Asteğmen
Kubilay’ın şehit edilmesinden günümüze ne değişti ????


Yazan: Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 23 Aralık 2017



23
Aralık 1930’da İzmir’in Menemen ilçesinde, askerlik görevini yedek subay olarak
yapan Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay gerici bir ayaklanma ile şehit edilmişti.
Aradan geçen 87 yılda olayın perde arkasındaki süreci halen anlayamayan bizler,
benzer tuzaklarla yine karşı karşıyayız.


OLAY NASIL CEREYAN ETMİŞTİ?


Menemen’de
bir camide sabah namazını kılan altı kişilik küçük bir grup, Derviş Mehmet
liderliğinde camiden çıktıktan sonra halkı isyana teşvik etmeye başlar.


Olayları
duyan Alay Komutanı, Asteğmen Kubilay’ı bir manga asker eşliğinde olay
mahalline gönderir. Kubilay kalabalığı dağıtması için Derviş Mehmet’i ikna etmeye
çalışır.


Adamlar
bir ayaklanma başlatmak için bölgeye geldikleri için ikazları kâle almazlar.
Derviş Mehmet ile Asteğmen Kubilay arasında tartışma çıkar. Çıkan arbedede
Derviş Mehmet, Asteğmen Kubilay’ı vurur.


İşin
ilginç yanı, toplanan kalabalık da Derviş Mehmet’ten yanadır. Asteğmen
Kubilay’a sahip çıkmaz. Derviş Mehmet, galeyana gelmiş kalabalıkla birlikte
tekbir sesleri eşliğinde “Allah’u Ekber” diyerek Kubilay’ın başını keser.
Komşumuz Suriye ve Irak’ta gördüğümüz DAEŞ (IŞİD) terörünün bir benzeri, 87 yıl
önce bu topraklarda yaşanmış.


Olay
bu kadar basit mi? Nasıl oluyor da altı kişi koskoca bir kasabayı ayağa
kaldırıp, ahalinin önemli bir kısmını arkasına alarak bir isyan başlatabiliyor?


GÜNÜMÜZDE DE HALEN DEVAM EDEN DİNCİ-LAİK
TARTIŞMASININ TEMELLERİ


Olaydan
sekiz sene önceye gidelim. Bakalım yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde neler
olmuş?


1
Kasım 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Osmanlı İmparatorluğu’’nun
münkariz (mahvolmuş) olduğuna dair 308 numaralı kararname ile saltanatı
kaldırır, Osmanlı hanedanlığına son verir.


29
Ekim 1923’de de Cumhuriyet ilan edilir.


Mustafa
Kemal bununla da kalmaz. Meclisten geçirdiği 431 sayılı kanunla; 03 Mart
1924’de “Halifeliğin Kaldırılması ve Osmanlı Hanedanı’nın Türkiye
Cumhuriyeti’nin Dışına Çıkarılması” kararını aldırır.


Halife
sözcüğü Arapça kökenli bir kelime olup, Araplara göre Hz. Muhammed’in dünyadaki
vekili anlamına gelmektedir. O zamanki halkın inanışına göre, Mustafa Kemal bir
anlamda Halifeliği kaldırarak Allah’ın dünyadaki vekilini kaldırmış gibi
algılanır.


Aynı
tarihte, 03 Mart 1924’de “Şer’iyye ve Evkaf Vekâletlerinin (Şeriat ve Vakıflar
Bakanlıkları) Kaldırılması Kanunu” da Meclis tarafından kabul edilir.


Osmanlı’da
Şeriye Bakanlığı vardır. Bu bakanlık kişilerin birbirleri ve devletle olan ilişkileri
ile devletin kararlarının Şeriata uygun olup olmadığını değerlendiren bir
bakanlıktır. Bu bakanlık kaldırılarak yerine bu günkü Diyanet İşleri Başkanlığı
kurulur. Bu bakanlık kalkınca, bir anlamda şeriat da ortadan kalkmış olur. Yani
halkın bir kısmına göre din elden gitmiştir.




Yine aynı tarihte 3 Mart 1924’de çıkarılan Tevhid-i
Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) ile ülkedeki bütün eğitim kurumları
Maarif Vekaleti’ne yani Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanır. Bu kanunla
Medreseler kaldırılmıştır.


Çok
önemli bir kanun da 8 Nisan 1924’de çıkartılır. “Mehakimi Ser’iyye’nin İlgasına
ve Mehakimin Teşkilatı’na Ait Ahkâmı Muaddil Kanunu”. Bu kanunla dini kurallara
göre karar veren şeriat mahkemeleri kaldırılmış olur.


Şimdi
bütün bu kanunlar ne anlama geliyor? Bunu bir düşünelim.


Halifeliği
kaldırıyorsunuz. Şeriat Bakanlığını kaldırıyorsunuz. Şeriat Mahkemelerini
kaldırıyorsunuz. Dini eğitimi kaldırıyorsunuz. Peki bu kurumlarda kimler görev
yapıyordu? Tahmin edeceğiniz üzere dini inancı ağır basan insanlar.


Peki,
bu insanların ortak bir özelliği var mıydı? Evet. Hemen hemen hepsi çeşitli
tarikatların mensubuydu. Osmanlı’da devletin mahkemeleri, eğitim kurumları,
bürokrasisi, lafın kısası devletin tamamı, tarikatlar içinde teşkilatlanmış,
dünyaya sadece inanç ekseninden bakan elit bir tabakanın, o zamanki “Beyaz
Türkler”in elindeydi.


Mustafa
Kemal, yukarıda saydığımız kanunları çıkartarak devleti, eski sahiplerinin
elinden aldı. Sıradan vatandaşların, Türk halkının eline teslim etti. İnanç
ekseninde çeşitli tarikatlarda örgütlenmiş bu insanlar, devletin
mahkemelerinden, eğitim kurumlarından, bürokrasisinden ekmek yiyor, bu sayede
makam-mevki, şan-şöhret sahibi oluyorlardı. Mustafa Kemal, devleti
laikleştirerek, eski elit tabakanın hakimiyetine son verdi. Beyaz Türkler çok
kızmıştı!…


SİYASETİ VE DEVLETİ TEKRAR ELE GEÇİRME
ÇABALARI


Devleti
elinden kaçıran tarikatlar/cemaatler tabi ki boş durmadı. Devleti tekrar ele
geçirmek için o günden beri çalışıyorlar. Peki ne yaptılar ve ne yapıyorlar?


17
Kasım 1924’te, cumhuriyet tarihinin ilk muhalif partisi, Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi) kuruldu. Partinin kurucuları,
Mustafa Kemal’in eski silah ve dava arkadaşları, Kâzım Karabekir, Rauf Orbay,
Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar’dı.


Kurtuluş
Savaşı’nın yedi öncüsünden beşi karşıt bir parti kuruyor, diğer ikisi, bizim “2
ayyaş
” Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nda kalıyordu.


Yeni
kurulan partinin başkanı Kazım Karabekir’di. Parti tüzüğünü de kendisi kaleme
almıştı. Parti tüzüğünün bazı ilginç maddeler şöyleydi:


 “Fırka
(parti) dini düşünce ve inançlara hürmetkârdır” (Madde 6)


“Devletin
vazifeleri asgari hadde indirilecektir (madde 9)”,


“İdari
âdem-i merkeziyet esası kabul edilecektir (madde 14)”,


“İlk
mekteplerin idareleri mahallerine ait olacaktır (madde 52)”,


Yeni
parti ekonomide liberal sistemi benimsemişti. Devletin ekonomiye, inanç
özgürlüklerine ve halkın eğitimine karışmasını istemiyordu. Parti, merkezi
yönetim yerine yerel yönetimlerin güçlü olmasından yanaydı. Bir anlamda
Osmanlı’nın eski eyalet sistemi devam edecek, her bölge kendi yerel yönetimi ve
eğitim sistemini düzenleyebilecekti. Bu politikayı takip eden Ortadoğu’daki
Irak ve Suriye gibi devletler, bir ulus yaratamadıkları için bugün ülkelerini
tek parça tutmakta zorlanıyorlar.


  1. Dünya Savaşı, imparatorluklar çağını sonlandırmıştı. Ulus devlet
    dönemine giriliyordu. İşte bu dönemde Mustafa Kemal, imparatorluk artığı
    bir toplumdan bir ulus devlet yaratma peşindeydi. Bu maksatla, karışık
    halk kitlelerini Türk üst kimliği altında bir potada kaynaştırmak
    istiyordu. Bu iş ise ancak merkezi yönetim ve merkezi eğitimle başarılabilirdi.
    Ekonomide de devletçi olunmalıydı. Sermayenin olmadığı bir ülkede, liberal
    ekonomi takip edilirse, aynı Osmanlı döneminde olduğu gibi ülkenin
    kaynakları çok kısa bir sürede tekrardan yabancıların eline geçerdi.


Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası kurulduktan sonra, dünyaya inanç ekseninden bakan ve dinin
elden gittiğini zanneden büyük kalabalıklar, devrim karşıtı olarak, bu partiye
yöneldi. Parti, meclis içinde kurulmuştu. Birçok milletvekilinin de bu partiye
katılmasıyla kısa sürede büyük bir güç haline geldiler.


Yeni
Partinin dönemin siyasetini nasıl etkilediğini bir iki örnekle hatırlayalım.
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yetkililerinden Fethi Bey; “Terakkiperverler
dindardır. Halk Fırkası dini batırıyor. Biz dini kurtaracağız ve muhafaza edeceğiz”

şeklinde beyanatlar veriyordu.


Partinin,
Erzurum Milletvekili Ziyaeddin Efendi, TBMM kürsüsünde, iktidardaki CHF’nin
icraatlarına ağır eleştiriler yönelterek;
“Yeniliğin işret (içki), dans, plaj sefasından başka bir şey ifade
etmediğini, fuhuşun arttığını, Müslüman kadınların edeplerini kaybetme yolunda
olduklarını, sarhoşluğun himaye, hatta teşvik olunduğunu, en önemlisi dini
duyguların rencide edildiğini, yeni rejimin sadece ahlaksızlık getirdiğini,
rezil bir yönetimin memleketi çamurların içine sürüklediğini”
ilan ediyordu.


Yeni
parti, inanç ekseninde kurulduğu için dünya meseleleri bir kenara bırakılmış,
bütün tartışmaların merkezinde din yer alır olmuştu. Bu tartışmalar giderek
ülkeyi germeye başladı.


Bu
sıralarda (Aralık 1924), Cumhuriyet Halk Fırkası Yönetim Kurulu’nda, Mustafa
Kemal’in başkanlığında gizli bir toplantı yapıldı. Mustafa Kemal toplantıda
şöyle diyordu:


“Efendiler! Sizi çok ehemmiyetli bir meseleye karar vermek için topladım.
Memlekette menfi tahrikât (kışkırtmalar) son haddini bulmuştur. İstanbul
basını, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın dini siyasete alet eden
propagandası, şurada burada sinmiş olan mürtecilere (gericilere) cesaret
vermektedir. Yer yer Cumhuriyet idaresi aleyhine ağır isnatlar ve iftiralar
yapılmaktadır: ‘Din elden gidiyor, aile hayatımız, binlerce yıllık
geleneklerimiz birbiri ardınca yıkılıyor, bu gidişle Garp (Batı) medeniyetini
alacağız diye dinimizden olacağız’ yolundaki propagandaların tesirsiz
kalacağını sanmak budalalık olur. Benim görüşüme göre, yakın bir zamanda
mukabil (karsı) bir ihtilal ile karşılaşmamız mümkündür. Mevcut kanunlar,
inkılaplarımızı ve henüz çok taze olan Cumhuriyetimizi korumaktan acizdir.
Zabıta kuvvetlerimiz, suçlunun yakasına sarılamıyor. Bunu yapabilmek için
kanuni formalitelere lüzum hissediliyor. Bu durum, fesatçılara cesaret
vermektedir.


Biz,
büyük bir inkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.
Birçok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır. Fırsat
beklediklerini unutmamak lazım. Benim burnuma barut ve kan kokusu geliyor…”


Anlaşılacağı
üzere ülkede iç siyaset çok gerilmişti, her an olaylar patlak verebilirdi.


İNGİLİZLER İÇ POLİTİKADAKİ GERGİN ORTAMI
ÇOK İYİ KULLANDI


Bu
arada ülke çok mühim bir dış mesele ile uğraşıyordu. Musul, Misak-ı Milli
sınırları içerisindeydi. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Lozan görüşmelerinde
Musul’dan vazgeçmemişti. Görüşmeler Musul sebebiyle birkaç kez kesintiye
uğramış, ama İngilizlerle bir türlü mutabakata varılamamıştı. Musul meselesi
Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti)’nde görüşülmek üzere ertelenerek Lozan
Barış Anlaşması imzalanmıştı.


1924
Eylül ayında Milletler Cemiyeti’nde Musul Meselesi görüşmeleri başlamışken, 12
Eylül 1924’de İngilizler tarafından Nasturi Ayaklanması çıkartıldı. Hakkâri
bölgesinde yaşayan küçük bir Hristiyan azınlığın çıkardığı bu ayaklanma,
Türkiye’yi Musul konusunda geri adım attırmaya yetmemişti.


İngilizlerin
daha büyük bir ayaklanmaya ihtiyacı vardı. Bu arada İngilizler Türkiye’deki iç
siyasi çekişmeyi, Cumhuriyet Halk Fıkrası ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası
arasındaki mücadeleyi yakından takip ediyordu.


Hatırlatalım,
emperyalizmin bir ülkede iç karışıklık çıkartmak için her zaman kullandığı iki
unsur vardır; dini ve etnik meseleler.


Türkiye’de
din ekseninde iç siyaset kızışmışken, 13 Şubat 1925’de İngilizlerin desteğiyle
Diyarbakır Ergani ilçesi Piran köyünde Şeyh Said isyanı patlak verdi. Şeyh
Said, Diyarbakır’dan Orta Asya’da Buhara şehrine kadar uzanan bir bölgeden
sorumlu Zaza kökenli Nakşibendi şeyhiydi. Elazığ’ın Palu ilçesindeki medresesi
Cumhuriyet tarafından kapatılmıştı.


İsyanın
niteliğini anlamak için Şeyh Said’in “Emir’ül Mücahidin Muhammed Said
El-Nakşibendi” imzasıyla halka dağıttığı beyannamelerden birkaçına bakalım:


“Kurulduğu günden beri din-i mübini Ahmedi’nin (Hz.Muhammed’in apaçık dini)
temellerini yıkmaya çalışan Türk Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve
arkadaşlarının, Kur’an’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve peygamberi
inkâr ettikleri ve Halife-i İslam’ı sürdükleri için, gayri meşru olan bu idarenin
yıkılmasının bütün İslamlar üzerinde farz olduğu, Cumhuriyetin başında
bulunanların ve Cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının şeriat-ı garrayi
Ahmediyye’ye (Hazreti Muhammed’in şeriatı) göre helal olduğu…”


Bir
başka beyannamede de: “Hilafetsiz Müslümanlık olmaz! Halife memleketten
çıkarılamaz! Şimdiki hükümet mütemadiyen dinsizlik neşretmektedir. Kadınlar
çıplaktır. Mekteplerde dinsizlik ilerliyor…”
diyordu.


Bu
beyannamelerden de açıkça anlaşılacağı üzere isyan etnik kökenli bir isyan
değil, tamamen dini öğelere dayanan bir isyandı. İsyan edenler din elden
gidiyor diye bağırıyorlardı. Ama dinin elden gittiği falan yoktu. Elden giden,
laiklikle birlikte hakimiyetlerindeki şeriat mahkemeleri, medreseler, devletin
gücü ve ekonomik kaynaklarıydı.


Bu
isyanla birlikte, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları da Mustafa Kemal
köşeye sıkıştı diye ellerini ovuşturmaya başladılar. Dikkat edileceği üzere
Şeyh Said ile Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarının söylemleri tamamen
aynı istikametteydi.


Bu
arada perde arkasındaki İngiliz planı yürüyor, Türk Devletini köşeye
sıkıştırarak Musul’u elde tutmaya çalışan İngilizler isyanı çaktırmadan
destekliyordu.  


Şeyh
Said isyanının etkisiyle 22 – 26 Ekim 1925 tarihleri arasında şeyh ve hocaların
katılımıyla Kayseri, Maraş ve Erzurum gibi büyük şehirlerde Şapka Devrimine
karşı büyük gösteriler yapıldı. Bu gösteriler ordu tarafından bastırıldı.


Hatırlanacağı
üzere Mustafa Kemal, Cumhuriyet Halk Fırkası Yönetim Kurulu ile yaptığı gizli
toplantıda, karşı devrim hareketinin her an patlak verebileceğini söylemişti.


Karşı
devrim hareketi, Batı’da bir yerlerde patlak verseydi, devletin silahlı gücü bu
isyana çok kolay müdahale edebilirdi. Girişimin başarısız olması durumunda ise
isyana perde arkasından destek veren siyasiler de mahkeme ile tanışırdı. Bu
yüzden isyanın Doğu’da, devletin merkezinden uzakta, kış günü patlak vermesi
planlanmıştı. Devletin gücü oraya yetmeyecek, isyan büyüyünce de Mustafa
Kemal’in iktidarı sarsılacaktı. Bu durumdan da doğal olarak Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası faydalanacaktı.


İsyanı,
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kışkırtmıştı. Bu bir çeşit iktidar
mücadelesiydi. Zaten Mustafa Kemal de Nutuk’ta, Şeyh Said ayaklanmasının
çıkısını, Kazım Karabekir ve arkadaşlarınca kurulan Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası ile ilişkilendirir ve bu hususta bazı ayrıntıları da aktarır.


Ayaklanma
kısa sürede yayıldı, Palu, Maden, Siverek, Ergani, Çermik, Lice, Kulp, Varto,
Genç, Bingöl gibi Zazaların yoğun olarak yaşadığı bölgeleri Şeyh Said kontrolü
altına aldı.


İngiltere’de
yayınlanan “The Times” gazetesi o günlerde; Şeyh Said ve taraftarlarının Genç,
Harput ve Diyarbakır’ı ele geçirerek, Abdülhamid’in oğullarından Abdürrahim’i gıyaben
halife ilan ettiklerini yazdı.  Gazete, isyancıların saltanatı ve hilafeti
yeniden geri getirmek istediklerini dünyaya ilan ediyordu. İngilizler
niyetlerini açık ederek geride parmak izi bırakmışlardı.


İsmet
İnönü Başbakanlığında kurulan yeni hükümet, isyanı bastırdı. Meclis, Hiyanet-i
Vataniyye (vatana ihanet) kanunu çıkartmıştı. Kanunun 1.Maddesi şöyleydi:


“Madde: 1- Dini veya dince kutsal sayılan şeyleri, siyasi gayelere esas
veya alet etmek maksadıyla cemiyetler kurulması yasaktır. Bu gibi cemiyetler
kuranlar veya bu cemiyetlere girenler vatan haini sayılırlar. Dini veya dince
kutsal sayılan şeyleri siyasete alet ederek, devletin temel nizamını
değiştirmeye, devletin emniyetini bozmaya, dini veya dince kutsal sayılan
şeyleri alet ederek her ne surette olursa olsun, halk arasına fesat ve ayrılık
sokmak için gerek tek basına ve gerek toplu olarak sözle veya yazı ile veya
fiili bir şekilde veya nutuk iradi veya neşriyat yapmak suretiyle bu çeşit
harekette bulunanlar da vatan haini sayılırlar.”


İsyancılar
İstiklal Mahkemelerinde yargılandı ve Şeyh Said ile birlikte toplam 47 kişi
idam cezasına çarptırıldı. Mahkeme verdiği kararda; “isyanların çıkmasında
tekke ve zaviyelerin dini yapıları ve dini etkinlikleri büyük ehemmiyet arz
etmektedir”
diyerek, tekke ve zaviyeleri birer “menba-ı ser ve fesad
yuvası”
addetmesi, Savcılığı harekete geçirdi, 29 Haziran 1925 tarihli
tebligat ile İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi mıntıkası dâhilindeki tekke ve
zaviyelerin faaliyetlerine son verildi. Bu tarihten beş ay sonra, 30 Kasım 1925
tarihinde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nce çıkarılan 677 sayılı kanunla ve
aynı düşünceyle, Türkiye genelindeki bütün tekke ve zaviyeler kapatıldı.


Fakat
İngilizler fitilini ateşlediği, başlangıçta tarikatların destekleyerek
tutuşmasını sağladığı yangın devam etti. Takip eden dönemde, bu sefer Kürt
etnik kimliği üzerinden kışkırtılan Reçkotan ve Raman Ayaklanmaları, arkasından
Sason ve 1. Ağrı Ayaklanması patlak verdi.


Ayaklanmalar
ve iç karışıklıklarla boğuşan Türkiye, daha fazla dayanamadı. 5 Haziran 1926
günü İngiltere ile anlaşma imzalayarak Musul’dan vaz geçmek zorunda kaldı.
İçerdeki siyasi mücadele büyük bir kayıpla sonuçlanmış kazanan İngiltere
olmuştu.


MUSTAFA KEMAL’E SUİKAST


Şeyh
Said isyanında payı olduğu gerekçesiyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası 5
Haziran 1925’te kapatılmıştı. Tekke ve zaviyelerinden sonra partileri de
kapatılan gerici muhalifler ne yaptı dersiniz? Boş mu durdular? Tabi ki hayır.
Bundan sonraki hamle Mustafa Kemal’e suikasttı.


14
Haziran 1926 tarihinde, İzmir’de yapılması planlanan suikast girişimi açığa
çıktı. Bu suikast girişimine karıştıkları gerekçesiyle Kâzım Karabekir, Ali
Fuat ve Refet Paşalar da tutuklandı. Ancak mahkûm olmalarına ordu ve halktan çok
büyük tepki geleceği korkusuyla yargılanmadan beraat ettirildiler. Yargılanıp
asılanlar arasında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın sekiz milletvekili de
vardı.


SIRA GELDİ MENEMEN’E


1926’ya
geldiğimizde Saltanat kaldırılmış, Hilafet kaldırılmış, Şeriat bakanlığı ve
Şeriat mahkemeleri kaldırılmış, Tevhidi Tedrisat kanunu ile dini eğitimden
bilimsel eğitime geçilmiş, Medeni Kanunun kabulü ile kadın-erkek eşitliği
sağlanmış, ülkenin laikleşmesine karşı olanların toplandığı Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası kapatılmış, gericilerin başlattığı isyanlar bastırılmış, en
son olarak gericilerin son dayanak noktası tekke ve zaviyelerin de
faaliyetlerine son verilmiş, bu mücadeleler esnasında bir sürü insan idam
edilmiş, birçokları hapse atılmıştı.


Anlayacağınız
Türkiye çok büyük bir değişim içindeydi. Ancak bir ülkeyi kısa sürede
kanunlarla değiştirmek mümkün değildir. Toplumun bu değişimi kabul etmesi, ona
uyum sağlaması uzun bir süreç alır. O dönemde gericiler kaybolmamış, baskılar
sonucu yer altına inmiş, fırsat kollamaktaydı.


1929
yılına gelindiğinde dünya büyük bir ekonomik buhran yaşamaya başladı. Bu
küresel ekonomik kriz Türkiye’yi de ağır bir şekilde etkiliyordu. Ekonomik
sıkıntılar ülkede büyük hoşnutsuzluklar yaratmaya başlamıştı. Bu ortamda, tek
parti sistemi ile yönetilen Türkiye’de halkın tepkisi Cumhuriyet Halk Fırkasına
yöneliyordu. Mustafa Kemal, toplumda bir rahatlatma yaratmak maksadıyla ikinci
bir siyasi partinin kurulmasının uygun olacağını, böylece hükümetin daha iyi
denetlenebileceğini düşündü. Paris Büyükelçisi Ali Fethi Bey’i çağırarak ona
Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurdu.


Bu
sefer de Serbest Cumhuriyet Fırkası, devrimlere ve ülkenin laikleşmesine karşı
olan kesimler için yeni bir umut kapısı oluverdi. Onlara göre; tepeden inme bir
şekilde halkın önüne konan zorlamalar, bu parti iktidara gelince
değiştirilebilecekti. Meselâ şapka kaldırılacak, kıyafet serbest bırakılacak,
tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, Şeyhülislamlık gibi kurumlar hatta
saltanat tekrar geri gelebilecekti. Kadın erkek eşitliği ne demekti? Hiç
kadınla erkek bir olur muydu? Kadının yeri evi ve çocuklarının yanı olmalıydı.


Serbest
Fırka, bu düşüncelerle birkaç ay içinde çığ gibi büyüdü. Bu gidişatın
Cumhuriyete tehdit teşkil edeceği anlaşılınca Parti, 17 Kasım 1930’da kendi
kendini fes etti. Partinin kapatılmasına en çok tarikatlar tepki göstermişti.
Kızgın mürit kitleleri tepkilerini ortaya koymak için arayış içindeydiler. İşte
Menemen olayı bu arayışların bir sonucu olarak patlak verdi.


Peki,
bu olay niçin İzmir’in Menemen ilçesinde vuku buldu? Menemen, dönemin büyük
şehirlerinden biriydi. 1930 yılında yapılan yerel seçimlerde Serbest Cumhuriyet
Fırkası Menemen’de seçimi kazanmıştı. Seçim sonuçlarına ilişkin açıklamalara
göre, 502 seçim bölgesinden ikisi şehir düzeyinde olmak üzere, 40’ını Serbest
Cumhuriyet Fırkası kazanmıştı. Anlaşılacağı üzere Menemen, muhalefetin seçim
kazandığı, yönetime karşı olan kalabalıkların çok olduğu, isyanın tutabileceği
bir şehirdi. Bu sefer isyanın odak noktası olarak ülkenin doğusunda bir yer
değil batısındaki Menemen seçilmişti.


Asteğmen
Kubilay’ın başını kesen Derviş Mehmet ve arkadaşlarının hiçbiri Menemenli
değildi. Yargılama sırasında olayın İstanbul’da yaşayan Nakşibendî Tarikatının
lideri Şeyh Esat ve yandaşları tarafından planlandığı, icra işinin ise
Manisa’ya haftalar önce gelerek köy köy dolaşarak halkı isyana hazırlayan
Derviş Mehmet adında Nakşibendi şeyhi liderliğindeki bir grup tarafından
yapıldığı anlaşıldı.


Menemen’de
kurulan İstiklal Mahkemesine Nakşibendi tarikatının 90 yaşındaki lideri Esat
Hoca da getirilerek yargılandı. Şeyh Esat ve tarikatının amacı Cumhuriyet
kayıtlarına, “Hükümeti yıkmak, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olarak
saltanat ve şeriatı getirmek, tekke ve zaviyeleri açmak, şapkayı yasaklayıp
yeniden fesin kullanılmasını”
sağlamak olarak geçti.


Menemen
olayının hazırlayıcılarından olan Nakşibendi tarikatı lideri Şeyh Esat’ın yurt
dışı bağlantısı ile ilgili olarak Askeri Mahkeme Başkanı General Mustafa
Muğlalı, verdiği bir beyanatta (Cumhuriyet Gazetesi; 01 Şubat 1931 Tarihli
nüshası), “Şeyh Esat, hilafet komitesiyle alakasına dair bir itirafname
hazırlıyordu. Bu münasebetle İngiliz casusu Lavrens ile münasebette bulunduğunu
da doğrulamaktaydı. Fakat hastalığı bunu yazıp bitirmesine mâni”
oldu
demiştir. Şeyh Esat, yargılama tamamlanmadan hapishanede öldü.


“BEYAZ TÜRKLER! (MÜRİTLER)” YENİDEN
İKTİDARDA


Menemen
olayından sonra tarikatlar/cemaatler çok uzun sürecek bir yer altı dönemi
yaşadılar. Siyasetten uzak durmak zorunda kaldılar. Soğuk Savaş döneminde “komünizmle
mücadele” projesi çerçevesinde, dini kullanmayı amaçlayan ABD, tarikatların
yeniden kullanışlı bir araç olarak su yüzüne çıkmasını sağladı.


Süleyman
Demirel ile başlayan devlet ile ortaklıkları, Turgut Özal ile daha da gelişti
ve sonunda AKP’nin iktidara gelmesiyle tekrar devleti ele geçirdiler.


Bugün
devlet, yeniden “Beyaz Türkler”in oldu. Tarikatlar halkı dini söylemlerle
uyuturken “müritler”, ülkenin her köşesinde devlet gücüyle keselerini
dolduruyorlar. Rüşvet ve yolsuzluklarla devlet soyulurken, halkın büyük bir
kesimi olayın farkında değil, gayet içten duygularla hırsızlara dua ediyor!…


OSMANLI’NIN KADERİNİ Mİ PAYLAŞACAĞIZ?


1925
yılında verdiğimiz Musul mücadelesinin bir benzerini verdiğimiz günümüzde
devletin ortağı olmuş tarikat/cemaatler ne yapıyor dersiniz?


Yavaş
yavaş ülkeyi Ortaçağa sürüklerken, yarattıkları kutuplaşmayla da boğazlaşma
ortamını hazırlıyorlar.


Acaba
bu planın arkasında kimler var?


FETÖ
örneği ortada…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet