Hasan
Boynukara
: Japonya Bildiğiniz Gibi Değil !!!


25 Aralık 2016

Yirmi küsur yıldır Japonyada
yaşayan Suat Boynukara ve amcası Mahmut Boynukara ile Japonya deneyimleri,
gözlemleri ve tanıklıklarını konuştuk. Hepsi birinci el, hepsi taze. Keyifli
bir konuşma oldu. Kısaltmalar yapalım da her defasında isim ve soyisimleri
tekrarlamayalım: H.B. :
Hasan Boynukara,   M.B. : Mahmut Boynukara, S.B. :
Suat Boynukara 

H.B.
:
Ne işin var Japonyada,
nasıl gittin, niye gittin?

S.B. :
20 küsur sene önce, kaçak olarak gittim. Zorlu işlerde çalıştım, verilen her
işi iyi yaptım, takdir gördüm. Halen devam ediyorum. 

H.B. :
Ne iş yapıyorsun? 

S.B. : İnşaat
şirketim var. Daha çok villa ya da bahçeli ev temeli yapıyoruz. 

H.B. :
İşçilikten patronluğa, öyle mi? Nasıl izin verdiler?

S.B. :
Burada kimse kimsenin kimliğine, inancına, aile yapısına bakmaz. İşini iyi
yapıp yapmadığına bakar. Bizde çalışan doktor da var, hiç eğitimi olmayan
insanlar da. Bu her kurum için geçerli. Kimse diplomanıza, kariyerinize bakmaz.
Talip olduğunuz işi iyi yapıyorsanız, yeteneğiniz ve donanımız varsa kimse
ötesini sorgulamaz.

S.B. :
Yabancı olduğun için şirket kurma sürecinde zorluklar yaşadın mı? 

S.B. :
Bürokrasi diye bir şey yok. Kırk dereden su getirtmezler. Yasalar herkes için
geçerli.  Eksiğiniz varsa Imparator da devreye girse, o eksik
giderilmedikçe işinizi halledemezsiniz. 

H.B. :
Yerlisi varken sana niye güvensinler? 

S.B. :
Onlar sadece yasalara güvenirler. Bilirler ki en küçük bir yanlışlık bile
yapana büyük maliyetler getirecektir. İşveren de bilir, işi yaptıran da. Bize
verilen projede milimetrik bir sapma olmaz. Olduğu takdirde ne yaptığınız emeğe
bakılır ne yaptığınız masrafa. Hepsi sıfırdan yeniden yaptırılır. Her aşamada
bir mühendis denetlemeye gelir, fotoğraflar çeker, projeyle karşılaştırır, onay
verirse, iş devam eder.

H.B. :
Desene demirden, çimentodan çalma şansınız yok.

M.B. : Orada
iş yaparken, odaklandığınız şey, işi doğru dürüst yapmaktır. Ne kadar kazanacağınız
ikinci plana düşer. Suat benim yeğenim, ama patron o, söylediklerine harfiyyen
uyarız. Altmış yaşındayım, otuz yıl çalıştıktan sonra bürokrasiden emekli
oldum. Ama çalışma ahlakı ve disiplinini burada öğrendim. Patron, şef,
müdür ya da işçi olmanız bütünüyle sizin kabiliyetinizle ilgili. Sadece özel
sektörde değil, kamuda da öyle. Birlikte çalıştığımız bir görevli “ben,
bana verilen görevi layıkıyla yapamadığım için vicdan azabı çekiyordum. Müdüre
ayrılacağımı söyledim. O da iyi olur dedi. Burda daha çok yoruluyorum ama evime
huzurlu dönüyorum” dedi. Fakülte mezunu bu adam. 

H.B. :
Aylık iş hacminiz ne? Para, ödeme, çekler, taksitler?

S.B. :
Burda herşey peşin. Ay başına, para yok, taksit olur mu gibi birşey yok. Biz de
malzeme alırken peşin öderiz. Yani alacak verecek sorunumuz yok. Ayda 250-300
bin dolarlık iş yapıyoruz. Ay basinda beş kuruş alacağımız da kalmıyor,
borcumuz da. Çek yok, senet yok. Herşey peşin.  

H.B. :
Insanlar güvenilir yani…

S.B. :
Hayır, biz yasalara güveniyoruz. Bize mal verenler de sadece yasalara
güveniyorlar. 


***


H.B.
:
Japonya eşittir teknoloji
midir?

M.B. : İş
gücünün, dolayısıyla ihracatın yüzde sekseni teknoloji, geriye geleni diğer mal
ve hizmetler. Turkiyeyle karsilastirdigimizda, bizim epeyce geriden geldiğimizi
görüyoruz. Basit bir örnek verelim; Türkiyede satılan Toyota modellerini
Japonyada bulamazsınız. Vitrinler, ne işe yaradığını bilmediğimiz bir sürü
aletle dolu. 

H.B. :
Bütün japonlar zengin, refah içinde yaşıyor gibi bir algı var. Doğru mu bu?

M.B. : Hepsi
lüks içinde yaşamıyor tabi ama herkesin bir evi bir arabası olacak kadar geliri
var. Söz gelimi Suat inşaatta çalışan işçilere 3 ila 4 bin dolar arasında bir
maaş veriyor. Burdan yola çıkarak bir kanaat sahibi olabiliriz.

H.B. :
Bir Japonun günlük hayatı nasıldır, ne yer ne içerler,  nasıl eğlenirler?

M.B. : Çalışma
da eğlenme de kalıplaşmış gibi. Çalışmak bir tür ayin gibi. Aslında zaman
içinde biz de bunu hissediyoruz. Abartı olacak belki ama tembel, kaytaran bir
Japon bulamazsınız. Eğlence denilince akla kumarhaneler, spor yapma, seyahat ve
yemek yeme geliyor. Evlerinde ne olup bittiğini bilmiyoruz ama dışarıda
inanılmaz bir sevecenlik ve hoşgörü var. Kimseye zarar vermemek en önemli
nokta. Bu konuda hiç tolerans yok  kazara birine bir omuz vursanız ve
küçük bir hasar oluşsa size maliyeti epeyce yüksek olabilir.

H.B. :
Yani?

M.B. : Polis
gelir, şikayetinin olup olmadığını sorar. Varsa, derhal ambulans ve sağlık
ekibi gelir. Hastaneye kaldırılır. Yapılan her türlü muayene ve tahlilin parası
vs. zarar verenden tahsil edilir. 

S.B. :
Sadece insan değil, eşyaya zarar verdiğinizde de aynı durum geçerli.
 Diyelim ki arabasını hafifçe çizdiniz. Bir pasta cilayla halledilecek
basit bir çizik. Ama araba sahibi ben bu parçanın tamamının degisirilmesini
istiyorum diyorsa, itirazsız değiştirmek zorundasınız. Tartışma pazarlık yok
 

H.B. :
Bu durumda herkes herkese ve herşeye… 

H.B. :
Japonlar çok muhafazakar diye biliriz. Öyle mi gerçekten?

M.B. : Neyi
muhafaza ettiklerini bilmiyorum. Gördüğüm tipik batılı hayat tarzı. Yeme içme
giyinme. Bence Japonları ne gelenekleri ne de dinleri yönlendiriyor. Sadece yasalar
var. Dindarlıkları bir tür seremoniden ibaret. Bir tapınağa gitmekle, bir
parkta kuşlara yem atmak arasında fark yok. Bir iş yaptıklarında bunun dine
uygunluğuna değil, yasal olup olmadığına bakarlar. Aile bağları da öyle. 18
yaşına gelen bir çocuk ebeveyn korumasından çıkar. Başının çaresine bakmak
zorundadır.

H.B. :
Giyim kuşam?

M.B. : Yerel
giysiler bizdeki gibi artık folklorik. Güzelleşmeye, kişisel bakıma iyi para
harcıyorlar. Bir sürü sarışın Japon görmek ilginç geliyor insana! 

H.B. :
Çok mu kalabalık caddeler sokaklar?

S.B. :
Sokaklar caddeler boş.  Aylak aylak yürüyen adam bulamazsınız. Herkes
gideceği yere özel araçla metroyla, otobüsle, özellikle bisikletle gider.

H.B. :
Öyle yoğun trafik var. 

M.B. : Araba
çok ama bizdeki trafik yok. Yollarda kaldırım yok. Caddeye araba park
edemezsiniz. Beş dakikalık bir işiniz bile olsa, arabanızı parka çekmek
zorundasınız. 

S.B. :
Sürat önemli olduğu için yollar da buna göre planlanmış. Her yerde gördüğümüz
şey şu; öyle bir planlama yapılmış ki sanki yüz yıl öncesinden bugünü
hesaplamışlar  gibi. Otobanları, viyadükleri, köprüleri, yer ve deniz
altındaki tünelleri görünce insan kendisini Disneyland’de sanıyor. Deniz
altında 240 km’lik tünel yapmışlar yıllar önce.

H.B. :
Şehirlerin gelişmişliklerinde bir farklılık var mı? 

M.B. :  Ülkenin
bir köşesindeki bir şehirde ne varsa, diğer köşesindeki şehirde de o var. Zaten
şehirler biribirine bitişik. Birinden diğerine geçtiğinizi bile
farkedemezsiniz.


***


H.B.
:
Bize ilginç bir şey
söyleyin dersek, ne dersiniz?

M.B. : Bir
mağazada iki dolarlık indirim var denildiğinde, o iki dolar için on dolarlık
benzin ve otopark ücreti ödemeleri. Bunu anlayabilmiş değilim.

S.B. :
Bunca katı yasal uygulamalara rağmen mafyanın varlığı. 

H.B. :
Mafya mı?

S.B. :
Hem de inanılmaz güçlü bir mafya. 

H.B. :
Başka 

M.B. : Annelerin
babaların çocuklarını okula arabayla ya da servisle bırakması yasak.
Çocuklar, gönüllülerin denetiminde okula yürüyerek gidip gelirler. 

H.B. :
Ya uzaksa?

M.B. : Belediye
bu ayarlamayı yapıyor. Hangi öğrencinin hangi okula gideceğine belediye karar
veriyor. Dolayısıyla uzaklık diye bir şey yok.

H.B. :
Belediye niye yapıyor ki?

M.B. : Sadece
eğitim değil,  her konuda tasarruf belediyede. 

S.B. :
Okullarda hademe yok. Temizliği, taşımayı, onarımı öğrenciler ve öğretmenler
yapar. Dahası herkes evinin ve dükkanının önünü temizlemek zorunda. Eski bir
eşyayı kapıya koyamazsınız. Belediyenin ilgili görevlisine haber verirsiniz,
gelir, sizden ücretini alır ve götürür. Bu nedenle her yer pırıl
pırıldır. 

H.B. :
Avucuna bir kac kuruş koyun siz de? 

S.B. :
Para bir makbuz karşılığında alınır. Rüşvet alamadığınız gibi, verecek kimse de
bulamazsınız. Bunu bildiğiniz için de aklınıza böyle bir şey gelmez.

H.B. :
Türkiyeye geldiğinizde sizi en çok ne şaşırtıyor?

S.B. :
Çok düzenli bir ortamdan karmakarışık bir ortama giren bir insanın yorgunluğu. 

M.B. : O
kadar büyük farklılıklar var ki, insan karşılaştırmakta zorlanıyor. 

H.B. :
Ne gibi mesela?

M.B. : En
basiti, şu yolda gördüğün trafik keşmekeşi yok. En önemlisi de yasalara uyma
konusundaki titizlik. Liyakata verilen önem. İnsana saygı

H.B. : Türkiyeye
kesin dönüş?

S.B. :
 Ben günde 11 saat çalışıyorum. Artık işin para kısmına takılmıyorum.
 Çalışarak, üreterek varolduğumu hissediyorum. Burada aynı tempoyu
yakalayabilir miyim, bilmiyorum 

H.B. :
Bu konuşmada üç şey dikkatimi çekti. Yasalar, Liyakat, Çalışma/Üretim. Doğru
mu? 

M.B. : Doğru.
Şunu da eklemek lazım. İşçisinden öğretmenine, emeklisinden çalışanına okutan
bir toplum. 

H.B. :
Ben bu bilgileri çok sevdim. Peki söyleşiyi okuyanlar haydi Japonyaya deseler
nolacak?

M.B. : O
iş o kadar kolay değil. Onun için dikkatli olmak lazım 

H.B. : O
zaman bitirelim. Türkiye’ye hoşgeldiniz. Ayağınız tozu söyleşiye karıştı.
Teşekkürler… 



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet