SA8151/SD1544
: İsrail Korkuyor : ‘Yaklaşan Orta Doğu Yangını’


Sonsuz Ark’ın Notu:


Aşağıda çevirisini yayınladığımız analiz, İsrail’in 2009’dan 2013’e kadar ABD Büyükelçisi olan
ve 2015’ten 2019’a kadar İsrail parlamentosu-Knesset üyeliği ve Başbakanlık
Ofisi’nde bakan yardımcılığı yapan Michael Oren’
e aittir ve yenilenen seçimler sonrası henüz bir hükümet kurulamayan
İsrail’de Başbakan Netanyahu Hükümeti’nin 
İran’la açık savaş olasılığını tartıştığını ifade ederek muhtemel bir
savaşın sonuçlarına odaklanmaktadır. Başlığı
İsrail Korkuyor: ‘Yaklaşan
Orta Doğu Yangını’ şeklinde değiştirmemizin nedeni analizin içeriğinde net bir
şekilde görülecektir. İsrail’in gerçek bir fotoğrafını içeriden çeken bu
analiz, Türkiye için de ne tür politik ve stratejik fırsatlar barındırdığını
görmemizi sağlamaktadır. (1967 ve 1973 İsrail-Arap savaşları için geniş bir
özete Seçkin Deniz’in Notu’nda bakabilirsiniz.)


Seçkin Deniz, 22.11.2019




The Coming Middle East Conflagration


“Tahran provokasyonlarını arttırırken
İsrail, İran proxileriyle (vekil savaşçılar) savaşa hazırlanıyor. Fakat çatışma
çıkarsa ABD ne yapacak?”




İsrail hükümetinin üst düzey bakanları, İran’la açık savaş olasılığını
tartışmak için geçen hafta iki kez bir araya geldi. Son dakikada İsrail’in hava
saldırısı ile engellenen İran’ın Ağustos’ta Suriye’den yapılacak bir
insansız hava aracı saldırı planına ve İran’ın dikkatini dağıtması
gereken Hizbullah’ın Lübnan’daki egemenliğine karşı yapılan protesto
gösterilere dikkat çektiler. Bakanlar ayrıca son olarak İran dronlarının
saldırılarını ve iki Suudi petrol tesisine atılan seyir füzelerini inceleyerek,
İsrail’e karşı Irak’tan benzer bir saldırı yapılabileceği sonucuna vardı.



Bu arada İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF), İsrail’in füze savunma kapasitesini,
gömülü düşman hedefleri hakkında istihbarat toplama kabiliyetini ve
askerlerinin kentsel savaşa hazırlıklarını önemli ölçüde genişletmek için
Momentum adlı bir acil durum planı kabul edildiğini duyurdu. Özellikle
kuzeydeki İsrail birlikleri savaşa son derece yakın. İsrail en kötüsüne doğru
ilerliyor ve savaşın her an patlayabileceği varsayımına göre hareket ediyor.



Ve savaşın nasıl gelebileceğini hayal etmek zor değil. Ortadoğu’daki birçok
kişinin bildiği gibi, bu çatışma tek bir kıvılcım ile ateşlenebilir. İsrail
savaş uçakları, Lübnan, Suriye ve Irak’taki İran hedeflerine yüzlerce bombalı
saldırı düzenleyebilir. Tahran’ı şaşırtmak yerine caydırmayı tercih eden İsrail
bu tür eylemler hakkında nadiren yorum yapıyor. Fakat belki de İsrail, belki de
politikacılar beğeni almaya (itibar elde etmeye) karşı
koyamayacaklar özellikle hassas bir hedefi vurarak yanlış hesap
yapacaklardır. Bunun sonucunda  İran, İsrail’in hava
savunma sistemlerine nüfuz eden ve Tel Aviv’in Pentagon’u Kiryah gibi hedeflere
saldıran seyir füzeleri ile karşı saldırıda bulunabilir. İsrail,
Hizbullah’ın Beyrut’taki karargahına ve Lübnan sınırındaki düzinelerce yerleşim
yerine karşı misilleme yapacaktır. Ve sonra, büyük çaplı karşılıklı
saldırılardan bir gün sonra, gerçek savaş başlayacaktır.



Tonlarca TNT taşıyan roket İsrail’e yağacak; yüklerle donanmış insansız
uçaklar, askeri ve sivil tesisleri hedef alacaktır. 2006
yılındaki İkinci Lübnan Savaşı sırasında, bu saldırılar günde 200 ila 300
mermi arasında bir miktara ulaştı. Bugün, 4000 gibi yüksek bir miktar olabilir.
Hizbullah’ın cephaneliğindeki silahların çoğu, İsrail’in Demir Kubbe sistemi
tarafından izlenebilecek ve yakalanabilecek sabit yörüngelere sahip soğuk
füzelerdir. Ancak Demir Kubbe ortalama yüzde 90 oranında etkilidir, yani bu her
100 roketin 10’unun Demir Kubbe’yi geçeceği ve operasyonel yedi pilin tüm
ülkeyi kapsayamayacağı anlamına gelir. Kuzeydeki Metulla’dan güney liman kenti
olan Eilat’a kadar bütün İsrail düşman ateşi altında olacaktır.



Ancak İran cephaneliğinde çok fazla sayıda bulunan hassas güdümlü
füzeler çok daha ölümcül bir tehdit oluşturuyor. Joystick (oyun kumandası)
tarafından yönlendirilen birçoğunun uçuş ortasında hedefleri değiştirebilir.
Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte geliştirilen David’s Sling (Davut
Sapanı) sistemi, onları teoride durdurabilir, ancak hiçbir zaman
savaşta test edilmedi. Ve karşılayıcı füzelerin her birinin maliyeti 1 milyon
dolar. Fiziksel olarak harap olmamış olsa bile, İsrail’in ekonomik kanını
emebilir.



İlk saldırı başarılı olsa her şey felç olur. Eğer roketler Ben-Gurion
Havalimanı’na düşerse, İsrail’in Gazze’de Hamas’la yaptığı 2014 savaşında
olduğu gibi uluslararası trafiğe de yakın olacak. İsrail’in yiyeceklerinin ve
gerekli malzemelerinin büyük bir bölümünün ithal edildiği limanları da
kapanabilir ve elektrik şebekeleri kesilebilir. İran, son yıllarda hackleme
araçlarını koruyor ve siber güvenlik açısından bir dünya lideri olmasına rağmen
İsrail, hayati olanaklarını tamamen koruyamıyor. Milyonlarca İsrailli bomba sığınaklarına
sıkışacaktır. Yüz binlerce insan, teröristlerin sızmaya çalıştığı sınır
bölgelerinden tahliye edilecektir. Restoranlar ve oteller, yeni açılan ulusun
ileri teknoloji şirket ofisleri ile birlikte boşalacaktır. Birçoğu yeraltı
tesislerine sığınan hastaneler, gökyüzü yanan kimyasal fabrikaların ve
petrol rafinerilerinin zehirli dumanlarıyla kararmadan önce
bile hızla boğulacaktır.



İsrail elbette cevap verecektir. Uçakları ve topçuları ateş açacak ve IDF
seferber olacak. Fransız ve İngiliz ordusunun büyüklüğünün iki katından daha
fazlası bir araya gelecek şekilde- en azından kağıt üzerinde – IDF 24 saatten
az bir süre içinde onbinlerce tecrübeli rezerv askeri çağırabilir, donatabilir
ve konuşlandırabilir. Ama onları nereye gönderecektir?  



Roketlerin çoğu, rampaların yaklaşık 200 köyde gömülü olduğu güney Lübnan’dan
fırlatılacak. Diğerleri, her ikisi de İran tarafından desteklenen Hamas ve
İslami Cihad’ın en az 10.000 rokete sahip olduğu Gazze’den atılacaklar. Ancak
ölümcül Şahab-3 de dahil olmak üzere daha uzun menzilli füzeler İsrail’e
Suriye, Irak, Yemen ve İran’dan ulaşacaktır. Bu, İran’a ulaşabilecek stratejik
bombardıman uçaklarına sahip olmayan ve Suriye’de bulunan gelişmiş Rus
uçaksavar silahlarıyla boğuşmak zorunda olan İsrail Hava Kuvvetleri için
yıldırıcı bir meydan okuma anlamına geliyor. İsrail kara birlikleri,
Lübnan ve Gazze’de evden eve taşınmaya zorlanırken, özel kuvvetler Suriye ve
Irak’ın derinliklerine gönderilecek. İsrail’in kendi geleneksel füzeleri, İran
hedeflerini tahrip edebilecek.



Ancak bu karşı önlemler, füze saldırılarının çoğunu azaltmakta başarılı olsalar
bile, binlerce sivil zayiata neden olacaklardır. İran’ın istediği tam da budur,
vekilleri, İsrail’i savaş suçları işlemekle suçlamak için sakinlerin savaş
alanlarından uzaklaşmasını önlüyor. Bu arada Batı Şeria’da ve Gazze’de
Filistinliler, Güvenlik Konseyi’nin İsrail’i sivil-asker ayrımı gözetmemek ve
orantısız güç kullanmak ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne
bağlı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kanıt toplayarak mahkum etmesi için bir
aşama oluşturulması amacıyla sert bir şekilde bastıracağı şiddetli
protestolar gerçekleştireceklerdir. İran ve müttefikleri savaş alanında
başarılı olamazlarsa, İsrail’i tecrit edip boğarak boykotlarla başarılı olabilirler.



Bütün bunlar biraz uzak mı görünüyor? Tam da bu tür senaryoları düşünen üst
düzey İsrail hükümeti bakanlarına göre değil. Ve hepsinden öte acil bir soru
var: ABD nasıl tepki verecek?



Soru, Amerika’nın çatışma potansiyelini azaltmadaki rolüyle başlayarak, birçok
nedenden ötürü çok önemlidir. İster istemez, esas Sünni düşmanlarını – Saddam
Hüseyin’in Irak’ı, Taliban’ı ve IŞİD’i – eksilterek veya kasıtlı olarak nükleer
anlaşmayı imzalayarak ABD, İran’ı güçlendirdi. Başkan Barack
Obama, (her ikisi de Sünni olan) Hüsnü Mübarek ve Muammer Kaddafi’yi
devirmek için hızlı davranırken, İran’ın Suriye müttefiki Beşar Esad’a müdahale
etmeyi reddetti. Başkan Donald Trump, İran’ın Suudi Arabistan’a ve Körfez’deki
uluslararası ulaşıma yönelik saldırılarına ve hatta geçen Haziran’da ABD
Donanması dronunun düşürülüşüne karşı sert bir şekilde yanıt veremedi. Uzun
süredir devam eden politikanın terk edilerek, Amerikan birliklerinin Suriye’den
aceleyle çekilmesi, Orta Doğu’daki birçok kişiye Tahran’ı güçlendirecek bir
Amerikan hareketi olarak görünüyor. Amerikan Başkanı İran’a yaptırımları
hafifletir ve İranlı mevkidaşıyla müzakerelerde bulunursa, bölgede az sayıda
kişi şaşıracaktır.  



Ancak İran’ın saldırganlığını görmezden gelmenin yanı sıra, ABD de bu
saldırganlığı kışkırttı. İran, Orta Doğu’nun büyük bölgelerine hükmetmek ve
İsrail’i füzelerle çevrelemek için nükleer anlaşmanın kazançlarından ve
meşruiyetinden istifade etti. Anlaşmanın çöken maddeleri sonrası İran,
İsrail’in önce elde etme hakkını engellerken, yüzlerce nükleer silah yapabilir.



Ancak İran’ın umutları, Başkan Trump’ın anlaşmadan çekilme ve yaptırımları
kaldırmayı reddetme kararı ile bir gecede yok edildi. Yıkılan bir ekonomiyle
karşı karşıya olan rejimin iki acı seçeneği vardı: Ya İranlıların küçük
düşürücü bulduğu koşullar altında Trump ile görüşmelere gireceklerdi ya da önce
Suudi Arabistan ve Körfez’de ve  eğer başarısız olurlarsa İsrail’e
düşmanlık başlatacaklardı. Harekete geçildiğinde, rejimin, Birleşik Devletlere
yaptırım yardımı ve yenilenen nükleer bir anlaşma olmadan, İran’ın tüm bölgeyi
kaosa sürükleyebileceğini kanıtlaması gerekiyor.



Bu tehlikelerin farkında olmalarına rağmen İsrail liderleri, yine de İran’ın
hegemonyaya ve nükleer bir cephanelik elde etmeye giden yolu açtığına
inandıkları bir anlaşmanın iptal edilmesini desteklediler. Yaptırımları, savaşı
tetikleme riskini taşısalar bile tam olarak desteklediler. Şimdi, İran
Ortadoğu’daki fetihlerini tamamladıktan, İsrail’i çevreledikten ve nükleer
bombalar elde ettikten beş yıldan daha uzun bir süre sonra bu riskle yüzleşmek
onlar için daha iyi. İsrail’in savaş sırasında geleneksel olarak aldığı üç
Amerikan yardımını sağlamak için geçerli sayılabilecek mevcut yönetim sürecinde
çatışma yaşanması daha iyi.



İlk destek mühimmattır. 1973 Yom Kippur Savaşı’ndan başlayıp iki Lübnan savaşı
ve Gazze ile birlikte üç büyük çatışmadan sonrası İsrail, çok önemli mühimmat
eksikliği ile karşı karşıya kaldı. Her sıkıştığında, ABD, hava yolu ile veya
İsrail içindeki önceden konumlandırılmış cephaneliklerinden IDF’ye
mühimmat vermeyi kabul etti. Obama yönetimi, 2014 Koruyucu Sınır
operasyonu sırasında, artan Filistinli zayiat konusundaki hoşnutsuzluğunu ifade
ederek yalnızca bir kez silah – Hellfire füzeleri- sevkiyatını
geciktirdi.



İkinci tür destek yasaldır. BM, İsrail’i kınamak için kesin bir şekilde oy
kullandığından, ABD, devletlerin tek taraflı kararlara karşı çıkmalarını ve en
azından alınan kararı yumuşatmalarını istedi ve Güvenlik Konseyi’nde veto
hakkını kullandı. Birleşik Devletler ayrıca İsrail’i her zaman kınayan BM
“gerçeği bulma” misyonlarından ve uluslararası mahkemelerin dayattığı
yaptırımlardan İsrail’i korumak için de harekete geçti. Gazze’deki 2009 Dökme
Kurşun operasyonundan sonra hazırlanan ve İsrail’i insanlığa karşı işlenen
suçlarla suçlayan Goldstone Raporu’na karşı, hem Beyaz
Saray’da Obama hem de Kongrede Demokrat
çoğunluk İsrail’i savundu.



Son olarak ABD, İsrail’i savaşın sonrası ateşkes müzakerelerinde, asker
çekilmelerinde ve mahkum değişimlerinde ve barış için çerçeveler
oluştururken desteklemesidir. Bu gelenek, 1967 Altı Gün Savaşından
sonra ABD’de Güvenlik Konseyi’nin 242 No’lu Kararı ile başladı
ve  Dışişleri Bakanları 1973-74’te Henry Kissinger ve 2006’da
Condoleezza Rice’ın mekik diplomasiyle devam etti. İsrail, sadece,
2014’teki savaştan sonra, Dışişleri bakanı John Kerry’e olan güvensizliği
nedeniyle Amerika’nın arabuluculuk teklifini reddetti.



Böyle bir güvensizlik, İsrail’in Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile ilişkilerinde
mevcut değil ve bu yönetimin üç geleneksel yardım türünü sağlama konusundaki
istekliliği hakkında çok fazla şüphe yok. Fakat ya İsrail’in bundan daha
fazlasına ihtiyacı varsa? Ya Yahudi devletinin hayatta kalmasının tehdit
altında olduğu bir durum varsa? Birleşik Devletler müdahale eder mi?



Cevap evet; bir dereceye kadar. Her iki yılda bir ABD ve İsrail kuvvetleri,
İsrail’in hava savunmasını güçlendirmek için Juniper Cobra adlı ortak
tatbikatlar yapıyor. İlk Juniper Cobra’da, IDF rezervine katıldıktan
sonra, 1990’da Körfez Savaşı sırasında İsrail’deki Patriot füze pillerini
yerleştirmek için Amerikalı meslektaşlarımla çalıştım. O zamandan beri,
İsrail’de Amerikalı insanlı bir X-band Radar sisteminin yerleştirilmesi ve Amerika’nın
en gelişmiş antibalistik teknolojisinin kullanıldığı geçici THAAD sisteminin
konuşlandırılması dahil olmak üzere işbirliği önemli ölçüde genişledi. Her ne
kadar detaylar gizli kalsa da, Birleşik Devletler İsrail’in göklerini korumaya
yardım etmekte kararlı. Amerikan birliklerinin, İsrail üslerine saldırıp, İran
üslerine saldırıp saldırmayacağı, belirsizliğini koruyor.



Bu belirsizlik, görevdekilerin ve muhaliflerinin eski Ortadoğu savaşlarını sona
erdirmek için kampanya yürüttüğü bir seçim yılı içerisinde sadece derinleşiyor,
yenileriyle boğuşmuyor. Başkan’ın Suriye’den çekilme kararının ardından yapılan
anketler, bölgedeki küçük çaplı bir Amerikan askeri müdahalesine bile iki
taraftan destek olmadığını gösterdi. Ancak yönetim yetkilileri, İsrail’in
Suriye ya da Suudi Arabistan olmadığını ve gerektiğinde İsrail’in büyük ABD
desteğine güvenebileceğini defalarca söylediler. 



Bunun doğru olduğuna inanmaya devam ediyorum. İsrail Büyükelçisi olarak
görevimin son gününde, altı yıl önce bu hafta, Başkan
Obama’nın Oval Ofis’te Başbakan Benjamin Netanyahu’ya yaptığı yorumu
hatırladım. “ABD  her zaman savaşta İsrail’in yardımına gelecek”
dedi. “Amerikan halkının beklediği şey bu.” 



Fakat aynı zamanda şunu da hatırlıyorum; 1973’te, Mısır ve Suriye,
Başkan’ın bir görevden alma prosedürüyle meşgul olduğunu gördü ve İsrail’in
savunmasız olduğu sonucuna vardı. (Seçkin Deniz’in Notu: İsrail’de, 1973 Yom Kippur Savaşı sonrası Nisan 1974’te yürütülen
soruşturma sonucu Genelkurmay Başkanı’nın da aralarında bulunduğu üç üst düzey
komutan savaşta ihmalleri olduğu gerekçesiyle görevden alındı. Dönemin
İsrail Başbakanı Golde Mir, soruşturmada aklansa da kamuoyu baskısı sebebiyle
11 Nisan 1974’te istifa etti.)
 Sonraki savaşta, İsrail zafer elde
etti; ama çok pahalı bir fiyata. Bir sonraki savaş daha pahalı bile olabilir.



Michael Oren, İsrail’in eski ABD Büyükelçisi, 4 Kasım 2019, The Atlantic



(MİCHAEL OREN , İsrail’in 2009’dan 2013’e kadar ABD Büyükelçisi ve 2015’ten
2019’a kadar Başbakanlık’ta Knesset ve bakan yardımcısı üyesiydi.)




Seçkin Deniz, 22.11.2019, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar




Çeviriler ve Yansımalar


Seçkin Deniz
Yazıları


Takip et: @Seckin_Deniz



Not: Çeviri programları kullanılarak İngilizce’den çevrilmiştir.



Seçkin Deniz’in Notu:



1- 1967 Arap-İsrail Savaşı: Orta Doğu’yu sarsan 6 gün, Jeremy
BowenBBC Orta Doğu Editörü, 5 Haziran 2019



52 yıl önce İsrail ile komşuları arasında savaş çıktı. Bu savaş sadece 6 gün
sürdü ama etkileri bugüne kadar devam etti.



1948 yılının sonunda Arap komşuları yeni kurulan İsrail devletini yok etmek
için bir harekat başlattılar ve yenildiler. Mısır ordusu yenildi fakat
“Felluce Cebi” diye anılan bölgede kuşatılan Mısır birlikleri teslim
olmayı reddetti.



Bir grup genç Mısırlı ve İsrailli subay bu kilitlenmeye son vermek için
görüşmeler yaptılar. Bunlar arasında daha 26 yaşında İsrail’in güney cephesi
harekatının başına getirilmiş olan İzak Rabin ve 30 yaşında bir Mısırlı
binbaşı, Cemal Abdül Nasır da vardı.



Nazilerin Avrupa’da 6 milyon Yahudiyi katletmesinden sadece bir kaç yıl sonra,
Yahudilerin “kutsal topraklarda” bir devlet kurma rüyası gerçek
olmuştu.



Filistinliler ise 1948’i “El Nakba” yani “Felaket” diye
anar. Çünkü İsrail’in kuruluşu ile 750 bin Filistinli, topraklarından, evlerinden
kaçmak zorunda bırakıldı ya da sürüldü ve bir daha geri gelmelerine asla izin
verilmedi.



Araplar için ise daha yeni kurulmuş İsrail devleti karşısında alınan yenilgi
yıllarca çalkantıları sürecek siyasi bir deprem yarattı.



Nasır Süveyş krizi sırasında Arap dünyasının ulusal kahramanı oldu



Siyasetçilere güvenini kaybeden ihanete uğramış hisseden subaylar iktidara
gözünü dikti. Suriye’de sürekli darbe oluyordu. Savaştan dört yıl sonra Cemal
Abdül Nasır’ın başında olduğu bir grup genç subay da Mısır’da Kral Faruk’u
devirerek yönetime el koydu.



1956’da Nasır, Mısır Cumhurbaşkanı oldu. Aynı yıl Süveyş krizinde İngiltere
Fransa ve İsrail’e meydan okuyarak Arap dünyasının ulusal kahramanı haline
geldi.



İsrail’de ise İzak Rabin orduda kaldı ve 1967 yılında genel kurmay başkanı
oldu.



Araplar yenilginin acısını atlatamıyordu, İsrail ise komşularının onu yok etmek
için birleştiğini hiç unutmadı. İki taraf da yeni bir savaşın er ya da geç
kaçınılmaz olduğunu biliyordu.



Kötü komşular



İsrail ve Arap komşularının birbirinden nefret etmek ve karşılıklı kuşkulanmak
için bol bol sebepleri vardı. Fakat 1950’ler ve 60’ların Soğuk Savaş ortamı bu
nefret ve kuşkuları iyice besledi.



Sovyetler Birliği Mısır’ı modern bir hava gücüyle donattı. İsrail ABD ile
yakınlaşmış fakat henüz ABD’den en büyük askeri yardımı alan ülke olmamıştı.
1960’larda İsrail Fransa’dan savaş uçağı ve İngiltere’den tank da aldı.



1948’den sonra İsrail, “kendisini istemeyen komşular” arasında
yaşamanın dezavantajına karşı savunmasını güçlendirmek için müthiş bir çaba
gösterdi. Ayrıca dışardan 1 milyonu aşkın Yahudi göçmen çekti ve askerlik
hizmeti yapacak vatandaşlarının sayısını iyice artırdı.



İsrail büyük bir hızla esnek ve ölümcül bir askeri güç inşa etmiş ve 1967’de
kendi nükleer silahını üretmeye de epey yaklaşmıştı.



İzak Rabin 1967’de İsrail Genel Kurmay Başkanlığı’na getirildi



İbranice lakapları Sabra yani “Kaynana Dili” olan doğma büyüme Orta
Doğu’lu İsrailliler, diyaspora Yahudilerinin yaptığını düşündükleri hataları
tekrarlamamaya yeminliydiler. Bu da her zaman kendini savunmaya hazır olmak ve
bazen de ilk vuruşu yapmak demekti.



Rabin İsrail’in silahlı kuvvetlerinin gücüne güveniyordu.



İsrail’in tek bir yenilgiyi bile kaldıramıyacağı inancı temelinde, ordunun
misyonu, girdiği her savaşı kazanmaktı.



Mısır ve müttefiki Suriye’nin silahlı kuvvetleri ise hem daha az eğitimli hem
fazlaca şişirilmiş hem de 1956 Süveyş krizinde elde edilen politik zaferden
önce İsrail karşısında alınan ağır askeri yenilgiyi çoktan unutmuştu.



Nasır Arap dünyasını birleştirecek bir ulusal hareket oluşturmaya ve bu sayede
İsrail’den öç almaya odaklanmıştı. Mısır genel kurmay başkanlığına yakın
müttefiki Mareşal Abdül Hekim Emir’i getirdi.



Mısır ordusunun komutanlığına Abdül Hekim Emir getirilmişti



Mısır, İsrail gibi varlığının temelinde güvensizlik bulunmayan köklü bir
devletti.



Genel Kurmay Başkanı Emir’in en önemli görevi, subayları kontrol altında tutmak
ve darbe girişimlerini engellemek yoluyla ordunun Nasır yönetimine sadakatini
sağlamaktı. Bunu da iyi yapıyordu. Mısır ordusunun savaştaki gücü öncelik
sıralamasında en önde değildi.



1967’ye gelindiğinde Mısır, bir anlamda kendi Vietnam’ı haline gelen Yemen’deki
savaşın içine batmıştı ve iyi savaşmıyordu. Fakat Nasır iç politik kaygılar
yüzünden genel kurmay başkanlığına Emir’den daha iyi bir subayı da
getiremiyordu.



Suriye ordusu da aynı derecede iç politikaya odaklanmıştı ve Mısır gibi silah ve
eğitim konusunda Sovyetler Birliği’ne bağımlıydı. Darbeler birbirini izledikçe
ordu komutası da değişiyordu.



Araplar bol bol birlik, sosyalizm ve ulusal değerlerden söz ediyorlardı ama
gerçek hayatta paramparçaydılar.



Suriye ve Mısır liderlikleri anbean Ürdün ve Suudi Arabistan kraliyet aileleri
tarafından planlandığı iddia edilen darbe girişimlerinin kaygısıyla
yaşıyorlardı. Krallıklar ise Suriye ve Mısır’daki popüler askeri yönetimlerin
ülkelerinde de rejimi devirecek devrimlere ilham vermesinden kaygılıydı.



Ürdün Kralı Hüseyin, İngiltere ve ABD’nin yakın müttefikiydi. Ürdün 1948’deki
savaştan bir şekilde kazanmış olarak çıkan tek Arap ülkesiydi aynı zamanda.



Ürdün Kralı Hüseyin



Kral Hüseyin’in dedesi Kral abdullah’ın, Birinci Dünya Savaşı sonrasında
İngiliz mandası altındaki Filistin’deki Yahudi oluşumu ile gizli teması vardı.
İngilizlerin planlandığı şekilde 1948’de bölgeden çekilmesi ardından Filistin
topraklarını nasıl paylaşacaklarını konuşmuşlardı.



1951’de bir Filistinli, Ürdün Kralı Abdullahı Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da
öldürdü. Gözlerinin önünde dedesi öldürülen 15 yaşındaki Prens Hüseyin ertesi
gün silah taşımaya başladı. Bir yıl sonra da Ürdün Kralı olacaktı.



1948 savaşından sonra Ürdün ve İsrail yakınlaştı yakınlaşmasına, ama barış
yapacak kadar değil.



Hüseyin’in krallığı döneminde de Ürdün ile İsrail arasındaki gizli görüşmeler
devam etti. Kral Hüseyin topraklarının çoğu çöl olan ve yerinden yurdundan
olmuş büyük bir Filistin nüfusunu barındıran Ürdün’ün durumunun ne kadar hassas
olduğunun farkındaydı.



Suriye sendromu



1967 savaşı Araplarla İsrail arasında yıllarca tırmanan gerginlikler ve sınır
çatışmaları ardından patlak verdi.



Mısır ve İsrail arasındaki sınır görece daha sakindi. En büyük gerginlik
İsrail’in kuzeyde Suriye ile sınırındaydı. Bu sınırda sürekli toprak
anlaşmazlığı ve Suriye’nin Şeria (Ürdün) nehrinin yatağını değiştirerek
İsrail’in su şebekesine girmesini engelleme çabalarından dolayı sık sık çatışma
yaşanıyordu.



Suriye ayrıca İsrail’e akınlar düzenleyen Filistinli gerillaları
barındırıyordu.



İsrail ordusu hazırdı



Batılı güçler 1967’deki savaştan önce bu çatışmanın hangi tarafının daha güçlü
olduğu konusunda hiç bir tereddüt taşımıyordu. ABD Genel Kurmay Başkanı o
sıralarda “Önümüzdeki beş yıl içinde hiçbir Arap ittifakı askeri olarak
İsrail ile başedemez” demişti.



1967 yılında İsrail ordusu hakkında hazırladığı raporda İngiltere’nin Tel
Aviv’deki savunma ateşesi, “komuta, eğitim, techizat ve güç bakımından
İsrail ordusu savaşa her zamankinden daha hazır. İyi eğitilmiş, dayanıklı ve
kendine güvenli İsrail askeri güçlü bir savaş azmine sahip ve ülkesini savunmak
için seve seve savaşa gider” diyordu.



Sınırdaki çatışmalar gerginliği iyice kızıştırdı. Filistinli gerillalar sınırı
aşınca İsrail onları “terörist” ilan etti ve en sert şekilde
misilleme yapılması kararını aldı.



1966 yılının Kasım ayında, İsrail bir mayın saldırısına misilleme olarak Ürdün
işgali altında olan Filistin toprağı Batı Şeria’ya yönelik bir harekat başlattı
ve Samua adlı köyü hedef aldı.



İsrail harekatı Batı Şeria’daki Filistinliler arasında büyük tepki yarattı.



Kral Hüseyin dehşet içinde kalmıştı. Amerikan haberalma örgütü CIA’ye İsrail
ile üç yıldır gizli görüşmeler yürüttüğünü, İsrail’de temasta olduğu
yetkililerin kendisine daha o sabah herhangi bir misilleme olmayacağına dair
güvence verdiklerini anlattı.



Amerikalılar ona hak verdiklerini söylediler ve Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nde Samua baskınını kınayan karar tasarısını desteklediler.



Kral Hüseyin bu baskın sonrası Batı Şeria’da sıkıyönetim ilan etti. Tahtının
tehlikede olduğuna ve öfkeli Filistinlilerin kendisini devirebileceğine iyice
ikna olmuştu. Ordu içindeki Nasır sempatizanı subayların darbe girişiminde
bulunmasından ve İsrail’in de bunu bahane ederek Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü
ilhak etmesinden korkuyordu.



Kral Hüseyin, Orta Doğu’nun Haşimi soyundan krallarından, kuzeni ve dostu Irak
Kralı Faysal’ın akıbetine uğramak istemiyordu. Faysal, 1958 yılında düzenlenen
askeri darbe sırasında sarayının bahçesinde vurularak öldürülmüştü.



İsrail ile komşu Arap ülkeleri arasında süren 6 günlük savaş sınırları
değiştirdi.



Savaşa doğru adım adım



Savaşa giden tırmanış İsrail-Suriye sınırındaki sorunların alevlenmesiyle devam
etti. Amerikalılar Ürdün’ün Filistin akınlarını durdurmak için elinden geleni
yaptığına inanıyordu ama Suriyeliler konusunda aynı düşünmüyorlardı. Suriye,
Filistinli gerillaları destekliyordu ve İsrail de tartışmalı sınırdaki toprak
taleplerinde sert bir şekilde ısrar ediyor ve askersizleştirilmiş toprakları,
zırhlı traktörler kullanarak tarıma açıyordu.



Gerginlik 7 Nisan 1967’de doruk noktasına ulaştı ve İsrail ile Suriye arasında
tam bir hava ve topçu savaşı yaşandı. İsrail Suriyelileri püskürttü.



Ertesi sabah İngiliz diplomatların tanıklıklarına göre Kudüs’deki genç
Filistinliler İsrail’in başarısı ve Arapların çaresizliğinin şaşkınlığı
içindeydiler ve “Mısır nerede?” diye soruyorlardı. Nasır üzerinde
sözlerine uygun eyleme geçme baskısı giderek artıyordu.



İsrail ise ulusal bir kutlama havasına girmişti. Fakat bazı tecrübeli devlet
adamı ve askerler kaygılıydı. İsrail Parlamentosu Knesset’in koridorlarından
birinde eski Genelkurmay Başkanı Moşe Dayan, eski Hava Kuvvetleri Komutanı ve o
sırada Rabin’in baş yardımcısı konumundaki General Ezer Weizmann ile karşılaştığında
ona “Delirdiniz mi siz? Ülkeyi savaşa götürüyorsunuz” dedi.



Moşe Dayan süratli bir saldırıdan yanaydı



Suriye ve desteklediği Filistinli gerillalar saldırılarını iyice artırırken,
İsrail de her olaya aşırı tepki vererek durumu tırmandırdı.



Sadece Suriye ve Mısır değil, İngiltere ve ABD’de İsrail’in daha büyük bir
planın peşinde olduğu kanısındaydı.



Abartılarak yazılmış bir ajans haberinde “üst düzey bir İsrailli
yetkili”ye atıfla “Suriyeli teröristler İsrail içlerine yönelik
sabotaj akınlarını sürdürürlerse, İsrail de Şam rejimini devirmek için sınırlı
askeri harekata başvurur” dediği belirtiliyordu.



Bahsedilen üst düzey yetkili İsrail askeri istihbaratının başı Tuğgeneral
Aharon Yariv idi. Ama Yariv Şam rejiminin devrilmesinden sadece bir dizi uç
ihtimalden biri olarak söz etmişti. Fakat ajansın haberi gerek Suriye gerek
İsrail basınında gayet ciddiye alındı.



Derken, Sovyetler Birliği’nin bir müdahalesi herşeyi değiştirdi. 13 Mayıs
1967’de Moskova, İsrail’in Suriye sınırına askeri yığınak yaptığı ve bir hafta
içinde saldıracağı konusunda bir uyarı yolladı.



Sovyetler Birliği’nin patlamaya hazır durumun fitilini neden ateşlediği o
zamandan bu yana tartışılagelir. İki İsrailli tarihçi İsabella Ginor ve Gideon
Remez, Sovyetler Birliği’nin o dönemde krizi kasten kıskırttığını savunuyor.
İki tarihçi, Sovyetlerin bunu o sırada sonuca çok yaklaşan İsrail nükleer silah
projesini durdurmak için yaptığı ve gerekirse savaşa bizzat kendi güçlerini de
göndermeye hazır olduğu görüşündeler.



O sıralarda “orta düzeyde” bir Sovyet yetkilisi Amerikan istihbarat
örgütü CIA’ye Sovyetler Birliği’nin, ABD’nin başını ağrıtmak için Arapları
kışkırttığını söylemişti. O sırada Vietnam’da büyük sorunlar yaşayan ABD için
Orta Doğu’da bir başka savaşla uğraşmak çok zor olacaktı.



Sonuçta 1967 ortamında ne İsrail ne de Arap komşuları savaşmak için fazla
bahane aradı. Yıllardır beklemekte oldukları krize dalmakta tereddüt etmediler.



Nasır’ın kumarı



Sovyetler Birliği’nin yolladığı uyarıdan 24 saat sonra Mısır orduları
başkomutanı Mareşal Emir, güçlerini alarma geçirdi.



Harekatlar Komutanı Korgeneral Enver el Kadi, Genelkurmay Başkanı Emir’e,
ordunun aralarında en seçkin birliklerin de bulunduğu yarıdan fazla gücünün
Yemen’de olduğunu hatırlattı. İsrail’le savaşacak güç yoktu.



Emir ise ona gerçek bir savaş olmayacağını, sadece İsrail’in Suriye’ye yönelik
tehditlerine karşı bir güç gösterisi yapılacağını söyleyerek güvence vermeye
çalıştı.



İki gün sonra Mısır krize iyice batmıştı. Gazze-Mısır sınırında 1956’dan bu
yana devriye gezen Birleşmiş Milletler barış gücü askerlerini sınır dışı edip,
birliklerini Sina çölüne sürdü.



Sina yarımadasında Mısır-Gazze sınırını bekleyen BM barış gücü askerleri sınır
dışı edildi



Suriye’ye odaklanmış olan İsrail ordusu başlangıçta Mısır konusunda çok daha
sabırlı davrandı.



İsrail askeri haberalma örgütünün baş analisti Şlomo Gazit, Amerikalı
diplomatlara, İsrail’in Mısır’ın düşmanca tutumu karşısında şaşırdığını
söyledi. Fakat bu düşmanlık bir gösteriydi ve ancak Mısır, Tiran boğazını bloke
ederek Kızıldeniz’deki Eylat limanını ablukaya alırsa ciddi sonuç
yaratabilirdi.



Nasır’ın radyo istasyonu olan “Arapların Sesi” anlamındaki Sawt el
Arab’ın yayınları Orta Doğu’daki savaş havasını daha da tırmandırıyordu.



Kahire’den bütün Orta Doğu’ya yayın yapan bu radyo Nasır’ın dış politikasının
önemli bir aracıydı.



İsrail, Nasır’ın BM barış gücünü sınır dışı edip sınıra asker yığmasına tepki
vermeyince Nasır el yükseltti.



22 Mayıs’da Kızıldeniz’in girişindeki Tiran boğazından İsrail gemilerinin
geçişini yasaklayarak fiilen İsrail’in Eylat limanına 1956 yılından itibaren
kaldırmış olduğu ablukayı yeniden uygulamaya başladı.



Sina çölündeki bir hava üssünde konuşan Nasır “Eğer İsrail bizi savaşla
tehdit ediyorsa, ona ‘hodri meydan’ diyoruz” dedi. Fotoğraflarında
çevresini saran genç ve hevesli pilotlarla Nasır gayet neşeli görünüyordu.



Nasır’ın yaymayı hedeflediği imaj hızla dünyaya yayıldı. Çevresi modern bir
savaş gücünün sembolü jet pilotlarıyla çevrilmiş olan Arapların lideri Nasır,
Yahudilerin devletine meydan okuyordu. Nasır aştığı dev eşiğin etkisiyle olsa
gerek neredeyse bir çocuk gibi heyecanlı görünüyordu.



Nasır Sina çölündeki hava üssü Gifgafa’da jet pilotlarıyla ünlü buluşmasında
İsrail’e meydan okudu

Amerikalılar Kahire’den duyurulan bu açıklamaya tam 42 dakika sonra tepki
verdi. Krizden kaçınılırsa ABD Başkan Yardımcısı Hubert Humphrey’in Kahire’yi
ziyaret edebileceğini açıkladılar. Başkan Lyndon Johnson çok öfkeliydi.



BM Genel Sekreteri U Thant, Nasır’ın son açıklaması sırasında barış görüşmeleri
için Kahire’ye uçuyordu.



Nasır daha önce ABD ve Sovyetler Birliği’ne verdiği sözü tekrarladı: İlk
kurşunu Mısır sıkmayacaktı.



Fakat U Thant karamsardı. Eylat’a yönelik abluka kalkmazsa savaşın kaçınılmaz
göründüğünü söyledi.



Vurma baskısı



Nasır’ın Kızıldeniz girişini ablukaya almasından bir gün sonra İsrail Başbakanı
Levi Eşkol ve kabinesi silahlı kuvvetlerin teyakkuza geçirilmesi emrini verdi.
48 saat içinde 250 bin asker hazır olacaktı. Zorunlu askerliğin yanısıra bütün
İsrailli erkekler yedek kuvvet olarak silah altına alınabiliyordu.



İki gün içinde 50 yaşın altındaki İsrail erkek nüfusunun büyük çoğunluğu bir
tür askeri üniforma giyinmişti.



Genelkurmay Başkanı İzak Rabin baskı altındaydı. Bütün askeri değerlendirmeler
aksini göstermesine karşın, İsrail’i bir felakete götürdüğü duygusu içindeydi.
Paketlerce sigara tüketiyordu ve bir bunalım geçirerek hastalandı. Yaklaşık 24
saat uyuduktan sonra işinin başına döndü.



Uluslararası diplomasi krizi kapsamlı bir savaşa dönüşmeden çözmeyi denedi.
İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban, Başkan Johnson ile acil bir görüşme yapmak
üzere Washington’a gitti.



1956’da İsrail, İngiltere ve Fransa ile yaptığı gizli anlaşma gereğince Mısır’a
saldırmıştı. Amerikalılar bu olayda İsrail’i “saldırgan” olarak
damgalayarak işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlamıştı. Bu kez Eban,
Başkan Johnson’dan İsrail’in savaşa girmesine onay almak amacındaydı.



ABD Başkanı İsrail’i ilk ateşi açan ülke olmamak konusunda uyardı. Johnson,
Eban’a Mısır konusunda kaygılanmamasını söyledi. Mısır’ın öyle hemen saldırma
niyeti yoktu ve saldırsalar bile “İsrail onları çevire çevire dövebilir”di.



ABD Başkanı Lyndon Johnson İsrail’i ilk ateşi açan ülke olmaması konusunda
uyardı



Johnson ayrıca Tiran boğazı ablukasını kaldırtmak için uğraşacağının
işaretlerini verdi. Belki çok uluslu bir deniz gücü oluşturmak gerekecekti ama
biraz zamana ihtiyacı vardı.



Abba Eban, İsrail’in Amerikalıların ritmine ayak uydurması gerektiğini
düşünüyordu fakat ordu teyakkuzdaydı ve generaller sıkıntılıydı.



Askerler Eban’dan hoşlanmıyordu. Tarzını seçkinci ve abartılı buluyorlardı.



İsrail kabinesi 28 Mayıs günü, herhangi bir şey yapmadan önce iki hafta bekleme
kararı aldığında generaller müthiş öfkelendi. Onlar açısından olay Tiran boğazı
meselesi değildi. Büyük resim önemliydi.



Nasır bütün Arap dünyasını onlara karşı birleştiriyordu. Sina çölüne birlikler
sevketmişti ve açıkça İsrail’in sınırlarını tehdit ediyordu.



Ürdün’ün açmazı



Nasır 1956’dan bu yana Arap dünyasının tartışmasız lideriydi. Şimdi, nefret
edilen İsrail’e “hodri meydan” diyordu. Bu onun Arap siyasetindeki
lider pozisiyonunu daha da güçlendirdi.



28 Mayıs’da Kahire’de yabancı gazetecilerin katıldığı bir basın toplantısı
yaptı ve Sina ile Tiran boğazındaki krizi, İsrail’in Filistinlilere yönelik
“saldırganlığı”na bağladı.



İsrail’in 1948’de Filistinlileri topraklarından sürdüğünü bu yüzden İsrail ile
bir arada yaşamanın mümkün olamayacağını söyledi. İsrail ayrıca “Şam’a
yürüme, Suriye’yi işgal etme ve bir Arap rejimini devirme” tehditleriyle
de, başına gelecekleri çoktan hakediyordu ona göre.



Nasır’ın kendine güvenli tutumu Ürdün Kralı Hüseyin’i köşeye sıkıştırdı.
Hüseyin Nasır’a güvenmiyordu. Yakın dostluk geliştirdiği Amman’daki CIA büro
şefi Jack O’Connel’a, İsrail’in stratejik hedefinin Batı Şeria’yı ele geçirmek
olduğunu söyledi. Ama Kral Hüseyin’in çevresindeki subaylar Nasır ile daha yakın
işbirliği için baskı yapıyorlardı.



30 Mayıs 1967: Kral Hüseyin ve Nasır, Kahire’de Ürdün-Mısır savunma anlaşmasını
imzaladıktan sonra



Kral Hüseyin, ayakta kalabilmenin önemine inandığından sonunda Nasır’la bir
uzlaşmaya gitmeye karar verdi. Eğer savaşın dışında kalırsa, ülkesinde yaşayan
Filistinlilerin ayaklanabileceğini ve rejimi çökertebileceklerini düşündü.
Diğer yandan savaşa girerse, Mısır’ın sağlayacağı hava desteği İsrail’in Batı
Şeria’ya doğru ilerleyişini geciktirebilir ve o arada Birleşmiş Milletler bir
ateşkes için araya girebilirdi.



30 Mayıs tarihinde Kral Hüseyin Kahire’ye uçtu ve Nasır’la savunma anlaşmasını
imzaladı. Amman’a döndüğünde kendisini karşılayan çoşkulu dev kalabalık
Mercedes arabasını omuzlara alarak saraya kadar taşımak istediler.



Ama bu sevgi gösterisi Kral Hüseyin’in başını döndürmedi çünkü kalabalıkların
sevgisini Nasır’ın onayına borçlu olduğunun farkındaydı.



Hüseyin daha sonra tarihçi Avi Shlaim’e şöyle demişti: “Savaşın kaçınılmaz
olduğunu biliyordum. Kaybedeceğimizi biliyordum. Ürdün olarak tehdit altında
olduğumuzu biliyordum. İki tehdit altındaydık. Ya o gün yaptığımız gibi savaşa
girecektik ya da girmeyecektik, ama o zaman da ülke kendi kendisini
parçalayacaktı.”



Korku ve tehditler



Eğer kendi seçtikleri koşullarda savaşabilirlerse İsrailli generaller tam bir
zafer kazanabileceklerinden kuşku duymuyorlardı. Fakat sıkı askeri sansür bu
görüşlerin duyulmaması anlamına geliyordu.



Buna karşılık Arap radyolarının seslendirdiği tehditler her gün İsrail
basınındaydı. Soykırımın son buluşundan sadece 22 yıl sonra yaşanan bu ortamda
Arap propagandası İsrail kamuoyu üzerinde derin etki bıraktı.



Ülkeyi büyük bir karamsarlık sarmıştı. İnsanlar kendilerini kara mizaha
vurmuştu: “Savaştan sonra görüşürüz. Nerede? Telefonda” gibi şakalar
savaştan pek kurtulan olmayacağı ruh halini yansıtıyordu.



1967’de Tel Aviv’de sivil savunma hazırlıkları



Hükümet tabut stoku yaptırıyor, hahamlar parkları olağanüstü hal mezarlık alanı
olarak ilan ediyor, onbinlerce litre kan bağışı yapılıyordu.



28 Mayıs günü Başbakan Levi Eşkol’un radyoda yaptığı konuşma da endişeleri
derinleştirdi. Başbakan kekeliyor, laflarını birbirine karıştırıyordu.



Konuşma sonrasında yapılan toplantıda generaller Başbakan’ı sert şekilde
eleştirdiler.



Komutanlarla hükümet arasında ciddi bir gerilim doğmuştu. Askerler hükümeti
Nazilere karşı mücadele etmeyen “pasif Avrupa Yahudilerine” benzeten
yorumlar yaptılar.



Filistin’de doğup büyümemiş Başbakan Eşkol bu yorumların odağındaki diyaspora
Yahudisi tiplemesini sembolize ediyor gibiydi.



Askerler Israil Başbakanı Levi Eşkol’a güvenmiyordu



Birçok İsrail Başbakanı gibi Eşkol aynı zamanda Savunma Bakanı idi. Bu görevi
İsrail’in savaş kahramanlarından biri olan eski asker Moşe Dayan’a bırakmak
zorunda kaldı.



Dayan 1956’da bir Kibbutz’da (Yahudilerin oluşturduğu kolektif çiftlikler)
öldürülen bir Yahudi’nin cenazesinde hayat felsefesini şöyle özetlemişti:
“Bizim kuşağımızın kaderi budur. Her zaman silahlı ve hazır, güçlü ve
kararlı olmamız gerekiyor. Çünkü silahımız elimizden alınırsa hepimiz
öleceğiz”



Savaştan hemen önce



Nasır riskli bir kumar oynuyordu. Mısır’ın modern bir hava gücü olsa da kara
kuvvetleri zayıftı. Mısırlı generaller Nasır’ın kendilerini felaketle
sonuçlanabilecek bir savaşın eşiğine getirdiğinin farkındaydılar.



Krizi yatıştırmak için uluslararası hamleler başarılı olamamıştı. ABD ve
İngiltere’nin geliştirdiği tek fikir bir uluslararası deniz gücü oluşturup
Mısır’ı Kızıldeniz’in girişindeki ablukayı kaldırmaya zorlamaktı.



Fakat ABD ve İngiltere donanma komutanları bu fikirden hiç hoşlanmamıştı. İşe
yaramayacağını düşünüyorlardı. Sonuçta Nasır’a yeni bir zafer daha kazandırma
ihtimali vardı.



2 Haziran Cuma günü İsrail’in generalleri, İsrail hükümetinin savunma
komisyonunda savaşa girme konusundaki tezlerini net bir şekilde sundular.
Politikacılara Mısır’ı püskürtebileceklerini ama beklerlerse bunun
zorlaşacağını anlattılar.



Birkaç gün önce İsrail’in gizli istihbarat örgütü Mossad’ın başkanı Meir Amit
sahte bir pasaportla ve kılık değiştirerek Washington’a gitmişti. Savaş
konusunda daha fazla beklemek istemiyordu. Ekonominin tamamen felç
olabileceğinden korkuyordu çünkü 50 yaşın altındaki bütün erkekler silah altına
alınmıştı.



Amit, ABD Savunma Bakanı Robert McNamara ile görüştü ve O’na, hükümete savaşa
girmeyi tavsiye edeceğini söyledi.



Şöyle devam etti: “McNamara sadece iki soru sordu. ‘Ne kadar sürer?’ Bir
hafta süreceğini söyledim. ‘Ne kadar can kaybı olur?’ Bağımsızlık savaşından
daha az olacağını söyledim. O zaman 6 bin kayıp vermiştik. McNamara ‘Seni açık
ve net bir şekilde anladım’ dedi”



ABD yeşil ışık yakmıştı. Kendilerine İsrail’in savaşa gideceği söylenmişti ve
onlar bunu durdurmak için bir girişimde bulunmamışlardı.



Amit, İsrail’e beraberinde Washington büyükelçisi Abe Harman ile beraber döndü.
Uçak gaz maskeleriyle doluydu.



Tel Aviv’e 3 Haziran Cumartesi günü indiler. Bir otomobil onları Başbakan
Eşkol’un konutuna götürdü. Burada savunmayla ilgili bakanlar ve Başbakan onu
bekliyordu.



Amit hemen savaşa girmeyi önerdi. Harman bir hafta kadar daha beklemeyi önerdi.
Savunma Bakanı Moşe Dayan karşı çıktı. “Yedi ila dokuz gün daha beklersek
binlerce kişi ölecek. Beklemek mantıklı değil. Gelin ilk hamleyi yapalım, sonra
siyasi yanına bakarız.”



Toplantıda hazır bulunanlar karardan emindi artık. İsrail savaşa gidiyordu.
Sabah karar kabine tarafından onaylandı.



Mısır’da Nasır, İsrail’in 4 ya da 5 Haziran’da vuracağını tahmin ediyordu.



Irak’da zırhlı bir tümenin Ürdün Vadisi ve İsrail yönüne doğru ilerlediğini
biliyor bunun İsrail’i oyalayacağını düşünüyordu.



Sürpriz saldırı



5 Haziran sabah 07.40’da Ezer Weizman, Tel Aviv’deki Savunma Bakanlığı içindeki
Hava Kuvvetleri Komuta Merkezi’nde gergin bir bekleyiş içindeydi.



İsrail’in savaş planı, sürpriz bir saldırıya dayalıydı. Odak Operasyonu adı
verilen hava saldırısında Arap hava gücü havalanamadan, yerde imha edilecek ve
saldırı Mısır’dan başlayacaktı.



Yıllarca buna hazırlanmışlardı ve işte ilk hava akını başlamak üzereydi.



Mısır ve diğer Arap ordularının aksine İsrail ordusu, ödevine iyi çalışmıştı.
Yıllar içinde yüzlerce keşif uçuşu yaparak Mısır, Ürdün ve Suriye’deki her hava
üssünü ve kapasitesini net şekilde tespit etmişlerdi. Pilotların elinde her
birinin planını, parolalarını ve savunma potansiyelini içeren hedef
kitapçıkları vardı. Radyo dinlemeleri sayesinde önde gelen Arap komutanların
seslerini tanıyabilecekleri bir dosya bile hazırlamışlardı.



Saldırı çok başarılı oldu. Mareşal Emir ve Mısır ordusunun komuta kademesi Sina
yarımadasındaki Bir Tamada hava üssünde toplantıdaydılar. İlk dalga İsrail
savaş uçakları bombardımana başladığında toplantıya yeni başlıyorlardı.
Generallerden biri o kadar şaşırmıştı ki aklına gelen ilk olasılık İsrail
saldırısı değil ordu içinde bir darbe girişimi oldu.



Emir’in uçağı havalanmayı başardı ama bütün Mısır hava üsleri aynı anda
saldırıya uğradığından bir süre inecek yer bulamadı.



Tel Aviv’de Hava Kuvvetleri Komutanı Ezer Weizman sevinç içindeydi. Saldırılar
umduğundan daha iyi gitmişti. Düşmanı tamamen hazırlıksız yakalamışlardı.
Telefonda karısına “Savaşı kazandık” dedi.



O gün İsrail, Ürdün ve Suriye hava kuvvetlerinin de büyük kısmını imha etti.
Artık İsrail hava kontrolünü tamamen ele geçirmişti ve savaşın gidişi belli
olmuştu.



İsrail sürpriz saldırıyla Mısır hava kuvvetlerini tamamen imha etti



İsrail Ürdün Kralı Hüseyin’i savaşa girmemesi konusunda uyarmıştı. Ama o
kararını vermişti ve Ürdün’ün etkili ordusunu başarısız bir Mısırlı generalin
komutasına vermişti.



Öğlen olmadan Kudüs’de çarpışmalar başladı. Ürdünlüler ateş açtılar. Kral
Hüseyin, İsrail’in 1966’da söz vermesine rağmen Sauma köyüne yaptığı baskını
unutmamıştı ve İsrail’in sözüne sadık kalmayacağını düşünüyordu. Savaşa
girmezse tahtını kaybedeceğine inanmıştı.



Daha güneyde İsrail kara güçleri Sina çölüne girdiler ve üç koldan hızla
ilerlemeye başladılar. Mısır ordusu bu ilerleyişe kahramanca bir direnişle
karşılık verdi fakat esneklik ve sürat konusunda İsrail ordusu kadar eğitimli
değillerdi.



Kahire’deki Genelkurmay karargahında komutanları giderek büyüyen bir panik
sarıyordu. General Selahaddin Hadidi koltuğuna çökmüş savaşın yarı yarıya
kaybedildiğini düşünüyordu.



Fakat sokaklarda bambaşka bir hava vardı. Kalabalıklar sokağa dökülmü
kutlamalara girişmişlerdi. Arap radyolarını dinliyorlar ve savaşın
kazanıldığını zannediyorlardı.



Akşam 20.17’de Arapların Sesi radyosu 86 İsrail uçağının imha edildiğini ve
Mısır tanklarının İsrail topraklarına girdiğini duyuruyordu. Oysa Sina
cephesindeki komuta merkezinde aynı radyoyu dinleyen General Abdül Gani Gamasi,
haberlerle gerçek arasındaki fark karşısında dehşete kapılmıştı.



5 Haziran: Kalkamadan imha edilen Mısır savaş uçakları



Gerçek yenilgi haberlerini almış olan Nasır ve Emir villalarına çekildiler.



Daha sonra cumhurbaşkanı olduğunda İsrail ile barış anlaşması yapan ve bu yüzden
kendi muhafızları tarafından öldürülen Enver Sedat, daha sonra, o akşam Kahire
sokaklarında uzun uzun yürüdüğünü ve Nasırcıların hala sokaklarda hayali bir
zaferin kutlamasını yaptıklarını izlediğini anlatmıştı.



Yeni bir durum



Mısır, Ürdün ve Suriye ordularını durdurmasını izleyen beş günde İsrail, Gazze
Şeridi’ni, ve Sina yarımadasını Mısır’dan, Golan tepelerini de Suriye’den ve
Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü de Ürdün’den almıştı. 1948 boyutlarında olmasa da
çok sayıda Filistinli yine topraklarından sürüldü, kaçmak zorunda kaldı ya da
öldürüldü.



7 Haziran: İsrail askerleri Doğu Kudüs’de Kubbetüs Sahra önlerinde



Nasır önce istifa etti ama milyonlarca insanın sokaklara çıkıp protesto
gösterilerine girişmesi üzerine vazgeçti ve gizemli bir şekilde hayatını
kaybettiği 1970 yılına kadar iktidarda kaldı. Ailesi Nasır’ın zehirlendiğinden
emindi.



Ürdün Kralı Hüseyin Doğu Kudüs’ü kaybetti fakat tahtını korudu. İsrail ile
gizli diyaloğunu devam ettirdi ve 1994 yılında İsrail ile barış anlaşması
yaptı.



Suriye’yi yöneten askeri cuntanın mensubu Hava Kuvvetleri Komutanı Hafız Esad
1970 yılında iktidarı tek başına ele geçirdi. 2000 yılında öldüğünde oğlu Beşar
onun yerini aldı.



İsrail’de Başbakan Eşkol 1969 yılında kalp krizi geçirerek öldü. Dul eşi Miriam
savaştan hemen önce Savunma Bakanlığı görevinden ayrılmaya zorlanışının acısını
ölene kadar unutmadığını söylemişti.



Eşkol’dan sonra başbakanlığa getirilen Golda Meir, 1973 yılında Mısır ve
Suriye’nin sürpriz bir saldırıya hazırlandığı yolunda bir uyarı aldı. Fakat
İsrail hala 1967’nin zafer sarhoşluğu içindeydi.



İzleyen savaşta İsrail’i kurtaran ABD’nin kurduğu dev hava ikmal köprüsü oldu.
Mısırlı siyasetçiler bu saldırıyla ulusal onuru kurtardıklarını düşündüler.
Yeni Cumhurbaşkanı Enver Sedat İsrail ile barış anlaşması yaptı.



1967’den sonra Amerikalılar, İsrail’e yeni bir gözle bakmaya başladılar ve üç
Arap ordusunu yenen bu genç devlete “aşık oldular”.



1967 savaşı İsrail ordusu konusundaki algıyı tümüyle değiştirdi



1967’nin etkilerini en çok İsrail ve Filistinliler hissetti. İsrail Filistin
topraklarını işgalini başlattı ve yarım yüzyıl sonra da hala bu toprakları
işgal ediyor. Ayrıca Doğu Kudüs ve Golan tepelerini ilhak etti. Bu hamleleri
ise uluslararası kurumlar ve hukuk tarafından meşru sayılmıyor.



Batı Şeria son elli yıldır Ürdün değil İsrail işgali altında



Bugün haber izleyen herkese aşina gelen her şey; şiddet, işgal, yasa dışı
yerleşimler ve Kudüs’ün ilhakı ve geleceği gibi bütün konular bu savaşlar
tarafından şekillendi. İsrail işgalinin nasıl bir şekil alacağı hemen belli
oldu, bunun yaratabileceği sorunlar konusundaki uyarılar kulak arkası edildi.



Savaşın sona ermesinden hemen sonra İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion,
zaferin baştan çıkarıcı etkilerine karşı uyarıda bulundu. İsrail solunun
düşünce kuruluşu Beit Berl’de yaptığı konuşmada, işgal edilen Filistin
topraklarında kalmanın Yahudi devletini bozacağını hatta yok oluşa
götürebileceğini söyledi. İsrail’in Kudüs’ü elinde tutması gerektiğini, ama
geri kalan Filistin topraklarının, bir barış anlaşması olsun ya da olmasın
Araplara geri verilmesi gerektiğini savundu.



Dışişleri Bakanı Abba Eban da İsrail’in Golan tepelerinden Süveyş’e kadar
uzanan yeni haritasını “barışın garantisi değil ama zamansız bir savaşın
davetiyesi” olarak nitelemişti.



Golan tepesinde 1967’de İsrail tanklarının ilerleyişi



Fakat İsrail kamuoyundaki hava bütün temkinli olma tavsiyelerini ve uyarılarını
hızla ve sert bir şekilde etkisiz kıldı. Bir hafta içinde İsrail halkı derin
bir umutsuzluktan zafer sarhoşluğuna geçmişti.



Dindar Yahudiler zaferin onlara Tanrı tarafından bahşedilmiş bir mucize
olduğuna inandılar. Laik İsrailliler de anın heyecanına kapılmıştı.



Bunu işgal edilen toprakların da Yahudi halkına Tanrının bir hediyesi olduğu ve
bırakılamayacağı düşüncesi izledi.



Ama tabi bu topraklarda yaşayan ve bir kısmı da sürülen Filistinliler için bu
kabul edilebilir bir mantık değil.



Ayrıca onlar da Doğu Kudüs’deki kutsal yerlerin korunmasının kendilerine
düştüğüne inanıyor.



Bazı İsrailliler barış karşılığında işgal topraklarının bir kısmının geri
verilebileceğini düşünse de genişletilerek ilhak edilen Doğu Kudüs’ün
bırakılmasını kabul etmiyorlar.



O yıl Ağustos sonunda yapılan Hartum zirvesinde Arap liderlerin kendilerini
küçük düşüren İsrail ile anlaşmaya hiç niyeti yoktu. “Müzakere yok, tanıma
yok, barış yok” dediler.



İlginç olan 1967’nin Filistin ulusal hareketinin de doğuşunu tetiklemesidir.
Daha önce Nasır’ın denetimindeki bir örgütlenme olan Filistin Kurtuluş Örgütü,
1967’den sonra Yaser Arafat ve onun oluşturduğu El Fetih grubunun yönetimine
geçti.



1968 yılında El Fetih’in sadece üç ay içinde yaptığı onlarca sınır saldırısı ve
vur kaç eyleminden sonra İsrail, Ürdün’deki Kerime mülteci kampındaki El Fetih
karargahına bir misilleme saldırısı gerçekleştirdi.



El Fetih savaşçıları 1970 Ağustos ayında Ürdün’ün başkenti Amman’da



İsrail güçleri burada Filistinli gerillalar ve Ürdün topçusundan beklenmedik
bir direniş gördü. Sonunda İsrail Kerime’yi yerle bir etti ama saatlerce
savaştıktan ve en az 30 kayıp verdikten sonra.



Bu baskında 100’den fazla El Fetih savaşçısı öldü ve birer ulusal kahraman
olarak Filistin tarihine geçtiler. Yaser Arafat Filistin Kurtuluş Örgütü’nün
liderliğine geldi ve hem uluslararası bir şahsiyet hem de Filistin ulusal
kurtuluş davasının sembolü haline geldi. İsrail ise onu “dünyanın en
tehlikeli teröristi” olarak gördü.



Kalıcı miras



1967 savaşı İsrail’i işgalci bir ülke haline getirdi. Savaşın en önemli sonucu da
bu oldu. Bu deneyim hem İsrailliler hem de Filistinliler üzerinde yıkıcı bir
etki yarattı.



İsrail uluslararası hukuku hiçe sayarak işgal ettiği topraklara yeni Yahudi
yerleşimleri inşa etmeyi sürdürüyor. Oysa uluslararası hukuk işgalci ülkelerin
ellerinde tuttukları topraklara kendi halkını yerleştirmesini açık bir şekilde
yasaklamakta.



1967 savaşının Dışişleri Bakanı Abba Eban, Filistinlilerin, “bayrakları,
onurları, gururları ve bağımsızlıklarından” vazgeçmeyeceklerini tahmin
etmişti.



Askeri işgal tanımı gereği baskıcı bir şeydir. İşgal, hem işgal edenler hem de
işgale direnenler açısından insan hayatının değerini azaltan ve ve insana
zulmeden bir kültür yarattı.



Savaşın etkileri 50 yıl sonra hala hissediliyor



1990’ların başlarında 1967 savaşının sonuçlarını geriye çevirmeye yönelik barış
görüşmeleri başladı. 1993 yılında ABD Başkanı Bill Clinton’un arabuluculuğunda
yapılan görüşmelerde artık başbakan olmuş olan İzak Rabin eski düşmanı Yaser
Arafat ile Beyaz Saray’in çimenlerinde el sıkıştı.



Barış süreci daha baştan her iki taraf için de birçok açmaz içeriyordu. Fakat
ellerindeki en iyi seçenek buydu.



Aşırı sağcı İsrailliler ise barış sürecinden çok tedirgin oldular. Tanrı’nın
Yahudi halkına bahşettiği toprakların sahibi olma rüyasının son bulacağını
düşünüyorlardı. Rabin 1995’te Tel Aviv’de aşırı görüşlü bir Yahudi tarafından
öldürüldü. Rabin, İsraillilerin güvenlikleri konusunda tamamen
güvenebilecekleri bir isimdi. Barış sürecini anlatabilmesi mümkündü. Bu sebeple
de öldürüldü.



Barış süreci bir daha aynı şansı yakalayamadı. 1967’den 50 yıl sonra ABD
Başkanı Trump kendisinden önceki birçok başkan gibi İsrail ve Filistinlileri
barış masasına oturtmayı umuyor.



1967’de yaşanan o 6 günlük savaş, bölgedeki halkların 50 yıldır hala barış
içinde yaşayamaması sonucunu yarattı.





Eğer kapsamlı görüşmeler gerçekleşebilirse, o masada, 1967 savaşında işgal ve
kısmen de ilhak edilen toprakların kaderi de olmak zorunda.





2- 1973-Arap ülkeleriyle İsrail’in son savaşı: Yom Kippur, Mustafa
Deveci, 06.10.2018, Anadolu Ajansı 



Mısır ve Suriye’nin 6 Ekim 1973’te İsrail’e karşı başlattığı Yom Kippur Savaşı,
İsrail ile Arap ülkelerinin bugüne kadar karşı karşıya geldiği son muharebe
oldu.



Yahudilerin en kutsal günü Yom Kippur’da (Kefaret günü) başlaması sebebiyle
savaşa bu isim verildi.



Savaşın amacı İsrail’den 1967’de işgal ettiği Golan Tepeleri ve Sina
Yarımadası’nı geri almaktı. Ancak İsrail’in Suriye’ye oranla daha gelişmiş
tanklara sahip olması ve Mısır’ın savaşın ikinci haftasındaki yanlış hamleleri
sebebiyle Kahire ile Şam amaçladıkları sonuçlara büyük ölçüde ulaşamadı.



Savaşa giden süreç



İsrail’in tarihi Filistin toprakları üzerinde 14 Mayıs 1948’de bağımsızlığını
ilan etmesi bölgedeki istikrarsızlığın da fitilini ateşledi.



Mısır, Suriye, Lübnan ve Ürdün’ün de aralarında olduğu bölge ülkeleri, 15 Mayıs
1948’de bağımsızlığını ilan eden İsrail’e savaş açtı.



Savaşı kazanan İsrail, Batı Kudüs’ü işgal ederken, 700 binden fazla Filistinli
topraklarından sürüldü.



Bölgedeki varlığını pekiştiren İsrail, 5 Haziran 1967’de Mısır ve Suriye’ye
savaş açtı.



Tarihe “Altı Gün Savaşı” olarak geçen muharebeye hazırlıksız
yakalanan Mısır ve Suriye ordusu ağır bir yenilgi aldı.



İsrail, 1967’deki savaşta Mısır ve Suriye ordusunun hava kuvvetlerinin
neredeyse tamamını yok etti.



Bölgedeki Arap ülkelerine karşı bir kez daha galip gelen İsrail, bu savaşta da
Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın yanı sıra stratejik öneme sahip Suriye’nin Golan
Tepeleri ile Mısır’a ait Sina Yarımadası’nı işgal etti.



Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, 1971’de Sina Yarımadası’ndan çekilmesi halinde
İsrail’le barış imzalamaya hazır olduğunu açıklasa da Tel Aviv yönetimi bunu
reddetti.



Tüm bu gelişmeler bölgede yaşanacak yeni bir Arap-İsrail savaşının habercisi
gibiydi.



Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ve Mısır Cumhurbaşkanı Sedat, hem kaybedilen
toprakları geri almak hem de 1967’deki yenilgiyi unutturmak için İsrail’le
savaşmaya karar verdi. 



Operasyona Bedir adı verildi



İki lider İsrail’e karşı savaş için Yahudilerin en kutsal günü Yom Kippur’a
denk gelen 6 Ekim tarihini seçti. Böylece Yom Kippur günü dolayısıyla
askerlerinin çoğu izinde olan İsrail ordusunun iki cephede birden açılacak
savaşa hazırlıksız yakalanması amaçlandı.



Aynı zamanda ramazan ayının 10. gününe denk gelen operasyona, Hazreti Muhammed
komutasında Müslümanların Mekkeli müşriklere karşı verdiği ilk harp olan Bedir
ismi verildi.



Mısır Hava Kuvvetleri’ne ait 220 savaş uçağı 6 Ekim 1973’te Sina’da bulunan
İsrail’e ait askeri hedefleri vurmaya başladı.



Savaşa hazırlıksız yakalanan ve birçok hedefi hava bombardımanında vurulan
İsrail güçleri Mısır uçaklarından sadece 8’ini düşürebildi.



İsrail’in vurduğu uçaklardan birinin pilotu Cumhurbaşkanı Sedat’ın kardeşi Atıf
Sedat idi. Atıf Sedat, hava bombardımanı sırasında uçağının isabet alarak
düşmesi sonucu hayatını kaybetti.



Süveyş Kanalı’nı geçerek Sina’ya ulaşan Mısır askerleri, Sovyetler Birliği’nden
alınan anti tank roketleri sayesinde İsrail’in bölgedeki tanklarını büyük
ölçüde yok etti.



Savaşın başlamasının üzerinde 24 saat geçtikten sonra 100 binden fazla Mısır
askerinin yanı sıra binden fazla tank Süveyş Kanalı’nın doğusuna yani Sina
Yarımadası’na geçmişti. Mısır için savaş planlandığı gibi gitmiş ve büyük
başarı kazanılmış gibi gözüküyordu.



İsrail ordusu 8 Ekim’de Sina Yarımadası’nda karşı saldırıya geçse de Mısır
ordusunun hazırlıklı olması sebebiyle başarı elde edemedi.



Mısır, Sovyetler Birliği’nden aldığı hava savunma sistemlerini Süveyş
Kanalı’nın doğusuna yerleştirmişti. İsrail, hava saldırılarıyla Mısır ordusunun
gücünü kırmaya çalışsa da karada olduğu gibi havada da ağır kayıp verdi.



Savaşın ilk dört gününde Mısır’a ait hava savunma sistemleri 50’ye yakın İsrail
uçağını düşürdü.



Mısır ordusu savaşın ilk haftasında Sina Yarımadası’nın 10 kilometre içine
kadar ilerledi.



İsrail, savaşın ilk haftasının sonunda Mısır’a mevcut pozisyonda ateşkese hazır
oldukları mesajını gönderdi. Ancak Enver Sedat, İsrail’in Sina’dan tamamen
çekilmemesi hâlinde ateşkesi kabul etmeyeceklerini belirterek öneriyi reddetti.



Savaşın diğer cephesi kuzeydeydi. Suriye’ye ait 150 savaş uçağı Mısır ile eş
zamanlı olarak 6 Ekim’de Golan Tepeleri’ndeki İsrail hedeflerini vurmaya
başladı.



Bombardımanın ardından 40 bin Suriye askeri ile 600 tankı İsrail’in işgalindeki
Golan Tepeleri’ne girdi.



Suriye ordusunun savaşın ilk saatlerinde Golan Tepeleri’nde büyük başarı elde
etmesiyle Suriye cephesinde de işler Şam ve Kahire’nin istediği gibi gidiyordu.



Ancak İsrail tanklarının Suriye’ye ait tanklara göre daha üstün olması ve
İsrail’e ait takviye tanklarının Şam’ın tahmininden önce bölgeye ulaşması
sebebiyle savaşın ikinci gününden itibaren Golan’da işler tersine döndü. İsrail
güçleri tarafından durdurulan Suriye ordusunun ilerleme girişimleri başarısız
oldu.



İsrail güçleri 9 Ekim’de karşı saldırıya geçerek Suriye ordusunu Golan’dan geri
püskürttü.



Suriye’yi savaşın dışına itmek isteyen İsrail, önce hava saldırılarıyla
Şam’daki askeri hedefleri vurdu. Hava saldırılarının ardından İsrail tankları
11 Ekim’de Golan’daki 1967 ateşkes hattını geçerek Suriye topraklarına girdi.



Golan’da aldığı ağır darbeyle zor durumda kalan Suriye ordusu, başkent Şam’a
doğru ilerlemeye başlayan İsrail ordusuna karşı direniş gösteremedi.



Bunun üzerine Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, Suriye güçlerinin İsrail
ordusunun Şam’a ilerleyişini durdurmasına yardımcı olmak için 11 Ekim’de
bölgeye asker gönderdi.



Artan baskılar sebebiyle Irak’ın ardından 17 Ekim’de Ürdün de Suriye’ye asker
göndererek savaşa dahil oldu.



Suudi Arabistan ve Fas’ın da Suriye’ye yardım amacıyla bölgeye asker
göndermesi, İsrail’in Şam’a ilerleyişini durdursa da savaş sırasında işgal
edilen Suriye topraklarının geri alınmasına yetmedi.



Sina’da da işler tersine döndü



Savaşın ilk haftasında Mısır ordusu Suriye’nin aksine İsrail’e karşı büyük bir
başarı kazansa da ikinci haftada Sina cephesinde de işler tersine dönmeye
başladı.



İşlerin Mısır’ın istediği gibi gitmemesinde Enver Sedat ve bazı üst düzey
komutanlarının aldığı yanlış kararlar etkili oldu.



İlk olarak Mısır ordusu, Suriye’nin üzerindeki baskıyı azaltmak için 14 Ekim’de
karşı saldırıya geçti. Sina’nın içlerine doğru ilerleyen Mısır tankları, İsrail
ordusu tarafından durduruldu.



Mısır, savunma pozisyonundan karşı saldırıya geçmesinin bedelini 250 tankını
kaybederek ödedi.



İsrail güçleri, Mısır ordusunun Sina’da oluşturduğu hattı yararak 16 Ekim’de
Süveyş Kanalı’nın batısına geçti. Savaşın kaderini etkileyen bu gelişme
İsrail’in elini güçlendirdi.



Süveyş’in karşı tarafına geçen İsrail askerleri, kanalın doğusunda kalan Mısır
güçlerini arkadan kuşattı.



Enver Sedat, Mısır ordusunu arkadan kuşatan İsrail güçlerine karşı koymak için
Süveyş’in batısında konuşlanan askerlerinin tekrar kanalın doğusuna hareket
ettirilmesi önerisine, bunun geri çekilme olarak algılanacağı ve askerlerde
moral bozukluğuna sebep olabileceği gerekçesiyle karşı çıktı.



Mısır’a pahalıya mal olan bu karar, savaşın İsrail lehine dönmesine neden oldu.



Mısır ordusunun büyük bir kısmının Sina’da olması sebebiyle Süveyş Kanalı’nın
batısında kalan hava savunma sistemlerini koruyacak yeterli güç bulunmuyordu.



İsrail’in 18 Ekim’de kanalın batı tarafına gönderdiği takviye güçler, Mısır’a
ait hava savunma sistemlerinin büyük bölümünü imha etti. Bu da İsrail uçaklarının
yeniden Sina Yarımadası’nda saldırılarına başlamasına olanak sağladı.



Savaşın gidişatının değiştiğini anlayan Mısır Cumhurbaşkanı Sedat, 21 Ekim’de
Sovyetler Birliği’nin Kahire büyükelçisine İsrail ile ateşkese hazır oldukları
mesajını verdi.



Süveyş Kanalı’nın batısına geçerek savaşı lehine çeviren İsrail, Sedat’ın
ateşkes önerisini kabul etmedi.



Ateşkes süreci



Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) 22 Ekim’de taraflara ateşkes
çağrısında bulundu.



Mısır ateşkesi kabul etse de İsrail BMGK’nin çağrısına uymayarak saldırılarına
devam etti. Mısır’ın çekilmesiyle yalnız kalan Hafız Esad da 23 Ekim’de
ateşkesi kabul ettiğini duyurdu.



İsrail ise BMGK’nin 23 Ekim’de yaptığı ikinci çağrıya da olumlu karşılık
vermedi.



Bölgedeki çatışmanın sona ermesini isteyen BMGK, 25 Ekim’de üçüncü defa ateşkes
çağrısında bulundu. Mısır ile İsrail arasındaki ateşkes Birleşmiş Milletler’in
26 Ekim’de Süveyş Kanalı’na barış gücü göndermesiyle büyük ölçüde sağlanmış
oldu.



ABD’nin ara buluculuğunda Mısır ile İsrail arasında 18 Ocak 1974’te İsrail’in
Süveyş Kanalı’nın batısındaki askerlerinin yanı sıra Sina’dan da belli bir
ölçüde geri çekilmesini sağlayan bir anlaşma imzalandı.



Tel Aviv ile Şam arasında da 5 Haziran 1974’te Kuvvetlerin Çekilme Anlaşması
imzalandı. İsrail bu anlaşmayla savaş sırasında işgal ettiği Suriye
topraklarından çekilmeyi kabul ederken, 1967’de işgal ettiği Golan Tepeleri’nde
kalmaya devam etti.



Savaşın bedeli tüm taraflar için ağır oldu



Yaklaşık 3 hafta süren savaşta İsrail’in yanı sıra Mısır ve Suriye ağır
kayıplar verdi.



Savaşta 2 bin 500’den fazla askerini kaybeden İsrail’in 102 savaş uçağı ve
400’den fazla tankı imha edildi.



İsrail’de Nisan 1974’te yürütülen soruşturma sonucu Genelkurmay Başkanı’nın da
aralarında bulunduğu üç üst düzey komutan savaşta ihmalleri olduğu gerekçesiyle
görevden alındı.



Dönemin İsrail Başbakanı Golde Mir, soruşturmada aklansa da kamuoyu baskısı
sebebiyle 11 Nisan 1974’te istifa etti.



Mısır ve Suriye savaşta verdikleri can kaybına ilişkin kesin bir rakam paylaşmadı,
ancak savaşta yaklaşık 5 bin Mısır ve 3 bin Suriye askerinin hayatını
kaybettiği ifade ediliyor.



Savaşta ayrıca Mısır ve Suriye’ye ait 2 bin 200’e yakın tankın ve 350’den fazla
savaş uçağının imha edildiği tahmin ediliyor.


Sonsuz Ark’tan


  1. Sonsuz
    Ark’ta yayınlanan yazılardan yazarları sorumludur. 
  2. Sonsuz
    Ark linki verilerek kısmen alıntı yapılabilir.
  3. Sonsuz
    Ark yayınları Sonsuz
    Ark Manifestosu
    ‘na aykırı yayın yapan sitelerde yayınlanamaz.


LİNK : https://www.sonsuzark.com/2019/11/sa8151sd1544-israil-korkuyor-yaklasan.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet