılmazdır.


Edindiğim izlenim odur ki, bu durumda, Türkiye “millî dava
olarak benimseyip on yıllardır bu anlayış ve ruhla yürüttüğü Kıbrıs konusunda
uzlaşmacı bir tavır sergilemek ihtiyacını, hattâ zaruretini hissetmektedir.


Herhangi bir uluslararası ihtilâfın konusuyla kendi çıkarları
açısından ilgilenen ve o ihtilâfı kendi çıkarlarına uygun düşen şekilde
halletmek için uğraşan küresel güçlerin, çözüm yönünde girişimde bulunmak
için,  ihtilâfın taraflarının kendilerini en fazla esneklik göstermeğe ve
taviz vermeğe mecbur hissedecekleri iç ve dış sorunlarla dolu veya herhangi bir
konuda desteğe ihtiyaç duydukları dönemlerini kolladıkları tecrübelerle
sabittir. Bunun tarihten ve yakın geçmişten örnekleri vardır. Osmanlı Devleti
böyle bir zamanında Kıbrıs’ı İngiltere’ye vermek zorunda kalmıştır.


“Mutlaka Çözüm” İstemek;
Çözüm Değil Çözülme Getirir


Kaygı içinde ifade ediyorum ki, Kıbrıs sorununa çözüm bulmak
maksadıyla 1968’den itibaren BMGS’nin iyi niyet görev çerçevesinde
yürütülen  “çözüm süreci” son 14 yılda Türkiye ve Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti için, giderek hız kazanan bir “çözülme
sarmalı
” niteliği kazanmıştır. 


Çünkü, 2002 sonundan bu yana Türkiye Kıbrıs sorununun bir an önce
çözümünün peşinde koşmaktadır.


Annan Plânı’nın 11 Kasım 2002 tarihinde taraflara sunulmasından
kısa bir süre sonra TBMM’de okunan 58. Hükûmet’in Programında Kıbrıs konusuna
ilişkin paragrafın ilk cümlesinde “Hükümetimiz, Kıbrıs sorununa mutlaka bir çözüm bulunmasının
gereğine inanmaktadır
”  ifadesi yer almıştır.


Bu ifade bizde, o zaman, Kıbrıs sorununun tarihî geçmişine ve
gelişmelerine; sorunun neden ve nasıl ortaya çıktığına; hangi sebep ve
saiklarla Kıbrıs konusunun Türkiye’de 1950’li yılların başlarından itibaren
“millî dava” olarak benimsendiğine; sorunun hangi sebeplerle on
yıllardır çözülemeden BM Güvenlik Konseyi’nin gündeminde kalmış olduğuna;
Kıbrıs adasının önemine ve özellikle Türkiye için jeostratejik değerine dair
gerçekler ve olgular sanki bilinmiyormuş, ya da dikkate alınmıyormuş izlenimini
bırakmıştır. 


Annan Plânı, Türkiye tarafından “Kıbrıs sorunu
mutlaka çözülmelidir
” zihniyetiyle ve bu zihniyetin şekil
verdiği siyaset ve diplomasiyle ele alınmıştır. Çözüm sürecinde Rumların “bir adım
önünde yürüme
” stratejisi uygulanmıştır.


Sonuç malûmdur. Ne Kıbrıs sorunu çözülmüştür; ne AB ve ABD, Türkiye’nin
yönlendirmesiyle referandumda Plân’a “evet” oyu veren KKTC halkını
siyasî ve ekonomik bakımlardan ödüllendireceklerine dair verdikleri sözleri
tutmuşlardır; ne de Türkiye’nin AB tam üyeliği yolundaki engellerin
kaldırılması sağlanmıştır.
Aksine Plânı pervasızca yüzde 76
oyla reddeden Rum
tarafı, referandumdan bir hafta sonra 1 Mayıs 2004 günü tam üye olarak AB’de
koltuğa oturmuştur.
Böylece Kıbrıs Rum tarafına üyelik yolunda
Türkiye’ye devamlı surette kırmızı kart göstermesi sağlanmıştır.


Olan Kıbrıs Türk halkına ve KKTC’ne olmuştur. Çünkü, BMGS
yayınladığı ve Güvenlik Konseyine sunduğu 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda [lvi]
Kıbrıs Türk halkının çözüm Plân’ına “evet” oyu
vermiş olmasının sonuçlarını bakınız nasıl değerlendirmiştir:


Paragraf 87:  “…Kıbrıslı Türkler çözümü tercih ederlerken, on yıllar boyunca
sürdürdükleri, 1983’te yarattıklarını iddia  ettikleri ‘devletin’
tanınmasını amaçlayan politikaları da terk etmişlerdir
.”


Paragraf 90:  Tanıma ve ayrılmaya yardım etmek BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarına
açıkça aykırıdır ve güttüğümüz hedefe de ters düşer. Aynı zamanda, bu yöndeki
(tanıma) adımlar yeniden birleşme için oy vermiş bulunan Kıbrıslı Türklerin
iradelerine de saygısızlık teşkil eder
.”


Görüleceği üzere, başta BM Genel Sekreteri olmak üzere
uluslararası toplumda sözü geçen devletler, çözüm teşebbüsünün Rum Tarafı’nın
reddetmesi üzerine sonuçsuz kalmış olmasına rağmen, yine, tabir caizse,
faturayı Kıbrıs Türk Tarafı’na ödettirmişlerdir. Bırakınız Kıbrıs Türk
Tarafı’nın statüsünü yükseltmeyi düşünmeyi, Kıbrıs Türk halkının Annan Planı
için verdiği “kabul” oyunu dahi KKTC’nin tanınmasını isteme
hakkından feragat olarak yorumlamışlar ve kayıt altına almışlardır.


Bu sonuçlara rağmen, Kıbrıs’ta çözümün peşinde koşan yine Türkiye
ve KKTC olmuştur ve olmaktadır. Annan Plânı’na ilişkin süreçte referandum
sonuçlarının ortaya koyduğu gerçekler ve tarihî dersler; AB’nin Kıbrıs
sorununun çeşitli aşamalarında Türkiye’ye vermiş olduğu sözlerin hiçbirisini
tutmamış olduğu olgusu ve Kıbrıs konusuna ilişkin daha birçok olgu ve gerçekler
de göz ardı edilmiş ve bugün de edilmektedir.


Kıbrıs Konusuyla AB Üyelik
Sürecimiz Arasında Bağ Kurmak Yanlıştır


14 yıldır Türkiye’de Kıbrıs konusu Türkiye’nin AB süreciyle
bağlantılı ve çözüme odaklı olarak yürütülmektedir.


Başbakan Sayın Davutoğlu 29 Kasım 2015 tarihinde gerçekleşen
Türkiye – AB Zirvesi’nden sonra yaptığı açıklamada, diğer hususlar meyanında
Kıbrıs
sorununun çözülmesi halinde Türkiye’nin AB üyeliğinin bir rüya olmayacağını

ifade etmiştir. [lvii]


Zirve’nin ertesinde açıklama yapan GKRY Hükûmet Sözcüsü Nikos
Hristodulidis “dün Başbakan  Davutoğlu ‘Kıbrıs sorunu çözülürse Türkiye’nin
üyelik sürecinde gelişme olacak’ demek suretiyle ülkesinin üyelik sürecini
Kıbrıs sorununun çözüm çabalarına bağlamıştır
” demekte
gecikmemiştir.


Başbakan Davutoğlu geçen Aralık ayının başında KKTC’ne yaptığı
ziyaret sırasında da “AB’ye adımı Kıbrıs’ta atabiliriz” şeklinde
konuşmuştur.[lviii]


Yine Davutoğlu bu yılın başlarında verdiği bir demeçte  
Eğer
Kıbrıs sorunu bu yıl içinde çözülebilirse yılsonuna doğru gerçekten yeni bir
dönem başlamış olacaktır AB-Türkiye ilişkilerinde”
demiştir.
[lix]


Türkiye’de AB Bakanı’nın da Kıbrıs konusunu
yakından takip ettiği görülmektedir. 
AB Bakanı Sayın Bozkır,
devam etmekte olan Kıbrıs müzakere sürecinin muhtemel sonuçları hakkında
kamuoyuna umut dolu açıklamalar yapmaktadır. AB Bakanı bir konuşmasında Kıbrıs
sorununun “50 yıllık tarihinde çözüme en yakın noktada
olduğu öngörüsünde bulunmuştur.[lx]


AB Bakanı verdiği demeçlerin birinde de Rum – Yunan iddialarına
benzer şekilde ” Kıbrıs sorununun çözülememesinin nedeni de rahmetli Denktaş’tır.
Uzun yıllar hep çözülebilecek noktalara geldiğinde hep çözmemek yönünde bir
tavır sergilemiştir
” demek suretiyle tarihî bir yanılgıya
düşmüştür. [lxi]


Özellikle, AB Bakanı’nın Kıbrıs konusunda demeçler vermesi,
değerlendirmelerde bulunması, Türkiye’nin, Kıbrıs konusunun AB’nin etki ve
yetki alanında olduğunu; Türkiye’nin AB üyelik sürecinin Kıbrıs konusuyla
irtibatlı ve süreçte ilerleme olabilmesinin de Kıbrıs sorununun çözümüne bağlı
bulunduğunu kabul ettiğinin en bariz göstergesi olmaktadır.


Türkiye’nin Kıbrıs konusunu kendi AB üyelik süreciyle
irtibatlandıran söylemleri AB çevrelerinin Kıbrıs konusunu yakından
izlemelerine hız ve yoğunluk kazandırmıştır. BMGS son raporunda  “AB’nin barış
sürecinde daha güçlü bir rol oynaması hususunda müzakere eden tarafların
mutabakat halinde bulunmalarının Kıbrıs müzakere sürecinin şimdiki döneminin en
göze çarpan vasfını oluşturduğunu
”  ifade etmiştir.[lxii]


Diplomaside “Çözüme İhtiyaç
Duyan Biziz” Sözü Teslimiyet İfadesidir


KKTC Cumhurbaşkanı seçildiğinden bu yana Sayın Mustafa
Akıncı’nın
dile getirdiği bazı söylemleri kaygı verici
bulduğumu ifade etmeliyim.


Rumların ve Yunanistan’ın, “Helenizim” den “Helenizmin
ortak çıkarlarından”
her vesileyle söz ettikleri bir
dönemde, Sayın Akıncı’nın sebebiyet verdiği “anavatan -
yavru vatan
” polemiği beni ve benim gibi düşünenleri
yaralamıştır. Sayın Akıncı’nın ortaya koyduğu anlayış belki bazı iç ve dış
çevreler tarafından alkışlanmış olabilir. Ama uzun vadede bu anlayışın Kıbrıs
Türk halkı için de zararlı olduğu elbette anlaşılacaktır.


Diğer taraftan, Ada’da Sayın Akıncı’nın da sık sık “çözüme
ihtiyaç duyan biziz
” mealindeki sözleri dile getirmesi,
Türk tarafının pozisyonu için ilâve bir  zafiyet oluşturduğunu söylememe
lüzum yoktur.


Bu söz diplomaside “teslim olma” anlamına gelir. Bir taraf
“çözüme ihtiyaç duyduğunu” tekrarlarsa, çözümün ortaya
çıkm    ası için bütün esneklikleri göstermeğe, taviz vermeğe
hazır olduğunu beyan ediyor demektir.


Real” politikanın üstatlarından kabul edilen
ABD eski Dışişleri Bakanlarından Henry Kissenger’ın şöyle bir meşhur sözü vardır:


 “Anlaşma için istek göstermek nadiren müzakereyi hızlandırır.
Hiçbir tecrübeli devlet adamı sırf muhatabı çözüm için istek ve acelelik
gösteriyor diye anlaşmaya meyletmez; aksine karşı tarafın anlaşma için
gösterdiği sabırsızlığı daha da iyi şartlarda çözüm elde etmek için kullanmak
ister
.”


(Showing EAGERNESS rarely speeds up negotiations. No experienced
statesman settles just because his opponent feels a sense of urgency; he is far
more likely use such impatience to try to extract even better terms.)


Bu söz adeta Türkiye’nin günümüzdeki Kıbrıs politikası için
söylenmiş gibidir.


Kıbrıs Türk Halkının “Hak
Ettiği Yer” Rumlara Yamanarak AB’ne Girmek Değildir


Sayın Akıncı sürekli olarak çözümle birlikte “Kıbrıs Türk
halkının uluslararası toplumda hak ettiği yeri alacağını

söylemektedir.


Bu ifade tarzı aslında  Türkiye’de 62. ve 64. Hükûmetlerin
programlarında da yer almıştır. Örneğin, 64. Hükûmetin Programında şöyle
denilmektedir: Kıbrıs’ta müzakere edilmiş bir çözüm ve Kıbrıs Türk Halkının
uluslara­rası toplum içerisindeki haklı yerini alabilmesi, temel
önceliklerimizden biridir.”


Kıbrıs Türk halkının
uluslararası toplumda hak ettiği yer, şimdiki çözüm sürecinin sonucu
olarak sözde “Kıbrıs Cumhuriyeti’ne” yamanarak AB üyesi olmak
değildir. Kıbrıs Türk halkının hak ettiği şerefli yer, bağımsız
KKTC’nin çatısı ve bayrağı altındaki yerdir.
Hedef, Türkiye’den
başka Devletler tarafından da tanınmasını sağlamak suretiyle KKTC’ne
uluslararası camiada daha sağlam bir yer bulmak olmalıdır.


“Kıbrıslı Çözüm” Söylemi
Türkiye’yi Dışlamak İçindir


Öte yandan Sayın Akıncı “Kıbrıs Türk halkının içine
sindireceği çözümden
” söz etmiştir. Çözüm sadece “Kıbrıs Türk
halkının
” değil, Türkiye’nin, Türk
Milleti’nin içine sindireceği bir çözüm
olması gerektiği
unutulmamalıdır.


Talât – Hristofyas arasındaki müzakere sürecinden itibaren “Kıbrıslı
çözüm
” kavramı geliştirilmiş ve yerleştirilmiştir. BMGS
raporlarında “Kıbrıslıların yürüttüğü
(cypriot-led) ve “Kıbrıslıların sahiplendiği” (cypriot-owned)
kavramları kullanır olmuştur. Bununla beraber, daha önceleri Kıbrıs sorununa
bulunacak çözüm bahsinde “Kıbrıs sorununun doğrudan ilgili dört tarafından
(four parties concerned) söz edilirdi. Bu çerçevede, Kıbrıs Türk
ve Rum toplumları ile Türkiye ve Yunanistan
zikredilirdi.


Kıbrıslı çözüm” anlayışını, Kıbrıs konusunu Türkiye’nin
ilgi, etki ve yetki alanından uzaklaştırarak
çözme tasavvur ve
gayretinin bir belirtisi olarak görüyorum.


Öte taraftan, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın
Kıbrıs konusu hakkında Türkiye’deki ilgisizlik ve sessizlikten memnun olduğu
anlaşılmaktadır. Sayın Akıncı, geçtiğimiz Ocak ayında KKTC’ni ziyaret eden bir
CHP heyetini kabulünde “Kıbrıs sorunun Türkiye’de artık iç politika malzemesi olarak
kullanılmadığına” işaret etmiş ve ” ….geçmişte, duruma ve yerine
göre, Kıbrıs Türk liderliği Kıbrıs konusunu Türkiye’nin gündemine taşıyarak,
orada kaşınmasına yol açıyordu. Biz de bu konularda çok dikkatliyiz. Böyle bir şeyin
olmasını arzu etmiyoruz. Kıbrıs üstünden Türkiye’deki siyasi partilerin
birbirini vurmasını istemiyoruz. Kıbrıs’ı daha farklı bir noktada kucaklamak
gerekiyor…
” şeklinde konuşmuş. [lxiii]


Oysa hatırlanmalıdır ki 1940’lı yılların sonundan itibaren
Kıbrıs’ta belirginleşen “enosis” niyet ve hareketlerinin hem Ada’daki
Türk varlığı, hem Türkiye için arzettiği tehdit ve tehlikeler, o zamanlar,
millî Kıbrıs davamızın kahraman önderleri Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş ile
arkadaşları tarafından “aman Kıbrıs Girit olmasın” gibi söylemlerle
Ankara’nın dikkatine ve gündemine taşınmıştı. Bu sayede Türkiye ve Kıbrıs Türk
halkı kenetlenmiş ve “enosis” e karşı tarihî direnme başlatılmıştı.
Bu direnme on yıllarca sürmüştür. Daha uzun yıllar sürmesi gerekecek gibi de
görünmektedir.


Kıbrıs sorununun çözümü sadece Kıbrıs Türk halkının tercihine ve
iradesine bırakılabilecek bir konu değildir. “Kıbrıs sorunu” denen
konu Türkiye’nin kendi öz çıkarlarını da ilgilendiren “millî
davasıdır
“.


Kıbrıs İngiltere İçin Önemlidir de
Türkiye İçin Önemsiz midir?!


Konumu itibariyle Kıbrıs adası Türkiye’yi, Yunanistan’ı ve
İngiltere’yi olduğundan daha fazla ilgilendirmektedir.  Bugün İngiltere
kendi ülkesinden 3.000 km. uzaktaki Kıbrıs adasındaki egemen üslerini dikkat ve
titizlikle muhafaza ediyorsa; bu üslerin muhafazası İngiltere’nin Kıbrıs
konusundaki tutumuna şekil ve yön veren temel etken oluyorsa, 80 km güneyindeki
Kıbrıs adası Türkiye’yi neden ilgilendirmesin?


Türkiye de AB’ne Tam Üye Olmadan
Kıbrıs Sorunu Tabiî  Çözümüne Kavuşamaz


Kıbrıs adasının Doğu Akdeniz’de kalıcı biçimde bir barış ve
istikrar unsur olmasını elbette istiyoruz. Ada’ya kalıcı barış gelebilmesinin
vazgeçilmez ön şartı, öncelikle Türkiye’nin kendi öz çıkarlarına ve millî
güvenliğine uygun düşen bir çözüm şeklinin ortaya çıkabilmesidir.  Avrupa
Birliği faktörü, Türkiye’nin tutumundan kaynaklanmayan sebeplerle Kıbrıs
sorununun çözümü için gerekli dengeleri bozmuştur. Bu dengeler İngiltere’nin,
Yunanistan’ın, Kıbrıs Rum yönetiminin Avrupa Birliği üyesi olmaları olgusu
yüzünden bozulmuştur. Halen sürdürülmekte olan müzakereler sonucunda çözüme
ulaşılır ve Kıbrıs Türk halkı da bu çözüm çerçevesinde Avrupa Birliği’ne dahil
olursa, Kıbrıs “sorunu” işte o andan itibaren Türkiye için
daha büyük boyutlarda ortaya çıkacak demektir.


Kıbrıs adasına dengeli ve kalıcı barışın ancak Türkiye’nin de
Avrupa Birliği’nin tam üyesi olması ile gelebileceğinin uluslararası plânda
artık idrak edilmesinin zamanı gelmiş ve geçmektedir.


Günümüzde Kıbrıs konusunda sakat ve dengesiz bir çözüme razı olanlar, Türk tarihinde Girit’i
Yunanistan’a kaptıranlarla aynı safta yer alacaklarını

bilmelidirler.


2004’de “Siz Kendi Yolunuza,
Biz Kendi Yolumuza” Denilmeliydi


Kısa bir süre önce Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan vizenin
kaldırılması için terörle mücadele yasamızın değiştirilmesini isteyen AB’ne
biz
yolumuza gidiyoruz, sen de yoluna git
” dediler.


Aynı sözün, Ada’daki gerçekler temelinde bir çözüme razı
olmayacakları belli olan Kıbrıs Rum tarafına KKTC halkı tarafından ve
uluslararası çevrelere de Türkiye tarafından kararlılıkla ifade edilmesinin
zamanının çoktan geldiğine inanmaktayım. Aslında 24 Nisan 2004
gecesi bu söz getirilmiş olmalıydı
. Ne yazık ki tarihî bir
fırsat kaçırıldı.


Rauf Denktaş’tan Vasiyet Gibi Söz


Millî Kıbrıs Davamızın yılmaz savunucusu KKTC’nin Kurucu
Cumhurbaşkanı Millî Kahraman merhum Rauf R. Denktaş’ın hastalığa duçar
olmasından kısa bir süre önce bana göndermiş oldukları bir mektuptan bir
paragrafı okuyucularımla paylaşmak istiyorum.


“Kıbrıs’ta ‘biz Türküz; Türkiye Anavatanımızdır’ diyen
insanlar var oldukça Rum-Yunan ikilisi bu davaya son noktayı kalıcı bir anlaşma
yaparak koymayacaktır. Her yeni anlaşmayı, 1960’daki gibi esas millî hedefine
bir sıçrama tahtası yapmak için uğraşacaktır. Yeni anlaşmanın temelinde
bağımsız devletimiz yoksa ‘sıçrama tahtası’ maceralarından kurtulamayız.
Annan Plânı ve benzeri bağımsızlık temelinden yoksun anlaşmalar Kıbrıs’ı Girit
misali Türk’ten arındıracaktır. Kıbrıs’ın Türkiyesiz bir AB’ne girişine izin
verilmiş olması Kıbrıs’tan yok oluşumuzun kapılarını açmıştır. Bu hatadan
dönülmesi için sonuna kadar uğraşmak boynumuzun borcu olmuştur.”


Not:
Bu yazı 2016 Mayıs ayı başında kaleme alınmıştır.


[i] CUMHURİYET Gazetesi, 17 Temmuz
1952, s. 1 – 7.


[ii]  Doçent Dr. Fahir . H.
ARMAOĞLU, Kıbrıs Meselesi 1954 – 1959, Ankara, 1963, Sevinç Matbaası, s.41


   Ayrıca bknz.  HÜRRİYT Gazetesi, 3 Haziran 1953


[iii]  Dr. Fazıl KÜÇÜK’ün çeşitli
makaleleri için bknz:


Yar. Doç Dr. Osman YILDIZ ve Öğr. Gör. Güven ARIKLI, 40 Yıl Halkın
Sesi Olarak Dr. Fazıl Küçük, Makaleler (1942 – 1981), 1. Cilt.


[iv]  Prof. Dr. M. Derviş
MANİZADE, 65 Yıl Boyunca Kıbrıs,  Kıbrıs Türk Kültür Derneği (İstanbul
Şubesi) Yayınları, No.9, Mart 1993, s. 75


[v] CUMHURİYET GAZETESİ, 2 9 Ağustos
1954, s. 1 – 6.


[vi] CUMHURİYET GAZETESİ, 24 Eylül
1954, s. 1 – 9.


[vii] CUMHURİYET Gazetesi , 25 Ağustos
1955, s. 7.


[viii] CUMHURİYET GAZETESİ, 25 Ağustos
1955, s. 1 – 7


[ix]  CUMHURİYET GAZETESİ, 26
Ağustos 1955, s. 7.


[x]  CUMHURİYET GAZETESİ, 26
Ağustos 1955, S 1 – 7.


[xi]  AYIN TARİHİ, 1 Eylül 1955.


[xii] 
https://www.tbmm.gov.tr/hukumetler/HP23.htm


[xiii] TBMM Zabıt Ceridesi, 28 Şubat
1959 Cumartesi,  Devre:  XI, Cilt: 7, İçtima: 2,


[xiv]  CUMHURİYET GAZETESİ, 13
Eylül 1967, s. 1 – 7; MİLLİYET Gazetesi, 13 Eylül 1967, s. 1


[xv]  TBMM Tutanak Dergisi (Gizli
Oturum), 20 Temmuz 1974, s. 36 – 38


[xvi]  6. Cumhurbaşkanı Sayın
Fahri Korutürk’ün bu sözlerini  Sayın Rauf Denktaş nakletmektedir.
Örneğin, Sayın    Rauf Denktaş’ın 15 Nisan 2004 Perşembe günü
TBMM’nin 74. Birleşimindeki nutku.


[xvii] TBMM Tutanak Dergisi, 25 Ağustos
1992 Salı, Dönem: 19, Yasama Yılı : 1, 94. Birleşim (Olağanüstü).


[xviii] Ibid


[xix] Ibid


[xx] TBMM Tutanak Dergisi, 10 Haziran
1993 Perşembe, Dönem: 19, Cilt: 36, Yasama Yılı: 2, 111. Birleşim.


[xxi] TBMM Tutanak Dergisi, 21 Ocak
1997 Salı,  Dönem: 2, Cilt: 19, Yasama Yılı: 2, 48. Birleşim.


[xxii] Ibid


[xxiii] Ibid


[xxiv] Ibid


[xxv] Ibid


[xxvi] 
https://www.tbmm.gov.tr/hukumetler/HP55.htm


[xxvii]
http://www.milliyet.com.tr/2004/04/13/son/sonsiy24.html


[xxviii]
https://www.tbmm.gov.tr/hukumetler/HP61.htm


[xxix]  TBMM, 18 Haziran 2014
Çarşamba, 24. Dönem, 4. Yasama Yılı, 105. Birleşim, Genel Kurul Tutanağı,
s.16-17.


[xxx] Doçent. Dr. Sevin TOLUNER, Kıbrıs
Uyuşmazlığı ve Milletlerarası Hukuk, İstanbul Üniversitesi Yayınlarından, No.
2309, Fakülteler Matbaası, İstanbul – 1977, s. 21.


      Bknz. Murat SARICA/ Erdoğan TEZİÇ/
Özer ESKİYURT, Kıbrıs Sorunu, İstanbul Üniversitesi Yayınlarından, No.2071,
Fakülteler Matbaası, 1975, s. 5 – 7.


     Ayrıca bknz. Seha L. MERAY, Ankara
Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Devletler Hukuku Profesörü, Lozan
Barış Konferansı, Tutanaklar Belgeler, Takım I, Cilt 1, Kitap 2, s. 57 – 58,
Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları No. 300.


[xxxi] Ahmet DAVUTOĞLU, Stratejik
Derinlik, Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, 1. Kitap, 2001, s.
169 – 182.


[xxxii] 
http://www.milliyet.com.tr/-kibris-ta-cozume-cok-yakiniz–kibris-2206533/


[xxxiii] 
http://www.turksam.org/tr/makale-detay/1060-eroglu-anastasiadis-ortak-bildirisi-hakkinda-degerlendirme


    
   http://www.oncevatan.com.tr/eroglu-anastasiadis-ortak-bildirisinin-muhtevasi-hakkinda-degerlendirme-  
makale,31104.html


[xxxiv] 
http://www.mgk.gov.tr/index.php/24-nisan-2008-tarihli-toplanti


[xxxv]
http://www.mgk.gov.tr/index.php/05-nisan-2004-tarihli-toplanti


[xxxvi]  http://www.cnnturk.com/2008/turkiye/01/03/talat.abd.ziyareti.oncesi.gulle.gorustu/416276.0/index.html


[xxxvii]  http://www.tccb.gov.tr/konusmalar/371/87261/turkiye-buyuk-millet-meclisi-yeni-yasama-yilinin-acilisinda-yaptiklari-konusma.html


[xxxviii]
http://www.haberler.com/cozum-adadaki-gercekler-temelinde-mumkun-haberi/


      
http://arsiv.ntv.com.tr/news/453724.asp


[xxxix] http://arsiv.ntv.com.tr/news/453724.asp


[xl] BMGS’nin 8 Mart 1990
tarihli  ve S/21183 sayılı Raporu.


[xli] BMGS’nin 21 Ağustos 1992 tarihli
ve 24472 saylı Raporu.


[xlii]
http://www.abhaber.com/yunanistan-disisleri-bakani-nikos-kocaskibrisli-turkler-ile-rumlar-arasinda-osmosis-telkin-etti/


[xliii] http://famagusta-gazette.com/introductory-statement-by-the-president-of-the-republic-on-the-joint-declar-p22308-69.htm


[xliv]
http://www.spiegel.de/international/europe/turkish-cypriot-foreign-minister-says-reunification-close-a-961776-druck.html


[xlv]  http://www.haberler.com/ab-bakani-ve-basmuzakereci-bozkir-aciklamasi-7283086-haberi/


     http://www.kibrisgazetesi.com/?p=759689


[xlvi] 
http://www.aksam.com.tr/siyaset/basbakan-davutoglu-muzakereler-yeni-bir-ivme-kazandi/haber-339102


[xlvii] John REDDAWAY, Burdened with
Cprus, The British Connection, 1986, s. 159.


[xlviii] 
http://cyprus-mail.com/2016/02/11/anastasiades-tells-cypriot-solution-will-be-an-honourable-compromise/


[xlix]  http://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-mevlut-cavusoglu_nun-yunanistan-disisleri-bakani-nikos-kotzias-ile-ortak-basin-toplantisi.tr.mfa


[l]  http://www.hri.org/news/greek/ana/2015/15-05-05.ana.html#22


[li]
http://www.mfa.gr/en/current-affairs/top-story/joint-statements-of-foreign-minister-kotzias-and-the-president-of-the-cyprus-house-of-representatives-yiannakis-omirou-following-their-meeting-athens-20-january-2016.html


[lii]  http://www.kibrisgenctv.com/güney/cavusoglu-fileleftheros-gazetesi-ne-konustu.html?tmpl=component&print=1


[liii]
http://www.mfa.gov.tr/disisleri-bakani-sayin-mevlut-cavusoglu_nun-kibris-rum-_fileleftheros_-gazetesine-verdigi-mulakat_-28-subat-2016_-istanbul.tr.mfa


[liv] (Carol Migdalowitz  CRS
Report for Congress, Cyprus: Status of U.N. Negotiations and Related
Issues,  June 27, 2006, s. 19.  


https://www.fas.org/sgp/crs/row/RL33497.pdf


[lv]
http://www.un.org/apps/news/story.asp?NewsID=10481&Cr=cyprus&Cr1=#


[lvi] BMGS’nin 28 Mayıs 2004 tarihli ve
S/2004/437 sayılı Raporu.


[lvii]
http://www.halkinsesikibris.com/m/index.php?islem=detay&id=53510.


[lviii] http://www.haberturk.com/gundem/haber/1161288-davutoglu-abye-adimi-kibrista-atabiliriz.


[lix] 
http://www.trthaber.com/haber/gundem/ab-turkiye-iliskilerinde-yeni-bir-donem-baslayacak-230446.html.


[lx]
http://www.abhaber.com/bozkir-kibrista-cozumu-umut-ediyoruz-insallah-baharda/.


[lxi]
http://www.detaykibris.com/belki-kibris-sorununun-cozulememesinin-nedeni-de-rahmetli-denktastir-video-72428h.htm


[lxii]  BMGS’nin 7 Ocak 2016
tarihli ve S/2016/15 sayılı Raporu.



[lxiii]  http://www.halkinsesikibris.com/m/index.php?islem=detay&id=59957

KAYNAK : TÜRKSAM

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet