BALKANLAR & KAFKASLAR & ORTADOĞU & KÖRFEZ


I.
DÜNYA SAVAŞI BAŞLARINDA KAFKASYA VE ÇEVRESİNE İLİŞKİN STRATEJİK YAKLAŞIM VE
FAALİYETLER


Tarih
araştırmalarında belki de en zor olan yakın tarihin incelenip yazılmasıdır.
Çünkü her şey yerli yerine oturmamış veya yakın tarih nesnel bir tarzda
incelenemeyecek durumda olabilir. Yaşananlar henüz sıcaktır ve bu düzlemde
tarihin öznesi ve nesnesi olanlar hâlâ ilgili zeminde yer alıyorlarsa
yazılabilecekler nesnel tarihçiliğin dışına taşırılabilir ya da -öyle olsa da
olmasa da- siyasal/iktisadi beklentilerin aracı olarak değerlendirilebilir.
Ancak Birinci Dünya Savaşı yılları artık çok geride kalmasına, yaşananlara
taraf olan insanların ve hatta devletlerin de çoktan tarihe karışmasına rağmen,
bu süreçte Kafkasya ve çevresindeki gelişmelerin ve bu gelişmelerin tetiklediği
hadiselerin tarihçilik açısından benzer zorlukları içerdiğini söylemek pek de
yersiz olmasa gerektir. Bunun başlıca iki nedeni vardır. Bunlardan birincisi,
Mim Kemal Öke’nin ifadesiyle ‘yüzyılın kan davası’[1] olan Ermeni sorunudur. Diğeri ise
Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinden sonra jeopolitik/stratejik önemi
tartışılmayacak kadar açık olan Kafkasya odaklı sıcak çatışmalar ve
yansımalarıdır.


Bu
çalışmada, konunun anlaşılmasına katkı sağlayabilecek savaş öncesindeki bazı
hususlara değinilmekle birlikte, bilimsel nesnelliği sağlamaya çalışan bir
anlayışla -incelediğimiz arşiv belgelerine dayalı olarak- Birinci Dünya Savaşı
başlarında Kafkasya ve çevresine ilişkin stratejik yaklaşım ve faaliyetlere
ışık tutulmaya çalışılacaktır.


Birinci
Dünya Savaşı öncesinde osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum, uluslararası
ilişkiler ve stratejik değerlendirmeler bakımından gerek savaşa girişi ve
gerekse Almanlar yanında yer almasında önemli rol oynamıştır. Çünkü Balkan
savaşları sonrasından Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar olan süreçte
Osmanlı Devleti’ni idare edenlerin, diğer endişelerinin yanı sıra, hiç de
yersiz olmayan bir Rusya tehdidi algılaması olduğu ve bundan dolayı ülkelerinin
toprak bütünlüğünü güvenceye alabilecek arayışlar içinde olduğu açıktır. Bu
tehdit algılamasının birkaç yönü vardır. Bunlardan biri II. Balkan Savaşı
sırasında Türk ordusunun Edirne’yi Bulgarlardan geri alması ve bunu korumaya
çalışması esnasında ve hatta bir antlaşma ile bu durumu hukukîleştirdikten
sonra bile aleyhte bir Rus müdahalesiyle önceki sınırlarına çekilmeye
zorlanacağına ilişkindir.[2] Diğeri ise, Rusların öncülüğü ve
baskısıyla 1914 yılı Şubat ayında, Ermenilerin de yer aldığı Şark
vilayetlerinde bölgede oluşturulacak iki idarî bölüme yabancı genel
müfettişlerin atanmasını ve Hıristiyan ve Müslüman cemaat temsilcilerinden
oluşan seçilmiş meclisler oluşturulmasını öngören ve bu programın
uygulanmasında Rusya’ya belli bir yetki veren bir Osmanlı-Rus sözleşmesine imza
atmak zorunda kalan Osmanlı yöneticilerinin anılan bölgenin geleceği hakkındaki
kaygılarıyla ilgilidir.[3] Öteki ve belki de en önemlisi ise
Rusya’nın nihaî hedefi olan İstanbul ve Boğazları ele geçirmek için uygun
zamanı ve fırsatı beklediğine dairdir.[4] Ali İhsan Sabis’e göre; “Esasen Ruslar
Ankara ve Ulukışla taraflarından Erzurum cihetine doğru bir demiryolu inşa
etmekliğimize öteden beri mani oluyorlardı. Bu da, aynı Boğazların takviyesini
istememek gibi Türkiye aleyhinde bir düşüncenin mahsulüydü. Çünkü bu demiryolu
inşa edilirse Ruslara karşı müdafaa kudretimiz artacaktı.”[5]


İçinde
bulunduğu zor koşullarda Osmanlı Devleti’nin herhangi bir büyük güç tarafından
toprak bütünlüğüne güvence sağlayabilecek bir ittifak yapabilmek için gereken
ve beklenen ilgi ve desteği gördüğü de söylenemez. Ne var ki Birinci Dünya
Savaşı’nın çıkışını tetikleyen Saraybosna suikasti sonrasında değişen
konjonktür 2 Ağustos 1914 tarihli Türk-Alman gizli ittifak Antlaşması’nın
yapılmasının zeminini oluşturmuştur.


Osmanlı
Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na henüz resmen girmemişken İtilaf Devletleri,
Osmanlı topraklarına yönelik askeri hazırlıklarına hız vermişlerdir. Rusya ise
Kuzey İran topraklarını kullanarak sınırına yakın Türk topraklarına karşı
saldırılar başlatmış, Türk-İran sınır bölgelerinde yaşayan Ermeniler,
Nasturiler ve bazı aşiretler, çeşitli vaadlerle Türkler aleyhine harekete
kışkırtmıştır.[6] Osmanlı Devleti de Birinci Dünya
Savaşı’na resmen girmeden önce aynen Rusya’nın yaptığı gibi karşı etkinliklere
girişerek bölgenin Türk ve Müslüman halklarıyla temasa geçmiştir. Ancak Osmanlı
Ermenilerinin Rusya ile bağlantılı faaliyetleri ve bunun doğurduğu sonuçlar,
geri kalan Kafkas halklarının Osmanlı Devleti ile olan işbirlikleri ve bu süreçte
yaşananlara göre kıyaslanamayacak ölçüde -hem de bilimsel araştırma
sınırlarının çok ötesinde bir istismar ve kan davası haline dönüştürülerek-
işlenmiştir. Bu durum konuyu etraflıca bilmeyen kimi çevrelerde de yanıltıcı ön
kabullere de yol açmıştır.[7]


Almanlar
Osmanlı Devleti’nin kendileri safında bir an önce savaşa girmesini isterlerken
Rusların bir kolordularını Kafkasya’dan Avrupa yönüne aldıklarını belirtip bu
bölgenin Türkler için istikbal olduğunu vurgulayarak Erzurum’daki askerle Türk
ordusunun Kafkasya’ya girmesini istemişlerdir.[8] Şüphesizdir ki Almanların ısrarının
nedeni Avrupa cephelerinde karşılarında daha az düşman askeri bularak
rahatlamaktı. Fakat Almanların bu isteklerinin kendileri açısından ne anlama
geldiği Enver Paşa tarafından anlaşılamayacak bir durum olmasa gerekti. Onun
-sonraki süreçte- İstanbul’daki Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau’ya,
kendilerini Almanlara borçlu hissetmeleri için bir neden olmadığını, Türklerin
Almanlar için yaptıklarının onlardan gördükleri destekten daha fazla olduğunu
belirtmesi ve bu görüşlerine kanıt olarak ordularını Kafkas cephesine yığarak
Batı cephesinde kullanılabilecek büyük Rus birliklerini burada meşgul
ettiklerini belirtmesi bu açıdan kayda değer bir ifadedir.[9]


Beyrut
valisi Bekir Sami Bey 30 Temmuz (13 Ağustos) tarihli ve Dahiliye Nezareti şifre
kalemi antetli bir belgede kendi görüşlerini ortaya koyarken Kafkasya açısından
ayrıca önem taşıyan ifadelere de yer vermiştir[10]:


Türk
Alman gizli ittifak antlaşmasının varlığından haberdar olmadığı “siyaset-i
devlet mechulüm olmağla beraber” ifadesinden anlaşılan Bekir sami Bey, ülkenin
çıkarlarının ‘İttifak-ı Müselles’ ile bağdaşabileceği doğrultusunda olduğunu
belirtirken halen ‘İtilaf-ı Müselles’ devletlerinin yönetimi altında bütün
İslam dünyasının mahkûm olduğuna değinerek Kafkasya’dan Hindistan’a kadar
uzanan Müslüman ülkelerinde, Rusya’nın -kısmen Almanya’ya karşı göndermeye
mecbur kalacağı- Kafkasya’daki üç kolordusundan başka Rus ve İngiliz askeri
olmak üzere elli altmış binden çok mevcut olmadığına dikkat çekmiştir. Ayrıca
Tunus, Cezayir, Trablusgarb, Mısır ve Fas’ta dahi azami yüz bin kişilik kuvvet
yoktur dedikten sonra Kafkasyalı olduğu için oranın durumuna ilişkin daha fazla
bilgi edinebildiğinden bahisle biraz ayrıntılı bilgi sunmuştur. Ona göre; Kuzey
Kafkasya’nın kadim ahalisi bütün Müslümanların, Dağıstanlılar, Çeçenler ve
Çerkeslerin cengâverlikleri, Rusya’ya karşı düşmanlıkları izaha muhtaç
olmadığından “müdrik ve oraca maruf vesait ile Çerkestan ve Dağıstan’da ihtilal
çıkarmak pek mümkündür.”


6
Ağustos 1330 (19 Ağustos 1914) tarihinde, iki aydır Rus sınırları içinde olan
Abdülcebbar ve Mutasım efendiler tarafından da Birinci Dünya Savaşı’nın
başlamasının bazı bölgelerdeki yankıları ve Rusların faaliyetlerine dair bir
rapor gönderilmiştir. Buna göre;[11] Sivastopol’de Osmanlı uyruğu olan
Müslümanlar Ruslar canibinden çıkarılmakta olduğu ve posta vapurlarının
seferleri kesildiği gibi Ruslar tarafından şiddetli baskı ve sınırlamalar
icrasına başlanmıştır. Yerli Müslümanlar galeyan halindedir. Batum’da, Kars’ta
ise Müslümanlar kıyama amade bir haldedir. Fakat giriş ve çıkış tamamen
kesildiği ve muharebe haberlerini neşredenlere mücazat ilan edildiği cihetle
şimdilik bir şey yapılamamaktadır. Buralarda bulunan büyük ağaçlar kâmilen
kesilmiş ve yeniden istihkâmlar inşasına başlanmıştır. Kafkasya’da, Rostof’ta
ise, Çerkesler isyana hazır olup bu cihetten bir hareket beklemektedirler.
Yalta’da, Akmescit’te bulunan Müslümanlar ise genellikle iğtişaşa
hazırlanmışlar ise de oralarda külliyetli miktarda asker bulundurulmakta ve ihtilat
ve ictimaat kesin olarak yasaklandığından doğal olarak fiili bir eser
gösterilememektedir.


Aynı
zaman dilimi içinde Rusya ile işbirliği içinde olan Ermenilerin Osmanlı karşıtı
faaliyetlerinin de daha önceki isyan ve komitecilik deneyimlerinin de bir sonucu
olarak etkili bir biçimde devam ettiğine şüphe yoktur. Hatta Ağustos ayında
Kafkasya’daki Ermeniler ve bilhassa komiteciler – muhtemelen kendilerine ayak
bağı olmaması için- ailelerini Erivan’a göndermek yoluna gitmişlerdir.
Erzurum’daki komitecilerin de ailelerini kâmilen Rusya ve Erivan cihetine
aşırmaları dikkat çekicidir.[12]


Dördüncü
Ordu Müfettişi Cavid Paşa’nın “bizzat Başkumandan Paşa hazretlerine” kaydını
taşıyan ve 12 Ağustos 1330 (25 Ağustos 1914) tarihli yazışmaya cevap olarak
gönderdiği 13 Ağustos 1330 (26 Ağustos 1914) tarihli şifreli yazışması
Kafkasya’ya ilişkin önemli bilgiler içermektedir:


Kafkasya’da
ihtilal hareketleri ifa edilmek üzere Ruslara Osmanlı Devleti tarafından savaş
ilan edildiği zaman orada bulunan Dağıstan’ın Avar ve Çeçen kabilelerinden ve
en etkililerinden adamlar hazırlanmıştır. Ahmet Fazıl Paşa kadim vatanı olan
Kafkasya için bu işin yorucu olmadığını ve yaşının ilerlemiş olmasının
kendisinin bu ihtilali vucuda getirmesine engel olmadığını, Doksan üç
senesinden evvel Petersburg’u terk ederek Türkiye’ye gelmesinin bu maksada
mebni olduğunu beyan etmekle birlikte; vaki olan tekliflerinin hükümetçe kabul
ve icra edilmemesinden dolayı Kafkasya ahalisini ayaklanmaya teşvik etmek üzere
gönderdiği adamların Ruslar tarafından mahvedilerek yalnızca bir kişinin
İstanbul’a dönebildiğini ve bu ihtilal sonucunda 15.000 kişiye yakın
Dağıstanlının Sibirya’ya sürüldüğünden başkaca en ileri gelenlerin Ruslar
tarafından asılarak köylerinin yakıldığını belirtmiştir.[13] Anlaşılan odur ki, Fazıl Paşa Osmanlı
Devleti’nin bir an önce savaş açmasını istemiştir ve Kafkasya’da istenilen ve
beklenilen ihtilalin gerçekleşmesi ve başarıya ulaşmasının ön koşulunun bu
olduğuna inanmaktadır. Çünkü;


Hükûmet-i
Seniyyece Ruslara (ilan-ı) harbden evvel ahalinin ihtilale kıyam ettirilmesi
maksadın adem-i husulünden başka bilahare erbab-ı kıyamın Ruslar tarafından
imha edilmesi gibi ind-Allah’ta mucib-i mesuliyet ahvalden tevakki etmekte
olduğu ve kendisinin icra-yı nüfuz ettiği Avarlarla Çeçenlerin kıyam ettikleri
takdirde umum Kafkasya ahalisini ve hatta Rus zulmet-i askeriyesinde bulunan
zabitanın Rus aleyhine kıyam edeceklerini ve bundan başka Rus idaresinden dilgîr
olan Gürcü büyükleri ve Rus ordusunda bulunan Gürcü generallerle muhaberede
bulunarak bunların dahi bizim taraftan muavenet gördükleri takdirde Rus
esaretinden kurtulmak için ihtilale hazır bulunduklarını ve muharebe olduğu
takdirde Irak havalisinde bulunan Çeçen ve Kafkasya muhacirlerini ve Kürdleri
toplayarak Tebriz üzerinden bizzat Kafkasya’ya dahil olub akıncılık
edebileceğini ve o sırada göndereceği adamlar vasıtasıyla Kafkasya halkını
ihtilale kıyam ettireceğini söyledikten maada kendisinin vuruduna intizar eden
Avar ve Çeçen ve Kürd ve Gürcülerin adam göndermeksizin kendisinin hareketinin
şuyuuyla kıyam edeceklerini suret-i katiyede temin eylediği ve devletçe
Ruslarla muharebe yapılmadığı takdirde maksad hasıl olamayacağı gibi beyhude
yere kan döküleceğini[14]…” belirtmiş ve bu konuda Enver Paşa’nın
mütalaasını sormuştur. Cavid Paşa’nın Mehmed Fazıl Paşa’ya ilişkin görüşü ise
onun öteden beri cesaret ve özverisiyle bilinen, zinde vücutlu “gece gündüz
düşüncesi Kafkasya üzerine yürümek ve harb etmekten ibaret”[15] bir kişi olduğu ve Kafkasya arazisini
çok iyi bildiği doğrultusundadır.


Cavid
Paşa’nın 17 Ağustos 1330 (30 Ağustos 1914) tarihli yeni bir şifreli yazışması
Kafkasya’ya yönelik girişimlerin içindeki Alman parmağını göstermekte ve bir an
önce Ruslarla harbe girişilmesi yolunda yukarıda değinilen görüşlerde
yönlendirici olabileceklerini kuvvetle düşündürmektedir:


“Kafkasya’da
ihtilal ifası için Mehmed Fazıl Paşa hazretleriyle öteden beri düşünmekte
bulunduğumuz cihetle müşarünileyhin arzusu vechile Bağdad Alman konsolosu
vasıtasıyla İstanbul sefirinden teminat dahi alındığından buradan tertib
edilmiş en güzide beş kişi yarın yola çıkarılacaktır…”[16]


Bu
yola çıkacak kişilere, kendilerine katılacak bazı Çeçenlerle birlikte Kafkasya
sınırı üzerindeki Dağıstan-Çeçen muhacirlerinin oluşturduğu İslam Sur köyündeki
Dağıstanlılardan gerekenleri alarak Kafkasya cihetine geçip çetecilik yapmaları
ve halkı Rus hükümetine karşı ayaklandırmaları talimatı verilmiştir. Ayrıca
bunlara bomba, silah gibi nesnelerin Osmanlılar tarafından verilirse daha çok
etki yapacağından bahisle; İslam Sur köyünün bulunduğu sınır bölüğü kumandanı
ya da bağlı olduğu kaza kaymakamı vasıtasıyla Türkiye tarafında uygun yerlerde
depolara konmuş olan işbu nesnelerin anılan köy ahalisi olan Dağıstan
muhacirlerine verilerek bunlar aracılığıyla Rusya dahilinde dağıtılması için
gerekenlere irade buyrulması da değinilen bu belgede Cavid Paşa tarafından
istenmiştir.


Bu
arada Harbiye Nezaretine Kafkasya ile ilgili görev almak için dilekçe veren
gönüllüler de vardır. Bunlardan biri ilk teşkil edilecek Kafkasya alayına
tayinini istekte bulunmuştur.[17] Bu konuda görev isteyenlerden bir diğeri
ise şahsını tanıtırken aslen Dağıstanlı olduğunu, Kafkasya’dan Hazar Denizi’ne
kadar olan dağlık kesimde meskûn Çeçen ve Lezgi ve Avar ve Kumuk ahalisiyle
Şeyh Şamil merhumun kabilelerinin kendisini iyi tanıdıklarını, lisanlarını
bildiğini belirterek kendisinin Şeyh Şamil’in sergerdelerinin yer aldığı
Mihrhanzadelereden olduğunu vurgulamış ve oraya gidip özveriyle hizmet etmek ve
ataları gibi kabilesinin başına geçip Ruslarla savaşmak istediğini ifade
etmiştir. On yedi senedir Dağıstan’dan çıkalı beri muhabere ettiğini ve
İstanbul’dan talimat alıp gittiği takdirde orada pek çok işler görmek mümkün
olduğunun kendisine yazıldığını söyleyen bu gönüllü emir buyrulursa her türlü
özveriye hazır olduğunu da arz eylemiştir.[18]


Faaliyetler
devam ederken İstanbul’da bulunan bazı Hıristiyan Gürcülerin de deniz yoluyla
Kafkasya’ya yakın Türk limanlarına gittikleri anlaşılmaktadır.[19] Kafkasya’da yürütülen etkinliklere ışık
tutan bir belgeye göre; Kafkasya ihtilalini gerçekleştirme çalışmaları devam
ederken Türk yetkililer Almanların Osmanlı Devleti için zararlı faaliyetler
yapabilecekleri endişesini taşımışlardır.[20]


1914
yılı Eylül ayı içinde, Türk makamlarına Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin
Rusya hükûmetiyle anlaştığı ve harp vukuu takdirinde Türkiye Ermenilerinin
bunlara katılacaklarına ilişkin istihbarat gelmiştir. Üstelik Ruslar Odesa,
Sivastopol ve sair Karadeniz bölgesindeki yerlerde üç yüz seksen kişi kadar
Osmanlı uyruğu Müslümanı Türk casusu diye tutuklamışlardır.[21] Bu durum hem Türk tarafının işlerinin
hiç de kolay olmadığını hem de Rusya’nın Ermenilerin gönüllü desteğiyle karşı
hazırlıklar içinde olduğunu göstermektedir. Bu koşullarda bile Teşkilât-ı
Mahsusa başkanı Süleyman Askerî; Türklerle iş birliği yapmasalar bile, hiç
olmazsa yansızlıklarını sağlamaya çalışmak ve bu cihetle kesin zorunluluk
olmadıkça Ermenilerin kalplerini bile kırmamak lüzûmu hakkında gerekenlerin
dikkatinin çekilmesini istemiştir.[22]


stanbuldan
gönderilen bazı Gürcüler kayıklarla Rusya’ya gönderilmiştir. Bu arada
Rusya’daki Rumlar ile Ermeniler ve keza Osmanlı uyruğu olup Rusya’ya firar
edenler gönüllü olarak Rusya’da istihdam edilmişlerdir. Erzurum ve havalisinde
Osmanlı askeri donanım bakımından çok eksiktir. Bir süre sonra Rusya karşıtı
faaliyetler için kurulmuş olan “Kafkas İhtilâl Cemiyeti” için Erzurum’da bir
genel merkez, Trabzon ile Van’da birer bölge yönetim kurulu oluşturulmuştur.[23] Ayrıca İstanbul’dan – Süleyman Askerî
Bey tarafından- bölgede görevli Rıza Bey’e, şu talimat gönderilmiştir:


1.    
Gürcistan’da başarılı olmak için
Gürcüler ve özellikle Hıristiyanlarıyla ilişki kurmak ve örgütleriyle temasa
girmek gereklidir.


2.    
Almanlarla talihimizi bağlamış ve
işbirliği etmiş olduğumuzdan bunların maksadımıza hadim bir surette
istihdamları gereklidir.


3.    
Bundan dolayı orada bulunan Gürcüler
ve Almanlarla birlikte hareket etmek -örgüte ve tüm duruma egemen olmamız
kaydıyla- çıkarımıza uygundur. Bunun için Alman ve Gürcülerle sizden teşkil
ettiğiniz karma komisyonun oyu olmadıkça hiç bir hareket yapılmaması ilkesini
koymak ve tamamen korumak gereklidir.


4.    
Gürcüler dahilde örgütlenmeye sevk ve
Muzel’e de bu husus gereken surette telkin ediliyor.


5.    
Kereli’nin kurulması arzusunda
bulunduğu lejyon behemehal sizin uygun göreceğiniz yerde ve denetim altında
bulunmalıdır.


6.    
Dikkat çekecek nümayişkâr hareketler
yapılmaması, henüz bizim tarafta yapılacak düzenleme ve hazırlıkların tümüyle
tümüyle örtülmesi gereği icap edenlere bildirilmelidir.


7.    
Muzel ve Kereli’nin iyi idare edilmesi
ancak kabil olamayacağına kanaat hasıl olduğu dakikada gereğine bakmak üzere
durumun bildirilmesi.[24]


Türk
yetkililerce tasarlanan Kafkasya ihtilalinin alt yapısı hazırlanmaya
çalışılırken Bağdat’ta Irak ve Havalisi Umum Kumandanlığı’na gönderilen bir
şifreyle “gerek İran dahilinde ve hudud üzerindeki aşair arasında ve gerekse
Kafkasya dahilinde”[25] o ana kadar ne gibi teşkilat ve hazırlık
yapıldığı ve daha ne gibi kişilerin hangi mıntıkalara gönderilerek teşkilatın
ne derecelerde tamamlandığının bildirilmesi istenmiştir. Musul Süvari Kolordu
Kumandanı Mehmed Fazıl Paşa’ya gönderilen bir şifre ile aynı şekilde neler
yapıldığı sorulmuştur.[26] Musul vilayetinden gelen şifrede ise,
Hindistan’a gitmeleri düşünüldüğü halde mevcut koşullardan dolayı bu yolculuğa
çıkmaları zorlaşan Abdürreşid ve Ali Efendiler Mehmed Fazıl Paşa’nın vaki
isteği üzerine ona katılarak Kafkasya ve Türkistan taraflarında birlikte
faaliyete geçmeyi kabul etmişlerdir.[27] Musul Vilayeti’ne çekilen bir başka
telgrafla, Kafkasya’da ihtilal hareketleri meydana getirmek üzere yapılan
teşkilat ve tertibatın İran’a dahi teşmil edildiği, Azerbaycan cihetinde vukua
gelen isyan hareketlerinin bu teşkilatın fiili eserleri olduğu bildirilerek
“vaziyet-i siyasiye faaliyet-i umumiyeyi tacil edecek mahiyette bulunduğundan”
İran’da Rusya karşıtı faaliyetlerin ivedileştirilmesi istenmiştir.”[28] Musul vilayetinden gelen cevabi cevabi
telgrafta, kendilerine verilen emrin uygulanacağı bildirilmiştir.[29] Bağdat vilayetinden İstanbul’a
gönderilen şifrede ise yapılan işler hakkında bilgi verildikten sonra Mehmed
Fazıl Paşa’nın Erzurum’a doğru gitmekte olduğu bildirilmiştir.[30]


Sonuç


‘Tarihsel
tanıklıkların çeşitliliği hemen hemen sonsuzdur. İnsanın söylediği veya yazdığı
her şey, imal ettiklerinin tümü, değdiği her şey onun hakkında bilgi verebilir
ve vermelidir’[31] Fakat ‘Tarihte her sahada misal o kadar
çoktur ki bunlardan ustalıkla bir seçimle istenen her türlü netice
çıkarılabilir.[32] Anılan asırlık kan davasını güdenler de
ustaca seçimlerle hatta eklemelerle ya da aynı süreçte olumsuzladıkları
‘öteki’nin de savaşın mağduru olduğunu[33] ve olanların nedenlerini göz ardı
etmekle, kendi istedikleri sonuçları gerçeğin ta kendisi gibi sunabilirler,
sunmuşlardır da. Ancak böylesi bir tutum doğru değildir. Çünkü ‘Tarih
incelemesi, nedenlerin incelenmesidir. Neden, niçin sorusuna yanıt
aramayanların kendilerine tarihçilik yakıştırmaları doğru değildir.[34] Tarihin bir mahkeme ve şahitlerin de
sanıklar olamayacağını[35] hatırdan çıkarmadan tarihi tanıklıkları
tenkide tabi tutarak hakikati durmaksızın yakalamaya çalışmak lazımdır. Bu
bağlamda denilebilir ki; Rusya ve Osmanlı Devleti karşı saflarda yer alırlarken
bu iki devletin etrafında kaderlerini büyük ölçüde bu devletlerden birinin
kazanmasına bağlamış ve bu doğrultuda çalışan unsurlar tarihin akışının ve
konjonktürün bir sonucu olarak devreye girmişlerdir. Bu çerçevede Osmanlı
Ermenilerinin İtilaf Devletleri ve özellikle de Rusya tarafından savaşı
kazanmalarına yarayabilecek bir unsur olarak değerlendirildiği, Türk ve
Müslüman Kafkas halklarının ise İttifak Devletleri ve bilhassa da Osmanlı
Devleti ile işbirliğine girdikleri, hatta Hıristiyan Gürcü halkının da bazı
unsurlarıyla bu işbirliğine katıldıkları tarihi bir vakıadır. Bu nedenle
Birinci Dünya Savaşı başlarında Kafkasya ve çevresindeki gelişmeler
incelenirken bütüncül bir yaklaşımla her iki tarafın birbirine oldukça benzeyen
ve savaştan zaferle çıkmak için gerçekleştirdikleri etkinlikler aynı ölçüde
ilgiye değer.


İşin
ilginç olan tarafı aradan geçen zamana ve bu süreçte değişen dünyaya karşın
Sovyetler Birliği sonrası dönemde Rus nüfuzunun ülkelerinden/bölgelerinden
çekilmesini isteyen Kafkasya halklarının neredeyse tümüyle Birinci Dünya Savaşı
başlangıcında Osmanlı Devleti ile yakın temas ve işbirliği içinde olanlardan
meydana gelmesidir. Üstelik Rus Çarlığı’nın vaktiyle Kafkasya ve ötesinde
egemen olabilmek için kullandığı ve anılan savaşta işbirliği yaptığı Ermenilerin
ise güncel çatışmalar içinde -türlü nedenlerle- bölgedeki Rus etkisinin
sürmesinde büyük önem taşıyan stratejik bir manivela olarak Rusya Federasyonu
tarafından değerlendirilmekte olduğu da yadsınamaz.


Dr. Vahdet KELEŞYILMAZ


Gazi
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi / Türkiye


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir