İRTİCA & LAİKLİK & TÜRBAN KONUSU

SARIKLILAR ERDOĞAN’A KAFA TUTUYOR !..

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Kadın Hakları şeriatın yumuşak karnı; herkes biliyor ki şeriat
rejiminde, kadının hakkı değil, adı bile yok. Eskiden beri Cumhuriyetçi
kesimlerce dile getirilen bu konuda, en kapsamlı yapıt, birinci elden
kaynaklardan derlediği bilgilerle Prof. Dr. İlhan
Arsel’in, 1980’li yıllarda yazdığı “Şeriat ve Kadın” adlı kitaptır.
İlhan
Arsel’in kitabı kadar değerli bir diğer kitap, bir kadının bizzat yaşadıklarını
anlattığı,
“Şeriat
Ülkesinde Kadın Olmak”
(Cumhuriyet kitapları,
2010).

Kitabın yazarı Zekiye Yüksel, Milli Eğitim Bakanlığınca atanmış olduğu Suudi Arabistan’daki Riyad
Uluslararası Türk Okulu’nda, 2002-2006 yılları arasında Türkçe öğretmenliği
yapmış
. Kitap, Yüksel’in görevi sırasında tuttuğu günlüklerden
oluşuyor.
Zekiye Yüksel, kitabı “şeriat gerçeğini
ülkemiz kadınlarıyla paylaşma
k ve kadını yok sayan ideolojiyi kadına kurtuluş olarak sunmaya çalışanlara
dikkat
 çekmek
amacıyla yazdım”
diyor. “Şeriat
yasalarının aşırı dinci tutumları kurumsallaştırırken cinsiyet ayrımcılığını,
kadını küçük düşürmeyi, yok saymayı da kutsadığını, hedefine de kadınları
aldığını”
öne sürüyor. “Mahkemede
kadınların, davalarını erkek temsilcileri olmadan savunamadığını, yargıçların
kadını tanıması için iki erkek refakatçisi olması gerektiğini
” bildiriyor. “Türkiye’de ise kadınların yargıç
olabildiklerini”
anımsatarak, “Cumhuriyet
değerlerini, elde edilen hakları yitirmemek için, şeriata karşı en başta
kadınların mücadele etmesi gerektiğinin
” altını çiziyor. 

Yaşanan gerçekleri açıklıyor olsa da yazar karşı kesimden
olduğu için bu kitaplarda yazılanlara şeriatçı kesimdeki kadınlar inanmamakta.
Şeriatçı militanlar ise yazılanların doğru
olmadığını öne sürememekte, ancak küfür ve hakaret ederek yazarlara,
“dinsizlik” ya da “dine ve Peygambere hakaret” vb. suçlamalar yöneltmektedir.

Günümüzün bu gerçeklerine karşı sadece, “İslamiyet öncesi Arap toplumunda kadınların
insan yerine konmadığı, kız çocuklarının diri diri gömüldüğü
” gibi savlar
öne sürülmektedir. Bu savların doğruluğu da tartışmalı. Örneğin, Hz. Hatice o
dönemde, bir ticaret kervanına sahip zengin ve güçlü bir iş kadını; birçok
erkeğin patronu.

Aklını kullanacak/ bilimi rehber edinecek insanları
sömüremeyeceği için, Aydınlanma karşıtı olan kapitalist emperyalistler İslam
ülkelerinde laik demokrasi istememekte. Sağcı iktidarlar da sömürü, soygun ve
talandan yana oldukları için, Türkiye emperyalizmin güdümüne girince tarikat ve
cemaatler canlandı. Bunların “oy deposu” olduğunu gören sağcı partiler,
şeyhlerin adamlarını milletvekili, hatta bakan yaptılar. Kamu düzenini bozucu
eylemler yaptıklarında arada bir haklarında göstermelik soruşturmalar açılmış
olsa da genellikle “meczup” vs. denilerek sanıklar serbest bırakıldı,
soruşturmalar kapatıldı.

Şeriatçıların sürekli mağduriyet edebiyatı yapmalarına
inanmayın; sözde demokratik düzene geçtiğimiz günden bu yana, hep korunup
kollanmışlar ve şeyhler sömürüden paylarını da almışlardır.

AKP gerek Anayasa gerekse ceza yasalarındaki laiklik ve
Devrim Yasaları ile ilgili hükümleri askıya alınca tarikat ve cemaatler
resmiyet kazandı, kurumlaştı, holding ve medya sahibi oldu; temsilcileri her
gece bir kanalda fetva verirken tebliğcileri de alış- veriş merkezleri ve
sokaklarda eylem yapmaya başladı.

Son yıllarda şeriatın hukuk, eğitim, ekonomi, bankacılık,
ticaret vd. alanlarda yaşama geçmesi için tarikat ve cemaatler çalışmalarını
yoğunlaştırıldı. Bunlara Diyanet’in de omuz verdiği oldu. Bazıları iktidardan
kabul gördü ve hükümleri yaşama geçirildi bile. Eğitim büyük oranda
dinselleştirildi, imamlara nikah yetkisi verildi, hukuk sistemimize “sukuk”
terimi girdi, “helal gıda” bakkal raflarında yerini aldı vs. Bu tehlikeli
gidişe medyada pek değinil(e)mediği için toplumun duyarlı, küçük bir kesiminin
dışında kimse tepki vermedi. Fakat medyatik bir konu olduğu için kadın ve kız
çocuklarına yönelik tebliğ ve fetvalar medyada yer buldu ve toplumda geniş
yankı yaptı.

Bunları dinleyen şeriatçı kesimdeki kadınlar, geçmişte
“laikçilerin” iddia ettikleri “kadına ilişkin şeriat hükümlerini” anımsadılar
ve sorgulamaya başladılar: “o zaman
laikçilerin dini karalama taktikleri olduğunu düşündüğümüz bu hükümleri, şimdi
‘Hoca Efendiler’ de söylediğine göre, yoksa ‘gerçekten şeriat hükümleri’ mi?”
“Cinsiyet ayrımcılığı gerçekten var mı?” “Şeriat kadını gerçekten ikinci sınıf
insan olarak mı görüyor?” “Kadın erkeğin cinsel kölesi mi? ”
Ve kafalarda
bunlara benzer sorular sorulur oluştu…

Geçmişte kendilerine “şeriatın,
kadının özgürce yaşamasını kısıtlayıcı hükümleri
” anlatıldığında, “ama biz cennete gideceğiz ve ebedi
hayatımızda özgürce yaşayacağız”
diyorlardı. Fetvacılar, “cennette her erkeğe 72 huri ve sonsuz
erkeklik gücü verilecek”
deyince, kadınlar “eşleri ne olacak?” sorusunu sordular. “Allah kadınların kıskançlık duygularını yok edecek ve dolayısıyla
hurileri kıskanmadan eşleri ile birlikte yaşayacaklar
” yanıtını aldılar. O
zaman “ebedi hayatımızda da ikinci sınıf
insan mı olacağız?”
diye düşünmeye ve tedirgin olmaya başladılar.

Halkın nabzını çok iyi tutan Tayyip Erdoğan, partisinin oy
deposu olan, kadınlarda ortaya çıkan bu tedirginliği gidermek için, 8 Mart
Dünya Emekçi Kadınlar Gününde, Saray’da ağırladığı kadınlara yaptığı konuşmada,
konuya değinmek gereği duydu.  Başta, bu
konularda çok konuşan biri olmak üzere, fetvacı hocaları fırçaladı ve
15 asır öncesi İslam’ının
güncellenmesi gerektiğinden” söz etti.

* * *

Tayyip Erdoğan gücünün, karizmasının zirvesinde. Kendi
camiasında, sözünün üzerine söz söylemek kimsenin haddi değil. Bir zamanlar
kendisiyle eş düzeyde görülen kişiler bile, ağır aşağılamalarına yanıt
verememekteler. Fakat fetvacıları fırçalayınca, birkaç yalaka ilahiyat
fakültesi dekanı dışında yanında kimseyi bulamadı; bugüne dek görülmemiş bir
tepki aldı; sosyal medyada hakarete varan saldırılar başladı, tarikatçı ve
cemaatçiler ayağa kalktı, hedefteki fetvacı hep birlikte ziyaret edilerek
“yanındayız” mesajı verildi. Bunun üzerine geri adım atıldı; “İslam’da reform
olmaz” denildi; karşı taraftan da olayı tırmandırmamaları istendi. Sonuçta
kadınların gazını alınmış oldu ve gündem değiştirilerek konu kapatıldı.

Bu olay tarikat ve cemaatlerin eriştikleri gücü göstermesi
bakımından önemlidir.

Osmanlı’da ulema denilen medrese mollalarına padişahlar diş
geçiremezlerdi. II. Mahmut ve sonrasındaki padişahlar bir üniversite açmak için
tam 6 kez kararname çıkardılar, fakat mollalar karşı çıktığı için açamadılar.
Bu nedenle Osmanlı’da ilk üniversite, Avrupa’dan 800 yıl sonra, 1900 yılında
II. Abdülhamit tarafından açılabildi.






























































Mollaların egemenliği yeniden mi başladı, dersiniz?… 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir