Mehmet Çetin : İran’ın Dış
Politikada Kullandığı Din Dili
 

14 Aralık 2015
 


Bilindiği gibi Humeyni
devriminden sonra İran dış politikada “İslam coğrafyasında en etkili silah olan
“Din Dili”ni tercih etmişti. Bu dil, görünüşte bütün Müslümanları içine alan ve
mezhep faktörünü önemsizleştiren bir çerçeve içinde sunuluyordu. Bu strateji
islam dünyasında büyük bir sempati ile karşılanmış, sünni toplumlarda bile İran
lehine son derece olumlu bir etki uyandırmıştı.


İran Devriminden çok
değil birkaç yıl sonra özellikle Humeyni’nin ölümünden sonra İran, milliyetçi
ve mezhepçi reflekslerine yeniden döndü. Bu aynı zamanda İran’ın uluslararası
sistemle bütünleşmesi anlamına geliyordu. İran, ABD’ye karşı retorikten öteye
gitmeyen sert bir tutum geliştirirken perde gerisinde bu iki ülke ile inanılmaz
derecede sıkı ve güçlü bir işbirliği sergileniyordu.


Bu işbirliği ABD’nin
Afganistan’ı ve Irak’ı işgali ile başlamıştı. İşte birkaç örnek: Hâşimi Rafsancani
2002 yılında Tahran’da bir Cuma namazında verdiği hutbede şöyle diyordu; “Amerikalılar eğer İran ordusu
olmasaydı Taliban rejimini deviremeyeceklerini bilmelidirler… İran güçleri
Taliban’ı öldürdü ve yıkılmasında kolaylık temin etti. Eğer Taliban’a karşı
güçlerimiz savaşmamış olsa idi Amerikalılar Afgan bataklığında boğulur
giderlerdi.”


İran eski Cumhurbaşkanı
Ahmedinejad; “Biz
Afganistan’da Amerika’ya yardım ettik, sonra Irak’ta yardım ettik. Buna rağmen
Bush kibirlenip bizi kötülüklerin şer odağı olarak suçluyor.”

Yine Muhammed Ali Abtahi’nin (İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı): 15 Ocak
2004’te yaptığı bir konuşma:  “Eğer
İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.”

 (Alıntılar Sinan Tavukçu’nun haber10.com adlı haber sitesindeki “Kuşatılan İran (2)” başlıklı
yazısından alınmıştır.


İran bu tutumunu Rus
desteğiyle Azerbaycan’ı işgal eden Ermenistan’ı destekleyerek devam ettirdi.
Buna karşılık ABD, Irak’taki iktidarı İran yanlısı Nuri Maliki’ye teslim ederek
ödüllendirdi, İran’ı. Bütün bu gelişmeler İran’ın dış politikada mezheplerüstü
islami bir politika değil, ulus devlet politikası izlediğini gösteriyordu. Ama
bu politikada mezhepçi işaretler çok açık değildi.


İran’ın mezhepçi
politikası, Suriye’deki iç savaştan sonra inkâr edilemez bir biçimde ortaya
çıktı. 300 bin insanı katleden, 6 milyondan fazla insanı başka ülkelere iltica
etmek zorunda bırakan, şianın sapkın bir kolu olarak gördükleri Beşar Esat’ın
nusayri azınlığa dayalı laik Baas rejimini asker göndermek dâhil bütün gücüyle
ve kayıtsız şartsız destekleyen İran’ın mezhepçi dış politikası bir kere daha
kendini gösterdi.


İran bu politikasını
Körfez ülkeleri ve Pakistan’da da sürdürmektedir.


İran’ın iç
politikasındaki hakim çizgi ise fars milliyetçiliğidir. Nüfusunun yarıdan
fazlasını oluşturan Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı tanımayan,
anayasasının 15.  maddesinde, “İran’ın resmi ve ortak dili
Farsça’dır. Resmi yazışmalar ve ders kitapları bu dille yazılır. Fakat basın ve
kitle iletişim araçlarında ve okullarda yerel ve aşiret dillerinin ve o dillere
ait edebiyatın Farsça’nın yanı sıra öğretilmesi serbesttir” hükmü yer
almaktadır. Fars olmayan etnik grupları “şia mezhebi” potasında birleştirmeye
çalışarak milliyetçi tutumunu gizleyen İran’ın kullandığı “din dili” sünni
karşıtlığı üzerine oturtulmuştur.


Bu “din dili” İslam
ülkelerinin çıkarları aleyhine olduğu ölçüde uluslararası sistem tarafından
desteklenmekte, islam ülkelerinin bölünmüşlüğünü kalıcı kılan bir imkân olarak
görülmektedir.


Başta Türkiye olmak üzere
bütün islam ülkeleri İran’ın iç ve dış politikada “teostratejik“ bir araç
olarak başarıyla kullandığı bu “din dili”ni incelemeye başlamalıdır.


İran’ın islam dünyasını
şii-sünni diye bölme, şii toplumların ve iktidarların hamisi olma politikası
ancak şia, Caferilik ve İran şiası üzerinde yapılacak ciddi araştırmalarla
ortaya çıkarılabilir.


Bilindiği gibi, İran
Şiası, kendisini Caferilik ile temellendirerek meşrulaştırır. İmam Cafer’in
kurduğu fıkıh ekolünden toplumun bütün ekonomik kaynaklarını eline geçirerek 
milyarder Ayetullahlardan oluşan bir “ruhbanlar sınıfı”nın çıkarılamayacağını,
birey ve toplumun yöneticilerini seçme ve seçilme hak ve iradesini engelleyen
ruhbanlar sınıfı iktidarının Caferilikle ilgisinin olamayacağı açıktır.


Ancak bütün bu soru ve
sorunlar ilim adamları tarafından incelenmeli, İran’ın hoyratça kullandığı bu
tehlikeli “din dili” silahı etkisiz hale getirilmeli, Caferilik, İran şiasından
kurtarılarak hak ettiği değere kavuşturulmalıdır.


Bu çalışmalar, sünni bir
gayretle değil müslümanların, kemikleşmiş yanlışlardan, fazlalıklardan ve
eksikliklerden arındırılması çalışmasının bir parçası olarak yapılmalıdır.


Kısaca söylersek, İran’ın
kullandığı din dili, sadece bir iç ve dış politika konusu değil, aynı zamanda
bir ilahiyat sorundur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet