• İRTİCA DOSYASI /// SÜLEYMAN ÇELİK : SARIKLILAR ERDOĞAN’A KAFA TUTUYOR !..
  • Yayın Tarihi : 23 Mart 2018 Cuma
  • Kategori : İRTİCA & LAİKLİK & TÜRBAN KONUSU


SARIKLILAR ERDOĞAN’A KAFA TUTUYOR !..

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Kadın Hakları şeriatın yumuşak karnı; herkes biliyor ki şeriat rejiminde, kadının hakkı değil, adı bile yok. Eskiden beri Cumhuriyetçi kesimlerce dile getirilen bu konuda, en kapsamlı yapıt, birinci elden kaynaklardan derlediği bilgilerle Prof. Dr. İlhan Arsel’in, 1980’li yıllarda yazdığı “Şeriat ve Kadın” adlı kitaptır. İlhan Arsel’in kitabı kadar değerli bir diğer kitap, bir kadının bizzat yaşadıklarını anlattığı, “Şeriat Ülkesinde Kadın Olmak” (Cumhuriyet kitapları, 2010).

Kitabın yazarı Zekiye Yüksel, Milli Eğitim Bakanlığınca atanmış olduğu Suudi Arabistan’daki Riyad Uluslararası Türk Okulu’nda, 2002-2006 yılları arasında Türkçe öğretmenliği yapmış. Kitap, Yüksel’in görevi sırasında tuttuğu günlüklerden oluşuyor. Zekiye Yüksel, kitabı “şeriat gerçeğini ülkemiz kadınlarıyla paylaşmak ve kadını yok sayan ideolojiyi kadına kurtuluş olarak sunmaya çalışanlara dikkat çekmek amacıyla yazdım” diyor. “Şeriat yasalarının aşırı dinci tutumları kurumsallaştırırken cinsiyet ayrımcılığını, kadını küçük düşürmeyi, yok saymayı da kutsadığını, hedefine de kadınları aldığını” öne sürüyor. “Mahkemede kadınların, davalarını erkek temsilcileri olmadan savunamadığını, yargıçların kadını tanıması için iki erkek refakatçisi olması gerektiğini” bildiriyor. “Türkiye’de ise kadınların yargıç olabildiklerini” anımsatarak, “Cumhuriyet değerlerini, elde edilen hakları yitirmemek için, şeriata karşı en başta kadınların mücadele etmesi gerektiğinin” altını çiziyor. 

Yaşanan gerçekleri açıklıyor olsa da yazar karşı kesimden olduğu için bu kitaplarda yazılanlara şeriatçı kesimdeki kadınlar inanmamakta. Şeriatçı militanlar ise yazılanların doğru olmadığını öne sürememekte, ancak küfür ve hakaret ederek yazarlara, “dinsizlik” ya da “dine ve Peygambere hakaret” vb. suçlamalar yöneltmektedir.

Günümüzün bu gerçeklerine karşı sadece, “İslamiyet öncesi Arap toplumunda kadınların insan yerine konmadığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü” gibi savlar öne sürülmektedir. Bu savların doğruluğu da tartışmalı. Örneğin, Hz. Hatice o dönemde, bir ticaret kervanına sahip zengin ve güçlü bir iş kadını; birçok erkeğin patronu.

Aklını kullanacak/ bilimi rehber edinecek insanları sömüremeyeceği için, Aydınlanma karşıtı olan kapitalist emperyalistler İslam ülkelerinde laik demokrasi istememekte. Sağcı iktidarlar da sömürü, soygun ve talandan yana oldukları için, Türkiye emperyalizmin güdümüne girince tarikat ve cemaatler canlandı. Bunların “oy deposu” olduğunu gören sağcı partiler, şeyhlerin adamlarını milletvekili, hatta bakan yaptılar. Kamu düzenini bozucu eylemler yaptıklarında arada bir haklarında göstermelik soruşturmalar açılmış olsa da genellikle “meczup” vs. denilerek sanıklar serbest bırakıldı, soruşturmalar kapatıldı.

Şeriatçıların sürekli mağduriyet edebiyatı yapmalarına inanmayın; sözde demokratik düzene geçtiğimiz günden bu yana, hep korunup kollanmışlar ve şeyhler sömürüden paylarını da almışlardır.

AKP gerek Anayasa gerekse ceza yasalarındaki laiklik ve Devrim Yasaları ile ilgili hükümleri askıya alınca tarikat ve cemaatler resmiyet kazandı, kurumlaştı, holding ve medya sahibi oldu; temsilcileri her gece bir kanalda fetva verirken tebliğcileri de alış- veriş merkezleri ve sokaklarda eylem yapmaya başladı.

Son yıllarda şeriatın hukuk, eğitim, ekonomi, bankacılık, ticaret vd. alanlarda yaşama geçmesi için tarikat ve cemaatler çalışmalarını yoğunlaştırıldı. Bunlara Diyanet’in de omuz verdiği oldu. Bazıları iktidardan kabul gördü ve hükümleri yaşama geçirildi bile. Eğitim büyük oranda dinselleştirildi, imamlara nikah yetkisi verildi, hukuk sistemimize “sukuk” terimi girdi, “helal gıda” bakkal raflarında yerini aldı vs. Bu tehlikeli gidişe medyada pek değinil(e)mediği için toplumun duyarlı, küçük bir kesiminin dışında kimse tepki vermedi. Fakat medyatik bir konu olduğu için kadın ve kız çocuklarına yönelik tebliğ ve fetvalar medyada yer buldu ve toplumda geniş yankı yaptı.

Bunları dinleyen şeriatçı kesimdeki kadınlar, geçmişte “laikçilerin” iddia ettikleri “kadına ilişkin şeriat hükümlerini” anımsadılar ve sorgulamaya başladılar: “o zaman laikçilerin dini karalama taktikleri olduğunu düşündüğümüz bu hükümleri, şimdi ‘Hoca Efendiler’ de söylediğine göre, yoksa ‘gerçekten şeriat hükümleri’ mi?” “Cinsiyet ayrımcılığı gerçekten var mı?” “Şeriat kadını gerçekten ikinci sınıf insan olarak mı görüyor?” “Kadın erkeğin cinsel kölesi mi? ” Ve kafalarda bunlara benzer sorular sorulur oluştu…

Geçmişte kendilerine “şeriatın, kadının özgürce yaşamasını kısıtlayıcı hükümleri” anlatıldığında, “ama biz cennete gideceğiz ve ebedi hayatımızda özgürce yaşayacağız” diyorlardı. Fetvacılar, “cennette her erkeğe 72 huri ve sonsuz erkeklik gücü verilecek” deyince, kadınlar “eşleri ne olacak?” sorusunu sordular. “Allah kadınların kıskançlık duygularını yok edecek ve dolayısıyla hurileri kıskanmadan eşleri ile birlikte yaşayacaklar” yanıtını aldılar. O zaman “ebedi hayatımızda da ikinci sınıf insan mı olacağız?” diye düşünmeye ve tedirgin olmaya başladılar.

Halkın nabzını çok iyi tutan Tayyip Erdoğan, partisinin oy deposu olan, kadınlarda ortaya çıkan bu tedirginliği gidermek için, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde, Saray’da ağırladığı kadınlara yaptığı konuşmada, konuya değinmek gereği duydu.  Başta, bu konularda çok konuşan biri olmak üzere, fetvacı hocaları fırçaladı ve 15 asır öncesi İslam’ının güncellenmesi gerektiğinden” söz etti.

* * *

Tayyip Erdoğan gücünün, karizmasının zirvesinde. Kendi camiasında, sözünün üzerine söz söylemek kimsenin haddi değil. Bir zamanlar kendisiyle eş düzeyde görülen kişiler bile, ağır aşağılamalarına yanıt verememekteler. Fakat fetvacıları fırçalayınca, birkaç yalaka ilahiyat fakültesi dekanı dışında yanında kimseyi bulamadı; bugüne dek görülmemiş bir tepki aldı; sosyal medyada hakarete varan saldırılar başladı, tarikatçı ve cemaatçiler ayağa kalktı, hedefteki fetvacı hep birlikte ziyaret edilerek “yanındayız” mesajı verildi. Bunun üzerine geri adım atıldı; “İslam’da reform olmaz” denildi; karşı taraftan da olayı tırmandırmamaları istendi. Sonuçta kadınların gazını alınmış oldu ve gündem değiştirilerek konu kapatıldı.

Bu olay tarikat ve cemaatlerin eriştikleri gücü göstermesi bakımından önemlidir.

Osmanlı’da ulema denilen medrese mollalarına padişahlar diş geçiremezlerdi. II. Mahmut ve sonrasındaki padişahlar bir üniversite açmak için tam 6 kez kararname çıkardılar, fakat mollalar karşı çıktığı için açamadılar. Bu nedenle Osmanlı’da ilk üniversite, Avrupa’dan 800 yıl sonra, 1900 yılında II. Abdülhamit tarafından açılabildi.

Mollaların egemenliği yeniden mi başladı, dersiniz?...