• JEO-STRATEJİ DOSYASI : JEO STRATEJİ İLE İLGİLİ 15 ADET MAKALE DİKKATİNİZE SUNULUR
  • Yayın Tarihi : 5 Ağustos 2018 Pazar
  • Kategori : JEO-POLİTİK & JEO-STRATEJİ


Kuzey Irak’ta Etnik Çatışma Planı Var mı? DOSYASI

SETA Strateji Araştırmaları Direktörü Hasan B. Yalçın, Kuzey Irak’ın etnik unsurlarının bölgenin şekillendirilmesi üzerindeki etkisi üzerine değerlendirmelerde bulundu.

SETA Strateji Araştırmaları Direktörü Hasan B. Yalçın, A Haber ekranlarında yayınlanan Kadraj programında Kuzey Irak’ın etnik unsurlarının bölgenin şekillendirilmesi üzerindeki etkisi hakkında değerlendirmelerde bulundu. Sistemi çökmüş bir ülkenin içerisinde nüfus yoğunluğu gibi kavramların manipüle edilmiş kavramlar olduğunu dile getiren Yalçın, 2003’ten beri Kuzey Irak’ta Kürdistan Bağımsız yönetimi veya otonom bölgesi yaratılmaya yönelik çabaların zaten bu bölgede Kürt nüfusunun yoğunlukta olmasıyla ilişkilendirildiğini ifade etti. Suriye’de belirli bir coğrafyada çok yoğun bir Arap nüfusu olmasına rağmen başka bir yönetimin ele geçirebildiğini söyleyen Yalçın, bölgelerdeki devletlerin demografiyle ya da referandumla belirlenmediğini bölgelerin güçlü olanın zayıfı yönlendirilmesiyle şekillendiğini belirtti.

ABD Türkiye’nin Ağırlığını Azaltmaya Çalışıyor DOSYASI

SETA Strateji Araştırmacısı Talha Köse Türkiye-ABD ilişkileri ve ABD’de açılan davalar üzerine değerlendirmelerde bulundu.

SETA Strateji Araştırmacısı Talha Köse TRT Haber ekranlarında yayınlanan Değişen Türkiye programında Türkiye-ABD ilişkileri ve ABD’de açılan davalar üzerine değerlendirmelerde bulundu. ABD’nin Türkiye’nin ağırlığını azaltmaya çalıştığını söyleyen Köse, ABD’nin Türkiye’ye alan açtırmamaya çalıştığını ve Ortadoğu’da meydana gelen boşluğun doldurulması konusunda Türkiye’nin önünü kesmeye çalıştığını belirtti. ABD’nin daha önce diğer liderlere yapmaya çalıştığı gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da kendi sözünden çıkmayan bir aktör haline getirmeye çalıştığını söyleyen Köse, yaşanan krizlerde Türkiye’nin aktif rol almasını istemediklerini ve ortaya çıkan senaryoyu kabullenmesini istediklerinin altını çizdi.

Erdoğan’ın Körfez Turu ve Türkiye’nin Merkezi Rolü DOSYASI

Körfez’de gelinen noktada taraflardan beklenen karşılıklı adımlar atarak krizi yumuşatmalarıdır. Bu açıdan Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a atfettiği rol önemli.

Bu hafta başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, beraberindeki heyetle iki günlük bir Körfez ziyareti düzenledi. Ziyaret kapsamında Suudi Arabistan, Kuveyt ve Katar’a yönelik gerçekleşen ziyaretin Irak, Suriye ve terörle mücadele gibi bölgesel konularla ilgili çözüm yolları aramanın yanında iki temel amaca matuf olduğu söylenebilir. Birincisi Körfez krizinin çözümüne yönelik çaba sarf etmek; ikincisi ise Türkiye’nin özellikle son dönemde Körfez ülkeleriyle gelişen ilişkileri, güvenlik ve ekonomi alanlarında elde ettiği çıkarlarını korumaktır. Aslında bu iki hedef birbiri ile doğrudan ilintilidir ve krizin başından itibaren Türkiye bu hedeflere ulaşmak için oldukça tutarlı ve sonuç alıcı bir strateji izlemiştir. Bu durum Türkiye’nin yalnızca kriz anlarında oynayabileceği arabuluculuk rolüne değil; aynı zamanda bölgesel düzeyde sahip olduğu merkezi role de işaret etmektedir. Bu ziyaret, İsrail’in Mescid-i Aksa’yı ibadete kapattığı bir döneme denk gelmiş olması dolasıyla ayrıca önemlidir. İsrail’in, en büyük avantajının İslam dünyası içindeki ihtilafların olduğu düşünüldüğünde Türkiye’nin oynadığı arabulucu ve birleştirici rolün önemi daha da görünür hale gelmektedir.

KÖRFEZ KRİZİ VE TÜRKİYE

Katar ile diğer Körfez ülkeleri arasında başlayan siyasi kriz neredeyse iki ayını doldurdu. 5 Haziran’da Katar’a yaptırım kararlarının açıklanması ile gündeme oturan krizin şu ana kadar üç aşamadan geçtiği söylenebilir. Birincisi, 23 Mayıs ile 5 Haziran’a kadar geçen süre içinde krizin ısındığı ilk aşamadır. 23 Mayıs’ta Emir’e ait olduğu iddia edilen ve “İran’a yönelik düşmanca politikaların yanlış olduğuna” yönelik ifadeleri içeren ses kayıtlarının Katar Haber Ajansından yayınlanması bu krizin başlangıcıydı. Katar’ın bir siber saldırı altında olduğunu ve bu sözlerin gerçeği yansıtmadığına yönelik açıklamaları Suud ve müttefiklerini yatıştırmaya yetmedi.

5 Haziran’da Katar’a yönelik ağır suçlamaların eşliğinde bir yaptırım paketinin uygulamaya koymasıyla krizin ikinci aşamasına geçilmiş oldu. Bu yaptırımlar aslında savaş zamanı uygulanan ablukalardan farksızdı, çünkü alınan tedbirler yalnızca Katar yönetimine yönelik değildi, Katar vatandaşlarının günlük hayatını etkilemeye yönelik, temel gıda ve ilaçlara erişimini zorlaştıran bir niteliğe sahipti. Türkiye bu noktada devreye girmiş ve bir yandan ablukanın hafifletilmesi öte yandan krizin çözümü için çaba sarf etmiştir. Türkiye’den Katar’a yapılan acil gıda ve ilaç ihracatları ablukanın hafifletilmesinde oldukça kritik bir rol oynamıştır. Ayrıca kamuoyuna açıklanmış görüşmeler ve arka kapı diplomasisi ile kriz  yatıştırılmaya çalışılmıştır. Bu ihracatlar ve krize yönelik yapılan açıklamalar dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet krizin bir tarafı olmakla suçlandı. Katar’da kurulacak askeri üssün hem fiziksel hem de yasal düzlemdeki hazırlıklarının hızlı bir şekilde tamamlanarak Türkiye’den askeri personel, mühimmat ve malzeme taşınması ise Türkiye’nin krizin içine sürüklenmesi olarak yorumlandı. Halbuki Türkiye’nin bütün süreç boyunca takındığı tavır Katar’ın köşeye sıkışmışlık hissine kapılmasını önlemiş ve radikal bir pozisyona sürüklenmesinin önüne geçmiştir. Katar’ın bu olası tavrı krizin daha da tırmanmasından başka bir sonuç doğurmayacaktı. Ayrıca Suudi Arabistan ve müttefiklerinin ilk talep listesini oluşturan 13 maddenin içinde Katar’daki Türkiye askeri üssünün kapatılması talebi de yer alıyordu. Daha sonra altı maddeye düşürülen listenin içinde yer almaması, Türkiye’nin kriz sürecinde doğru bir strateji izlediğinin önemli bir göstergesidir.

Erdoğan’ın ziyareti sırasında ve sonrasında yapılan görüşmeler ve açıklamalardan elde edilen ipuçları, krizin üçüncü aşamaya mı gittiği, bir başka deyişle krizin yumuşama sürecine doğru mu evirildiği sorusunu gündeme getiriyor. Körfez turu kapsamındaki ülkeler, krizin muhatabı iki ülke ve arabulucu konumundaki Kuveyt’in olması başlı başına bir gösterge. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretin son durağı olan Doha’da Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad el Sani ile görüşmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, görüşmeler sonucunda “Krizin müzakere ve diyalog yoluyla çözümü için mevcut girişimlerin devam ettirilmesi hususunda muhataplarıyla mutabık kalınmış olduğu” yönünde açıklamada bulundu. Ziyaret sonucunda düzenlediği basın toplantısında Erdoğan, güven ortamının özellikle uluslararası boyut söz konusu olduğunda daha zor olduğunu ve daha fazla zaman gerektirdiğini ifade etmiş fakat güven ikliminin yaratılmasında bu ziyaretin kritik bir role sahip olduğunu dile getirmiştir. Bu ifadeler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın krizin çözümü veya en azından gerginlik ortamının yumuşaması noktasında ümitli olduğuna işaret ediyor. Katar yönetiminin hem bu ziyaret boyunca yapılan görüşmeler hem de kriz sürecinin bütününde taşıdığı soğukkanlı tavır da dikkat çekici.

SUUD’A ATFEDİLEN ROL

Bu noktadan sonra taraflardan beklenen karşılıklı adımlar atarak krizi yumuşatmaktır. Bu süreç elbette ki kolay olmayacaktır. Erdoğan’ın bu açıdan Suudi Arabistan’a atfettiği rol önemli. Hem ülke bazında Suudi Arabistan’ı Körfez’in ağabeyi olarak nitelemesi hem de Kral Selman’dan bahsederken “hadimül harameyn el-şerifeyn” vurgusu yapması, Kral Selman’dan yana sahip olduğu beklentiyi gösteriyor. Dolayısıyla krizin temel aktörlerinden biri olan BAE’yi de ikna etmek ya da yatıştırmak Kral Selman’a düşüyor. İki ülke arasında İran konusundaki benzer tavır ve ittifakın derecesi düşünüldüğünde meselenin halli bu kadar kolay değil. Ancak Suudi Arabistan ve BAE arasında bu anlamda görüş farklılıklarının olabilme ihtimalini de dikkate almak gerekir. Geçtiğimiz hafta Amerikan basınına yansıyan haberler bu açıdan önemli. ABD’li istihbaratçılara dayandırılan haberlere göre BAE, Katar resmi medya ajansı QNA’ya siber saldırı düzenlenmesine ve dolayısıyla krizin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Bu iddianın doğruluk derecesini bilmek mümkün olmasa da ilk bakışta krizin başında Katar’ın ilk savunmasını doğrulamakta ve BAE’yi savunma pozisyonuna çekmektedir. Yine İsrail Dışişleri Bakanlığının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarına karşı “Osmanlı dönemi bitti” şeklindeki kaba açıklamasının bir benzerinin BAE’den gelmesi dikkat çekici. Bu tavırlar BAE’yi açığa düşürecek niteliğe sahip olmakla kalmayıp, Suudi Arabistan’ın İslam dünyasındaki imajına gölge düşürme potansiyeline sahip. Bu örnekler çoğaldıkça Suudi Arabistan’ı BAE’nin yönlendirdiği gibi bir algı oluşmaktadır ki, bu durum Suud yönetimi açısından kabul edilebilir değil.

Mısır’da yaşanan darbe, Körfez ülkeleri arasındaki ayrışmanın somut krizlere dönüştüğü bir milat niteliğindeydi. Son üç yıllık serencamın ardından son krizle birlikte Körfez ülkeleri bir yol ayrımına geldi. Bu noktada gelenekselleşmiş anlamıyla bir Körfez ittifakından ya da işbirliğinden bahsetmek mümkün değil. Aksine bu ülkeler arasında bir güvensizlik atmosferi hakim. Bu krizden gerekli dersler alınmadığı takdirde, güvensizlik düşmanlığa dönüşebilir. Dahası bu atmosferin Katar karşısındaki koalisyonun içine sirayet etmesi de uzak bir ihtimal değil. Ayrıca ABD’nin ikircikli tavrının bu kriz sürecinde oynadığı rol göz önünde bulundurulmalı. Türkiye, ABD’nin aksine kendi çıkarlarını Körfez ülkelerinin işbirliği ekseninde görmekte ve buna göre hareket etmektedir. Dolayısıyla Türkiye açısından bakıldığında ise krizin başından itibaren takınılan tavrın hem krizi yatıştırma hem de çıkarlarını koruma hedefi ile geliştirildiği ve Erdoğan’ın Körfez turunun da bu amaçlara yönelik gerçekleştiği söylenebilir.

Amerika İçin Ekonomik Kazanç Siyasal Kayıp DOSYASI

Trump yönetimini tahkim edebilmiş değil. Böyle olunca Trump'ın kendine has bir dış politika üretmesi imkânsız hale geliyor. Obama'nın sahneye sürdüğü siyaset değişmiyor.

Trump dönemi Amerikan dış politikasının ve güvenlik stratejisinin ne yöne evrileceğini uzun süredir merak ediyoruz. Fakat konuyla ilgili sorular kısa sürede cevap bulacak gibi görünmüyor.

Trump bırakın dış politika ve güvenlik stratejisi alanlarını kontrol altına almayı kendini bile garanti altına alabilmiş değil.

İç siyasette çalkantılar devam ediyor. FBI başkanı ile yaşadığı kriz ve medya ile yaşadığı atışmalar devam ediyor. Amerikan müesses nizamı Trump’a farklı açılardan yüklenirken, o da kendisini koruma güdüsüyle konuşuyor ve davranıyor.

İktidarı devralmasının üzerinden yarım yıla yakın bir süre geçti.

Ama Trump yönetimini tahkim edebilmiş değil.

Böyle olunca Trump’ın kendine has bir dış politika üretmesi imkânsız hale geliyor. Obama’nın sahneye sürdüğü siyaset değişmiyor. Bürokratik alışkanlıklar bir önceki dönemi yeniden üretiyor.

Dikkat edilecek olursa Trump’ın yaptığı müdahaleler kesik kesik ve sonuç üretmeyen dış politika davranışları halinde gösteriyor kendini. Aslında buna bir politika demek bile doğru değil. Çoğunlukla anlık tepkiler ve rol kapma çabası halinde ortaya çıkıyor. Esed rejiminin kimyasal silah kullanımında olduğu gibi Amerika ani bir cevap verebilir ama bunun devamında ne olacağına dair bir planı yok.

O nedenle böylesi bir olayın ardından Amerika her yöne kayabilirdi. Ancak muhtemelen bugünlerde Trump hükümeti Esed rejimi ile yaşadığı bu olayı hatırlamıyor bile. Bu konu masaya bile gelmiyor.

Veya aslında Körfez ülkeleri kendi aralarında bir gerilim yaşıyor. Trump sanki bu süreci kendi başlatmış gibi mesajlar yayıyor. Dış politikada o kadar etkisiz ve bu konulardan o kadar habersiz ki, umutsuzca kendini etkin bir aktör olarak sunma gayretine giriyor. Obama döneminden kalma silah anlaşmalarını kendi kurgulamış gibi yapıyor. Katar’a uygulanan yaptırımların terörle mücadele için uygulandığını sanıyor.

Tabii ki Ortadoğu’da böylesi bir boşluktan faydalanmak isteyen tonlarca aktör bulabilirsiniz.

Bunun şu sıralar en parlayan örneği Suudi Arabistan. Alelacele Körfez’de bir hegemonya arayışının peşine düştü. Sadece Katar’ı değil kendini ve tüm bölge dengelerini üzecek gibi görünüyor. Sonuçta olan yine Ortadoğu ülkelerine oluyor.

Bütün bu süreçten Amerika’nın çok zararlı çıkmadığını düşünebilirsiniz.

Her kim ne yaparsa yapsın Ortadoğu ülkelerinin zarar gördüğü çok açık. Ve hatta bu durumdan Amerika’nın karlı çıktığını bile iddia edilebilir.

Suud’a da Katar’a da aynı anda silah satabilen Amerika’nın zarar ettiğini kim söyleyebilir ki. Çok kolay değil.

Fakat biraz daha yakından bakarsanız meselenin o kadar basit olmadığını görürsünüz. Büyük devletler tabii ki ekonomik kazançlarını önemseyebilir. Fakat ekonomik kazanç için güç ve güvenliği feda etmez. Eğer Amerika Körfez’den para kazanırken Körfez’deki siyasi gücünü ve diplomatik nüfuzunu yitiriyorsa, o zaman ortada bir zarar var demektir.

Gerçekten de öyle oluyor. Amerika karlı anlaşmalar yaparmış gibi görünürken, istikrarsızlık üretmesi bir kenara kendisi için daha vahim sonuçlar doğuracak güç boşluklarına neden oluyor. Suriye’de olduğu gibi Rusya yavaş yavaş Irak meselesine de dâhil olmaya başlamıştı. Şimdi son olarak Körfez işlerine de karıştığına şahit oluyoruz. Hem Bahreyn Kral’ı hem de Katar Emiri arkası arkasına Putin ile görüştüler. Amerika’nın boşalttığı bu alanlara girmek için fırsat kollayan Rusya bunu değerlendirecektir. Sonrasında ne olur bilinmez ama Amerika kendisi için hiç de hayati olmayan ekonomik kazançlar için bölgesel üstünlüğünü yitirme ihtimaliyle karşı karşıya kalabilir.

Suriye Savaşı Uzun Olacak DOSYASI

Karşımızdaki bir yıpratma savaşıdır. Vekiller üzerinden yürütülen bir yıpratma savaşı. Tarafların savaş enerjisi tükenene kadar devam eder.

Bunu ilk kez söylemiyorum.

Defalarca söyledim. Zaman zaman tekrar edeceğim. Suriye’de savaş bitmiyor.

Maalesef bu böyle. Çok hoşlandığımız bir durum değil.

Kanayan bir yaranın kanamaya devam etmesi çok can sıkıcı.

İnsanların canlarına mallarına zarar vermeye devam ediyor.

Tüm bölgede istikrarsızlık, göç ve terörün kaynağı haline geldi. Tüm bölge için ciddi huzursuzluk üretiyor. Fakat siyaseten ve güç dengeleri açısından baktığımızda bu karamsar öngörüyü yapmak zorundayız. Bu nedenle kimse Suriye ile ilgili hesap yaparken üç günden beş güne hesap yapmasın.

Kazandık ve kaybettik demesin. PYD silah aldı. Biz mahvolduk bittik de dememek lazım. Fırat Kalkanı yaptık biz bu işi bitirdik kazandık dememek lazım. Tabii ki her adımda kazanılan ve kaybedilenler nihai sonucu belirleyecek ama daha bu hamur çok su götürür. Burada kartlar tekrar tekrar karılacak. Taraflar değişecek. Böyle olunca da nefesini en idareli biçimde kullanan tarafın kazançlı çıkacağını söyleyebiliriz. Bu bir yüz metre yarışı falan değil. Tam aksine çok uzun soluklu ve can yakıcı bir maraton.

Savaş başladığı günden bu yana aynı kavramı kullanıyorum. Karşımızdaki bir yıpratma savaşıdır. Vekiller üzerinden yürütülen bir yıpratma savaşı. Tarafların savaş enerjisi tükenene kadar devam eder. Birinci Sünya Savaşı tam böylesi bir savaştı. Taraflar birbirlerini hergün tüketirken birgün kazanma hevesini hiç bırakmadılar. Halbuki cepheler kilitlenmişti. Kimse hareket edemiyordu.

Bir tarafın dengeyi bozduğu yerde ertesi gün tekrar denge kurulabiliyordu. Aynı çaresizlik tekrar tekrar ortaya çıksa da savaşın tarafları kazanma umudunu hiç yitirmediler. Kayıplar ağır ağır olduğundan çok önemsemediler. Yavaş yavaş tükendiler. Sadece Almanya, Osmanlı ve Avusturya Macaristan mı tükendi? İngiltere ve Fransa bir daha bellerini doğrultamadı ve büyük sömürge imparatorlukları yavaş yavaş çöktü.

Dönüp arkaya baktıklarında üç ay içinde biter dedikleri savaş beş yıl sürmüş ve milyonlarca insan yaşamına ve ekonomik kayba neden olmuştu.

Aynı şey daha küçük ölçekli olmakla beraber Suriye’de oluyor. Taraflar birbirini tüketiyor. Bunda aslan payı bölge dışı aktörlerdedir. Bölgesel dinamikleri bilerek alt üst eden Amerika ve Rusya tüm dengeyi bozuyor. Çözümsüzlük üretiyor.

Rusya korkularına teslim olduğu için girdi şimdi aç gözlülüğünden daha da ileri savruluyor. Amerika bilerek çözümsüzlüğü üretmek istedi şimdi o da yeni Trump döneminde savrulacağının işaretlerini veriyor.

Sözüm ona eski siyaset devam ediyor. Amerika PYD’ye destek veriyor.

Rakka’yı temizleyeceklermiş. Rakka temizlendiğinde ne olacak? Buna cevap veren bir strateji yok ortada. Bu hedef kaybıydı. Hedefin savrulmasıydı. Şimdi Trump döneminde görüyoruz ki yöntem de savrulmaya başladı. Amerika birkaç gün önce rejime ait bir savaş uçağını da vurdu. Amerikan kamuoyunda bunun nedeni tartışılıyor. Hadi rejim kimyasal silah kullandığında Amerika füzelerle vurdu diyelim. Şimdi ne oldu? Birçok uzman bunun cevabını veremiyor. Hatta CENTCOM kendisi bile cevap verememiş.

Nefsi müdafa demiş. Ne demek bu şimdi?

Altı yıldır nefsi müdafa şimdi mi akıllarına gelmiş. Tabii ki öyle değil.

Peki nasıl? Yıpratma savaşı kendi kuralları çerçeveside ilerlediğinden tarafların korkularını ve hedeflerini teslim alıyor ve yönetir hale geliyor.

PYD ve Amerika ortaklığı çok kristalize olduğundan ve fazla güçlendiğinden Ruslar daha önce Türkiye’den rahatsız olurken şimdi Amerika’dan rahatsız olmaya başlar. Onlar Amerikan tarafına taciz uçuşu yapar. Karşı taraf ise Türkiye aradan çıkınca artık Rusya’nın ilerlemesinden rahatsız olmaya başlar.

Yani dengeler değişince taraflar da değişmeye başlar. Asıl klasik çekişme yaşanır. Bu nedenle uzun süredir günün sonunda Amerika ile Rusya’nın bir şekilde karşı karşıya gelebileceğini söylüyorum. Bu nedenle daha bu işin sonuna gelmedik diyorum. Türkiye’nin Fırat Kalkanı sayesinde bir ayağı orada olduğu müddetçe güvenliği sağlam görünüyor. Bundan böyle mümkün olduğunca diğer tarafların kozlarını paylaşmasını bekleyebilir.

Aman Dikkat ! Sermayemizi Batırmaya Çalışıyorlar DOSYASI

Yaşanan onca sarsıntıya, maruz kalınan onca saldırıya rağmen hâlâ uykusundan uyanamayanlar var. Sayıları da hiç az değil. Gördükleri rüyaların tadına varmaya çalışıyorlar. Postmodern rüyalar...

“En büyük komplo, komplosuzluktur” diye bir söz işitmiştim geçmişte. İtiraf edeyim, o vakitler pek de itibar etmemiştim bu söze. Hatta o günlerde “komplocu düşünce”yi yeren bir TV programı bile yapmıştım.

Yanılmışım. Yanılmışız. Şu son 4-5 yılda hem ülkemizde, hem çevremizde yaşadıklarımız “en büyük komplo, komplosuzluktur” sözünü haklı çıkardı. Bugün anlıyoruz ki bu memleketin entelektüelleri uzun süre derin bir uykuya yatmış.

Ne güzel oyalamışlar bizi. Yaşanan onca sarsıntıya, maruz kalınan onca saldırıya rağmen hâlâ uykusundan uyanamayanlar var. Sayıları da hiç az değil. Gördükleri rüyaların tadına varmaya çalışıyorlar. Postmodern rüyalar…

Çevrelerinde olan biteni göremiyorlar. “Komplocu düşünme”yi sorunsallaştırırken, karşılarında gün gibi duran komploları görmezden geliyorlar. Gizli örgütler, uluslararası müdahaleler, savaş baronları, istihbarat savaşları… Bugünün gerçeği bunlar.

Siyaseti özgür bireylerin tercih süreci, uluslararası ilişkileri bağımsız ulus- devletlerin münasebetleri olarak okuyanlar yanılmaya devam ediyorlar. Gerçek hayatta karşılığı olmayan, bir vakitler ezber ettikleri kavramlarla, siyaseten doğrucu kalıplarla Türkiye’ye yön vermeye çalışıyorlar. Kendilerini her daim yargıç olarak görüyorlar. Biteviye yargılıyorlar…

Bu zihniyet içinde olanların Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı “yıpratma savaşı”nı anlamaları ne kadar mümkün? Ya da FETÖ’nün, DEAŞ’ın, PKK’nın dış mihrakların oyun planları içindeki yerini kavramaları? FETÖ’yü kullananlarla DEAŞ’ı kullananlar, hatta her iki örgütün önünü açanlar aynı aktörler. PKK’ya alan açanlar da…

İslam dünyasını parçalama, yüz yıl öncesindekinden daha ağır bir ikinci bölünme dalgası yaratma dürtüsüyle hareket eden bir öteki var karşımızda. Evet bize düşmanlık yapan bir öteki!

Bu düşman uzun yıllardır “akıllı güç” kullanıyor. Yeri geldiğinde “yumuşak güç” unsurlarını devreye sokuyor, yeri geldiğinde “sert güç” unsurlarını. Uzun yıllar Türkiye’nin büyük bir kolaylıkla kuşatılabilmesi, kendi çıkarlarıyla ilişkili olmayan politikalara mahkûm edilebilmesi bu ülkenin elitlerinin bir türlü doyamadığı o ölüm uykusuyla ilişkili. Tam da bu nedenle bu ülkenin elitleri yıllar yılı bir ölüm kalım savaşı verdiklerini fark edemediler. Mücadelenin en sert şekilde sürdüğü dönemlerde bile mücadelenin varlığını inkâr ettiler.

1.     Tayyip Erdoğan, bu ölüm uykusundaki elitlerin sayıklamalarını yok saydı. Her şeyden önce milleti kavganın, mücadelenin varlığına ikna etti. Bu mücadelenin bir istiklal mücadelesi olduğunu gözler önüne serdi.

Şimdi çetin bir mücadele içinde olduğumuzu biliyoruz. Çevremizdeki çemberin daraltılmaya çalışıldığının farkındayız. Fakat elimizdeki imkânların da bilincindeyiz. İki yüz yıl önce gasp edilmeye çalışılan ve şu anda elimize geçen imkânlardan bahsediyorum. Devlet- millet birlikteliği bu ülkenin şu andaki en önemli sermayesi.

Bize düşmanlık yapanlar bu sermayeyi elimizden almak için her türlü komploya başvuruyorlar, başvuracaklar. Terör örgütleri ve gayrı milli işbirlikçi unsurlar ne yazık ki hâlâ en kullanışlı araçlar. FETÖ’nün ve gayrı milli unsurların işbirliğiyle yargıda karşı karşıya kaldığımız kumpaslar devlet- millet birlikteliğini ortadan kaldırmak için tezgâhlanmış operasyonlar. En son Bülent Arınç’ın damadı Ekrem Yeter’in tutuklanması ve serbest bırakılması hadiselerinde bu tezgâhı en somut şekilde görmüş olduk. Birileri, “15 Temmuz ruhu”nun sembolize ettiği devlet- millet birlikteliğini ortadan kaldırmak için yoğun gayret içinde. Aman dikkat. Bu operasyonlara karşı daha sert tedbirlerin alınması ve devlet- millet birlikteliğine zarar verecek girişimlerin bertaraf edilmesi gerekiyor…

Trump Nereye Savrulacak ? DOSYASI

Trump patlamaya hazır bomba. Her an herkesin üzerine sıçrayabilir. Her konuda bir şey söylüyor. Ufak denemeler yapıyor. Fakat bu adımlar henüz kendini bağlayacak nitelikte değil.

Seçildiği günden beri hep aynı şeyi söylüyorum. Bakmayın Trump’ın ne dediğine. Ne yapacağını kendi de bilmiyor. Belli bir dış politika doktrini çerçevesinde hareket etmeyecek. Krizlerin içinde savrulup gidecek.

Vereceği bir reaksiyon tüm başkanlık döneminin temelini oluşturacak.

Böyle olduğuna dair işaretleri Suriye meselesinde almıştık. Kendisi için öncelikli olduğunu düşünmediği Suriye’de Obama politikalarına müdahil olmadı. Bir anlamda oradaki bürokratların günlük işleyişine bıraktı kendisini. Fakat kitle imha silahlarının kullanımında olduğu gibi ani reaksiyonlar verdi. Ama önü arkası pek olmayan ve planlanmamış reaksiyonlardı bunlar.

Hatta Suriye rejimi 59 tomahawk füzesiyle vurulduktan sonra Trump oldukça tuhaf açıklamalar yaptı. Kızının kitle imha silahı kullanımından çok etkilendiğini söyledi. Sanki saldırının amacı kızını memnun etmekmiş gibi sundu.

Belki böylesi saçma bir nedene dayanmıyordu. Belki bu kadar basit değildi. Ama iyi bir planlamanın ürünü olmadığı da ortada.

Yine aynı Trump İran’a karşı bir cephe açma heveslisi olduğunu sürekli gösterirken, bu yolda anlamlı bir adım attığını söylemek mümkün değil. Bunu nasıl yapacağına ve İran’a karşı bu eylemler sonrasında ne elde etmek istediğine ve bunu yaparken ne tür araç ve yöntemler kullanacağına dair hiçbir fikrimiz yok. Bu da muhtemelen gündemin içerisinde şekillenecek.

Çin’e karşı da durum farklı değil.

Trump iktidara gelmeden ve geldikten sonra hep Çin’i hedefe koydu.

Amerika’nın öncelikle Çin’in yükselişini engellemesi gerektiğini söyledi. Fakat bu alanda da adım attığını söyleyemeyiz.

Bir anda Kuzey Kore meselesi patlak verdi fakat Trump o konuda da takipçi olmadığını gösterdi.

Son Katar krizi aynı savrukluğu bir kez daha gözler önüne serdi.

Trump, Suudi Arabistan ziyaretini gerçekleştirdi ve oldukça hacimli anlaşmalara imza attı. Kriz hemen bunun ardından patlak verince acaba Trump’ın rolü var mıdır sorusu etrafta dolaştı.

Trump kendince bunu fırsata dönüştürme çabasına girişti. Birden bir tweetle gündemin ortasına düşüverdi.

“Ortadoğu ziyaretim boyunca aşırılıkçı ideolojinin desteğini sordum. Ortadoğu liderleri hep Katar’ı işaret etti” deyiverdi. Aklı sıra bu Körfez krizinden kendine bir liderlik çıkartacaktı. Aklı sıra sonuç alan dış politika kurgusu yaptığına dair bir görüntü verecekti.

Hâlbuki az çok bu işlerle ilgisi olanlar Katar’ın Amerika siyasetindeki yerini bilir. Katar Amerika için tüm Ortadoğu operasyonlarının merkezi halindedir. Bu nedenle Amerika yeni bir plan yapmadan Katar’ı böyle hedefe oturtmaz.

Fakat muhtemelen Trump Katar’ı haritada bile gösteremeyeceğinden söylediği sözün ne anlama geldiğini de bilmiyordu. CENTCOM’un komuta merkezinin Katar’da olduğunu bilen Pentagon ve Tillerson hemen tevil etme gayretine giriştiler. Ama zırva tevil götürmez. Trump cehaletinin kendine verdiği özgüvenle Katar’ı suçlayıcı bir iki mesaj daha atıverdi.

Fakat buna rağmen perde arkasında birileri Trump’ı sakinleştirmiş ve susmaya ikna etmiş gibi görünüyor.

Böylelikle Trump’ın Körfez’deki en yakın Amerikan müttefiklerinden birine karşı savrulması engellenmiş oldu. Ama Trump patlamaya hazır bomba. Her an herkesin üzerine sıçrayabilir.

Her konuda bir şey söylüyor. Ufak denemeler yapıyor. Fakat bu adımlar henüz kendini bağlayacak nitelikte değil.

Eğer o aşamaya geçerse Trump’ın savrulması tamamlanır ve politikası netleşir. Bunun için biraz daha bekleyip göreceğiz.

DAEŞ Sonrasının Kavgası Yaklaşıyor DOSYASI

DEAŞ ile mücadelede öne çıkan strateji hem Musul ve Rakka'nın düşürülmesi hem de Suriye- Irak bağlantısının koparılmasıydı. Bu hedefe yaklaşıldıkça rakip güçlerin Deyr ez Zor'u ele geçirme kavgası büyüyor.

Manchester ve Kabil’deki bombalı saldırılarla geniş bir operasyon alanı olduğunu gösteren DEAŞ, Irak ve Suriye’de her geçen gün kan kaybediyor. “Hilafeti” kurduğu iddiasında olduğu topraklardan sökülüp atılacağı artık aşikâr. Yine de yerini alacak rakiplerin mücadelesi arasında ömrünü uzatmaya çalışıyor.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un SDG-YPG ile DEAŞ’ın anlaştığı yönündeki açıklaması önemliydi. Lavrov, YPG’nin açtığı koridorla Palmira’ya geçen DEAŞ militanlarının Rus uçaklarınca vurulduğunu duyurdu. YPG bu anlaşma ile Rakka’yı daha az maliyetle ele geçirmeyi hedefliyor. DEAŞ ise militanlarını güneye, Hama ve Humus’a doğru yönlendirme isteğinde. Palmira yakınındaki tepeleri ve barajı ele geçiren Esed birlikleri ise Deyr ez Zor’a doğru ilerliyor. Güneye kayacak DEAŞ militanlarının rejim güçlerine zorluk çıkarmasını istemeyen Rusya da kaçan militanları vurdu.

***

Rusya-Esed cenahı halen Suriye sınırına ulaşmış olan İran destekli Irak Haşdi Şaabileri ile sınırda buluşma niyetinde. Nitekim Haşdi Şaabi sözcüsü Kerim el Nuri bu pazartesi günü “Suriye sınırına ulaştıklarını ve Suriye rejimi yanında DEAŞ ile savaşmaya hazır olduklarını” açıkladı.

Bu arada ABD, 18 Mayıs’ta el Tanf ilçesinde Esed’in konvoyunu vurarak güneyde, Ürdün sınırındaki muhalifleri koruyacağını gösterdiğine göre tek ilerleme rotası olarak Deyr ez Zor geriye kalıyor. Böylece Musul ve Rakka operasyonlarında sona doğru gidilirken Suriye-Irak sınırındaki asıl (ABD, Rusya, İran) ve vekil güçler (Esed rejimi- Haşdi Şaabi ve YPG) arasındaki kapışma kızışıyor.

***

Hatırlayalım, DEAŞ ile mücadelede öne çıkan strateji hem Musul ve Rakka’nın düşürülmesi hem de Suriye- Irak bağlantısının koparılmasıydı. Bu hedefe yaklaşıldıkça rakip güçlerin Deyr ez Zor’u ele geçirme kavgası büyüyor. Deyr ez Zor’un merkezini elinde tutan Esed güçlerinin sınırda Irak Haşdi Şaabi’si ile buluşması İran’ın Şii koridorunu tamamlaması anlamına gelecek. Bunun İran’ı çevrelemeyi istediğini söyleyen ABD’yi rahatsız edeceği malum.

İran’ın Irak- Suriye- Lübnan hattında bir koridor oluşturması Hem İsrail hem de Körfez’i korkutan bir senaryo. Dolayısıyla Deyr- ez Zor’un kaderi sadece DEAŞ’ın Suriye’deki son kalesiyle ilgili değil. Suriye iç savaşına müdahil bütün güçleri (ABD, Rusya, İran ve Türkiye) yakından ilgilendiriyor.

***

ABD’nin “Şii koridorunu” engellemek için sahip olduğu aparatlardan PKKYPG’yi kullanmak isteyeceği düşünülebilir. Nitekim son dönemde ABD’nin PKK’nın İran kolu PJAK’ı da harekete geçirdiği konuşuluyor. 28 Mayıs akşamı Hakkâri sınırına yakın bir bölgede PJAK’la İran güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada iki İran subayının öldürülmesi bu yeni gidişatın

habercisi olabilir. Eğer bu yeni durum ABD’nin politikasının bir parçasına dönecekse PKK, türevleriyle birlikte (YPG ve PJAK) İran-Esed ile ciddi bir gerilim-çatışma dönemine girmeyi kabullenmek zorunda kalacak demektir.

***

Ancak ABD’nin PKK’yı İran’a karşı kullanma taktiğinin İran’ın vekillerini (Esed ve Haşdi Şaabi) durdurabilmesi pek mümkün görünmüyor. Kaldı ki YPG, Suriye’nin kuzeyindeki kantonlarını Esed rejimi ve İran’ın dolaylı desteğine borçlu. Türkiye ile zaten savaşta olan PKK-YPG’nin bir de İran ile çatışmaya girmesi çok zor bir ihtimal.

ABD’nin silahlandırma konusundaki aşırı desteğine rağmen YPG bütün bu yükleri taşıyamayacak bir aktör. Bu sebeple Trump’ın hem YPG’yi kullanma hem de İran’ı çevreleme politikaları ciddi revizyonlara ihtiyaç hissediyor. Aksi takdirde dönemsel başarısız taktikler olarak anılmaya mahkûm.

NATO Zirvesinden Ne Çıktı ? DOSYASI

Amerika, kendi kıtasına çekildikçe NATO üyeleri arasındaki sorunların sayısı da artış gösterecektir.

Pek bir şey çıkmadı. Çıkacakmış gibi de görünmüyor. NATO üyesi ülkeler arasında gerilimlere son veren bir zirve olmadı. Aksine, Amerika-Almanya ve Türkiye- Almanya gibi üyeler arasındaki gerilimlerin adı konuldu.

Bu toplantıdan sonra Merkel, Almanya’nın kendi başının çaresine bakması gerektiği fikrini açıkladı. Zira Trump’tan beklediği yakınlığı bir türlü göremiyor.

Gerçi Trump normalleşme eğilimine girdi.

NATO’ya dair tavrında ciddi bir düzelme olduğu söylenebilir.

Artık “Demode bir kurumdur” gibi laflar etmiyor. Ancak başta Almanya olmak üzere diğer üyelerin aidatlarını yatırması konusunda ısrarcı olacağını gösteriyor.

Normal şartlar altında bunlar aşılabilir konulardır. NATO’nun tarihi boyunca bu maliyet paylaşımı meselesi çokça tartışılmıştır. Konuya dair belli başlı bir akademik literatür bile var. Neden Amerika’nın büyük payı ödediği neden diğer üyelerin ödemekten kaçınabildikleri uzun uzun tartışılmıştır. Fakat tüm bu tartışmalara rağmen NATO’da böyle bir teamül doğmuş ve herkes Amerika’nın asıl yüklenici olması gerektiğini düşünür hale gelmiştir.

NATO bir güvenlik kurumudur. Evet ciddi maliyetleri vardır. Ve bu masrafların bir şekilde paylaşılması gerekebilir. Ama güvenlik söz konusu olduğunda Amerika çoğunlukla bu maliyet meselelerini göz ardı etmek zorunda kalır. NATO’daki ortaklarıyla olan eşitsiz ilişkisi nedeniyle bunun da doğal olduğu düşünülür. Çünkü NATO, artık Amerika’nın Sovyetler’e karşı kurduğu bir blok olmaktan ziyade Amerikan merkezli dünya sisteminin devamı için kullanılan bir örgüt haline dönüştü. Genişledikçe genişledi. Sanki Amerikan hegemonyasını dünyaya uzatmanın ana ekseni oldu. Alan dışı operasyonlara başladı. Küreselleşme eğilimine girdi. Vizyon yeniledi. Tüm bu süre zarfında küçük ortaklar Amerikan güvenlik şemsiyesinin altında az masrafla çok işler görmenin rahatlığını yaşadılar. Bu tür dönemlerde Amerikan tarafı da sorun etmedi masrafları. Çünkü hegemonik bir rol oynamanın maliyeti vardır. Diğer üyelerle bir ‘Al-ver’ ilişkisiydi bu. Lider rolünü oynayan masrafa da katlanır.

Fakat Amerika, son beş yıldır değişim talep ediyor. Masraflardan kaçınmanın peşinde. Dünyanın jandarması gibi görmek istemiyor kendini. Bu da NATO üyeleri arasında tartışmalara neden oluyor.

NATO gibi bir kurumun var olabilmesi ve ilerleyebilmesi lider konumundaki aktörün kapasitesiyle mümkün olur. Amerika doksanlarda bu rolü oynadığı ve bu maliyete katlandığı sürece NATO işlerlik kazanıyordu. Üyeleri arasındaki gerilimler göz ardı edilebiliyor ve kolayca çözülüyordu.

Amerika, kendi kıtasına çekildikçe NATO üyeleri arasındaki sorunların sayısı da artış gösterecektir.

İngiltere kendisinin Amerika ile olan ilişkisini NATO’yu aşan bir ortaklık olarak gördüğü için güvendiği başka unsurlar var. Ama Amerika’nın bu tavrı sürdüğü müddetçe İngiltere de açıkta kalabilir.

Almanya, zaten bu gelişmelerden en başta etkilenen ülke olarak görünüyor.

Büyük ekonomik geliri var fakat ordusu yok. Güvende değil. Ordu kurmak istiyor ama çekingen. Fransa ve İngiltere’yi provoke etmekten korkuyor. Almanya’nın silahlanması Fransa ve Rusya’yı tetikler.

Yani Amerikan çekilmesinin Ortadoğu’da neden olduğu ve Türkiye’nin beş yıldır yaşadığu güvensizlik hissinin şimdi Avrupa’da da doğurduğunu görebiliriz.

Bu açıdan bakıldığında NATO üyeleri arasındaki gerginlik çok daha anlamlı hale gelir ve tedavi edilmesinin kolay olmadığı ortaya çıkar. İşte bu yüzden zirve NATO’nun sorunlarını çözmedi. Dahası AB krizini de tetiklemesi çok yüksek ihtimal. AB’yi var eden NATO çöküşünün de kaynağı olabilir.

Alman Yayılmacılığı mı ? DOSYASI

Avrupa'nın en güçlü ekonomisi tabii ki bir ordu kurabilir. Ancak böylesi adımlar atması tüm Avrupa siyasetinin dengelerini alt üst etmek anlamına gelir.

Merkel’in yaptığı açıklamalar yenilir yutulur cinsten değil. “Artık kendi başımızın çaresine bakmalıyız ve kendi kaderimizi kendimiz belirlemeliyiz” dedi.

Trump ile Washinton’da yaptığı görüşme bir ilk olmuştu Merkel için.

Oldukça soğuk karşılanmıştı. Trump’la yaşadıkları tokalaşma krizi diplomasi tarihinde eşine az raslanır cinstendi. Zaten Trump iktidara gelmeden önce de Almanya gibi NATO müttefiki ülkelerin Amerika’nın sırtından geçinmeyi bırakmaları yönünde açıklamalar yapıyordu.

Her ne kadar artık “NATO modası geçmiş bir örgüttür” iddiasını kenara bırakmış olsa da, Trump Almanya’yı sıkıştırmaya devam edecek. Başta Almanya olmak üzere NATO üyesi ülkelere maliyetleri paylaşma konusunda baskı yapacak.

Almanya için bedava güvenlik günleri son buluyor. Ne demek bu?

Almanya İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Amerikan işgali altındaydı. Amerika tarafından korunmaktaydı. Amerikan güvenlik şemsiyesi sayesinde güvenlik kurumlarına ve araçlarına yatırım yapmak zorunda kalmayan Almanya ekonomik güçlenmesini sürdürüyor ve özellikle Soğuk Savaş sonrasında AB içinde ekonomik yayılmasını sürüdüyordu.

Şimdi Trump o şemsiyeyi kaldırıyor.

Merkel ise alelacale cevap veriyor.

“Başımızın çaresi bakarız” diyor. Yani Almanya artık kendi güvenliğini kendi sağlamalı diyor.

İşte burası son derece hassas bir mesele. Almanya’nın kendi güvenliğini sağlaması ancak iki yolla olabilir. Birincisi Almanya bir AB ordusu için bastırabilir ve NATO’ya dayanmak yerine AB’yi NATO’nun alternatifi haline sokmak isteyebilir. Mümkün mü? Neredeyse imkansız. Neden? Çünkü AB ordusu en iyi dönemlerde bile kimsenin yanaşmadığı bir fikir olarak kaldı. Şimdi Brexit gibi kopuşları tetikleyen derin bir krizin içindeki AB ordu fikrini gündeme bile getiremez.

Avrupa ordusu AB ve Almanya için bir ihtiyaç diyebilirsiniz. Fakat ihtiyaç duymak mümkün demek değildir. Çok ihtiyacınız olur fakat ordu kurabilecek kapasiteniz yoktur ve kuramazsınız. Bölünmenin eşiğinde olan AB’de ordu falan kurulamaz.

İkinci seçenek ise Almanya’nın o zaman ben kendi ordumu kuruyorum demesidir. Ve aslında Merkel lafı biraz oraya getirmeye çalışıyor. Mümkün mü peki? Almanya silahlanabilir mi? Yeniden ordu kurabilir mi? Eğer bütün çevre şartlarını göz ardı ederse neden olmasın?

Avrupa’nın en güçlü ekonomisi tabii ki bir ordu kurabilir. Ancak böylesi adımlar atması tüm Avrupa siyasetinin dengelerini alt üst etmek anlamına gelir. Silahlanmış bir Almanya öncelikle Fransa’yı, Rusya’yı ve İngiltere’yi rahatsız eder.

Belki de Merkel’in kafasının içindeki budur. Belki de Trump’ın tavrını silahlanma için meşruiyet kaynağı olarak göstermek istiyor olabilir. Zira Almanya AB’yi uzun süredir kendi lehine kullanıyor. Yunanistan krizinden bu yana Almanya adım adım Avrupa Birliği’ni kendine bağımlı bir ekonomik birlik haline getirecek adımlar atıyor. Avrupa Birliği projesi Almanya’nın ekonomik yayılma prrojesine dönüştü desek çok yanlış olmaz. Almanya artık kendini sadece ekonomik değil siyasi ve askeri bir aktör yapacak olan bu adımı atmakta kararlı gibi.

Bunun sonuçları ise malum.

Avrupa’da bir Almanya sorunu doğar.

Alman yayılmacılığı hissi doğar. Bu yayılmacılık tepki çeker. Halbuki Almanya doksanlardan bu yana Avrupa’da yayılmacılık korkusu yaratmamaya özen gösteriyordu. Ama şimdi biraz frenleri boşalmış gibi. Tuhaf bir acelecilik ve uzlaşmaz bir sertlik dikkat çekiyor. Bunun en iyi örneklerinden biri de Türkiye ile olan ilişkilerinde bulunabilir. Türkiye’ye yönelik üstü kapalı bir savaş yürütüyor. Çeşitli yollardan ambargolar uygulamaya gayret ediyor. Fakat görünen o ki, Almanya böylesi yayılmacı ve revizyonist bir tavır benimsedikçe İngiltere ve Türkiye gibi ülkeleri birbirine yakınlaştırmanın yanında Fransa’yı bile kendinden uzaklaştırabilir.

ABD İçin ‘Karar Anı’ DOSYASI

2011’den bu yana Ortadoğu’dan çekilen ve Suriye gibi olaylarda çözümsüzlüğü bir yöntem olarak benimseyen ABD’nin bu tavrı, çok ülkenin canını acıttı. Müttefiklerinin hepsi bundan zararlar gördü.

– 2011’den bu yana Ortadoğu’dan çekilen ve Suriye gibi olaylarda çözümsüzlüğü bir yöntem olarak benimseyen ABD’nin bu tavrı, çok ülkenin canını acıttı. Klasik müttefiklerinin hepsi bundan zararlar gördü. Ama sonuçları Türkiye için çok daha ağır oldu.

– Bugün ABD’nin bir Ortadoğu siyaseti yok, Amerikalı bürokratların Obama döneminden kalma küçük bürokratik hedefleri var. Obama gitti ama bürokratları görevde. CENTCOM ve Pentagon, siyasi iradenin yokluğunda, askeri hedeflerden başını kaldıramıyor.

– Trump’ın almak zorunda olduğu karar şu: Kendi dış politikasını mı kuracak, yoksa savunma bürokrasisinin dar çıkarlarına mı hapsolacak?

İSTANBUL – HASAN BASRİ YALÇIN

ABD ve Türkiye yaklaşık yetmiş yıldır müttefik. Adına zaman zaman ‘stratejik ilişki’ dedik, zaman zaman ‘model ortaklık’. Bu uzun süre zarfında inişler çıkışlar oldu. Ama bugün geldiğimiz noktada, yetmiş yılın en derin iki krizinden biri yaşanıyor. İlki altmışlı yıllarda yaşanmıştı. Amerikan Başkanı Lyndon Johnson Kıbrıs meselesi üzerine İnönü’ye bir mektup göndermiş ve Türkiye’yi tehdit etmişti. Eğer Kıbrıs’ta başına buyruk hareket ederseniz biz de Türkiye’yi Sovyetler’e karşı koruma sorumluluğumuzu göz ardı ederiz demişti. O dönem gerilen ilişkilerin tekrar düzelmesi seksenli yılları bulmuştu. Doksanlarda Çekiç Güç meselesi yüzünden Türk-Amerikan ilişkilerinde sorun yaşansa da, bugün yaşanan kadar derin bir kriz haline dönüşmemişti.

2011’den bu yana Ortadoğu’dan çekilen ve Suriye gibi olaylarda çözümsüzlüğü bir yöntem olarak benimseyen ABD’nin bu tavrı, çok ülkenin canını acıttı. Klasik müttefiklerinin hepsi bundan zararlar gördü. Ama sonuçları Türkiye için çok daha ağır oldu: Güney sınırları istikrarsızlaştı. İki komşusu iç savaşa ve vekâlet savaşlarına sürüklendi. Buralarda doğan terör örgütleri Türkiye’ye saldırdı. Ankara her ne kadar müttefiki ABD’yi Ortadoğu’da bir düzen kurmaya ve bu karmaşa ile mücadeleye ikna etmeye çalıştıysa da, ABD bunu göz ardı etmenin bir yolunu hep buldu. Çünkü Obama yönetimi başından beri, müttefiklerinin zarar görmesini kendi kârı olarak bildi.

Hâlbuki Obama yönetimi, Bush sonrasında Ortadoğu’da bayraklarla karşılanmıştı. Barış ve istikrar için büyük bir şans olarak görülmüştü. Obama hiçbir şey yapmadan Nobel Barış ödülü almıştı. Beklenti yüksekti. Yumuşak ve yapıcı konuşuyordu çünkü. Mısır’da ve Türkiye’de yaptığı konuşmalarda barış sözü veriyor, içselleştirici bir dil kullanıyordu. Fakat öyle olmadı; Obama’nın Ortadoğu’ya verdiği zarar ve mâl olduğu can kaybı Bush dönemini de geçti.

Eğer sadece iç savaşlar olsa belki bu kadar can sıkıcı olmazdı, ama bu savaşlar maalesef birer vekâlet savaşı haline dönüştü. İran ve Rusya’nın zaten bu tür bir mücadele yürüttüğünü biliyorduk ama benzer bir yöntemi ABD kendi müttefiklerine karşı benimseyince işler değişti. Obama Türkmen ve Arap muhaliflere karşı Rusya’yı, Türkiye’ye karşı da PYD’yi vekil tayin etti. Rusya Halep’e kadar yürürken ve ABD’nin destek veriyormuş gibi göründüğü muhalifleri vururken, Obama yönetimi bunları görmezden geldi. Türkiye’ye karşı ise PYD’yi bir kaldıraç olarak kullandı.

Bugün herkes soruyor, ABD bu savaşta neden PYD’yi tercih etti diye. Aslında cevap basit: ABD PYD’yi stratejik anlamda çözümsüzlüğün sürdürülmesinde en kullanışlı aktör olarak gördüğü için tercih etti. Asıl amaç, bir tarafın tek başına Suriye iç savaşında galip gelmesini engellemek. Suriye’deki Kürt nüfus, bugün PYD işgali altında olan bölgede dahi yüzde yirmilik azınlığa karşılık gelir. Eğer aynı Amerikan desteği, çoğunluk olan Araplara verilmiş olsaydı, Araplar tek başına bütün coğrafyayı sorunsuzca kontrol edebilir ve güçlendiğinde ABD’den de bağımsız hareket edebilirdi. Fakat nüfusu bu coğrafyayı Amerikan desteği olmadan kontrol etmekte yetersiz olan PYD, her halükarda ABD’ye bağımlı kalacaktır. Aslında PYD ABD tarafından en az iddialı grup olduğu için tercih edilmiştir.

PYD havadan çok yoğun Amerikan desteği aldı; silahlandırıldı; eğitim verildi. Yapılan tahminlere göre 40 bin civarında bir güce ulaştı. İlk başlarda PYD’ye verilen destek bir denge mekanizmasının parçası gibi kurgulanmıştı. Türkiye ve ÖSO’ya karşı bir kaldıraç haline getirilmek istenmişti. Özellikle Türkiye-Rusya arasındaki gerilim yükseldiği andan itibaren, PYD kendisine yayılmak için oldukça uygun bir ortam buldu. Amerikalıların bile beklentisinin üzerine çıktı. Böyle olunca Amerikalılar PYD’yi Rakka yürüyüşünde bir kara gücü olarak sunmaya ve desteklerini artırmaya karar verdiler.

Bugün Amerikan tarafından gelen açıklamalara bakarsanız, ABD PYD’yi desteklemektedir, çünkü ‘Rakka’ya yürüyebilecek tek güç onlardır’. Böyle bir iddiayı üretmeye çalışabilirsiniz, fakat Suriye’deki süreci az buçuk izlemiş kimseler için bu iddianın inandırıcı hiçbir tarafı yoktur. Sözüm ona ABD PYD’yi desteklemeye Kobani sonrasında karar vermiş. Öncelikle şunu söylemek lazım: ABD Kobani’den önce de PYD’ye destek veriyordu. Hatta hatırlayın, Türkiye üzerine son derece ağır bir baskı kurulmuştu o tarihlerde. Hâlbuki Türkiye PYD’yi bir ulusal güvenlik sorunu olarak görüyordu. Ama Amerikalılar Türkiye’nin PYD’ye yardım etmesini istiyordu. Ne için? Bildiğimiz hiçbir mantıklı gerekçe yok. Türkiye sadece DEAŞ’tan değil, kendi sınırlarına yakın tüm terör örgütlerinden tehdit hisseden bir ülke. Ama Amerikalı dostlarımız Türkiye’nin onların önceliklerine göre hareket ederek, kırk yıldır çatıştığı bir terör örgütü ile beraber hareket etmesini talep ediyordu. Bunun savunulur bir tarafı yoktu. Fakat Türkiye’nin üzerinde öylesine yoğun baskılar kuruldu ki bugün bile hatırlayınca hayretler içinde kalıyoruz. Birileri Türkiye’nin DEAŞ’ı desteklediği iddiasını bile açık açık seslendirdi. Türkiye’nin DEAŞ’tan petrol aldığı yalanı tüm uluslararası kamuoyunda yayıldı. Fakat nedense aynı Türkiye, DEAŞ’ın terör saldırılarına uğramasına rağmen, müttefikleri tarafından yalnız bırakıldı.

Ama Ankara yılmadı. Müttefiklerine sürekli yeni ve makul tekliflerle gitti. Güvenli bölge bunlardan biriydi. Fakat Amerikalılar bu teklifi sürekli göz ardı etti. Ciddiye bile almadı. Suriye’den Türkiye’ye göçmen akını ve terör saldırıları olurken üç maymunu oynadı. Uçuşa yasak bölge ilan etmekten özellikle kaçındı. Kitle imha silahlarının kullanılmış olmasını bile göz ardı etti. Sonra eğit-donat programı gündeme geldi. Sözüm ona Suriyeli muhalif gruplar eğitilecekti. Amerikan yönetimi işi sürekli yokuşa sürdü. Her savaşçıyı ‘cihatçılık’la suçladı. İpe un serdi. Aylar yılları kovaladı, doğru düzgün bir kuvvet eğitilemedi. Günün sonunda ABD’nin, eğit-donatı bir oyalama taktiği olarak benimsediği ortaya çıktı.

Diğer yandan PYD Amerikan desteğiyle sürekli ilerledi. Nedense PYD güneydeki DEAŞ’a doğru değil, batıya doğru ilerledi. Rakka’ya gitmek yerine, Fırat’ın batısına geçmeye çalıştı. Türkiye sert uyarılarda bulunduğunda, Münbiç’in Rakka yolunda stratejik konuma sahip bir merkez olduğu iddiası seslendirildi. Suriye haritasına şöyle kabaca bakan hiç kimse, Münbiç’in Rakka için gerekli bir ön basamak olduğu saçmalığına inanmaz. Münbiç’in tek değeri, Afrin’i diğer PYD işgalindeki bölgeyle birleştirebilecek olmasıdır. Diyelim ki gerçekten öyle; Münbiç Rakka için gerekli. Tel Rıfat da mı öyle? Fırat Kalkanı sırasında PYD sürekli buradan Münbiç’e doğru birleşmeye çalışırken, DEAŞ’la savaşmayı mı düşünüyordu? Tabii ki hayır. Bunların asıl hedefi Türkiye’nin güneye doğru inmesini engellemek ve PYD’nin batıya doğru gitmesini sağlamaktı.

Şimdilerde Amerikalılar Rakka’dan başka bir şey görmez oldu. Sanki Rakka temizlenirse DEAŞ bitecekmiş gibi konuşuyorlar. Hâlbuki azıcık geçmişe baksalar, şehir temizlemekle terörün bitmeyeceğini ve savaşın kazanılamayacağını görecekler. Kabil temizlendi; terör Bağdat’a gitti. Bağdat temizlendi; terör Tikrit ve Felluce’ye gitti. Oralar temizlendiğinde ise Rakka’ya gitti. Rakka sonrası da muhakkak başka bir yere gidecek.

Bölge dinamiklerini göz ardı eden ve bir şehre odaklanan tüm bu operasyonlar, günün sonunda etki üretmekte başarısız oldu. Ama ABD’nin Ortadoğu siyaseti yok. Amerikalı bürokratların Obama döneminden kalma küçük bürokratik hedefleri var. Obama gitti ama bürokratları görevde. CENTCOM ve Pentagon, siyasi iradenin yokluğunda, askeri hedeflerden başını kaldıramıyor. Trump kapsamlı bir güvenlik ve dış politika stratejisine sahip olamadığı için, bir Suriye stratejisi de yok. Bu nedenle de Obama’nın bürokratları bildiğini okuyor. ABD’yi siyasal hedefi olmayan bir mücadelenin içine sokuyorlar.

Türkiye’nin Trump’a dair bir beklentisi vardı. En azından yeni bir sayfa açılabilirdi. Bütün konular yeniden ele alınabilirdi. Ancak Trump’ın imzaladığı PYD’ye destek kararı, bu müzakerenin önünü kapatacak gibi. Cumhurbaşkanı Erdoğan diplomasiye son bir şans vererek gezisini iptal etmedi. Kendisinin Trump ile görüşmesini engellemek isteyen tüm odaklara rağmen, Washington ziyaretini yapacağını söyledi. Şimdi bu işe bir nokta konulacak. Amerikan siyaseti karar verecek, tercih yapacak.

Amerikalılar diyor ki, Rakka’ya gidebilecek tek güç PYD. Hayır tabii ki doğru değil. Türkiye açık bir biçimde ABD’ye teklif etti: Madem öyle, bırakın teröre destek vermeyi; beraber yürüyelim Rakka’ya. Düzenli ordularla girelim. Türkiye’nin desteği PYD’den daha mı azdır? Türkiye’ye rağmen Suriye’de çözüm bulunabilir mi? PYD tek başına bu coğrafyayı tutabilir mi? Sünni Araplar kabul edecek mi? Bunlar PYD bölgesine saldırmayacak mı? Türkiye dışarıda bırakılacak olursa, PYD güneye doğru güvenle ilerleyebilir mi? İlerlese bile Rakka’yı temizlemek yetecek mi? Rakka böyle temizlenebilecek mi? Musul bile bu kadar adam yutarken, Rakka kolay olur mu? Beş bin Amerikan askeri on bine çıkar mı? Daha da artar mı? Amerikan askerleri ölmeye başlarsa, doğru düzgün bir operasyon başlatılmadığı için Rakka bir bataklığa dönüşür mü? Sonra ABD o zaman Türkiye’den işbirliği talebinde bulunur mu? Türkiye bu talebe olumlu yanıt verir mi? Erdoğan bu soruların hepsini Trump’a soracak ve kendi açısından cevaplarını da verecek. Sonra karar Trump’ın: Kendi dış politikasını mı kuracak, yoksa savunma bürokrasisinin dar çıkarlarına mı hapsolacak? Hep beraber göreceğiz.

Amerika Tercih Yapmak Zorunda DOSYASI

Türkiye Trump'tan müttefiklik hukukuna uygun hareket etmesini ve CENTCOM'un PYD'ye verdiği desteği kesmesini isteyecek. Karşılığında Türkiye'nin dostluğunu önerecek. Eğer kabul görmezse kendi yolunu çizmek zorunda kalacağını söyleyecek.

 

19 Mayıs Trump-Erdoğan görüşmesinden ne çıkacağı herkesin merak konusu. Hem Türk Amerikan ilişkilerinin önümüzdeki dönem için seyri belirlenecek hem de Suriye ve PYD konusu ele alınacak. PYD konusunda Amerika’nın nihai kararı Türk Amerikan ilişkilerinin de gidişatını belirleyecek demek daha doğru. Artık kritik bir dönemece girildi.

Türkiye çok rahatsız.

Amerika’ya son durumu anlatacak.

Trump’ın bir seçim yapmasını isteyecek.

Zira bu mesele artık kabak tadı verdi.

CENTCOM’un başına buyruk tavrı askeri bir operasyonun gereği olmaktan çıktı Amerika’ya siyasal bir pozisyon belirler hale geldi. Türkiye Trump’tan müttefiklik hukukuna uygun hareket etmesini ve CENTCOM’un PYD’ye verdiği desteği kesmesini isteyecek. Karşılığında Türkiye’nin dostluğunu önerecek. Eğer kabul görmezse kendi yolunu çizmek zorunda kalacağını söyleyecek. Bu yol çok zahmetli ve tehlikeli olabilir. Ama artık bazı adımların atılması gerekiyor.

Öncelikle şunu söyleyelim.

Ben görüşmeden büyük sürpriz beklemiyorum. Trump’ın siyaseten güçlü ve dönüştürücü kararlar alabilecek gücü ve cesareti halen yok. Maalesef yok. Suriye gibi bir alanda risk alıp yeni bir stratejiyle ortaya çıkma ihtimali biraz olayların akışına bağımlı olacak.

Kimyasal silah olayında olduğu gibi tetikleyici olaylara ihtiyaç var. Yoksa Trump durduk yere yeni angajmanlar başlatmaktan kaçınacaktır.

Mümkün olduğunca Türkiye’yi idare etmek ve geçiştirmek isteyecektir. Zaten Amerika’daki genel hava hep aynı. “Biz size PKK’ya karşı destek verelim ama siz PYD’ye ses etmeyin.” Böylelikle Türkiye’yi de küstürmemiş olacaklar.

PYD en az maliyetli aktör ama Türkiye de bölgesel istikrar için Amerika’nın olmazsa olmazlarından. Meseleyi sadece Rakka’nın temizlenmesi ve DEAŞ’la mücadeleye indirgerseniz, PYD’yi önemli görebilirsiniz, CENTCOM gibi. Ama daha geniş bir açıdan asıl meselenin Ortadoğu olduğunu görürseniz o zaman Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamazsınız.

CENTCOM’un gözü şuan Rakka’dan başka bir şey göremeyecek kadar bürokratik körlük içinde. Ama siyasetçi daha geniş bir açı tutturmak zorunda.

Bu esnada Türkiye Amerika’ya bir taşla iki kuş vuramayacağını göstermeli. Ve Trump’ı tercih yapmaya zorlamalı.

Bu ziyaretin bence en önemli konusu Amerika’yı böylesi bir tercihe itmektir. Eğer Türkiye’nin beklentileri karşılanırsa ne ala, olmazsa o zaman artık Türkiye başka bir yol tutturacaktır.

Bunları söylerken maliyetinin ne olduğunu unutmuş değilim. Aksine çok iyi biliyorum Amerika ile böylesi bir durumda karşı karşıya gelmenin her türlü sonucunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda PYD’ye razı olmanın maliyetini de hesaplıyorum. Türkiye PYD’ye razı olursa, her halükarda kaybeder.

Kenarında kurulan terör devleti Türkiye’nin on yıllarına ve yüzyıllarına mal olur. Yani sonuç şimdiden belli.

Türkiye’nin bekası böyle korunamaz.

Öbür seçeneğin sonucu bu kadar kaçınılmaz değil. Yani Türkiye PYD’yi vurursa bekası için hala mücadele şansı var demektir. PYD’yi biraz vurursunuz biraz durursunuz. ABD ile biraz karşı karşıya gelirsiniz biraz müzakere edersiniz. Hala manevra alanı vardır.

Teslim olmak yerine bu riskli fakat muhtemel siyaseti tercih edebilirsiniz.

Ve aslında tercih etmek zorundasınız.

Türkiye eğer PYD’ye razı olursa bu iş zaten bitmiş olacak. Böyle bir durumda Türkiye tüm iddialarını yitirir. Ama kurtuluş savaşı verirse riskli de olsa kazanma şansı her zaman var.

Hadi en kötüsü olsun. Amerika ile doğrudan karşı karşıya gelelim. Ne olacak? Amerika Suriye’de savaşmaktan kaçındığı için kullandığı PYD’yi korumak uğruna Türkiye’ye mi savaş açacak?

Tabii ki hayır. Eğer öyle olsa bile bazen devletler varlıklarını korumak için bu tür mücadeleleri göze alır. Aksi ölümü kabullenmek olur. Bazı kritik dönemeçler vardır. Onlardan birindeyiz. Bazen tüm dünyaya karşı ulusal varlık mücadelesi verilir. Kurtuluş savaşı yapılır. Manda ve himaye reddedilir. Ölümden öte köy yok denir. Ölümden korkup sıtmaya razı olunmaz..

Resim Netleşiyor DOSYASI

Amerika atacağı her adımda Rusya'nın Suriye içerisindeki askeri varlığını dikkate almak zorunda. Bu da Trump'ın ağır hareket etmesine neden oluyor.

16 Nisan üzerinden tartışmalar devam ediyor. Referandumdan çıkan sonuçlar yorumlanıyor. Çeşitli araştırmalar yayımlanıyor. Bu araştırmalarda seçmen davranışlarına dair akıl yürütülüyor. Ben bu tartışmaların sonlandırılması gerektiğini düşünüyorum.

Zira olan oldu. Biten bitti.

Kendi şahsına münhasır bu referandumdan anlamsız ve gereksiz sonuçlar çıkarıp geleceğe dair hesaplar yapmak çok akıllıca değil. Artık daha ziyade yeni şartların neler olduğunu ve Türkiye’yi nasıl şekillendireceğini görmek gerek.

Türkiye bir yandan kendisi dönüşüyor. Bir yandan da dönüşen dünyaya ayak uydurmayı deneyecek.

Uzun süredir bazı kritik eşiklerde ortaya çıkacak sonuçları bekliyorduk önümüzü görmek için. Bunun Türkiye ayağı büyük oranda sonuçlandı. Cumhurbaşkanlığı sistem dönüşümü sağlandı. Tam aynı dönemde dünya siyasetinde de önemli dönüşümlerin olduğunu düşünüyoruz. Uzun süredir bir boşluk vardı. Obama siyasetinin bıraktığı bir boşluktu bu. Suriye ve benzeri kriz alanlarında tıkanmalar sürüyordu.

Zaten Obama’nın neredeyse son iki yılı çatışmasız bir miras bırakma çabasıyla geçmişti. Özellikle Ortadoğu serbest salınıma düşmüştü.

Trump seçildiğinde dış politikada nasıl bir pozisyon alacağı bilinmiyordu.

Ayrıca iç siyasetteki karmaşık ortam nedeniyle kısa vadede dış politikaya eğilemeyecek gibi görünüyordu. Sonra birden ortalık hareketlenmeye başladı.

Esed’in kimyasal silah kullanımından sonra Amerika ilk defa Esed yönetimine saldırdı. Esed’in görevden uzaklaştırılmasına dair bağlayıcı ifadeler kullanıldı. O zamana kadar Trump’ın böylesi müdahaleci bir pozisyona geçebileceğine çok az kişi inanıyordu.

Hemen sonrasında Amerika bu kez Kuzey Kore ile bir gerilime başladı.

Amerika’nın dış politika davranış kalıpları da ortaya çıktı. Bu ve benzeri adımlar atılmaya devam ederse Amerika’nın müdahaleci bir yöntem benimseyeceğini öngörebiliriz.

Zaten ortalık hemen hareketlenmeye başladı. Yakın dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önemli diplomatik görüşmelerine tanıklık edeceğiz. Amerika ve Rusya başta olmak üzere Hindistan ve Çin gibi ülke liderleriyle yapılacak temaslarda nabız tutulacak. Fakat bunlardan en önemlisi tabii ki, Amerika ve Rusya ile yapılacak görüşmelerdir.

Ve yine en öncelikli konu başlığı Suriye’dir.

Şimdilik Türkiye’nin Suriye stratejisi “bekle gör” yöntemine dayanıyor.

Amerikan yaklaşımına göre bu da yeniden şekillenecek.

Suriye öyle ya da böyle siyaseten daha fazla önem kazanmaya başlayacaktır. Ortam gergin ve sıcak çatışma devam ediyor. Amerikan uçaklarının keşif operasyonları artıyor.

Hatta Esed’in kendi uçaklarını Rus üslerine kaydırdığı haberleri basına sızıyor.

İşte burası Amerika için sıkıntı verici. Amerika atacağı her adımda Rusya’nın Suriye içerisindeki askeri varlığını dikkate almak zorunda.

Bu da Trump’ın ağır hareket etmesine neden oluyor. Rusya ile ne yapacağını bilmiyor. Esed gidecek demek iddialı bir söylem.

Amerika Rusya’yı buna zorlayabilir ama bunun marjinal faydasının ne olacağı ciddi soru işaretleri barındırıyor. Öte taraftan Rakka operasyonu öncelikli mi olacak yoksa Suriye’ye bütüncül bir yaklaşım mı benimsenecek? Veya Rakka operasyonu öncelikli olursa bunun ortakları kimler olacak? Artık bunları daha net bir biçimde konuşacağız. Şimdilik bakacak olursanız Amerika sadece Rakka temelli bir siyasetten Suriye temelli bir siyasete doğru geçiyor. Belki de şimdiye kadar yaptığımız tartışmaların birçoğu boşa çıkabilir. Amerika PYD ile mi Rakka’ya gidecek sorusu gidebilir.

Yerine Amerika bütün Suriye’de bir geniş koalisyon kurar mı ve Türkiye bunun neresinde olur gibi sorularla karşılaşabiliriz.

Güvenlik Yöntemi DOSYASI

Devletler istikrar istemelerine rağmen saldırgan yöntemler tercih ediyor.

İki gündür büyük güçlerin son dönemde ne tür stratejiler belirlediklerini ele alıyorum. Konuyu yeni yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejileri” başlıklı kitabımdan aktarıyorum. Öncelikle güvenlikten ne anladıklarını ele aldık. Sonra neyi güvenlik tehdidi olarak gördüklerini değerlendirdik. Görünen o ki, bu devletler istikrarsızlığı en öncelikli tehdit olarak değerlendiriyor. Şimdi de güvenlik elde etmek için ne tür yöntemler takip etmeyi düşündüklerine bakalım. Bir devletin güvenliği meselesi gündeme geldiğimizde hepimiz bunun bir savunma meselesi olduğunu düşünürüz. Halbuki güvenlik sağlamanın tek yolu savunma değildir. Ve aslında tarihte çoğunlukla devletler kendilerini korumak için “en iyi savunmanın saldırı” olduğunu düşünmüş bu nedenle de saldırgan güvenlik yöntemleri tercih etmiştir.

Bizim de ele aldığımız beş ülkenin aldıkları güvenlik tedbirlerine bakacak olursak, neredeyse bütünüyle saldırgan güvenlik yöntemlerini tercih ettiklerini görüyoruz. İstikrar gibi son derece savunmacı ve statükocu bir amaca sahip olmalarına rağmen bunu saldırgan yöntemlerle elde edebileceklerini düşünüyorlar.

Mesela Bush dönemi Amerika terörle mücadeleyi terörü kaynağında vurmak, terör üreten toplumları ve devletleri dönüşürmek, hatta demokratikleştirmek, hatta bunlardan örnekler yaratmak, ve bunun için de önleyici ve boşa çıkartıcı erken saldırılar yapmak gerektiğini düşünüyor. Bunun sonucunu Irak ve Afganistan’da gördük. Buna karşın Obama’nın daha pasif bir tutum takınmış olmasını daha savunmacı bir yöntem seçti diye okuyabilirsiniz. Ama bu yanlış bir okumadır.

Obama’nın pasifliği savunmacı değil saldırgan bir yöntemdi.

Obama “mevzilenme” diye isimlendirilen yöntemle Suriye gibi çatışma alanlarında dostu düşmana karşı savaştırarak kendisi kenarda beklemeyi seçti. Bu çatışma bölgelerinde ülkeler biribirleriyle mücadele ederken zayıflayacağı için Amerika hiçbir şey yapmadan güçlenecekti. İşte bu yüzden Obama’nın yöntemi Bush’tan daha saldırgan bir yöntemdi. Amerika’ya tasarruf yaptırarak Amerika’nın gücünü artırma yöntemi izlendi.

İngiltere’nin iki ulusal güvenlik belgesi de saldırgan. Erken istihbarat toplamak, istikrarsızlığı kaynağında vurmak, uzaklarda askeri müdahale yapmak, erken harekete geçmek, kapasite inşa etmek gibi hep saldırgan yöntemler benimsemiş. İngiltere’nin kendini savunması değil, uzak coğrafyalarda uluslararası müdahalelerin bir parçası ve öncüsü olması gerektiği fikri ön plana çıkıyor.

Fransa her iki belgesinde de beş yöntem sayıyor. Bu beş yöntemin içinde savunma ibaresi bir kere bile geçmiyor. Beşi de saldırganlık içeriyor. Önleyicilik, müdahalecilik, NATO’nun aktif bir biçimde kullanılması gibi saldırgan ifadeler güvenlik planlamasını şekillendiriyor. Fransa’da saldırgan yöntemler öylesine öncelikli hale geliyor ki, “Savunma Koleji”nin adı bile “Savaş Koleji” olarak değişiyor.

Rusya da saldıganlık içeren önleyici tedbirler, kapasite inşası ve gücün merkezileştirmesi kavramlarını öne çıkarıyor. Askeri alandan, sağlık hizmetlerine, kültürel değerlerden çevre duyarlılığına, bilimsel ve teknolojik gelişmeden ekonomik büyümeye neredeyse her alanda kapasite inşa etmek isteyen Rusya aynı zamanda gücü merkezileştirmek ve Rusya’yı dönüştürmek gibi eğilimler gösteriyor.

Çin de aynı şekilde. Kendi büyümesinin dikkat çekmesinden ve erken bir dengelemeye uğramaktan korkmasına rağmen aktif savunma gibi saldırganlığı ön plana çıkaran bir kavram tercih ediyor. Uzaklara müdahale edebilecek esnek bir kara ordusu, uzak denizlerde operayon gerçekleştirebilecek bir donanma, hava indirme yapabilecek bir hava gücü istiyor. Görünen o ki Çin de kendi sınırlarını savunmanın peşinde değil. O da saldırgan bri müdahalecilik peşinde.

Kısaca söylemek gerekirse devletler istikrar istemelerine rağmen saldırgan yöntemler tercih ediyor. Üç gündür incelediğimiz örnekerden çıkan sonuç budur. Şimdi Türkiye meselesine dönebilir. Böylesi bir dünyada Türkiye’nin stratejisinin temelleri neler olabilir onu da haftaya tartışalım.

Avrupa’nın Krizi DOSYASI

AB'nin krizi Obama döneminin bir sonucudur. AB'nin nereye doğru gideceğini belirleyen şey de Trump siyaseti olacak.

Hollanda ile yaşanan diplomatik gerilim nedeniyle Avrupa’da artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gündeme geldi. Herkes yükselmekte olan milliyetçi dalganın Avrupa Birliği’nin sonu olacağı konusunu dile getiriyor. Bence bu anlatım hatalı. Milliyetçi dalga yükseldiği için AB kriz yaşayacak demek doğru değil. Aksine AB krize girdiği için milliyetçi dalga yükseliyor. Yani milliyetçilik sebep değil sonuç. Asıl sebep AB’nin içine düştüğü kriz. Bazıları AB’yi demokrasi ve insan haklarının beşiği falan zannediyor. Evet işler iyi giderken demokrasi ve insan haklarına AB ülkelerinde değer verildiğini söylemek mümkündür.

Fakat bu değerlerin AB kimliğinin ayrılmaz parçası olmadığı ortaya çıkıyor. AB demokrasi ve insan haklarını yaygınlaştırmaya çalışan bir aktör değildir hiçbir zaman da olmadı. Bu değerleri hep araç olarak kullandı. AB’nin kurulmasına ve gelişmesine neden olan da bu değerler değildi. Dolayısıyla AB bugün bu değerlerin hilafına davranıyor diye üzülmek hiç anlamlı değil. Bilmek gerekir ki, AB bu değerleri çok hızlı biçimde çiğner. Yabancı düşmanlığına girişiverir. Milliyetçilik yükselir. Fakat milliyetçilik bir boşlukta yükselmedi. AB krize girdiği için yükseldi. Peki bu kriz neden doğdu? Krizin doğuşunu ancak uluslararası sistemle açıklayabiliriz. AB’nin krizi Obama döneminin bir sonucudur.

Obama siyaseti dünyadan Amerikan gücünü çektiğinde bütün bölgeleri iç çekişmelere itti. Ortadoğu bunun ilk patladığı alan olmuştu. Amerika Irak’tan çekilip Suriye’ye müdahil olmaktan kaçındığında diğer tüm bölge ülkeleri güvenlik endişelerine kapıldılar.

Birbirlerinden tehdit hissetmeye başladılar. Sonuç Suriye ve diğer çekişme alanları. Ortadoğu’da bölgesel bir istikrarsızlık hüküm sürmeye başladı. Aynı şey bugün Avrupa’da aynı nedenle ortaya çıkıyor. Süreç başladı. Avrupa Birliği’ni ellili yıllarda var eden Amerika’nın Almanya’daki işgali ve Soğuk Savaş boyunca Avrupa’ya sağladığı güvenlik şemsiyesiydi.

Kendilerini Amerikan koruması altında bulan Avrupalı devletler güvende olduklarından AB projesi gerçekleşme şansı yakaladı. Şimdi Amerikan gücü dünyadan çekilince Avrupa Birliği süreci tersine doğru işlemeye başladı. Bu süreç devam edecek olursa, İkinci Dünya Savaşı öncesi duruma kadar ilerleyebilir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde artan milliyetçiliğin nedeni de Amerikan gücünün dünyadan çekişmiş olmasıydı. Şimdi yine aynı durum yaşanıyor. Böylesi bir süreçte AB öncelikle yabancı düşmanlığına başlar. İkinci Dünya Savaşı öncesi Yahudi düşmanlığında olduğu gibi. Avrupa dışı aktörlere karşı bir siyaset doğar. Bu nedenle Avrupalı ülkelerde Türk ve Müslüman karşıtlığı artış gösteriyor. Bir sonraki adım ise Avrupalı ülkeler arasında artacak olan ötekileştirmedir.

O zaman Fransa ve Almanya, İtalya ve Fransa gibi ülke çiftleri ve karşıtlıklar ortaya çıkabilir. Yakında tarihi Alman Fransız gerilimi yeniden doğarsa kimse şaşırmasın. Aslında AB’nin nereye doğru gideceğini belirleyen şey de Trump siyaseti olacak. Trump eğer Amerikan gücünü tekrar dünyaya yönlendirirse ve örneğin Ukrayna’da ve Gürcistan’da Rusya ile karşı karşıya gelirse o zaman AB bu krizi atlatabilir. İçinden geçtiğimiz günler altmışlı ve yetmişli yıllardaki gibi geçici krizler olarak hatırlanır. Ve AB tekrar yayılmaya başlayabilir veya en azından istikrara kavuşur veya içselleştirici bir tavır tekrar takınabilir.

Fakat eğer Trump döneminde de Amerikan gücü AB’ye güvenlik hissi vermekten uzak olursa, AB uzun vadede çözülebilir. O zaman sadece Türk ve Müslüman karşıtlığı değil, kendi içinde de çatışmaya başlayabilir. Avrupa Birliği’nin kurulmasını sağlayan demokrasi ve insan hakları arayışı değildi. Avrupa’daki Amerikan varlığıydı. Bu varlık zayıflayınca AB krize giriyor. AB krize girdiği için milliyetçilik yükseliyor. Milliyetçilik yükseldikçe, yabancı düşmanlığı hız kazanıyor. Demokratik değerler göz ardı ediliyor..