Dış
Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu*   

İran gerek coğrafi konumu
gerek tabii zenginlikleri itibari ile bölgenin önemli ülkelerinden birisi
olagelmiştir. 19. ve 20. yüzyıllarda Rusya ve İngiltere arasında iki defa
nüfuz alanlarına bölünmüş olmakla birlikte her zaman yeniden birlik ve
beraberliğini tesis etmeyi başarmıştır.

Çeşitli etnik gruplardan
oluşan İran’da Şii inancı ve dini hiyerarşiye bağlılığın Fars kültürü ile
birlikte bu beraberliği yaratan ana unsur olduğu anlaşılmaktadır. İran’da
monarşi devrinde siyasi meşruiyet her zaman Şii mollaların desteği ile
sağlanmış ise de 1906-11 Anayasal Devrim döneminde ilk defa Rıza Şah
mollaların eğitim ve yargı üzerindeki kontrolünü kaldırmıştır. Oğlu Muhammet
Rıza Şah ise yaptığı reformlar ve özellikle toprak reformu ile hem mollaların
hem de toprak ağalarının etkisini sınırlamaya çalışmıştır. Bu iki grup zaman
içinde Şah’a karşı birlik oluşturmuş ve 1979 devriminde önemli rol
oynamıştır. 1979 Devrimi ile yönetime gelen Humeyni en yüksek erk olarak
“Velayet-i Fakih”liği ilan ederek mollaların otonomisine son vermiş
yetkilerini rejimin İslami ideolojisi ile sınırlamıştır

İran bugün İslami bir
cumhuriyettir. Anayasada egemenliğin yasama, yürütme ve yargı organları
tarafından dini liderliğin gözetimi altında kullanılacağı ifade edilmektedir.
Batılı anlamda siyasi partilerin bulunmadığı İran’da milletvekilleri değişik
konularda farklı gruplarla birlikte hareket edebilmektedir. Pratikte dini
lider Hamaney’e yakın milletvekillerinin oluşturduğu muhafazakar blok ile
Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ı destekleyenler olmak üzere iki grup olduğunu
söylemek mümkündür.



İran çok tartışmalı nükleer programı nedeniyle bugün ABD başta olmak üzere
batılı ülkelerin çoğu ile ciddi bir ihtilaf içindedir. İran bu programının
barışçı olduğunu iddia etmekte ise de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının
(UAEA) raporları ışığında İran’ın asıl hedefinin nükleer silah edinmek olduğu
kanaati yaygındır. Nükleer Silahların Önlenmesi Anlaşmasına (Non
Proliferatıon Treaty -NPT) taraf olan İran’ın UAEA’nın kontrol yetkilerini
artıran ek protokolü imzalamakla birlikte bunu bir türlü onaylamadığı, sahip
olduğu nükleer tesislerin bir kısmını da UAEA’dan gizlediği bilinmektedir.
Ayrıca elektrik üretiminde kullanılan uranyum derecesinin üzerinde bir
kesafette zenginleştirilmiş uranyum elde etmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.
Uluslararası camiayı tedirgin eden bu konu İran’ın NPT’yi imzalamış olması
nedeniyle hem UAEA’nın hem de BMGK’nın (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi)
zaman zaman gündeminde ön sırayı işgal etmiştir. BMGK 2006-2007-2008-2010
yıllarında toplam 5 karar sureti ile (1696, 1737, 1747,1803 ve 1929 ) İran’a
yaptırımlar uygulanmasını kabul etmiştir. Kararlarda esas itibariyle İran’ın
UAEA’nın koyduğu kurallara uyması istenmekte ve bu çerçevede diğer hususların
yanı sıra uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurması, UAEA ile yakın
işbirliği içinde hareket etmesi talep edilmektedir.



İran’ın nükleer programında ısrar etmesinin nedenleri olarak evvel emirde
ülkesini ve rejimi korumak, kendisini bölgesel güç olarak kabul ettirmek ve
bölgesel güç olarak da etkinliğini bölgede yaymak ve geliştirmek hususlarını
saymak mümkündür. Bu çerçevede İran’ın Suriye vasıtası ile Hamas’a ve
Lübnan’da Hizbullah’a her türlü yardım ve desteği yaparken Gazze’ye de para
yardımı yaptığı bilinmektedir.



İran’ın nükleer silaha sahip olmasının bölge ve körfez ülkelerinde büyük
endişe ile izlendiği görülmektedir. Türkiye bakımından ise İran’ın bu tutumu
sadece güvenlik yönünden bir tehdit oluşturmayıp bunun ötesinde nükleer
silaha sahip bir İran’ın bölgede elde edeceği siyasi ağırlık ve göreceli
üstünlüğün Türkiye’ye getireceği sınırlamalar ve sakıncaların da göz önünde
tutulması gerekmektedir. Bu vesile ile İsrail nükleer silah sahibi olmasının
İran’ı bu yola sevk ettiği görüşünü ileri sürmenin nükleer güce sahip İran’ın
başta Türkiye olmak üzere bölge yönünden yaratacağı tehdit ve risklerin göz
ardı edilmesine yol açacağı açıktır. Prensipte Orta Doğu bölgesinde hiçbir
ülkenin nükleer silaha sahip olmaması gerekiyorsa da reel politik açısından
bugün İsrail’den çok İran’ın nükleer gücünün daha büyük bir tehdit olarak
algılandığı görülmektedir.   Konu ile ilgili diğer bir endişe de
uzun yıllardır bölgede nükleer silahlara sahip tek ülke konumunda olan
İsrail’e ilaveten İran’ında nükleer silahlara sahip olması bölgedeki bazı
devletleri, özellikle Mısır ve Suudi Arabistan’ı teşvik etme olasılığı
oluşturmaktadır.



Aslına bakılırsa İran’ın nükleer bomba yapsa dahi nükleer bir arsenale sahip
olmasının oldukça uzun bir zaman alacağı ve dolayısıyla imal edeceği 1-2
bombayı Batıdan göreceği şiddetli  mukabele nedeniyle 
kullanmasının olası olmadığını ancak bunu nükleer güç olmanın siyasi
ağırlığından faydalanmak üzere kullanacağı ileri sürülmektedir.



ABD’nin İran’a ilk yaptırımları 1979 yılında Tahran’daki ABD büyükelçiliğinin
işgaline kadar uzanmaktadır. 1981’de tutukluların serbest bırakılmasını
takiben kaldırılan yaptırımlar 1984 yılından itibaren tedricen askeri
malzemelerle ilgili olarak yeniden hayata geçirilmiştir. İran’ın nükleer
programını gerçekleştirmeye yönelmesi üzerine ABD yaptırımlarının daha
ağırlaştırılarak ve yaygınlaştırılarak gündeme geldiği görülmektedir. AB’nin
de buna paralel olarak yaptırımlarının kapsam ve mahiyetini genişlettiği 2012
yılının Temmuz ayından itibaren İran’dan petrol ithalini yasakladığı bilinmektedir.
Yaptırımların zaman içinde gaz ve petrolün dışında bankacılık ve iş alemine
yönelmesi İran’ı giderek zor duruma sokmaktadır. İran’ın petrol ve gaz
ihracatında yaptırımlar sonucu belirli azalmalar görüldüğü gibi buna ilaveten
söz konusu ihracatlardan elde ettiği paraları tahsil edebilmesi de yabancı
bankaların İran bankaları ile ilişkilerini askıya almaları nedeniyle büyük
sorun haline gelmektedir.

Yaptırımlar nedeniyle petrol
gelirlerinin yarıdan aza düştüğü, Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre
önceki yıllarda günlük ortalama 2,5 milyon varil dolaylarında gerçekleşen
petrol ihracatının bir milyon varil dolaylarına indiği, petrol kuyularının
bir kısmının kapanma durumuna geldiği belirtilmektedir. Dünyanın ikinci büyük
doğal gaz rezervlerine sahip olmasına rağmen İran’ın bir yandan gerekli boru
hatlarını zamanında inşa edememiş olması diğer yandan da LNG teknolojisini
yeterli derecede geliştirememiş olması nedenleri ile doğal gaz ihracatının
sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Geçtiğimiz aylarda İran doğal gazını
Pakistan’a ve Hindistan’a taşıyacak bir boru hattının inşasının söz konusu
olduğu; ancak ABD’nin tepkisi sonucu Hindistan’ın projeden çekildiği ve buna
mukabil İran- Pakistan boru hattının temelinin geçtiğimiz haftalarda atıldığı
basında bildirilmektedir.  Yaptırımların petrol ve doğal gaz ihracatının
ötesinde İran’ı finansal olarak da tecrit etmeyi hedeflediği ve bunda da
giderek daha büyük ekonomik baskı yaratarak başarılı olduğunu söylemek hatalı
olmayacaktır.



Yaptırımların imalat sektöründen otomotiv, inşaat, tarım, ulaşım, turizme
kadar hayatın bütün veçhelerini etkilediği izlenmektedir. Bunun istihdam
üzerindeki etkisinin % 12 civarında olduğu, iddia edilen işsizlik oranının %
25’e kadar vardığı; resmi makamlarca % 27 olduğu ifade edilen enflasyonun ise
gerçekte daha yüksek olduğu ileri sürülmektedir. Dünya bankası verilerine
göre İran’ın GSYIH (2011) 331 milyar ABD doları; kişi başına GSYIH (2011) ise
4326 ABD dolarıdır. İran’ın dış borcunun kabili ihmal bir seviyede 10 milyar
ABD doları civarında olduğu belirtilmektedir. Yaptırımlar İran’ı bankacılık
ve sigortacılık dahil uluslararası ticaretin bir çok önemli sektöründe tecrit
etmiştir.



Yaptırımların diğer bir neticesi de İran riyalinin son yıllarda büyük bir
değer kaybına uğraması (2011’de % 50, 2012’de ise % 100) olmuştur. İşsizlik
ve enflasyon oranlarındaki artışların halkın hayat standardını belirli
şekilde etkilediği gibi tasarruf sahiplerini de yabancı paralara yönelttiği
anlaşılmaktadır. Ekonomik sıkıntıların hükümetin nükleer politikalarına 2-3
yıl evveline kadar % 100 destek veren halkın dikkatini iç meselelere
yönlendirdiği, bu çerçevede Haziran 2013’te yapılacak cumhurbaşkanlığı
seçimlerinin özel bir önem taşıdığı belirtilmektedir. Yolsuzluk, rüşvet ve
Devrim Muhafızlarının mafyavari eylemlerinden şikayetçi olan halkın bu kere
yaptırımlar nedeniyle maruz kaldığı ekonomik baskıların halkın
hoşnutsuzluğunu artırdığında şüphe yoktur. Bazı yorumculara göre
yaptırımların zamanla İran yetkilileri halkın giderek artan yoksulluğu ile
nükleer programa devam ve nükleer silah imali arasında tercihe
zorlanacaklardır. Şu ana kadar kayda değer toplumsal bir harekete
rastlanmadığı görülmektedir. Ne var ki 12 Haziran 2009 tarihindeki
cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar teokratik rejimin kırılganlığı akla
gelmiyordu; ancak seçimlere hile karıştırıldığı yolundaki haberler üzerine
meydana gelen gösteriler ülkede bir muhalefet hareketinin vücut bulmakta
olduğu yolunda ciddi bir işaret olarak algılanmıştı. Bu itibarla halkın
hoşnutsuzluğunun artmasının önümüzdeki dönemde hükümet aleyhtarı gösterilere
dönüşmesinin ihtimal dışı olmadığını düşündürmektedir. 



Anayasa gereği ancak üst üste iki dönem cumhurbaşkanlığı yapabilen olan
Ahmedinejad’ın önümüzdeki seçimlerde yandaşlarından birini seçtirmeye
çalıştığı, yeni seçilecek cumhurbaşkanının görev süresinin sonunda Putin
usulü yeniden adaylığını koyma hazırlığı içinde olduğu yolunda söylentiler de
mevcuttur. Muhalefet cephesinde ise cumhurbaşkanlığı için bir çok ismin ileri
sürüldüğü, ancak Hamaney’in bu ana kadar hiç birini içine sindiremediği bu
nedenle de tek bir muhalefet adayının belirlenememiş olduğu yolunda haberler
duyulmaktadır.



İran 1979 yılı başlarında dünyada ilk defa bir devrim sonucu İslam rejimini
uygulayan ülke olmuştur. Humeyni komünist Tudeh Partisi mensupları dahil İran
halkının büyük çoğunluğunun onayı hatta coşkusu ile iktidarı almış, halka
yolsuzluklara ve haksızlıklara son verileceğini vaat etmiştir. Ancak aradan
geçen 34 yılın objektif bir bilançosu yapıldığında mollalar rejiminin zaman
içinde tatbik ettiği yasakçı ve baskıcı politikalara ilaveten yaptırımlara
kadar eski dönemle kıyaslanamayacak derecede kazanılan yüksek petrol
gelirlerinin yandaşlara peşkeş çekilmesinin, önlenemeyen işsizlik ve
enflasyonun halk kitlelerini derin hayal kırıklığına ve yoksulluğa uğrattığı
görülmektedir. “Bizimkiler” ve “Ötekiler” ayrımının zamanla daha da
yaygınlaşarak hayatın bütün veçhelerini kapsadığı, bu ayrışmanın siyasi ve
idari sisteme de aksettiği “Ötekiler”e hiç fırsat tanınmadığı seçimlerde aday
dahi olamadıkları, idarede belirli bir düzeyin üstüne çıkamadıkları, özel
sektörde işlerini yürütebilmek için mutlaka yandaş gruptan ortak bulmak
zorunda kaldıkları belirtilmektedir.

Çocukların da aynı ayrışıma
tabi tutulduğu, yandaş gençlere dışarıda en iyi üniversitelerde okuma imkanı
verildiği, altlarında en son model lüks arabalarla gezinir ve görkemli
villalarında her türlü eğlenceleri tertiplerken hastanelerde teçhizat ve
malzeme yokluğunun had safhada olduğu, bazı ilaçların bulunmadığı, intihar
sayısında artış gözlendiği, ortadan kaybolan insanların sayılarının arttığı,
dünyada 15 yaş üstü uyuşturucu kullanımında İran’ın birinci sırada yer
aldığı, fırsatını bulan meslek sahiplerinin yabancı ülkelere kaçtığı,
rüşvetin her yerde alenen geçerli olduğu, mollaların mutlak idare şekli ve
dini taassubun halkı dinden soğuttuğu ve din aleyhtarı hislerin filizlendiği,
halk kitlelerinin memnuniyetsizliklerini giderek açık şekilde ifade etmeye
başladıkları  yolunda haber ve yorumlara rastlanmaktadır. İran hakkında
uzman bir yazar, bugünün İran’ındaki durumu siyasi apartheid olarak
tanımlamaktadır. Bütün bu oluşumlar halkın rejimden ciddi surette koptuğunu
göstermektedir.



Yaptırımlar konusunda bir ara İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceği yolunda
basında bazı haberlere hatta beyanlara rastlandığı hatırlanacaktır. İran’ın
Hürmüz Boğazı’nı kapatması bütçe gelirlerinin takriben % 70 kadarını petrol
ve gaz ihracatından elde etmesi nedeniyle her şeyden önce kendisine zarar
vereceği bir vakıadır. Diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına başta
ABD olmak üzere uluslararası camianın göz yummayacağı açıktır. Nitekim geçen
yıl bu söylentilerin ortaya atılmasını takiben ABD’nin Bahreyn’de konuşlu 7.
filoya ilaveten bölgeye iki uçak gemisini, Fransa ve İngiltere’nin ise birer
savaş gemisini sevk ettiği hatırlanacaktır. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın
kapatılmasının ABD ve Temmuz 2012’den beri İran petrolünün ithalini
yasaklayan AB ülkelerinden ziyade İran’ın ana petrol müşterileri olan Çin,
Japonya ve Hindistan’ın zarar göreceğini, Japonya’nın son olarak
yaptırımların da tesiri ile İran’dan petrol ithalini kısıtlamış olduğunu
belirtmekte fayda mülahaza edilmektedir.



Bütün yaptırımlara rağmen İran nükleer programını değiştirmemiştir. Halen
İran’ın elinde bomba yapmaya elverişli bir miktar düşük zenginlikte uranyum
bulunduğu, ayrıca yeni nesil santrifüjleri kısa zamanda kullanacağına dair
UAEA’na bilgi verdiği anlaşılmaktadır. Bu yeni nesil santrifüjlerin
kullanılmasının İran’a düşük zenginlikli uranyumu iki ila dört misli daha
hızlı üretme imkanı sağlayacağı ileri sürülmektedir. İran bugüne dek ABD’nin
ikili baskılarına mukavemet ettiği gibi P5+1 (Güvenlik Konseyinin 5 daimi
üyesi ve Almanya) ile de ciddi müzakerelerden kaçmıştır. Geçen hafta
Almatı’da yapılan son toplantıdan da bir netice çıkmamış ve müteakip toplantı
için bir tarih tespit etmeden dağılmıştır. Son gelişmeler ışığında bazı
çevreler İran’ın sivil amaçlı nükleer teknolojiye sahip olması karşılığında
ciddi ve şeffaf önlemlerin uygulanmaya konması gerekliliği üzerinde durmakta
bunun da Batı’nın Hamaney’i bu anlaşma teklifinin alternatifinin güç
kullanımı olduğuna ikna etmesine bağlı olduğu vurgulanmaktadır. Bununla
beraber şimdiki aşamada tehdit politikasından ziyade ikna politikasına
öncelik verildiği söylenebilir.



İran’ın uluslararası alanda özellikle ABD ve AB’nin yaptırımları nedeni ile
maruz kaldığı izolasyondan kurtulmak amacıyla başta Rusya Federasyonu ve Çin
Halk Cumhuriyeti olmak üzere çeşitli Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri
ile ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı, bunun yanı sıra Bağlantısızlar
Hareketi, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi uluslararası kuruluşlarda faal bir
rol oynamaya gayret ettiği görülmektedir. Nükleer tesislerinin bazılarının
yapımında ve bu tesislerde kullanılan yakıtlar yönünden Rusya Federasyonu ile
özel ve yakın ilişki içindedir.



Arap Baharı hareketinin 1979 İslam devriminden ilham alan bir “İslami Uyanış
Hareketi” olduğu iddiasında bulunan İran’ın bölgede bütün ülkelerle
ilişkilerini geliştirmeye çalıştığı izlenmektedir. Bu çerçevede özellikle
Suriye ve Irak ile çok yakın ilişkiler içinde bulunduğu, İranlı milislerin
Esad’ın kuvvetleri safında savaştığı, ayrıca Esad rejimine her türlü maddi ve
askeri desteği verdiği sır değildir. İran’ın Suriye kanalı ile Hamas’a ve
esas itibariyle Lübnan’daki Hizbullah’a askeri eğitim ve silah dahil her
türlü yardımı yaptığı bu yolla Hizbullah’ı başta Lübnan olmak üzere bölgede
etkin siyasi ve askeri güç haline getirdiği Suriye’ye de Esad güçlerinin
yanında çarpışmak üzere Hizbullah birlikleri gönderdiği bilinmektedir. Ayrıca
İran’ın Suriye’nin de yardım ve aracılığı ile Lübnan’da para akladığı ve bu
ülkede giderek daha önemli yatırımlara yöneldiği yolunda basında haberlere
rastlanmıştır.



Saddam’ın devrilmesini takiben Irak ile paylaştığı kültürel ve dini
benzerlikleri ustaca kullanan İran’ın özellikle Irak’ta belirli bir etkinliği
olduğu, ticari ve ekonomik ilişkilerini bir hayli geliştirdiği, Şii
militanlara silah ve eğitim verdiği, para yardımında bulunduğu izlenmektedir.
Irak Başbakanı Maliki’nin gerek Arap Ligi toplantılarında Esad rejimine
verdiği siyasi destek gerek Esad kuvvetleri safında çarpışan Iraklı Şii
milislerin Suriye’ye gönderilmelerinde İran’ın etkisinin olduğu ileri
sürülmektedir. Buna mukabil başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez
ülkelerinde İran’a karşı eskiden beri var olan tedirginlik ve hassasiyetin
giderek artan bir şekilde devam ettiği görülmektedir. Bu çerçevede bazı
Körfez ülkelerinin gerek KİK (Körfez İşbirliği Konseyi) içinde gerek
münferiden çeşitli güvenlik tedbirlerine tevessül ettiği, ABD’den türlü
yardım aldıkları görülmektedir.



Türkiye ile İlişkiler



Türkiye-İran ilişkileri her zaman büyük önem taşımakla beraber farklı
dönemlerde inişli çıkışlı bir seyir göstererek 1926 senesinde imzalanan
Güvenlik ve Dostluk Anlaşması ile istikrarlı bir eksene oturtulmuştur. Ancak
iki ülke arasında İslam devrimi öncesinde bile bir rekabet olagelmiştir.
İslam devrimi kuşkusuz Türkiye’deki rejimin tam bir antitezi olarak tezahür
etmiş ve bu durum uzun bir süre İran ile Türkiye arasında gerginlikler
yaratmıştır. Unutmamak gerekir ki tarihi açıdan bakıldığında İran Şiiliği
Osmanlı Devleti dahil bölgedeki güçlere karşı siyasi bir ideoloji olarak
gelişmiş ve bir araç olarak kullanılmıştır. Sünniliğe ve özellikle Halifeliğe
karşı dini bir ideoloji olarak gelişmiştir. Diğer taraftan, İran bir ara
PKK’ya bazı kolaylıklar sağlamış ise de zaman içinde özellikle PJAK’dan
duyduğu endişe nedeniyle son zamanlarda bu konuda daha yapıcı bir tutuma
girdiği izlenimini vermektedir. Son yıllarda İran ile ilişkilerimiz hemen her
alanda özellikle ticari alanda belirli şekilde gelişmiş, ticaret hacmi 2012
yılında 20 milyar doları aşmıştır. Tahmin edileceği üzere İran’dan petrol ve
doğal gaz ithalatı ticari ilişkilerin bel kemiğini teşkil etmektedir. Yaptırımlara
rağmen Türkiye halen petrol ve gaz ihtiyacının daha az oranda olsa da
İran’dan karşılanmağa devam etmektedir.



Türkiye, İran’ın nükleer programının barışçı amaçlı olduğu noktasından
hareketle konunun yaptırımlar yerine siyasi müzakereler yolu ile
çözümleneceği görüşündedir. Türkiye, bu görüşünü gerek Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nde gerek UAEA’da görüşmelerde dile getirerek oylamalara bu
çerçevede katılmıştır. Ayrıca konunun barışçı yollardan bir çözüme
ulaştırılması amacıyla 2010 yılında Türkiye-İran-Brezilya Nükleer
Anlaşmasının imzalanmasında büyük rol oynamıştır. Ancak Anlaşma’nın
uygulamaya dönüşemediği bilinmektedir.



Türk-İran ilişkilerinin bugün ilginç bir safhaya ulaştığı görülmektedir.
İran’ın nükleer programı ve Suriye hududuna yerleştirilen Patriot füzelerine
tepkisi dışında halen Türkiye ile İran arasında 3 ana konuda görüş
ayrılıkları bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, İran’ın Suriye’de Esad
rejimine askeri dahil her türlü yardımı yaparken Türkiye’nin muhalif güçlere
verdiği destekten kaynaklanmaktadır. İkinci konu Irak’ı bir arka bahçe ve
Başbakan Maliki’yi de kendisine yakın bir yardımcı ortak olarak gören İran’ın
Türkiye’nin Irak’ta ülkenin siyasi bütünlüğünü sağlamak amacıyla Irak’taki
bütün etnik ve dini kesimlerle yürüttüğü yakın ilişkilerden duyduğu
hassasiyettir. Üçüncü görüş ayrılığı ise NATO’nun ülkemizde (Kürecik) konuşlu
erken uyarı radarından kaynaklanmaktadır.



Türkiye ve İran’ın politikaları ve karşılıklı çıkarları gittikçe birbiri ile
uyuşmaz hale gelmektedir. İran üst düzey yetkililerinin Türkiye aleyhindeki
demeçleri prensipte tepkinin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Nitekim son
zamanlarda uzun süre pürüzsüz görülen Türkiye-İran ilişkilerinin çelişkileri
daha bariz hale gelmiştir. Bu açıdan İran’ın nükleer programı dahil bölge
istikrarını tehlikeye sokan çeşitli politikalarının değerlendirilmesinde
fayda vardır. 



Türkiye İran ile ilişkilerinde bizatihi eşyanın tabiatından kaynaklanan
birbiri ile çelişen bir çok unsuru bağdaştırmak zorundadır. Bir yandan kendi
güvenliğinin gereklerini ekonomik ve ticari çıkarlarını gözetirken diğer
yandan İran’ın takip ettiği genel politika ve özellikle de nükleer
programının bölgede yarattığı kaygı ve endişeleri ciddi şekilde
değerlendirmesi gerekir. Türkiye’nin İran politikasında ayrıca ABD ve Batı
ile ilişkilerini, NATO dayanışmasını ve AB ile üyelik sürecini de göz ardı
etmemesi önem taşımaktadır. 



Unutulmaması gereken en önemli nokta ise, Türkiye’nin Orta Doğu ve Körfez
dahil tüm bölgedeki itibar ve saygınlığının her şeyden önce Türkiye’nin
demokratik istikrar ve laik rejiminin yanı sıra Batı ile geliştirdiği yakın
işbirliği ilişkilerinden ve Batı ittifakı ve kurumları içinde yer almasından
kaynaklandığıdır.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet