ÜLKELER BAZINDA ANALİZLER & ÜLKELER DOSYASI

ABD
Başkanı Trump, Obama döneminde İran ile yapılan nükleer anlaşmadan ABD’nin
çekilip çekilmeyeceğiyle ilgili nihai kararını canlı yayında tüm dünyaya
duyurdu ve “Nükleer anlaşmadan çekildiğimizi açıklıyorum” dedi. Bu
anlaşmanın; “utanç verici, tek taraflı korkunç bir anlaşma” olduğunu
söyleyen Trump, “Nükleer anlaşmaya izin verirsem Ortadoğu’da silahlanma
yaşanacak!”
demeyi de ihmal etmedi.

Aynı
Trump 15 Mayıs 2018 günü Tel Aviv’deki ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyarak
Ortadoğu’da bombanın fitilini ateşledi. Sonuç; Terör devleti İsrail’in p.çleri
tarafından 100’e yakın Müslüman Filistinli öldürülürken, binlerce insan
yaralandı.

Halbuki Ortadoğu’yu adeta “silah marketi” haline dönüştüren ve
PYD, YPG ve PKK başta olmak üzere neredeyse tüm terör örgütlerine beleş bedava
silah dağıtan ABD’nin bizzat kendisi değil midir?
Ancak maalesef “Güçlü olan
haklıdır” prensibi bu dünyanın değişmez kuralı.

ABD’nin
İran nükleer anlaşmasından çekilmesi ve İran’a karşı yeni ambargo ve
yaptırımları dillendirmesi şimdiden birçok Avrupalı şirketi tedirgin etmeye
başladı. Bu karardan en fazla etkilenecek sektör ise hiç şüphesiz uçak
imalatçıları. Tahran ile uçak imalatçıları arasındaki 38 milyar dolarlık
anlaşma tehlikeye girmiş durumda ve bence bitti! Avrupalı Airbus şirketi,
rakibi ABD’li Boeing’den daha fazla riskle karşı karşıya. İran hükümeti, ulusal
havayolu Iran Air, liste fiyatı 38,3 milyar dolar olan 200 adet yolcu uçağı
siparişi vermiş, bunların 100 tanesini Avrupa şirketi olan Airbus’tan, 80
tanesini rakip Amerikan şirketi Boeing’den ve 20 tanesini de Fransız-İtalyan
ortaklığı olan ATR şirketinden temin etmeyi kararlaştırmıştı.

ABD’nin
ambargo kararı 6 Ağustos 2018 ve 4 Kasım 2018 tarihlerinde iki aşamalı olarak
yürürlüğe girecek ve önceki yıllarda İran’a uygulanan ambargolardan daha
şiddetli olacak. İlk aşamada;

  İran hükümetinin
ABD Doları ile alışverişi yasaklanacak.

  Altın ve değerli
metal ticareti engellenecek.

  Grafit, alüminyum
ve çeliğin yanı sıra kömür ve yazılım geliştirmeye yönelik ürünlerin ithali
yasaklanacak.

  Bu ürünleri İran’a
ihraç etmek isteyen ülkeler de yaptırımlara maruz kalacak.

  İran dışında olan
ve İran’a ait kaynakların bu ülke tarafından kontrolü engellenecek.

  İran’ın devlet
tahvili ihalesi açması veya tahvil satması yasaklanacak.

  Otomotiv sektörüne
yönelik sınırlamalar getirilecek.

  İran’dan ABD’ye
yönelik gıda, halı satışı ve buna bağlı finansal işlemler askıya alınacak.

  İran’a yönelik
yolcu uçağı, donanım ve servis satışı duracak.

İkinci
aşama olan 4 Kasım 2018 tarihinde ise;

  İran’la bağlantılı
tüm petrol işlem ve hizmetleri duracak.

  İran’dan petrol
temelli petrokimya türevi ürünlerin tamamının alımı yasaklanacak.

  İran Merkez Bankası
ile tüm yabancı banka ve finans kuruluşları arasındaki işlemler duracak.

  İran Merkez Bankası
ve ülkenin finans kuruluşlarına yönelik önem arz edecek küresel ekonomik haber
akışı yasaklanacak. İran’la ilgili tüm sigorta işlemleri durdurulacak.

  İran’ın petrol
dahil tüm enerji sektörüne yönelik ambargolar devreye girecek.

  Ülkenin liman
işletmecileri, tersaneleri ve gemi ile taşımacılık sektörü de ambargo kapsamına
alınacak.

Bu
ambargonun amacı görünürde İran’ı izole etmek gibi görünse de asıl hedef İran
ile yoğun şekilde ticaret yapan Türkiye’nin önünü kesmek. Türkiye İran’dan
petrol ve doğalgaz alımı yapıyor, buna karşılık iğneden ipliğe hemen her türlü
ürünü İran’a satıyor. 35 yıldır ambargo altında tutulan İran’ın şimdiye kadar
ayakta kalmasının esas sebebi Türkiye gibi bir komşuya sahip olması. İran’ın
başı dara düştüğünde ona el uzatan “ilk ülke” hiç şüphesiz Türkiye oluyor.
Nedeni ise İran nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Azeri Türk nüfusu
varlığı ve bu coğrafyadaki 2000 yıllık beraberlik.

Obama
devrinde ABD ile nükleer pazarlık anlaşması yapıp ambargo baskısından kurtulan
İran’ın son dönemde yaptığı en büyük hata ise Suriye savaşının tam göbeğinde
yer almak istemesi. İran destekli Şii milisler gerek Irak’ta gerekse Suriye’de
Sünni Müslümanlara karşı acımasızca eylemlerde bulundu. Esad’ın davetiyle
Suriye içerisine yavaş yavaş dalmaya başlayan İran’ın bu hareketi İsrail’i
korkutmaya yetti ve Yahudi lobisinin baskısına daha fazla dayanamayan Trump,
İran ile imzalanan uluslararası anlaşmadan tek taraflı olarak çekildi.

Cumhurbaşkanı
Erdoğan, anlaşmanın bozulmasından en fazla ABD’nin zarar göreceğini açıkladı ki
bu tespit son derece doğru. Bu coğrafyada bundan 20-30 sene evveline kadar
bölge halklarının ABD’ye duyduğu sevgi, yerini yoğun bir nefrete bırakmış
durumda. Aklı başında hiçbir Arap vatandaşı bulamazsınız ki ABD’ye karşı içinde
sevgi hisleri barındırsın.

Ortadoğu’da
ABD’ye şartsız destek veren toru topu dört devlet kaldı: İsrail, Suudi
Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn… Bunlardan  ise İsrail
hariç üç tanesinin akıbeti kısa vadede çok kötü olacak.

Bundan
birkaç gün önce BAE askerleri Yemen’in Sokotra adasına asker çıkardı. Hedefleri
Kızıldeniz’in girişini kontrol altına almaktı. BAE denilen ülkenin toplam
nüfusu 9 milyon, ordusu Afrika’daki Mokoko kabilesinin mızraklı ordusundan
hallice iken Türkiye ve İran’a bulaştıkça bulaşıyor. Sadece bir fiske ile yerle
yeksan olacak bu ülkenin Ortadoğu’da Türkiye ve İran ile güç mücadelesine
girmesinin esas sebebi ise ABD ve İsrail’in verdiği destek.

BAE,
Bahreyn ve Suudi yetkilileri, İran-Irak savaşı esnasında Saddam’ın arkasında
duran ABD’nin, Birinci Körfez Savaşı sırasında Saddam’ı nasıl ters yüz ettiğini
hatırlamıyorlar. Veya bundan 100 sene evvel, İngilizler tarafından kendisine
Arap Yarımadası krallığı vaad edilince Osmanlı’ya karşı kıyam eden Mekke Şerifi
Hüseyin’in, işi bitince hayatını sürgünde tamamladığını da hatırlamıyorlar.

Dolayısıyla
Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri çok uzun olmayan
bir süre içinde ülkelerinin ellerinin arasından nasıl kayıp gittiğine şahit
olacaklar.

İran
meselesine gelince, yazımın başında belirttiğim üzere burada hedef; “Türkiye”.
Türkiye bu coğrafyanın en stratejik ve en güçlü devleti konumuna dönüştü. Ne
Suriye’de ne Irak’ta ne de Sudan’da Somali’de Yemen’de Katar’da Kuveyt’te
Türkiye’nin onay vermediği hiçbir şey yapılamaz. ABD, İngiltere, Fransa ve
Almanya bunun çok iyi farkında.

Ortadoğu’daki
petrol ve yeni bulunan gaz rezervleri Batılıların iştahını kabartmaya yetti,
petrolün/gazın kokusu, okyanusta kan kokusu alan köpekbalığı sürüsü gibi
sömürgeci batılı devletleri bölgeye üşüştürdü. Herkes bu pastadan bir parça pay
almanın derdine düşmüş durumda ve gün geçmiyor ki yeni bir atak gelmesin. Trump’ın İran anlaşmasını feshetmesi, BAE’nin
Sokotra adasına asker çıkarması, Fransa ve ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde askeri
üs bölgeleri oluşturmaları, Suudi Arabistan’ın Yemen’i bombalaması, İsrail’in
Suriye içerisindeki İran askeri noktalarına saldırı düzenlemesi ne kadar planlı
ve sistematik bir saldırı silsilesinin başlatıldığını göstermiyor mu?

Türkiye’de
24 Haziran’da Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği genel seçimleri yapılacak. Standards and Poors, Fitch gibi kredi
değerlendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredini notunu Afrika’nın Uganda ve
Nairobi kabile devletleri seviyesine düşürmesi, akabinde yabancılara ait olan
HSBC ve Global Menkul Kıymetler’in yoğun hisse senedi ve tahvil satışları ile
İstanbul Borsası’nı geriletmesi ve Amerikan Doları’nın 3,80 düzeylerinden 4,35
seviyesine yükseltilmesi birilerinin ekonomik suikastı başlattığının en önemli
göstergesi.

Aslında
yaşadığımız tüm bu olaylar bir şeyi ortaya koyuyor ki o da; “tam bağımsız ve
güçlü Türkiye’yi inşa etmek için kendi ödeme sistemimizi, kendi ödeme araçlarımızı
ve kendi finansman modelimizi yaratmanın zamanı”
artık gelmiştir.

Amerika
Birleşik Devletleri’nin SWIFT Code (Society for Worldwide Interbank Financial
Telecommunication) sistemini kullanarak, yani “Dünya Bankalararası Finansal
İletişim Birliği” vasıtasıyla dünya yüzeyindeki her bir doların hareketini an
be an kontrol etmesini, kendi bankacılık sisteminin kullanıldığı bahane ederek
dünya çapındaki birçok banka, finans kuruluşu ve şirkete milyarlarca dolar ceza
kesmesini, Birleşmiş Milletler’deki baskı gücünü kullanarak cezalandırmak
istediği birçok ülkeye ambargo koymasını engellemek istiyorsak bir takım
radikal adımları atmanın zamanı gelmiştir.

Amerikan
Doları’na bağımlılıktan kurtulmak ve ABD’nin bu türden finansal operasyonlarına
maruz kalmamak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uluslararası ticareti altına
endeksleme modeli ise gerçekten makul bir yöntem. Ben altın uzmanıyım. Yüksek
lisansımı “Türkiye’de Altın Kaçakçılığı”, doktoramı ise “Dünya Altın
Borsalarının İşleyişi” üzerine yaptım. 1994 yılında da İstanbul Altın
Borsası’nın kuruluş çalışmalarında aktif olarak görev aldım. Türk halkının
altına olan düşkünlüğü herkesin malumudur. Düğün ve sünnetlerde, özel günlerde
insanlar hem hediye hem de toplumsal dayanışma anlamında birbirine altın hediye
eder. Türk halkının asırlar boyu tasarruf ettiği altın miktarı üzerine 1994
yılında bir anket çalışması yapmış ve yaklaşık 5 bin tonluk altın rezervinin
varlığını tespit etmiştim. Şimdilerde ise bu rezervin 7 bin ton düzeyine
ulaşmış olması kuvvetle muhtemeldir.

1998
yılında Hindistan Maliye Bakanlığı’nın talebi üzerine Altın Bankacılığı
hususunda bir rapor hazırladım. O rapor sayesinde Hindistan’da altın
bankacılığı kayda değer bir gelişme gösterdi ve Hindistan vatandaşlarının
yastık altında tuttuğu altının ciddi bir kısmı bankacılık sistemi içerisine
çekildi. Ancak yapmış olduğum tavsiyeler Türkiye’de dikkate alınmadığı için
bizler bu konuda oldukça geri kaldık.

Türkiye’nin
finansal anlamda bağımsızlığını elde edebilmesi için kendi sermayesini biriktirmesi
gerekiyor. Sermaye birikimini sağlamanın yolu ise üretmekten ve ihracat
yapmaktan geçiyor. Ancak şu bir gerçek ki Türkiye’nin ihracatı 2002-2015
yılları arasında olduğu gibi artık hiç de hızlı artmıyor. 35 milyar düzeyinden
160 milyar dolar seviyesine hızla yükselen ihracat rakamımız, son dört beş
yıldan beri adeta yerinde sayıyor. İhracat işlemine konu ürün çeşitliliğinin
arttırılamaması, kapasite yetersizliği, pazar daralması, markalaşamama, patent
ve know-how yetersizliği, ihracat yapılan ülkelerde var olan ekonomik
sıkıntılar, küresel anlamda yaşanan ekonomik, siyasi, politik ve askeri
krizler, yüksek faizler, artan kur baskısı, ülkede var olan politik ve ekonomik
riskler bu durumun başlıca sebepleri.

Fakat
tüm bunlardan daha da önemli bir konu var ki onu hiçbir şekilde göz ardı
etmememiz gerekiyor. Ehliyetiniz olabilir, çok güzel bir arabanız da olabilir
ama o arabayı çalıştırmak için depoya benzin konulması gerektiğini de unutmamak
lazım. Türk ekonomisinde çarkların dönmesine imkân sağlayacak en önemli unsur
hiç şüphesiz; “para” yani “finansman” konusu. Ancak Türkiye’de “para” maalesef
kıt kaynak.

Finansman
sorununu aşamadığımız için bankalar başta olmak üzere yatırımcıların birçoğu
yurtdışından yüksek faizlerle borçlanma yoluna gitmekte ve elde ettikleri
yabancı para kredilerini Türk Lirasına dönüştürüp üzerine kur riskini de ilave
etmek suretiyle Türkiye’deki talep sahiplerine kredi olarak vermektedirler. Bu
arada kredinin maliyeti yüzde 3,5-4 seviyelerinden %22 düzeylerine
tırmanmaktadır. Merkez Bankası’nın Türk Lirası üzerinden elde edilen TL
mevduatından %10,5 ve yabancı para mevduatlarından da %12 oranında zorunlu
karşılık talep etmesi bu artışın en önemli sebeplerindendir.

Merkez Bankası’nın bu tavrı ahşap binaya benzin döküp kibrit çakan
kişinin, “burada neden yangın çıkmış acaba!” tarzında pişkince hareket
etmesinden başka bir şey değildir.

Türk
Lirası Amerikan Doları karşısında 4,50 seviyelerini gördü. Şu bir gerçek ki
Merkez Bankası bürokratları başta olmak üzere Türkiye’nin ekonomi politikasını
şekillendiren kişilerin tamamı çuvallamıştır.

Bu
konuyu defalarca yazdım çizdim. “Dövizi düşüreceğiz”, “döviz alanın eli yanar”
“bu yükseliş sunidir” gibi açıklamaların tamamı hikâyeden başka bir şey
değildir.

Öncelikle
Türk ekonomisindeki “dolarizasyon” sorununu ortadan kaldırmak gerekiyor. Ev ve
işyerlerinin yabancı para ile kiraya verilmesi, otomobil ve konut satışlarının
döviz cinsinden yapılması, devlet tarafından yapılan özelleştirme ve
yap-işlet-devret ihalelerinde “dolar” ve “Euro” gibi yabancı paralarla işlem
yapılması, neredeyse hemen her sokakta tekel bayisi gibi birbiri peşi sıra
açılan “döviz büroları” ciddi bir sorun değil midir?

Merkez
Bankası yöneticilerinin ve ekonomi bürokratlarının daha akılcı davranması ve
Türk ekonomisindeki “dolarizasyon “ eğilimi ortadan kaldıracak kararlar alması
daha etkili olmaz mı? Örneğin hükümet tarafından; “yabancı para cinsinden yapılan kira sözleşmelerinde taraflar arasında
anlaşmazlık yaşanması durumunda mahkemelerce davaya konu edilemeyeceği”
yönünde karar alınsa bir daha hiç kimse “dolar” veya “Euro” üzerinden kiralama
ve alım-satım sözleşmesi yapar mı?

Böyle
bir karar, Merkez Bankası yöneticilerinin mahalle kabadayıları gibi “dolar
alanı asacağız, keseceğiz, gereken adımları atacağız” gibi altı üstü boş olan
açıklamalarından daha etkili olmaz mı? Şimdi vatandaş çıkıp Merkez Bankası
yetkililerine; “hadi lan erkeksen adım atıver de göreyim seni” dese ne
yapacaklar? Tabi ki hiçbir şey yapamayacaklar. İşte “hiçbir şey yapamayacağını”
bildikleri için dolar Türk lirası karşısında yükseldikçe yükseliyor.

Demek
ki ne yapmak gerekiyor; öncelikle “boş boş konuşmayacağız”, ikinci aşamada Türk
ekonomisindeki yabancı para aşkını bitireceğiz, son aşamada ise orta ve uzun
vadede üretimi ve ihracatı arttırmaya yönelik önlemler alacağız.

Dinleyen
dinler, dinlemeyene ise zaten bir şey olmuyor…

Hayatlarında tek bir tane limon alıp satmamış kişilere Merkez
Bankası başta olmak üzere koca koca kurumlar teslim edilirse olacağı budur…

Dr.
Mehmet Hakan Sağlam

— 

PRIMUM NON NOCERE

http://www.facebook.com/ismetsoner








































































































































































http://groups.google.com.tr/group/bursaforum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir