Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Prof. Dr. Altan ÇETİN : Jeopolitik Kendini Bilmezlikten
Çıkmak Yahut Devlet-Millet ve Şehri Düşünmek




29 Ağu 2019 

Ortadoğu’daki derin jeopolitik analizler düzenin
esasını teşkil eden hususları birlikte düşünebiliyor mu? Bu soru Doğunun
ortasındaki bu egzotik yeri yeniden mihver bölge yapmanın gerekçelerine dair
sorular sormak da demek oluyor.




– DEVLET NİZAMIN DİREĞİDİR – MİLLET DEVLETİN ZEMİNİ -
ŞEHİR, DEVLET- MİLLETİN VAROLUŞ ZEMİNİ …




Ortadoğu’daki derin jeopolitik analizler düzenin
esasını teşkil eden hususları birlikte düşünebiliyor mu? Bu soru Doğunun
ortasındaki bu egzotik yeri yeniden mihver bölge yapmanın gerekçelerine dair
sorular sormak da demek oluyor. Bu bakımdan devlet, millet ve şehir gibi
bölgede gittikçe varlığı silikleşen yahut mefhumu muğlaklaşan meseleleri
kendince bir iç bakışla, bütün olarak ve tüm siyasi ve kültürel manaların
ötesinde bu kavramları varoluşumuz noktasında okumak, anlamak vaziyeti daha
içeriden değerlendirmeye ve olan bitene dair daha gerçekçi düşünmeye faydalı
olabilir. Coğrafya kaderse onun üzerindeki politik ve medeni gelişmeler bu
kaderin üzerinde insan iradesinin imzası gibidir.  Nizam insan varoluşunun mefhumundaki en esas
meselelerden birisidir. İnsan mefhumunda devlet-millet ve şehri okumak maziye
pasif bakışımızı müstakbel adına aktif kılmak olacaktır.
 

DEVLET NİZAMIN DİREĞİDİR




Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye…


Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım.




Kutadgu Bilig’de, Bey halkı bilgi ile elinde
tutar; bilgisi olmazsa akıl işe yaramaz, denilerek devletle halk arasındaki
irtibatın çok önemli bir yönüne işaret eder: Bilgi. Türk devlet anlayışı halkın
babası konumunda aklını hangi bilgiyle donatmış yahut hangi gerçekliğe dayanmıştı
ki Türkler devlete baba sıfatını vermişlerdi. Müşterek bir terbiye, ahlak ve
vicdan birliği içinde ve bunun bilgisi ile halkı/milleti idare eden Türk devlet
idraki elbette günümüzün patronaj anlayışına ve çıkar odaklı bütünleşmeleri
merkeze alan devlet telakkisinden farklı bir yerde ve kanaatimizce varlığının
doğasına çok daha uygun bir yerde duruyordu. Kuvvete dayalı ve otokratik gibi
gösterilmeye çalışılan bu baba devlet anlayışı çok daha organik ve çok daha
samimi içtimai sözleşmelere dayanıyordu. Sömürgeci bir anlayışın kendi toplumu
ve başka toplumlar için icad ettiği aklın bilgisi şüphesiz teknolojisi gibi
mekanik olacak, evrimciliğindeki anlayışla insanı da bu çerçevede
değerlendirecektir. Bu devlet için töre/hukuk ve adalet modern devletin kibirli
teorilerinden çok daha organik bir tarzda Türk devletinde işlemişti. Lakin
Ortaçağ batısının devletimsilerine galebe çalan modern aklın teorileriyle baba
devlet bünyesini kategorize etmek şüphesiz bir gerçek çarpıtması ve akıl
tutulmasına yol açacaktır ve açmaktadır. Tarihî bir dönemin arızlarına karşı
kendi iç şartlarında bir kültürün ürettiklerini evrensellik iddiasıyla
insanlığa dayatmasının anomalilerini önceleri modernleşme şimdileri ise
küreselleşme kostümü içinde yaşamaktayız. Hiçbir tarihi tecrübenin faydadan
hali olmadığı, her tecrübenin tümüyle iyi ya da kötü olamayacağı fikri ile
itidale ulaşmak bu savrulmalar zamanında en anlamlı yol gibi gözüküyor. Tümden
kabul yahut red akla deli gömleği giydirmekten başka bir şey olmayacaktır.




Kutadgu Bilig’de baba-oğul ilişkisi özellikle
bir kısımda ortaya konulur. Bunun aile içinde manası yanında bir önemli sebebi
de ailede görülen bu sosyolojik ilişkinin devlet baba kavramsallaştırılmasında
genelleştirilmiş olmasıdır. Bu bakımdan bir siyasetname olan Kutadgu Bilig’de
babanın oğluna tavsiyeleri bir anlamda da devletin oğullarından beklentisini de
açığa çıkaracaktır. Bu sayede belki de devlet baba kavramının rasyonel bir
kavramsal içeriği olduğu hususu da gösterilmiş olacaktır. Bu yolla baba-oğul
imajinasyonu ile ailenin ve kültürün küçük planda devletin devamı ise büyük
planda süre giden hafıza noktasında ele alınabilecektir. Elbette modern öncesi
çağın gerçeklik dairesine dair bir kültürde yazılan Kutadgu Bilig’in ortaya
koyduğu meselelerin şekilleri ve cevapları üzerinden değil özler ve bu metinden
güne aktarılacak sualler ile geleceğe bakmak endişesi ile ele almak zarureti
ifade edilmelidir.
 

Peki, gelenek devleti niçin baba gördü? Bu
anlayış esasta nasıl gerekçelendirilebilir?




Bu soru İbn Haldun’a sorulsaydı muhtemelen
cevabına şu tespitle başlardı: Şu halde insan nevi için (içtima ve toplu olarak
yaşamak zaruridir. Aksi takdirde insanların varlıkları ve onlar vasıtasıyla
Allah’ın âlemi mamur ve onları arzda kendine halife kılma yolundaki iradesi tam
olarak gerçekleşmiş olmayacaktı. Bu ilmin konusu olarak seçtiğimiz umranın
manası işte budur… Beşer için içtima(cemiyet hayatı) zaruridir. Umranın manası
da budur. İctimaî hayatta halkı, kendisine müracaat edecekleri bir kanun
koyucuya/yasaklayıcıya (vazi’) ve hâkime mutlaka ihtiyaçları vardır. Onlar
hakkında hüküm veren yönetici bazen Allah tarafından nazil olan hükümlere
istinat eder, hâkim bazen de aklî siyasete dayanır. İşte insanın ferdiyetinin
bir adım ötesi aileden başlayarak “baba” imgesi en geniş teşkilatlanması olan
devlete kadar kadim dünyada mevzu bahis oldu. Organik bir süreç olarak
varoluşun icabı bahsedilen baba telakkisini önümüze koyuyor. Baba nasıl doğumun
tohumu ise devlette de yönetici olarak baba içtimai düzenin tohumu hükmünde
olacaktır. Buna ilave düzeni sağlamak işlevinde baba aile içinde nasıl çekirdek
ise devlette de baba sıfatında yönetici benzer analojiyle düşünülebilir. 




Baba varoluşun esasında karşımıza çıkarken
bahsedilen düzenin nasıllığına bais olmak açısından da umranda manalı bir yer
alacaktır. İbn Haldun tam burada Umran, toplumla kaynaşmak ve ihtiyaçları
gidermek maksadıyla şehire veya bir konaklama yerine inmek ve orada birlikte
ikamet etmekten ibarettir. Birlikte yaşamanın sebebi maişetleri temin ederken
tabiatları icabı insanların birbirine yardım etme durumunda bulunmalarıdır,
tespitini yapacak ve birlikte yaşamanın temini bakımından devlet ve
yöneticisinin durumunun baba sıfatıyla taşıyacağı manayı muhtemelen ortaya
koyacaktı. Bunun devamında ise İbn Haldun, Sonra bu içtima insanlar için hâsıl
olup âlemin umranı onlarla tamamlanınca bu takdirde insanları birbirine karşı
koruyacak (ve saldırılarını defedecek) bir vazia (kötülükten caydırıcı bir
güce) mutlaka ihtiyaç vardır. Çünkü saldırmak ve haksızlık yapmak (udvan ve
zulm) insanların, hayvanî tabiatlarında mevcuttur. Yabani hayvanların
tecavüzlerini defetmek için imal edilmiş olan silah, insanlardan gelen
tecavüzleri defetmeye kâfi değildir. Çünkü aynı silah diğer insanların hepsinde
mevcuttur. Şu halde insanların yekdiğerine karşı tecavüz etmelerini önleyecek
“başka bir şeye” behemahal ihtiyaç vardır. Bahis konusu “başka şey”,
kendilerinin dışında olan bir canlı olamaz. Çünkü hayvanların tümü, idrak ve
ilham itibariyle insanlardan eksiktirler. O halde bahis konusu vâzi’
insanlardan biri olacaktır. Fakat bu vâzi’in diğer insanlar üzerinden bir
galebesi sultası, kahir eli ve üstün bir hâkimiyeti bulunacaktır.




Böyle olmalıdır ki, bir kimse diğerine tecavüz
edemesin, zarar veremesin. Hükümdarın manası işte budur, izahıyla devletin baba
olmasının mahiyetini bize gösterecekti. Devleti “baba” gören gelenek adalet
dairesi çerçevesi içinde insan tekinin içtimai varoluşunun esası olan devletin
ve medeniyetin esasının zeminin ortaya koyar. 
İnsanlar müşterek ahlak, terbiye ve vicdanda aile zemininde başlayarak
şehir ve ülke çapına kadar ki teşkilatlarında organik bir bütün görüldüğünden
birlikte yaşama duygularının esası modern zamanların dayattığı telakkilerden
çok daha esaslı ve gerçekçi idi. Baba kavramının burada öze ve oradan teşekkül
edecek sürece tekabül eden manasını görerek bunu tarihi gerçeklik içinde
tüketmeden anlayamaya çalışmak bu yazıda gösterilmek istenenin daha iyi
anlaşılmasını sağlayacaktır. Burada illacı bir zorlama değil ama sert suyu
yumuşatacak yahut moderniteyle kafa karışıklığına karşı bir hatırlatma söz
konusudur. Devletin şerikleri onun inorganik çıkar ortakları olmayıp, organik
bağlarlar onda kendi öz düzen ve müştereklerini gerçekleştirme imkanına dair
tabii birlikteliğin değer ortakları olduğu gözden hiç kaçırılmamalıdır. İnsan
tekinin içtimai kimliği milletse bunun bahsedilen düzen için teşkilatı
devlettir. Bu bakımdan içtimai varlık olarak bir araya gelen insanlar bu manada
bir millet duygudaşlığında kaynaşırlar ve bir şehir, ülke yahut beşeriyet bazında
yardımlaşmak için birlikte olurlar; manasız çıkarların bir toplumu millet
yapmayacağı gibi, çıkar odaklı ortaklıklara şerik olmanın babayı bir patrona
dönüştüreceğinde şüphe yoktur. O zaman varoluşumuza yabancılaşmışız demektir.
Hülasa devletin baba olması siyasi değil varoluşsaldır.
 

MİLLET DEVLETİN ZEMİNİ




…Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki
birbirinizi kolayca tanıyasınız.




İnsan varlık, oluş/düşünce yahut yaradılışı
nüvesinde bir muallak/soyut kavramın esasını içinde bilkuvve taşır. İnsan teki
diğer fertlerle birlik oluşturuldukça bir öz/soyut açılış ortaya çıkar;
bilfiil/müesses bir durum teşekkül eder. Bu suretteki kavram gelişerek millet
haline gelecektir ki somutlaşan varlık kendi oluşunun mükerrer/mütedavil
esasına ulaşır. Yani insan tekinin bilkuvve esasında millet olmanın potansiyel
imkânı meknuzdur. İnsan medeni bir varlık olarak ictimai varoluşu içerisinden
yaşayacağı birliktelikler yahut çatışmalarla mahsus kimlik ve şahsiyetini
kurarak özünü teşekkül ettirir; nihayet millet bünyesi ortaya çıktığında
varoluş kavramının manasına, bilkuvve imkân bilfiil oluşuna erişmiş olur.
Kültür bu manada bir öz halinde varlığın/oluşun/potansiyel
fikriyatın/kendindeki bir kendiliğin kendisini aşikâr etmesidir dense yanlış
olmaz. İnsan medeni doğası böylece kimliğine ulaşmış olur. Bunun izleneceği,
aşikâr olacağı zemin tarih ve coğrafyadır. İnsanın kendini bir millet içinde
düşünmesi, mefkûresinin bu kavrama istinadı varlığın esasına koyduğu öz
üzerinden yeniden oluşunun cevherine ulaşması demektir. Bu teorik görünen izah
insan tekinin kendini anlamlandırmasının münferit hikâyesi, tarihi tecrübe ve
güncel durum bahsedilen mantığın işleyişini pratiğinde kendisini gösterir
niteliktedir. Millet kavramına en muarız cephede bile bir millet intisabının
söz konusu olduğu görülecektir. İnsanlığın millet olgusunu “müşterek yaratılış
doğasına” atıf ile “varoluş mantığının gerçeğini” evrenselcilik, insancıllık
vs. gerekçelerle yok sayanların ya silinmiş hafızaları ya da silmek istedikleri
büyük bir hafıza vardır! Hülasa millet kavramı siyasi değil varoluşsaldır.
Hegel bahsedilen süreci “Bireyin bu ruhla ilişkisi, kendisini ve hayatını bu
aslî varoluşla var ve anlamlı kılıyor olmasıdır. Bu ruh, milletin sahip olduğu
bu ruh, dünyada, onu, kesin bir yere sahip kılabilen karakteri ve kabiliyeti
olur; birey, bu ruhla bir şey olur. Zira birey, kendisini mensubu olduğu bir
halkın varlığında, kendisini onunla ilişkilendirildiği- kendisine objektif
olarak sunulan-, halihazırda tesis edilmiş, muhkem bir dünya bulur. Bir halkın
varlığından hoşnut ve memnun olduğu ve tatmine ulaştığı şey, işte bireyin bu
yükümlülüğü ve bu dünyasını mümkün kılan millet ruhu’dur.”, tespitiyle ortaya
koyar. İnsanın mahut özgürlük ve insanlık mefkûresi bahsedilen millet
varoluşunun üstüne bilinci, kendi milleti ve sair milletlerle kuracağı bir
yardımlaşma ve faydalı olma bakış açısına bağlanmakla manasına ulaşacaktır.
Bunun imkânı ise Farabî’nin bize tanıttığı küresel dünyanınsa tam tersi
istikamette insanlığı zorladığı erdemli şehrin teşekkülü ile mümkündür.

Yukarıda bahsedilen ve Hegel’e atıf ile
temellendirilen çerçevenin ayakları İbn Haldun’un millet vakıasının varoluşunda
özü ve mantığı ortaya koyan tespitleri iyice yere basacak ve millet olmak
gerçeğinin varoluşa dair doğası daha iyi tezahür edecektir: İbn Haldun’a göre
“Tek bir nesep ve asabiyet mevcut olmadıkça, onların savunma ve koruma
faaliyetleri sadakatle ifa olunmaz. Çünkü onların şevket ve kudretleri bu
sayede kuvvetlenir ve kendilerinden korkulur hale gelirler. Zira her insan,
kendi asabesinden ve nesebinden olan kimselerin imdadına koşmaya, daha çok önem
verir. (Asabesinden gelen feryat, kişiyi galeyana getirir). Allah’ın kullarının
kalbine yarattığı dar ve sıkışık zamanlarda hısım ve akrabanın imdadına koşma
ve onlara karşı şefkatli olma duygusu insan tabiatında mevcuttur. Yardımlaşmaya
ve dayanışmaya vesile olan bu duygu olduğu gibi, düşmanlarına daha çok korku
salmalarının sebebi de budur.” Neseplerdeki semere ve fayda, yardımlaşmayı ve
gayrete gelerek imdada koşmaya vesile olan asabiyetten ibarettir; asabiyetten
kast olunan müdafaa ve mücadelenin gerçekleşmesi de neseple olur. İbn Haldun’a
göre burada bir birleşme, dayanışma ve kaynaşma söz konusudur. İbn Haldun ve
Hegel zaviyesi millet kavramının mefhumunu aşikar eder niteliktedir. Milleti
var eden ve bugün de milliyetçi düşüncenin özde millet kavramının esasında
gördüğü telakkiler Hegel çerçevesinin içini doldurur mahiyette İbn Haldun’da
yukarıdaki şekliyle ortaya konulur. Bireyi tatmin eden ve mesuliyetini gösteren
ruh millet gerçeği ile insanı tamamlar. İşte insan teki bu yolla şey iken bir
şey olur. Pozitivist bir mantıkla ortaya konulan biyolojik/ırkçı millet
tasniflerini merkeze alarak, muhtelif unsurlara dayanarak millet kavramına
bakan ve üst kavramlar öneren tüm enternasyonelcilikler sadece hedef bir
toplumu hafızaslaştırma hedefine matuftur denirse çok da büyük bir iddia ortaya
atılmış olmayacaktır.




Millet mefhumunun üstünde ise, tarihi
pratiğimizde baba sıfatıyla anılan, devlet gelir. Devlet’in millet merkezli
esasını Hegel’in şu tespitlerinden anlamak mümkündür: Devlet, bir milletin
ruhu, milletin bütün nispetlerine girmiş olan kanun olduğuna göre, anayasa da,
tabiatıyla, millî ruhun özelliğine bağlı olacaktır; çünkü devletin içeriğini
millî ruh meydana getirir. Millî ruh, din, hukuk, bilim, sanat sanayi gibi
türlü özel alanlara ayrılır. Millî ruhun bu türlü anları içten bir bağ ile
birbirlerine bağlıdırlar. Bir milletin tarihi, idenin millî ruhun türlü
alanlarında gerçekleşmesinin tarihidir. Gerçek devlet, millî ruh ile doygun
olan bir devlettir. Görüleceği üzere İbn Haldun zaviyesinde gösterilen millet
mefhumu Hegel’in ortaya koyduğu bu tarifle varoluşunun gerçeğine ciddi manada
yaklaşmış olacaktır. İbn Haldun da devleti milletin düzen arayışının teşkilatı
olarak görür. 




İşte devleti baba kılan Türk devlet telakkisinin
varoluş esasında bu yazıda gösterilmeye çalışılan millet anlayışı yer alır. Bu bakımdan
insan milletin millet ise devletin zeminidir. Bizi milletler haline koyan
yaradılışımızın esasını anlamak için milletin varoluş zeminine ve bu çerçevede
ortaya çıkan devlet yapısını siyasi olmasının ötesinde anlamak mefhumuna vakıf
olarak aklımıza sahip çıkmak bakımından önemlidir. Devletsiz ve milletsiz
yapmacık teorilerle millete yol gösterdiğini söyleyenler ise onu kendisine ve
varoluşuna yabancılaştırdıklarının bilince olan yahut gaflete düçar
çevrelerdir. Milletin ve devletin teşekkül saiklerini yazıda arz edilen mesail
üzerinden düşündüğümüzde milli bir devletin milletimize ve insanlığımıza
faydanın en yüksek yapılanması olduğunu düşünmek durumundayız. Selçuklular ve
Osmanlılar millet zemininde bir devlet baba kurmasalardı nizam verdikleri cihan
ve insanlığa tarihin şahit olduğu faydayı sağlayamazlardı. Küreselleştirilen
dünyamızda şirketlerin vesayetindeki beşeriyetin çıkışı kendi doğasına rücu
olacaktır. İnsan âlemde bir “numara” ile kodlanmaktan çok daha fazlası için
vardır ve özgürlüğün gerçek manası da doğamızın yolunda olmaktır.




Hülasa davamız “insan olmamızın” esasını
insanlık zaviyesi ve milli çerçevede teşhis ve tespittir. Erol Güngör hocanın,
milliyetçilik, milli kültürü bizzat bir medeniyet kaynağı haline getirmek ve
cemiyeti soysuz değişmelerin açık pazar yeri halinden kurtarmak hareketidir.
Binaenaleyh, milliyetçilik aynı zamanda bir medeniyet davasıdır, tespitinin,
yazıda sunulan siyaktaki millet-devlet zeminindeki izahla birlikte, maksat ve
manasını belki daha fazla sezebiliriz…
 

ŞEHİR, DEVLET- MİLLETİN VAROLUŞ ZEMİNİ




Çoğalmamız gereken şehirlerde azalıyoruz


Birleşmemiz icab ederken şehirde bölünüyoruz


Kalabalık olacakken bir şehirde neden yalnızlaşıyoruz?




Farabî, Fâzıl şehir tam sıhhatte bir vücuda
benzer. Bütün uzuvları onu hayat devresinin sonuna kadar muhafaza etmek
hususunda yardımlaşırlar. Yine Farabî, her insan, yaşamak ve üstün
mükemmeliyetlere ulaşmak için yaradılışta birçok şeylere muhtaç olup bunların
hepsini tek başına sağlayamaz. Her insan bunun için, çok kimselerin bir araya
gelmesine muhtaçdır. Her ferd bu ihtiyaçlardan ancak üzerine düşeni yapar.
Bütün insanların birbirleri karşısındaki durumları da bu merkezdedir. Böylece
her ferd, tabiatındaki mükemmelleşme ihtiyacını, ancak muhtelif insanların -
yardımlaşma maksadıyla – bir araya gelmeleriyle elde edilebilir, tespitleri ile
şehrin künhüne dair zihnimize akseder. 
Farabî’nin bu izahı devletin, milletin zuhur ve teşekkülündeki varoluşa
dairlikle birlikte düşünülmelidir. Bu cümleden şehir de insan merkezli bir varoluş
tasavvurunda ele alınması icap eden bir yapıdır. İnsan kavramının cemiyet
teşekkülünün mefhumunda millet ve devlet nasıl varoluş ilkesi ise şehir de
bunun diğer bir ilkesidir.  Bu bakımdan
şehir modern bir tezahür olmayıp varoluşumuzu tamamlayan bir esastır.
Şehirlerimiz sağlıklı bir vücut mudur? Yardımlaşma mefhumumuzda dilenci
gördüklerimize üç beş kuruş vermek dışında ne var?




Bir medeniyet kaynağı Kitap’taki şehre dair
tezahürlere bakmak meseledeki varoluşa aitliği gösterme yolunda ayaklarımızı yere
değdirecektir: Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol
yiyin (2-58), Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl (2-126), Allah bir
şehri misal olarak verdi: Bu şehir güvenli, huzurlu idi, Oraya her yerden rızkı
bol bol geliyordu. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük
ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini
(felâketini) tattırdı. (16.112). Görüleceği üzere şehir, insan cemiyetinin
Farabî’nin bahsettiği muhtelif ihtiyaçları giderme, güvenlik, yardımlaşma gibi
konularındaki toplanma mekânı mefhumunda gösteriliyor.




İnsanın cemiyet teşekkülünün millet ve devlet
mefhumundaki zuhurunun daha önceki yazılarda gösterilmesine binaen şehir bu iki
tezahürün gerçekleşme alanı ve imkânı olarak görülmelidir. Siyasî, dinî, millî
hülasa kültüre dair tüm iltisakları ötesinde var olmamızın manasına aidiyeti
noktasında bu kavramlara bakmamız gerekmiyor mu? Doğamızdaki mükemmelleşme
ihtiyacımızı gidermek yolunda devleti ve milleti kuran, organize olan insan
tabiatı bunun yanında mükemmelleşmek ve yardımlaşma gibi hacetlerini bu yolda
gidermek için Farabî’nin işaret ettiği üzere şehir, şehirlerin toplamı millet
ve milletlerin birleşimi insanlık çapında bir yardımlaşma medeniyeti kurmak
üzere teşkilatlanırlar, dense çok mu mübalağa olur? Mefkûre budur dense hatamı
olur? Belki de, tarih felsefemizin insan tarihinde araması gereken esas
istikamet bu yardımlaşma ve dayanışma medeniyetine yaklaşıp uzaklaşmamız
olmalıdır!




Nihayet, Çelebi Mehmet’in, daha önce de
bahsettiğimiz, mezarında yazılan nasıru’l-ibâd, âmiru’l-bilad ve
dafiu’z-zulumat ve’l-fesat olarak tespit ettiği mefkûreye bu zaviyeden
bakılacak olursa şehre dair bu esasların siyasi olmayıp, varoluşa dair yani
insanın anlam ve aidiyet gerçeğine tekabül ettiğini unutmamak gerekir. Akl-ı
selim, kalb-i selim ve zevk-i selim zaviyesi bir ideoloji değil, var olmaktır.
Bir üslup, iman ve gayedir. İnsanlara yardımcı olmak, beldeleri imar etmek ve
fesat ve zulmü engellemek devlet, millet ve şehrin insanî varoluş zeminindeki
gerçeğine ve mefhum-ı aslisine denk gelir. Bencil, maddeci bir ruh böyle bir
millet, devlet ve şehir anlayışı kuramaz. Farabî, İbn Haldun ve Yusuf Has Hacib
gibi medeniyet eserlerimiz yanında Kant, Hegel gibi batılı düşünürler pek
çoklarının da ortaya koyduğu devlet, millet ve şehir anlayış ve felsefimizi
kendi kıblesine ve üslubumuz istikametine döndürmedikçe azalıp yalnızlaştığımız
şehir kalabalıklarında kaybolmaya devam edecek gibiyiz.  İbn Haldun’un bir arada yaşayan ve yerleşik
hayata geçen insan topluluklarının kendi aralarında geliştirdikleri ekonomik,
siyasi, hukuki, ahlaki ve maddi organizasyonun toplamına medeniyet denir tanımı
çevresinde düşürsek varoluşumuzu tahakkuk ettirecek şehirlere bizi ulaştıracak
esaslar ve vasıtalar üzerinden düşünmeden devlet ve milletin de varoluş hikmeti
ve işlevini tam gerçekleştiremeyeceği aşikârdır. Kendi eseri şehirlerin nesnesi
haline gelen insanların, insanlık adına değer üretmekten ziyade nesnesi
oldukları beton yığınlarının amacına hizmet ederek, bu “ruhsuz” kütlelerin
zihniyet, ahlak ve hareketine sahip olacağında ise şüphe yoktur.




Bir vicdan şehri ve ahalisi yoksa yalnızca gayba mı
dairdir?


Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!


Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! (Yahya Kemal)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış