TACEDDİN KUTAY : Amerika ajanının peşinde değil


Can
Dündar ve Enver Altaylı isimleri uzun bir süredir Batı basınında zikredilmekte.
Erdoğan rejimi olarak adlandırdıkları yeni Türkiye’nin, söz konusu kimseleri,
özellikle bir gazeteci olarak lanse ettikleri Dündar’ı sindirmek için
uyguladığı bir zulümden bahseden söz konusu çevreler, Türkiye’nin ajanlık
iddialarını ise hiç bir şekilde anlamaya yanaşmıyor.


Buna karşın Batı kamuoyunun ajanlık mevzuuna hiç de yabancı
olmadığı muhakkak. Batı medyası özellikle Rusya ile gerginleşen ilişkiler
döneminde ajanlık meselesiyle çokça meşgul idi. Anna Chapman adı Amerikan ve
İngiliz basını başta olmak üzere Batı kamuoyunu aylarca meşgul etmişti.
Wikileaks skandalı ve Julian Assange ismi tüm dünyada uzun süre gündem oldu.
Alman Şansölyesi Merkel Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu NSA tarafından yıllarca
dinlendiğini öğrendiğinde ortaya koyduğu alıngan tavır dün gibi hatrımızda.
“Dostlar birbirini dinlememelidir” demişti Merkel. Alman basını söz konusu
dinleme skandalını aylarca konu etti. Dolayısıyla ajanlık mevzuunun Batı
kamuoyu açısından Soğuk Savaş yıllarına mahsus bir başlık olduğunu ve bu konuda
bir hassasiyet olmadığını, dolayısıyla Türkiye’yi anlamakta ve empati yapmakta
zorlandıklarını iddia etmek katiyyen mümkün değil. Türkiye ile Batı arasında
buna benzer bir sağırlar diyaloğu Rahip Brunson davasında da yaşanmakta.
Amerika başta olmak üzere Batı Brunson davasını sürekli olarak bir din adamının
yargılanması olarak okumakta ısrar etmekte. Konspiratif faaliyetlerde bulunan
kimselerin göz önündeki kimliklerinin yegane aidiyetleri olduğunu kabul etmek
elbette ciddi bir tutum değil. Dünya ajanlık tarihine adını yazdırmış olan Mata
Hari, Vincennes Sarayı’nın bahçesinde kurşuna dizilirken hiç kimsenin aklına
basit bir dansçının idam edildiği gelmemişti. Mata Hari görünürde basit bir
egzotik dansçıydı oysa. Zira malumdur ki her ajan görünürde bir mesleğe
sahiptir; asıl fonksiyou olan ajanlık ise kartviziti bastırılacak bir meslek
değildir. Hal böyleyken Türkiye’nin çok ciddi bir tonla dile getirdiği ajanlık
iddialarının nasıl olup da bir türlü makul endişe olarak yorumlanamadığı Batı
ile aramızdaki ilişkilerin karakteri göz önünde bulundurulduğunda
anlaşılabilir.


Ne işe yarar
bu ajan?


Ajanlık tarihi ile alakalı yapılacak kaba taslak bir okuma bizlere
ajanlık faaliyetinin üç temel fonksiyona sahip olabileceği gerçeğini gösterir.
Özellikle Soğuk Savaş dönemi ajanları büyük oranda bilgi edinmek ve bunları
belli merkezlere iletmekle meşguldü. Uzun yıllar Amerika’da SSCB namına ajanlık
faaliyeti yürütmüş olan Julius&Ethel Rosenberg çifti bu cümleden
faaliyetleri ile ön plana çıkmış ajanlara en tipik örnektir. Rosenberglerin
ajanlık faaliyeti SSCB’nin atom bombasını geliştirmesine hizmet etmiş
dolayısıyla Soğuk Savaş sert ve uzun geçmiştir. Stratejik önemi haiz bilgilerin
taşınması Buna ilaveten iki temel fonksiyon daha karşımıza çıkar. Ajanlar
faaliyet sahalarını iyi tanıyan, analiz yapan ve olası senaryolar hakkında
mülahazalarını ortaya koyan kimseler olarak da karşımıza çıkıyor. Rudolf Abel
ismi yalnız bilgi taşımayan, aynı zamanda analiz de yapan ve devlet
politikasına bu analizler ile yön veren ajan tipine örnek teşkil ediyor. Mezkur
ajanlık tipinin Soğuk Savaş dönemine nazaran önemini yitirdiği bir dönemde
oluşumuz ajan denildiğinde yalnız bilgi getiren ve bunları analiz eden tipte
bir ajan resmini göz önüne getirmememiz gerektiğini bizlere hatırlatıyor. Buna
karşın operasyonel kabiliyetleri ile sahaya çıkan ve bulundukları bölgede
faaliyet yürüten ajanlık tipinin önemi her dönemde olduğu kadar yüksek. Söz
konusu ajan tipinden bilgi beklenmiyor, aksine bu kimseye bilgiler aktarılarak
çeşitli operasyonlar yapması bekleniyor. Operasyonel kabiliyetten ve saha
aktivasyonundan bahsederken yalnızca Lawrance tipi ajanlardan bahsetmediğimiz
açık. Lawrance tipindeki bir ajanlık Rahip Brunson’un Türkiye’de ne gibi
faaliyetler yürüttüğünü izah eder mahiyette olsa da, Can Dündar’ın ne gibi bir
faaliyet yürüttüğünü anlamamızı sağlamıyor.


Zira Lawrance figürü gözümüzün önüne hemen bir ülkenin iyi
yetişmiş bir elemanını başka bir ülkede istihdam etmesi tablosunu
canlandırıyor. Oysa özellikle NATO bağlantılı ajanlık faaliyetleri büyük oranda
devşirilmiş kimseler eli ile yürütülen bir bilgi alma ve operasyon faaliyeti
olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bu devşirme Rosenberg çifti örneğinde olduğu
gibi ideolojik saikler ile de olmuyor; var olan hegemonyal bağlılık bu
elemanları bir adanmışlık olmadan da devşirilebilir kılıyor. Can Dündar’ın
basit bir Erdoğan nefreti ile bu noktaya savrulduğunu ve Amerikan bayrağına
sarınarak uyuyacak, bunun resmini çekerek tüm dünyaya ilan edecek raddeye bu
nefret ile geldiğini kabul etmek mümkün müdür? Aksine Dündar’ı bu noktaya
savuran şey iliklerine işlemiş olan hegemonyal yatkınlık. Dündar bu yatkınlık
ile ve uzun ikna süreçlerine ihtiyaç duyulmaksızın faaliyetlerini irtikap etti.
Dündar’ın ajanlık tipi tam olarak operasyonel ajanlık tipine uyuyor. Kendisine
servis edilen bir takım bilgiler ile sahada operasyon yapan ajan deyince
aklımıza 007 James Bond’un geliyor olması “bu da ne biçim operasyon”
dedirtiyor. Oysa Dündar Amerika’nın sahadaki tezlerini tahkim etmek, masada
Türkiye’nin elini zayıflatmak için yapılabilecek en büyük denaeti yaptı.
Cihatçıları donatan Türkiye tablosu, PYD’yi donatan Amerika tablosundan elbette
daha ilginç bir tablo idi, bu tabloyu çizmek Dündar’a nasip oldu. Dündar’ın
çizdiği tablo “Suriye’den çıkmayı düşünmüyoruz” diyen Amerikan yetkilisini anlamlandıracak
kadar merkezi bir öneme sahip. NATO’ya böylesi büyük bir hizmeti 007 veremezdi.


Dündar’ın
hiçbir kıymeti yok


Ne Rahip Brunson krizi ne de Can Dündar’ın sürekli olarak gündeme
getirilmesi ve bu isimler üzerinden Türkiye’nin köşeye sıkıştırılmak istenmesi
bu kimselere verilen önemin bir göstergesi olarak karşımızda durmuyor.
Brunson’a verilen kıymet bir noktaya kadar vatandaşlık bağı ve din adamı
aidiyeti ile açıklanabilir; ancak meselenin asıl mahiyetini asla ortaya koymaz.
Öte yandan Can Dündar’a Brunson kadar ehemmiyet verildiğini iddia etmek hiç de
kolay değil. Amerika ve vassalları Türkiye’ye ajanlarının hukukunu muhafaza
eder görünürken bir başka mesajı veriyorlar. Rahatsızlık bir başka rahatsızlık,
talep bir başka talep. Düzeni değiştikçe alışılagelenden farklı ilişki tipleri
ortaya çıkmaya başlayan dünyamız soğuk savaş yıllarının ilişki ve ittifak
biçimini terk ediyor. Soğuk Savaş yıllarında iki kutuptan birisini temsil eden
büyük devlet kendi ittifakına eklemlenenen devletleri tabii uzantısı olarak
görme eğilimine sahipti. Burada bir ittifaktan değil, bir ittihattan söz etmek
mümkündü. Sovyet ajanları Prag sokaklarında diledikleri gibi cirit atarken,
Amerikan ajanları Berlin’de diledikleri cinayeti işlemekte idiler. Bu vassallık
ilişkisi büyük devletin kendi paktında yer alan devletlerin egemenlik
sınırlarını dilediği gibi yorumlayabileceği bir düzlemi ortaya koymakta idi.
Oysa günümüz dünyasında asıl dönüşen şey bu ilişki. Amerika’nın bir türlü
kabule yanaşmadığı dönüşüm bir dönem kendi vassalı olan devletlerin artık
ortaklık paydasında Amerika ile yan yana yürüme talepleri. Amerika halen bir
dönem vassalı olmuş ülkelerin topraklarını kendi faaliyet sahası olarak görmek
istiyor. Rızasını almadan sınırlarına Jüpiter füzelerini yerleştirdiği ve
rızasını almadan bu füzeleri tekrar geri çektiği Türkiye’nin reflekslerini
talep ediyor Amerika. Amerika Türkiye’de bir ajanlık faaliyeti yürütülmediğini
dile getirmiyor. Burada asıl sıkıntı yaratan Amerika’da faaliyet gösteren bir
Amerikan ajanının nasıl olup da bir sıkıntı vesilesi olabildiği. Ne cüretle bir
Amerikan ajanının Türkiye hudutlarına bir rahatsızlık vesilesi olabildiğini
anlamlandıramayan Amerika, ajanının namusunun peşinde değil, aksine bir dönem
sahip olduğu vassalının peşinde. Bu sebeptendir ki Amerika sürekli olarak dile
getirilen ajanlık iddialarını ignore ediyor, hiç söylenmemiş gibi yapıyor.
FETÖ’ye yönelik talepleri hangi kulakla dinliyorsa, Brunson mevzuundaki
tezlerimizi de o kulakla dinliyor. Buna rağmen Türkiye Amerika’ya kitabın
ortasından konuşmaya devam ediyor. Türkiye Amerika ile ilişkilerde bu bakımdan
Almanya’nın çok ötesinde bir pozisyonda yer alıyor. Amerika’nın Almanya’daki
casusluk faaliyetlerinin açığa çıkması ile birlikte Berlin’in ortaya koyduğu
“Biraz alındık” refleksi tam olarak bir vassalın ortaya koyacağı bir refleksti.
Almanya Soğuk Savaş dönemindeki bu zinciri hala kıramadığını bu hadisede
gösterdiği reaksiyon ile ortaya koydu. Buna karşın Türkiye, Amerika ile
arasındaki bu ilişki tipinin sona erdiğini iş üstünde yakaladığı ajanlarına
karşı takındığı tavır ile dünyaya ilan ediyor. Yaşanan bunca karmaşa, savrulan
bunca tehdit, ortaya konan bunca saygısızca tavır hep bu kavganın neticesi
olarak karşımızda duruyor. Amerika bir ülkeden ajanını kurtararak prestijini kurtarmanın
peşinde değil, Amerika yarattığı yıkılmaz dev imajı tahkim ettiği hegemonyanın
zayıflamamasının peşinde. Oysa bu zayıflama yıkılmanın alameti. Azmettik,
başaracağız.


@Taceddin_Kutay