Zuheyr el-Harisi : İran’ın seçenekleri nelerdir ???


14
Mart 2020


Tahran’ın komşu ülkelerin iç işlerine
karışması, uyuyan hücreler yerleştirmesi, terörü finanse etmesi ve kullandığı
ve kullanmakta olduğu yöntemlerle dünyanın öfkesini kendisine çektiğini
söylemek haksız bir suçlama değildir. Bütün bunlar kendisini acı seçeneklerle
yüzleşmeye sevk eden tehlikeli hususlardır. İran, istediği tüm yasadışı tutumları
sergiliyor ve başvurmadığı tek bir kötü yöntem bile bırakmıyor. Bu
uygulamaların sonuncusu da yeni tip koronavirüsün yayıldığı bir zamanda Suudi
Arabistan vatandaşlarının ülkesine girişlerini kolaylaştırıp pasaportlarını
damgalamayarak sergilediği sorumsuz davranıştır. İran’ın bu sorumsuz davranışı
Suudi Arabistan vatandaşları ve sakinlerinin güvenliği için bir sağlık tehdidi
oluşturdu. Bu yüzden Suudi Arabistan, İran’ın davranışlarını “Uluslararası
virüsle mücadele çabalarını baltalamak” şeklinde tanımlamak ve “İran’ı söz
konusu davranışları nedeniyle virüsün yayılmasından doğrudan sorumlu olmakla”
suçlamakta haklıydı.


Dün yayınlanan bir başka haber de İran’ın
bu düşmanca politikalarını doğruladı. İran, Uluslararası Atom Enerjisi
Kurumu’nun kayıt dışı nükleer faaliyetlerde bulunduklarını tespit ettiği iki
tesiste teftiş yapma talebini kabul etmeyip müfettişlerin girişine izin
vermedi. Biraz daha geriye gittiğimizde ise, gemilere yönelik korsan
eylemlerini, denize mayın döşemek, petrol tankerlerini alıkoymak, küresel
ekonominin can damarı sayılan bir yerde uluslararası deniz trafiğini kesintiye
uğratmak gibi komşu ülkelere yönelik provokasyonlarını hatırlarız. Tüm bunlara
rağmen, deniz trafiğinin güvenliğinden ve korunmasından sorumlu uluslararası
kurum başta olmak üzere uluslararası toplum parmağını bile kıpırdatmadı.
Bölgede yaşananlara dair gerçekçi bir okuma, işlerin bu kerteye ulaşmasına;
İran’ın davranışları, düşmanca yöntemleri, uluslararası hukuk ile çelişen
uygulamalarının neden olduğunu göstermektedir.


İran’ın kronik ikilemi, İran Devriminin
Şubat 1979’da başarılı olmasından bu yana ideolojik ve dogmatik perspektifi
ulusal çıkarlarının önüne geçirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Farklı bir
şekilde olsa da devrimi ihraç etme yöntemini kullanması bunun kanıtıdır. Rejim,
ekonomik durumun kötüleşmesi, nüfus patlaması, eğitim ve sosyal çöküş gibi
içeride neden olacağı sorunlar pahasına, güvenlik ve askeri seçenekleri yeniden
önceliklerinin en üst sırasına yerleştirdi.


Bizler İran halkına ve Şii mezhebine saygı
duyuyoruz ancak Mollalar rejiminin, mezhepçi bir perspektif, komşu ülkelerde
daha büyük bir rol oynamak ve nüfuz sahibi olmak için gruplar, partiler ve
unsurlar aracılığıyla başkalarının iç işlerine karışan politikalarını
reddediyoruz. Arada sırada İranlı yetkililerden, ortak işbirliği, din
kardeşliği ve komşuluk gibi ortak paydaların önemi hakkında sözler duyuyoruz
ama çok geçmeden bunların hiçbir işe yaramayan söylemlerden ibaret olduğu
ortaya çıkıyor. İran’ın siyasi zihniyeti yayılmacı ve gerilimi tırmandırma,
kriz yaratmaya eğilimli olduğu için bunların medyanın tüketimine sunulmuş
söylemler olduğu açığa çıkıyor.


Bazı Arap solcular, Suudi Arabistan içinde
tartışma ve çekişme yaratmak amacıyla İran ile diyalog çağrısında bulunuyorlar.
Meselenin aslını, gizli ve saklısını bilmelerine rağmen onlara, İran’ın çözümün
değil sorunun bir parçası olduğunu ve bölgedeki çatışmaların esas taraflarından
biri olmasının bunu kanıtladığını hatırlatalım. Bu durumda, kendi doğrudan
müdahaleleri olmasa yaşanmayacak anlaşmazlık ve çatışmalarda nasıl görüş
bildirip çözüm önerileri sunabilir? Yıllar önce Cumhurbaşkanı Rafsancani,
ülkesi içindeki bazı tarafları Tahran-Riyad ilişkilerinin kötüleşmesinin
sorumluluğunu üstlenmek ve kendisinin ilişkileri iyileştirmek adına inşa ettiği
her şeyi yıkmakla suçlamıştı. Rafsanci’nin bu sözleri, Körfez ülkelerinin kötü
ilişkilerinin sorumlusu olmadığını göstermiş ve dönemin İran hükümetini zor
durumda bırakmıştı.


Tarihe baktığımızda, İran-Körfez
yakınlaşmasına şahit olan Hatemi dönemi dışında Tahran’ın Körfez ülkelerine
karşı gerilimi tırmandırmasının, bilindik ve sistematik bir yöntem olduğu
görülecektir. İranlılar düşmanları yoksa da stratejik bir hedeften dolayı
kendilerine bir düşman yaratırlar. Bu hedef, başkalarının, ülkelerinin her
zaman haklarını savunmak zorunda olduğu bir konumda bulunduğuna inandırmak,
ülkeyi tehdit altında ve dış güçler tarafından kendisine şantaj uygulanıyormuş
gibi göstermektir. Bu nedenle ve hiçbir ses savaşın sesinden daha yüksek
olmadığı için hükümet, protestoları ve gösterileri bastırmak zorundadır.
Nitekim bunu yapıyor da.


Suudi Arabistan, İran ve özellikle de
Muhafazakârlar için geçmişte olduğu gibi hala politik ve ideolojik bir
saplantıyı temsil ediyor. Suudi Arabistan’ı köşeye sıkıştırmak için her türlü
yolu denediler. Ona baskı yapmak ve olumsuz bir şekilde etkilemek için
ellerinden geleni yaptılar. Çünkü Suudi Arabistan ılımlı sesi ve dengeli
söylemi temsil edip bölge ve dünyada etkili bir güce sahip oldukça, genişlemeci
planlarının başarılı olamayacağını biliyorlar.


Peki, Washington ve müttefiklerinin
stratejilerine direnme ve askeri olarak kendisiyle yüzleşme gücüne sahip
olmadığından emin ise İran rejiminin önündeki seçenekler nedir? Bu sorunun
yanıtı açıktır. Birincisi nükleer, ikincisi balistik füze programına ilişkin
ABD ve uluslararası tüm talepleri yerine getirmeli, diğer ülkelerin iç işlerine
yönelik müdahalelerine son vermeli ve terörü finanse etmeyi durdurmalıdır.


Eğer Tahran inadını sürdürürse, daha sert
yaptırımlar hayata geçirilecek ve katı bir şekilde uygulanacaktır. Eşi benzeri
görülmeyen bir ekonomik çöküşe yol açacağı için ekonomik bir felakete maruz
kalacaktır. Buna rağmen İran’dan gelen açıklamaları dinleyenler, henüz kibir
virüsünden kurtulamadığını fark edecektir. İran fırtınaya karşı başını eğebilir
ama bu kendisini zor günlerle yüzleşmekten kurtaramayacak. Ayrıca, hiç kimse
kendisini istemese ve İran en büyük kaybedenin kendisi olacağını bilse de savaş
her zaman masadaki bir seçenek olarak kalacak. Askeri güç dengesinden bahsedildiğinde,
terazinin kimden yana ağır bastığını herkes biliyor. Tahran’ın davranışları,
siyasi bir intihar gibidir. Oysa bunun yerine gerçekçiliğe bağlı kalmalı,
düşmanca tutumunu değiştirmeli, meseleleri devrim değil devlet zihniyeti ile
ele almalıdır. Gerçeği söylemek gerekirse tek çıkış yolu da budur.


Zuheyr
el-Harisi


Şarkulavsat