Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kurt : İslam Öncesi Türk
Kadınları
 

A.
İslam Öncesi Türk Kadınları

Eski Türk toplumlarında kadınların yüksek bir mevkisinin bulunduğuna dair
genel kanı vardır. Bazı Türk yaratılış destanlarında kadın, kâinatın
yaratılışına sebep olan bir ilham kaynağı olarak görülmüştür. (1)



İlk Türk hakanı olarak bilinen Teoman’a isyan eden oğlu Mete’nin, babasına
karşı askerlerinin sadakatini denemek için, her ne kadar eşlerini veya
nişanlılarını hedef alarak ok atmalarını emretmesi, dinlemeyenleri idam etmesi,2 kadınlara yaklaşım açısından olumsuz tavrı
gösterse de genelde kadın ile erkeğin bu toplumda eşit haklara sahip olduğu
anlaşılmaktadır. Ülkenin “birinci hanımı” konumunda olan
“hatun”un, şölenlerde, kurultaylarda ve tapınmalarda hemen
“hakan”ın sol yanıbaşında durması ve yönetim tarafından çıkarılan
fermanlara “hakan ile hatun emrediyor ki.” şeklinde başlanması bunun
açık belirtisidir. Yönetimde Hakan’ın ortağı olan kadına Türkân adı verilirdi.3 İki cins arasındaki eşitlik, halk
tabakalarında da görülmekteydi. Asya Hunlarından beri kadınların ata binip ok
attığı, güreş gibi sporlar yaptığı hatta savaşlara katıldığı bilinmektedir.



Sosyal hayatta oldukça aktif katılım gösteren kadınlar, yerli ve yabancı
erkeklerden kaçmamakla beraber namus ve iffetlerine son derece düşkündüler. Bu
yüzden fuhuş ve zina nadirdi. Zina toplumda nefretle karşılandığından bu suçu
işleyen kadın ve erkeği ortaya çıkarırlarsa, onları derhal iki parçaya
bölerlerdi. Arap seyyahı İbn Fazlan,
Seyahatnamesi’nde bu konuyla ilgili ilginç bilgiler vermektedir. Onun gözlemlerine
göre Bulgar Türkleri, kadın-erkek hep beraber nehre girip çırılçıplak
yıkandıkları halde herhangi bir şekilde zina etmezlerdi. Zina onlara göre en
büyük suçtu. Zina edenin statüsü ne olursa olsun, yere çakılan dört kazığa el
ve ayaklarını bağlayarak onu boynundan itibaren iki parçaya ayırdıktan sonra
parçalarını bir ağaca asarlardı. Zina olaylarına Oğuzların da çok sert tepkiler
gösterdiği görülür. Öyle ki Oğuzlar, kadınlarının en mahrem yerlerini bile
yabancıların görmesinden endişe etmezler ve bu durumun, “kadının onu örtüp
te başkalarına müsaade etmesinden daha iyi” olduğunu düşünürlerdi.4



Yakut inancına göre kadınlar doğum yapacağı zaman imdatlarına koşan doğum
tanrıçası Ayzıt’ın hiç hoşgörüyle karşılamadığı bir şartı vardı: Namusunu
muhafaza etmemiş olan kadınların yardımına ne kadar yalvarırlarsa yalvarsınlar
ve ne kadar kıymetli kurbanlar ve hediyeler sunarlarsa sunsunlar, asla
gelmezdi.5

Yılmaz
Öztuna
‘ya göre Göktürklerde fuhuş hemen hemen hiç görülmezdi. Evli bir kadına
tecavüzün cezası idamdı. Bir genç kıza tecavüz ise, genç kız evlenmeyi kabul
etmediği takdirde yine aynı cezayla karşılık görürdü.6



Göktürk efsanelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Türkler “baba ailesi”
düzenine sahiptiler. Ancak ailede statü esası değil de “velâyet”e
dayanan baba hukuku geçerli olduğu için Gökalp’e göre, bu aile ataerkil
olmayıp, babanın otoriter kişiliğinin yerine yardımcı rolü nedeniyle, kadın ve
erkeğin eşit haklarının bulunduğu “pederî” (ne ataerkil ne de
anaerkil) aile tipindedir.7 Erkekle
kadın ailede eşit olduğu için ocakta yani evde hem erkeğin, hem de kadının ayrı
ayrı mabudu bulunurdu. Erkeğinkine “od ata”, kadınınkine “od
ana” derlerdi.8 Ancak bu ailede oğulun
kıza göre biraz ayrıcalığı vardı. Göktürklerde oğul, “soy ağacının
kütüğü”; kardeş ise o “ağacın yaprakları”
gibi görülmekteydi.9 Ailede
oğlun imtiyazını doğuran neden, sadece, soyun onunla devam edeceği
telâkkisinden kaynaklanmıyordu. Bunun yanı sıra; fakir düşen babaya bakmak da
ona ait olduğundan oğul, ister istemez kendiliğinden imtiyazlı bir konuma
yükseliyordu.



Bu aileyi “geniş aile” diye nitelendirenler bulunmakla birlikte, onun
“küçük aile” biçiminde kurulu bulunması10 akla daha
uygun gelmektedir. Çünkü her evlilikten yeni bir aile doğardı. Bu yeni aile,
ayrı bir eve çıkar, yeni bir “ev-bark” kurardı. Evlenen erkek,
ebeveyninin sağlığında baba malından hissesini alır, kız da “yumuş”
denilen bir çeyiz getirirdi. Gelin ile güveyi mallarını birleştirerek bir ev
sahibi olurlardı.11 Müstakil kurulan yeni
evlerin, baba ocağına bazı bağlarla irtibatları devam etmekteydi. Baba muhtaç
durumda kaldığında oğlunun malından beşte birini alırdı.12



Genellikle, dıştan evlenmenin (exogamie) geçerli olduğu Türk ailesinde evliliğe
kutsal bir birlik nazarıyla bakılmaktaydı. Türkçede izdivaca
“evlenmek” anlamında “ev-bark” sahibi olmak denir. Eski
Türk dilinde “mabed”in karşılığı “bark” tır. “Ev”
de mukaddes bir mabet telâkki edildiğinden “bark” adını alırdı.13 Bu da Türkler’in ‘ev’ ve ondan türeyen
‘ev’lenmeye izafe ettikleri kutsiyeti göstermektedir.



Güveyi tarafı evlenebilmek için kızın velisine “kalın” denilen başlık
veriyordu. Evlenmelerde en çok göze çarpan, ölen erkek kardeşin dul kalan
hanımıyla (leviratus) veya çocuksuz olan genç üvey anneyle evlenme âdetinin
varlığıdır.14



Türklerin kadınlara fevkalâde saygılı davrandığı ve tekeşli yaşam sürdükleri
kaynaklarca tasdik edilmiş olmakla birlikte bilhassa, fûtûhat zamanlarında
bakabilecekleri kadar eş alanlar olurdu. Oğuz Destan’ında, Oğuz’un üç amcasının
üç kızıyla evlendiğini görüyoruz.15 İlk eş,
hiçbir zaman değer ve itibarını kaybetmez ve kumalarından dünyaya gelen
çocuklar da onun sayılırdı.16

 

B.
İslâmi Dönem Türk Kadınları




1. Selçuklular Öncesi Genel

X. yüzyılın ortalarında Seyhun nehrinin sağ kıyısına yerleşen Oğuzlar
İslâm’ı kabul ederek yeni bir döneme girdiler. İslâm, hayatlarında köklü
değişimler yapmakla birlikte Türkler, eski örf ve âdetlerini tamamıyla
terketmeyip yeni dinlerinin reddetmediği alışkanlıklarını devam ettirdiler.



Bu çerçevede aileyle ilgili örf ve âdetlerin birçoğu varlığını sürdürmüş;
önceden olduğu gibi aile ocağı kutsal sayılmış, sıkı akrabalık ilişkileri
içinde yine “küçük aileler” yaygın aile tipini oluşturmuştur.
Muhtemelen İslam öncesinin yaygın bir geleneği olan “ak ev”ler, eşler
ve evlenmemiş çocuklardan müteşekkil küçük ailelerin en belirgin kanıtıdırlar.
Zira, güveyi gerdeğe gireceği yeri ok atarak tayin eder17 ve baba ocağından ayrı “ak ev”ini
ya da “ak otağ”ını okun düştüğü yere kurardı.18 Kurulan yeni eve “ak ev”, denilmesi
de, çadırın henüz temiz ve beyaz olmasından kaynaklanıyordu.19 Keçe ve
kamışlardan yapılan söz konusu basit ve küçük evler, göçebe kültürünün bir
simgesidir.



Birbirine yakın ailelerden, daha beşikte iken “beşik kertmesi”
denilen âdetle çocuklarını nişanlayanlar görülse de evlenecek gençlerin onaylarının
da alındığı anlaşılmaktadır. Kız istemeye giden dünürler, “Tanrının
buyruğu, Peygamber’in kavli ile aydan arı günden (güneş) görklü (güzel)
kızınızı oğlumuza istemeye geldik” diyerek bir kıza talip olurlardı.
Nişanlı kıza “yavuklu” ya da “adaklu”denirdi.20



Kadının toplumdaki itibar ve değeri, İslâmi dönemde yazılmış olan Dede Korkut
kitabında belirgin bir şekilde görülür. Yabancı erkeklerin yanında “yaşmak
” takındıkları halde Bânu Çiçek gibi genç kızların damat adaylarıyla at ve
ok atma yarışları yapıp, güreş tutmaları, toplumda kadın aktivitesini gösteren
ilginç örneklerdir.



Halk kahramanları, hanımlarına aşk ve saygılarını dile getiren sözlerle hitab
ederken, birbirlerine kızdıkları zaman acı ve sert sözlerle de karşılık
verebilmektedirler. Deli-dolu bir Türk beyi olan Deli Dumrul, canını almaya
gelen Azrail ile mücadelesinde yenilince, hayatını kurtaracak fedakârlığı
ana-babasından değil kendisinin yerine ölmek isteyen karısından görmüş ve
sonuçta eşinden ayrılmak istemediği için, “Alırsan ikimizin canını al,
bırakırsan beraber bırak”, diye Ulu Tanrı’ya yalvarmış ve böylece ilâhi
affa mazhar olmuştur.21



Dede Korkut, dört kadın türünden sözeder: Solduran sop, dolduran sop, son
derece bayağı kadınlar ve evin dayağı olan kadınlar.22



Solduran sop: Sabahleyin elini yüzünü yıkamadan tıka basa yiyen; ‘bu evi harap
olası erkeğe varalıdan beri karnım doymadı, ayağım paşmak (papuç), yüzüm yaşmak
görmedi’ diye sızlanan ve kocasının ölmesini dileyerek bir başkasına varmak
isteyen kadın türüdür.



Dolduran sop: Yatağından çok geç kalktığı halde, hemen sokağa fırlayarak
sabahtan akşama kadar dedi kodu yapan; evine barkına bakmayan ve komşularıyla
iyi geçinmeyen kadındır.23



Bayağı kadın: Misafir geldiğinde kocasını mahcup eden, kocası istediği halde
‘ne yapalım bu yıkılası evde un, elek yok’ diyerek misafire yemek hazırlamayan,
kocasının sözünü dinlemeyen; Nuh Peygamber’in eşeği cinsinden olan kadın türü.
Bu üç kadın türü için Dede Korkut, “Bunlardan sizi Allah saklasın,
ocağınıza böyle avrat gelmesin”diye temennide bulunmaktadır.

Evin dayağı (direği) olan, Ayişe, Fatma soyundan kadın türü: Bunlar, kocası
evde olmasa bile, misafiri ağırlar; kocasının adını kötüye çıkarmadan onu
yedirip içirirler. Dede Korkut bu tür kadın için “onun bebekleri yetişsin,
ocağına bunun gibi avrat gelsin” dileğinde bulunmaktadır.



Burada bahsedilen kadın türleri, aslında, onların özgür konumlarını
yansıtmaktadır. Böyle bir ortamda varlıklılar arasında birden fazla kadınla
evlilikler görülse de, bunun az sayıda uygulandığı söylenebilir.24 Günümüz Orta Asta Türkmenlerinde halâ
söylenmekte olan “iki eceli (analı) kuzu sütten, iki ayalli (karılı) adam
bitten ölür” ya da “iki ayal adam25 bir er; üç
ayal olur.” Türkmen atasözleri bu gerçeğe işaret eder. “Dûzen (iki
eş) olan yerde düzen olmaz” özdeyişi de çok eşli yaşamın güçlüğünü
belirtir.



Türklerin çocuğa atfettikleri değer, aynı zamanda onların kız ve kadınlara
bakışlarını da yansıtır. Çocuğu olmayanların Tanrı tarafından lânetlendiği
inancı hâkim olduğu için çocuksuzlar lânetlenirdi. Bundan kurtulmak isteyen
anneler bir çocuğa gebe kalabilmek umuduyla dervişlere “adak” adardı.
Kız olsun erkek olsun, çocuğun doğumu müjdeye değer bir olay olarak görülür,
şenlikler yapılırdı. Ancak “baba adını yürüteceği” ve “aile ocağının
közü” olacağı anlayışıyla erkek çocuğun kızdan üstün tutulduğunu belirtmek
ilginç olacaktır.26 Bu durumu, Türkler’in
askeri ahlâk ve seciyelerinin bir sonucu olarak görenler bulunsa27 da bazı edebi eserlerde bir kız çocuğunun
dünyaya gelişinin hor görülme sayılması, cahili gelenekleri akla
getirmektedir. Yusuf Has Hâcib‘in
(vf./1070), Kitab-ı Dede Korkut‘tan çok daha
sonraları kaleme aldığı Kutadgu Bilig’de kız çocuğuna dair cahiliye zihniyetini
çağrıştıran şu ifadeler görülmektedir:



“Ey dost arkadaş, sana kesin bir söz söyleyeyim; bu kızlar doğmasa,
doğarsa yaşamasa daha iyi olur. Eğer dünyaya gelirse, onun yerinin toprağın
altı veya evinin mezara komşu olması daha hayırlıdır”.28



Genelleme yapmak doğru olmasa da bu sözler, X. yüzyılın önemli bir şahsiyetinin
bakış açısını yansıtmaktadır. Oysa aynı toplumın daha önceki dönemlerinde, bir
kız evlâda sahip olabilmek için arkadaşlarına dua talebinde bulunan beyler
vardı.29



Burada kadınların tarikat faaliyetleri hakkında kısaca bilgi vermek, onların
bazı toplumsal faaliyetlerini izleyebilme imkânını bize sağlayacaktır. İlk
olarak XIII. asırda kurulan tarikat ekollerinin kadınlar hakkında olumsuz
kanaatlerinin bulunmadığı söylenebilir. İbn Arabi (vf.
1240) gibi mutasavvıflar, kadınlara dair olumlu fikirleriyle geniş ölçüde tüm
tarikat ehlini etkilemiştir. O dönemlerde tarikata girmek isteyen bir kadın,
tecrübeli ve ehliyetli bir kadın vasıtasıyla şeyhle tanışıp el alır veya şeyhi
hiç görmeden aracı kadın tarafından tarikata kabul edilirdi. Bunlar kendi
aralarında zikir meclisleri düzenledikleri gibi içlerinde, erkeklerin de
katıldığı toplantılarda vaaz veren mürşideler vardı. Ancak kadın-erkek karma
halvet ve zikirlere ulema hiç de sıcak bakmamaktaydı. Piri Türkistan Ahmed Yesevi‘ye (vf.1166) nispet edilen Yesevilikte,
önceden olduğu gibi kadınlar şeyhlere mürid oluyor, zikir meclislerine
katılıyorlardı. Bu durum, katı bir ehl-i sünnet çizgisinde olan Horasan uleması
tarafından hoş karşılanmayıp şiddetle eleştiriliyor ve kadınların katıldığı zikir
meclislerinde Şeriat’ın hükümlerine uyulmadığı iddia ediliyordu.30

 

2. Selçuklular Dönemi Türk Kadınları

Selçuklular döneminde kadın haklarındaki gelişmelerin gözle görülür
noktalara ulaştığı söylenebilir. Toplumda, “altun gibi temiz ruhlu
kadın” ve “vücudu inci gibi temiz kadın” deyimlerinin
kullanılması, Selçukluların kadına bakış telakkileri hakkında bir fikir
vermektedir.31



Kadınlar, toplumsal hayatın bütün alanlarında, görünmekle kalmamış, erkeklerle
birlikte sefere çıkıp savaşa katılanları bile olmuştur.32 Bununla birlikte
Selçuklu toplumunda evliliklerin gerçekleşmesi, büyük meblağlara ulaşan başlık
ve mehir verilmesi şartına bağlıydı.33 Sadece Selçukluların değil, muhtemelen
İslam öncesi Türk toplumlarının âdeti olan başlık uygulamasının, Türk evlenme
geleneğinin ayrılmaz bir parçası olduğu söylenebilir. Kalın adı verilen
başlığın varlık nedeniyle ilgili olarak günümüz Türkmenlerinin yaptıkları
izahlar dikkate alınırsa, kırsal göçebe toplumlarında böyle bir âdetin meşru
gerekçeleri bile ortaya konabilir. Nitekim kalın âdetiyle ilgili şu gerekçeler
ileri sürülmektedir:



Birincisi kız velileri, aldıkları kalını kesinlikle zimmetlerine geçirmeyip,
bununla kızlarının ihtiyaç duyduğu “halat” (çeyiz) denilen tüm eşya
ve giysilerini tedarik etmektedirler. Kalın, bir bakıma kızın yeni kuracağı
evinin demirbaşlarını almasını sağlamaktadır.



İkincisi başlık, poligam evlilikler için caydırıcı bir işleve sahiptir. Poligam
evliliklere tedbir olarak, erkeğin vermesi gereken kalın’ın yüksek tutulduğuna
dair tespit34 dikkate değerdir. Gerçekten de sosyo-kültürel çevre birden fazla
kadınla evliliğe müsait olmasına rağmen, Türkmenlerde poligam evlilikler çok az
görünmektedir.



Türkmenlere göre kalın’ın diğer önemli işlevi, boşanmaları engellemeye
yöneliktir. Türkmen geleneklerine göre erkek, karısını boşadığında toyda
(düğün) gelinin getirdiği tüm hediye ve eşyayı geri vermek zorundadır. Böylece
boşanmak isteyen erkek önemli bir mali sorumlukla karşı karşıya kalmaktadır.
Kısacası kalın, boşanmaları caydırıcı bir emniyet sûbabı işlevine sahiptir.35



Bu durumda kalın adı verilen başlık geleneğinin, kadınları destekleyici bir
işlevinin bulunduğunu söylemek, hemen reddedilebilecek bir iddia olmaktan
uzaklaşır.



Kadınların sadece Selçuklularda değil diğer Türk topluluklarında da haklar
açısından önemli kazanımlara sahip olduğu görülür. Kırım ve Azak bölgelerindeki
Orta tabakaya mensup Türk erkeklerinin kadınlarına gösterdikleri aşırı saygıya
epeyce şaşıran diğer bir Arab seyyahı İbn Batuta’dır (vf. 1369). O, kadınların
toplum içerisindeki konumlarını görünce; “Bazen kadınlara erkekleriyle
beraber rastlarsınız ve o zaman bu adamları kadınların hizmetkârları
zannedersiniz” demekten kendini alamaz.36

Azak hükümdarı Mehemmed Özbeg Han’ın hanımlarından birinin etrafında oluşan
bir efsaneyi nakleder. Onun gözlemine göre, Kefe, Kırım, Macar, Azak, Soğdak,
Harezm ve Saray gibi önemli şehirleri bulunan Azak hükümdarı Mehemmed Özbeg
Han,37 her Cuma günü, namaz sonrası köşkte, halka açık düzenlediği törene,
kendisinden sonra gelen eşlerini ayakta karşılayarak sağ ve sol yanında onlara
yer gösterirdi. Ancak, eşlerinden en çok beğendiği ve kadınlarını başı olan
Taytuğlu Hatun’u köşkün kapısında karşılayıp elinden tutarak içeri getirir ve
tahtın bulunduğu yere öylece götürerek yerine oturtur, sonra da kendisi
makamına geçerdi. Taytuğlu Hatun en fazla hoşlandığı ve sevdiği kadın
olduğundan Sultan, çoğu gecelerini onunla geçirirdi. Halk bu ilgiden ötürü ona
karşı daha fazla saygı göstermekte ve kendisinde olağanüstü güçler
vehmetmekteydi. İbn Batuta’nın güvendiği dostlarından birisi ona;
“Sultan’ın bu kadını, bir özelliğinden yani her yaklaştığında, onu bakire
imiş gibi bulduğundan sevdiğini” söylemişti. Bir başkası ise;
“Taytuğlu Hatun’un, Hz. Süleyman’ın saltanatının çökmesine sebep olan kadının
soyundan geldiğini, Süleyman yeniden iktidarı eline geçirdiğinde, onu hiçbir
canlının yaşamadığı bir bozkıra atılmasını emrettiğini, bunun üzerine Dest-i
Kıpçak’a bırakılan adı geçen kadının rahminin halkaya benzer bir şekilde
yaratıldığını ve onun soyundan gelen bütün kadınlarda bu özelliğin
görüldüğünü” ilâveten anlatmıştı. İbn Batuta, Çin’de benzeri kadınların
bulunduğuna dair duyumlarını da nakletmektedir.38



Sultan’ın dört hanımından üçüncüsünün, Bizans İmparatoru’nun kızı olması, Kırım
Hanlığıyla Bizans-İstanbul ilişkilerinin bulunduğunun bir belirtisidir. İbn
Batuta da dahil olmak üzere beş yüz kadar maiyetiyle birlikte söz konusu
hanımın İstanbul’a babasını ziyarete gidişi, ilişkilerin canlılığını
göstermektedir. Bjellon adındaki karısının adını ve dinini değiştirmesi
konusunda baskı yapmamasına ve yanında kendisi olmadığı halde kalabalık bir
grupla onu İstanbul’a göndermesine bakılırsa Mehemmed Özbeg Han, oldukça
liberal görüşlü hükümdardı. Üstelik bu hanımın, seyahat esnasında yemeklerde
kendisine sunulan şarabı içmeye ve domuz etinden yapılan yemekleri yemeğe de
başladığı görülmüştür. Sultanın bütün eşleri, halktan ve saray halkından
kaçmayıp, köşk misafirlerine bizzat kendileri kımız sunabiliyorlardı.



Kırım’da bütün Türk kadınlarının dışarıda yüzleri açık dolaşıp, erkeklerden
kaçmamaları,39 sadece üst tabaka kadınlarının değil diğer katmanlarda yeralan
kadınların da özgürlüklerden yararlandığını göstermektedir.

 

3. Osmanlıların İlk Dönemlerinde Türk Kadınları

İlk dönemlerdeki Osmanlı kadınlarının Selçuklu dönemi kadınlarıyla benzer
özellikler taşıdığı söylenebilir. İlk dönem Osmanlı kadınlarına ait bilgiler,
kısmen tarih, menkıbe ve ahlâk kitaplarında yer almaktadır. Ancak bunlar da
oldukça dağınık ve yetersizdirler. Mevcut kaynaklara bakıldığında, Türk
kadınlarının, ilk dönemlerde, daha önceki Türkmen kadınlarının tipik
özelliklerini sürdürdüğü anlaşılır. İhtilâflı olmakla birlikte bazı
araştırmacılar tarafından Anadolu Selçukluları döneminde, sosyal zümrelerden
birisi olarak görülen “Bacıyan-ı Rum” (Anadolu Bacıları), XIII.
yüzyılın ikinci yarısında kurulmuş ve iki asır içinde de dağılmış bir kadın
teşkilâtıdır. Kadınların üretimde ve sosyal hayatta organize olmasını sağlayan
bu teşkilâtın, “Ahiyan-ı Rum”un (Anadolu Ahileri) kurucusu Ahi Evren’in
eşi Fatıma Bacı tarafından kurulduğu tahmin edilmektedir.

Kendisine “Kadın Ana” “Kadıncık Ana” diye hitap edilen
Fatma Hatun,40 sosyal hayatta, kocası Ahi Evren kadar etkin bir kadın
görünümündedir. Ahilerle birlikte Kayseri’de dokumacılık yapan ve kendilerine
“Bacı” denilen kadınlar Moğol istilâsına karşı erkeklerle birlikte
direnmişler ve bizzat çatışmaların içersinde yer almışlardır. Ancak IV.
Kılıçaslan, Moğol desteğiyle tahta geçince Ahiler için sürgün ve göç hayatı
başlamıştır. Böylece, Orta Anadolu’dan pekçok Ahi ve Türkmenle birlikte uç
bölgelere doğru hareket eden Bacılar, yeni yerleştikleri bölgelerde
faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bir uç beyliği olan Osmanlıların kuruluş ve
gelişmesinde Ahi ve Bacıların önemli hizmetleri olmuştur.41



Ahiliğin kadınlar kolunu teşkil eden söz konusu hanımlar, dinî ve kültürel
faaliyetlerini bir tarikat disiplini ve metodu içinde devam ettirdiklerinden
dolayı Bacıyan-ı Rum’un kadınlara mahsus bir tarikat adı olabileceği ihtimali
de söz konusudur. Nitekim yukarıda adı geçen Fatma Hanım’ın, tarikat hayatının
ilk yıllarında Hacı Bektaş-ı Veliye intisaplı bir müride iken42 daha sonraları
kızkardeşi Âmine Hatun ile birlikte mürşidelik makamına ulaştığı belirtilir.43
Ancak, tıpkı Hoca Ahmed Yesevi örneğinde olduğu gibi, kadınların erkeklerle
birarada zikir, sema ve sohbet meclislerinde bulunmaları o dönemde yine bazı
çevrelerin şiddetli eleştirilerine hedef olmuştur. Bu çevreler onlara, her
kötülüğü mübah sayan anlamında “mübahi” veya “ibahiyeci”
yaftasını vurmuştur.



Kadın-erkek sema ve zikir meclislerinde birarada bulunma âdeti sadece Anadolu
Selçukluları zamanında görülmeyip bu, X. asırdan beri uygulanan bir hadiseydi.
Anadolu Selçuklularında bunun öncüsü, Fatma Bacı’nın babası Evhadu’d-Din
Kirmani idi. Bu nedenle o, çoğu kez tenkitlere maruz kalmıştır. Muhaliflerinin
başında da Mevlâna’nın gelmesi ilginçtir. Kadınların eğitim ve öğretimini
önemseyen Kirmani, her iki kızına düzenli tahsil yaptırdığı gibi el sanatları
öğrenmelerine de özel çaba sarfetmiştir. Ahi evren de büyük ölçüde Şeyhi’nin
yolundan gitmiştir denilebilir. Eşi Fatma Hatun, genç kız ve hanımlarla
birlikte erkekleri de irşat eden keşf ve keramet sahibi büyük bir mürşide idi.
Keza kızkardeşi Âmine Hatun, Şam’da 18 adet hanikâh’ın şeyhliğini yapan âlim ve
zahide bir kadındı.44

Örgütlü tarikatlar içerisinde kadın etkinliklerinin en fazla iki asır daha
devam ettiği, sonraki yıllarda kadınların tarikatlerde benzeri rollerini
engelleyici katı bir anlayışın ortaya çıktığı söylenebilir.



Osmanlı’nın kuruluş yıllarında toplum katmanlarının birbirinden belirgin tarzda
ayrışmaması nedeniyle, sultan hanımları, toplumun sıradan bir üyesi gibi
toplumsal etkinliklerin içinde yer alabilmekteydi. Bu nedenle onların toplumsal
serüvenlerini genelleştirmek yanlış olmasa gerektir. Zaten ilk dönem
kadınlarıyla ilgili bilgiler, tarihi kaynakların daha çok onlardan bahsetmesi
nedeniyle, sultan eşlerine aittir.

Kurucu olan Osman Bey’in ilk evliliğini, ünlü Ahi şeyhi Edebali’nin kızı
Bâlâ Hatun, daha sonra Mâl Hatun (Orhan Bey’in annesi) ile evlendiğini
biliyoruz. Ancak kaynaklarda, onun eşlerine dair -Edebali’nin efsanevi çınar
rüyasının dışında- çok az bilgi bulunmaktadır.



İbn Batuta, İznik şehrinin yönetcisi olarak Orhan Gazi’nin eşi Nilüfer Hatun’un
adını verir. Kendisini ziyarete gelen İbn Batuta’ya ikram ve iltifatta da
bulunan Nilüfer Hatun,45 olgunluğu ve dindarlığıyla temayüz eden hayırsever bir
kadındır. Bursa’da kaplıca kapısı yanında bir tekke, Darülharp mahallesinde bir
mescit ve Bursa ovasından geçen çaya bir köprü yaptırmıştır. Yaptırdığı köprü
nedeniyle de bu çaya Nilüfer adı verilmiştir. Ayrıca oğlu Murad Gazi tarafından
kendi adına İznik’te bir imaret inşa edilmiştir.46



Yorkhisar Tekfuru’nun kızı olan Nilüfer (Holifira), Orhan Bey’in ilk eşidir.
Süleyman Paşa ile Murad Gazi bu evlilikten dünyaya gelmiştir. Orhan Bey’in
ikinci eşi, Bizans İmparatoru’nun kızı Asporça Hatun’dur. Adı geçen hanım,
Şehzade İbrahim ile Fatma Hatun’un annesidir. Bir diğer Bizans İmparatoru’nun
kızı Teodara (Maria) onun üçüncü eşidir. Teodara, Şehzade Halil’in annesidir.
Orhan Bey tarafından sevilip sayılması nedeniyle Teodara’nın oğlu Halil’i
veliaht yapması için kocasına baskı yaptığı söylenir. Mahmud Alp’in kızı
Eftandise Hatun ise Orhan Bey’in evlendiği tek Türk kadınıdır. Orhan Bey’in
Türk olmayan kadınlarla evlenen ilk Osmanlı yöneticisi olması, birden fazla
kadınla evlilik yapmış olmakla birlikte az sayıda çocuğunun bulunması, onun
evliliklerinden dikkat çekici yönleridir.47



Orhan Gazi’nin yerine geçen oğlu Murad Gazi’nin ilk eşi, Gülçiçek Hatun’dur.
Yıldırım Bayezid’in annesi olan bu kadının Rum asıllı olabileceği belirtilir.
Bulgar kralı Şişman’ın kızkardeşi (ya da kızı) Tamara (Mara) ve Kızıl Murad’ın
kızı Paşa Melek Hatun onun diğer eşleridir. I. Murad’ın Nilüfer ve Melek Hatun
isimli iki kızı ve Bayezid’in dışında Yahşi Bey isimli bir oğlu daha vardır. I.
Murad kızı Melek Hatun’u, Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey ile evlendirmiştir.
Melek Hatun, bilahare araları açılan kocası ile kardeşi Yıldırım Bayezid arasında
arabulucu rolü üstlenmişti. Fakat Yıldırım Bayezid, düşmanca hareketleri
nedeniyle eniştesi Alâeddin Ali Beyi öldürterek Melek Hatun’la birlikte üç
oğlunu Bursa’ya getirtmiştir. 48



Üçüncü Padişah Yıldırım Bayezid, Devletşah Hatun, Maria (Sırp
kralının kızı) ve Hafsa Hatun ile evliydi.49
Bazı Osmanlı tarihçileri, Maria’nın Bayezid’i içkiye, zevkü sefaya
alıştırdığını yazarlar. Devletşah Hatun, Germiyanoğlu Süleyman Şah’ın kızıydı.
Süleyman Şah, diğer beyliklere karşı durumun güçlendirmek için adıgeçen kızını
Yıldırım Bayezid’e vermek üzere I. Murad’a elçi göndermişti. I. Murad, kadınlı
erkekli bir grubu Germiyan’a göndererek gelini Bursa’ya getirtti ve çok tantan,
şatafatlı bir düğün tertip etti. Bunu için etraftaki bütün beylere okuyucular
gönderildi. Kızın babası, çeyiz olarak Kütahya, Tavşanlı, Eğrigöz ve Simav’ı
verirken sancak beyleri paha biçilmez saçular (düğün hediyesi) getirmişlerdi.50



Yıldırım Bayezid’in yedi çocuğundan birisi olan Çelebi
Mehmed
, Devletin başına geçtiğinde, Osmanlı toplumu büyük çalkantılar
içerisindeydi (Fetret dönemi). Emine ve Kumru Hatun isimli
iki eşiyle birlikte kurduğu aile yaşamının sadeliği, döneminin siyasi havasıyla
paralellik arzeder. İstikrarını büyük ölçüde kaybeden Osmanlı topraklarında
Çelebi Mehmed’in işlerinin zorluğu, onun az kadınlı aile yaşamını zorunlu hale
getirmiştir denilebilir. Nitekim II. Murad’la birlikte tekrar gelişme eğilimine
giren Osmanlı yöneticilerinde, Orhangazi ile başlayan, yabancı kadınlarla
evlilik alışkanlığına tekrar dönüldüğü görülür. II. Murad’ın Hatice Hatun
(Çandarlıoğlu’nun kızı), Hûma Hatun (Fatih’in annesi), Yeni (Jeni) Hatun ve
Mara (Despina) isimli ikisi yabancı asıllı olmak üzere dört eşi vardı.51

Özetlersek, Bursa’nın başkent olduğu Osmanlı’nın ilk döneminde, yabancı
kadınlarla evlenen ilk Padişah’ın Orhan Gazi’nin olduğu görülür. Onun dört
eşinden sadece bir tanesi Türk asıllıdır. Kurucu Osman Gazi’nin dışında bütün
Padişahlar, çok eşlidirler. Bununla birlikte yedi çocuğu bulunan Yıldırım
Bayezid’in dışındakilerin çocuk sayılarının azlığı dikkat çekmektedir.



Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ilk dönemlerde çok kadınla evlilik,
Osmanlı soyunun dışında diğer halk katmanlarında da yer yer görülen bir
uygulamadır. Kadın haklarında olumsuzluğu gösteren poligam hayatın, yönetici
sınıfın dışında diğer toplumsal tabakalarda da -en azından o zamanki koşullar
açısından- varlığını meşrulaştıran gerekçelerin bulunduğu söylenebilir. Çünkü,
sürekli savaş halinde olan ve gittikçe fiziksel bakımdan büyüyen toplumun
karşılaştığı sorunlar, onların çokeşliliğini belirleyen önemli bir etkendi.
Ayrıca, savaşlarda yendikleri Bizanslılardan ganimet olarak aldıkları çekici
genç kadınlar, Türk erkekleri için çokeşliliğin aynı zamanda toplumsal onayını
da sağlayan cazip unsurlardı.52 Gaziler böylece, sadece güzel bir kadınla
evlenmekle kalmıyor, onunla birlikte mamur bir eve de sahip oluyordu. Bu, Orhan
Gazi’nin İznik’e girişini tasvir eden Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazâde’nin
cümlelerinden açıkça anlaşılmaktadır:



“(Türkler şehre girince) kâfirler karşıladılar. Sanki padişahları ölmüş de
oğlunu tahta geçirir gibi oldular. Bilhassa kadınlar çok geldiler. Orhan Gazi;
‘Bunların erkekleri hani?’ diye sordu. ‘Kırıldılar, kimi savaştan kimi
açlıktan’diye cevap verdiler. Aralarında pek güzel olanları çoktu. Orhan Gazi
bunları gazilere paylaştırdı. Emretti; ‘Bu dul kadınları nikâh edin’ dedi. Öyle
yaptılar, Şehrin mamur evleri vardı. Evlenen gazilere verdiler. Hazır ev ve
kadın ola kim kabul etmeye”.53



NOTLAR 



1 Yakut Türklerinin inançlarına göre, kâinat yaratılmadan önce, evren denizden
ibaretti; “Tanrı Kara Han” bu denizin üzerinde tek başına
düşünüyordu. Nihayet yalnızlıktan usanarak canı sıkılmaya başlayınca, denizde
“Ak Ana” göründü. Kara Han’a: “Yarat!” dedi ve kayboldu.
Bunun üzerine Ak Ana’dan aldığı ilham ile Kara Han kâinatı yarattı. Bkz. ,
Abdülkadir, “Türk Mitolojisinde ve Halk Edebiyatında Kadın”, Türk
Yurdu, c. 4, Numara 2, İst. 1926, s. 305.

2 Mehpare Tevfik, Türk Tarihinde Aile Hayatı Evrimi ve Bunda Kadın, Hüsnü
tabiat Matbaası, İst. 1936, s. 15.

3 Gökalp, Ziya, Tamamlanmamış Eserler, c. 1, Ank. 1985, s. 91-92; Türkçülüğün
Esasları, haz. M. Ünlü, Y. Çotuksöken, İnkılâp ve Aka Y, İst. 1978, s. 144.

4 İbn Fazlan Seyahatnamesi, haz. Ramazan Şeşen, İst. 1975, s. 31-32, 57.

5 Gökalp, Türkçülüğün Esasları, 146; Ayrıca bkz. , Kandemir, M. Yaşar,
Örneklerle İslam Ahlâkı, Nesil Y, İst. 1979, s. 74-75.

6 Öztuna, Yılmaz, Türk Tarihinden Yapraklar, Milli Eğitim Basımevi, İst. 1992,
s. 296.

7 Ögel, Bahattin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, c. 2, İst. 1971, s. 29-30.

8 Gökalp, Ziya, Türk Medeniyeti Tarihi, Matbaa-i Amire, İst. 1341, s 264.

9 İslam Ansiklopedisi (Bundan sonra İA şeklinde gösterilecektir), Milli Eğitim
Basımevi, İst. 1965, c. X11/2, s. 220, “Türkler”mad.

10 İA, X11/2/220, “Türkler” mad.

11 Gökalp a.g.e., 265-266.

12 Gökalp, Tamamlanmamış Eserler, I/91.

13 Gökalp, Türk Medeniyeti Tarih, 266.

14 İbn Fazlan Seyahatnamesi, 32; Eröz, Mehmet, Türk Ailesi, Milli Eğitim
Basımevi, İst. 1977, s. 15.

15 Gökalp, a.g.e., 72-73.

16 Mehpare Tevfik, a.g.e., s. 16; Köprülü, M. Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, İst.
1980, s. 16-17, Ögel, a.g.e., II/29-30; Fındıkoğlu, Z. Fahri, “Türk Aile
Sosyolojisi”, c. X1, İst. Univ. Hukuk Fak. Mecmuası, c. I, S. 3-4, İst.
ts, s. 266.

17 Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Metin-Sözlük, İst. 1986, s. 41.

18 Ergin, a.g.e., 54; Günümüz Orta Asya Türkmenlerinde, “kara ev”
adıyla halâ varlığını devam ettiren ak evler, iskeleti ince çıtalar haline
getirilmiş kamışlardan, dış yüzeyi koyun veya deve keçesinden oluşturulmuş
yarım daire şeklindeki çadırlardır. Ortasında bir ocak bulunur. Zemine koyun
keçeleri veya halılar serilmiştir. Çadırın tepesi ocak dumanının çıkması için
açık bırakılmıştır. Oldukça sıhhî görünüme sahipler. Sayılarında azalma olduğu
söylenmekle birlikte hemen her obada, birkaç tane birden görmek mümkündür.
Normal evlerin hemen yanıbaşında avlularda yer alan bu evleri Türkmen aile
reisleri, artık özel kutlamalarda ve misafir ağırlamada kullanmaktadırlar.
Türkmenlerin anlattığına göre, iskelet çıtaları, başlangıçta, ak renkli olduğu
için bu adı almışlardır. Lâkin beş altı sene sonra çıtalar kararmaya
başladığından isimleri de “kara ev”e dönüşür. Bugün Türkmenistan’da,
yenileri çok az kurulduğundan “kara ev” tanımlaması yaygındır.

19 Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, 266.

20 Ergin, a.g.e., 12-13, 37-38, 75.

21 Ergin, a.g.e., 10-11.

22 Bu tür kadınlar, evine giren hırsız köpeklerin sağı solu dağıttığını, evi
tavuk kümesine, sığır damına döndürdüğünü görünce; “Kız Zeliha, Zübeyde,
Urüveyde, Çan Kız, Çan Paşa, Ayna Melek, Kutlu Melek ölmeğe, yitmeğe gitmedim.
Yatacak yerim gine harap olaydı da n’olaydı komşu hakkı, Tanrı hakkı için benim
evime bakaydınız” diye komşularına çıkışırlar.

23 İA, X/389, “Selçuklular” mad.

24 Orta Asya Türkmenlerinde “adam” sözcüğü sadece erkekleri değil
kadınları da nitelendirmektedir.

25 Ergin, a.g.e., 9, 10, 17.

26 Mehpare Tevfik, a.g.e., 9.

27 Yusuf Has Hâcib, Kutatgu Bilig, çev. Reşit Rahmeti Arat, (1-3), Türk Tarih
Kurumu Başkanlığı Yay. , Ank. 1959, c. 2, s. 326, 4511 ve 4512. maddeler.

28 Ergin, a.g.e., 34. Dede Korkut destanının bu kısmı, İslâm öncesi Türkleri
anlatmaktadır.

29 Bu konuda anlatılan bir menkıbeye göre bazı münafıklar, Ahmed Yesevi’nin
meclisine örtüsüz kadınların da devam ederek erkeklerle birlikte zikir
yaptıklarını yaymaya başlamışlardı. Şeriat’ın hükümlerine son derece bağlı olan
Horasan ve Maveraünnehir âlimleri özel olarak bir müfettiş gönderip bu şayianın
doğru olup olmadığını tahkik ederler ama araştırma sonucunda bunun kuru bir
iftira olduğu anlaşılır. Lâkin Hoca Ahmed Yesevi onlara bir ders vermek ister.
Bir gün müridleriyle birlikte mecliste otururken mühürlü bir hokka getirip
ortaya koyar ve oradakilere hitaben: “büluğa erdiği günden bu ana kadar
sağ kolunu avrat uzuvlarına hiç değdirmemiş evliyâdan kim varsa beri
gelsin” der. Ancak hiç kimsenin sesi çıkmaz. Derken, şeyhin müridlerinden
Celâl Ata ortaya çıkar. Hoca Ahmed Yesevi, hokkayı ona vererek kendisini
müfettişlerle birlikte Horasan’a gönderir. Horasan uleması mühürlü hokkayı
açtıklarında, içinde bir miktar pamukla ateş bulunduğu halde közlerin pamuğu
yakmadığını hayretle görürler ve onun kendilerine vermek istediği şu dersi
hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde açıkça anlarlar; “eğer
erkek-kadın bir ehl-i hak meclisinde biraraya gelip birlikte zikir ve ibadet
edecek olsalar bile Hak Tealâ, onların kalplerindeki her türlü kötü duyguları
yoketmeye muktedirdir”. Bunun üzerine hepsi utanır, hediyeler ve adaklarla
suçlarını affettirmeye çalışırlar. Bkz. , Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk
Mutasavvıflar, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay, Ank. 1991, s. 33-34; Uludağ,
Süleyman, Sûfi Gözüyle Kadın, İnsan Yay. , İst. 1995, s. 110-111.

30 Kaşgarlı Mahmut, Divanu lügati’t-Türk Tercümesi, çev. Besim Atalay, (I-III),
Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ank. 1985, s. 155.

31 İA, X/388-389; Kafesoğlu, İbrahim, Sultan Melikşah, Milli Eğitim Basımevi,
İst. 1973, s. 7.

32 Binlerce yıllık çoğu geleneklerini günümüzde de yaşattıkları gözlemlenen
Orta Asya Türkmenlerindeki “kalın” denilen başlık âdetinin eski Türk
toplumlarındaki uygulamayla yakın bir ilişkisinin olduğu açıktır. Geleneksel
yapılarında çok köklü değişimlerin gerçekleşmediği Türkmenlerde, çok katı ve
kutsal bir değer halinde halâ varlığını sürdüren “kalın” âdetinin
tahlili, tarihteki uygulamanın daha kolay anlaşılmasını sağlayacaktır. Günümüzde
gelinin en yakın velisine kalın verilmeden herhangi bir evliliğin gerçekleşmesi
neredeyeyse imkânsızdır. Kazara kalınsız bir evlilik yapılmışsa bu, sonradan
ciddi sorunlara yol açabilir. Düğünden yaklaşık 40 gün geçtikten sonra 10-15
günlüğüne baba evine ziyarete giden gelin, böyle bir durumda, kalını ödeninceye
kadar baba evinde rehin tutulur. Bu durumda gelinin baba evini terketmesi,
olası değildir, koca evine dönmesi, toplumda hoş karşılanmaz; “kendi
gitti” (gönüllü) diye dedikodu (gürün etme) edilir.

33 Mehpare Tevfik, a.g.e., 25.

34 Gerçekten de Aşkabat’ta kaldığımız süre içinde herhangi bir boşanma olayıyla
karşılaşmadığımızı söylersek abartmamış oluruz. Bu toplumda en azından erkekler
açısından gerektiğinde kadın dövmek bir hak ve olağan bir fenomen gibi
düşünülmekle birlikte ev içinde ve dışında kadınlar, eş, gelin, anne ve
kardeşler olarak ailenin erkekler kadar tabii bir parçasıdırlar. Geleneksel
hayat yaşayan Türkmenlerin, modernleşme süreciyle birlikte bahsedilen
çizgilerin de bir kırılmanın yaşanacağını söylemek kehanet olmasa gerek.

35 İbn Batuta, İbn Batuta Seyahatnamesinden Seçmeler, haz. İsmet Parmaksızoğlu,
Milli Eğitim Basımevi, İst. 1971, s. 79-80.

36 Mehemmed Özbeg Han, 1312-1340 yılları arasında saltanat sürmüştür.

37 İbn Batuta a.g.e., 82, 87.

38 İbn Batuta a.g.e., 80, 89, 100, 104.

39 Menâkıb-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli (Vilâyetnâme), haz. , Abdülbaki
Gölpınarlı, İst, 1958, s. 64-65.

41 Bayram, Mikail, Baciyan-ı Rum (Anadolu Selçukluları Zamanında Genç Kızlar
Teşkilâtı), Konya, 1987, s. 42-43.

42 Vilâyetnâme, 64-65.

43 İbn Batuta, a.g.e., 46-47.

44 Uluçay, M. Çağatay, Padişahların Kadınları ve Kızları, Türk Tarih Kurumu
Yay. , Ank. 1992, s. 4.

47 Uluçay, a.g.e., 3-5.

48 Uluçay, a.g.e., 6-7.

49 Uluçay, a.g.e., 8.

50 Âşıkpaşazâde, Âşık Paşaoğlu Tarihi, haz. Nihal Atsız, İst. 1970, s. 54-55.

51 Uluçay, a.g.e., 13-17.

52 Jennings, Ronald, “Gazi tezi Üzerine Düşünceler”, çev. S. Pay, U.
Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, S. 7, c. 7, s. 663.

53 Âşıkpaşazâde, a.g.e., s. 66.

Yrd.
Doç. Dr. Abdurrahman Kurt












































www.tarihtarih.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış