ÜLKELER BAZINDA ANALİZLER & ÜLKELER DOSYASI


Çağatay Balcı : İran’da güvenlikleştirmenin yeni boyutu

Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Enstitüsünde “İran İslam Cumhuriyeti’nde İstihbarat Yapılanması” başlıklı tezini yazan Milli Savunma Üniversitesi Alpaslan Savunma Bilimleri Enstitüsünde doktora eğitimine devam eden Çağatay Balcı, İran’a karşı uygulamaya giren yaptırımları güvenlekleştirme politikası merceğinden değerlendiriyor.

Güvenlikleştirme (securitization), güvenlik çalışmaları alanında klasik bakış açıları dışında farklı bir yaklaşım biçimi sunmakta olan bir kavramsallaştırmadır. Güvenlik çalışmalarında önemli bir yere sahip olan Kopenhag ekolüne ait olan güvenlikleştirme kavramsallaştırması siyaset-güvenlik-toplum etkileşiminin açıklanmasında son derece aydınlatıcı çerçeveler sunmaktadır. Yalın hali ile güvenlikleştirme bir kavramdan öte bir süreci ifade etmektedir. Buna göre güvenlik çerçevesi ve bağlamında algılanmayan herhangi bir konusunun söylem (speech act) yolu ile güvenlik konusu olarak algılanmasının sağlanması ve nihayet oluşan güvenlik tehdidi algısına mukabil önlemler, koruyucu tedbirler ve mücadele uygulamalarının pratiğe geçirilmesi bu sürecin ana hatlarını ifade etmektedir. Bu açıdan güvenlikleştirme, güvenlikdışı-söylem ve çerçeveleme-güvenlik konusu/tehdidi aşamalarından oluşan bir yapıya sahiptir. Güvenlikleştirme sürecinin başarısı bu bağlamda özellikle söylem vasıtasıyla algı inşasına ve bunun toplumda karşılık bulmasına bağlıdır. Buna karşın güvenlikleştirme sürecin etki ve işlevini yitirdiği, toplumda karşılık bulamadığı dönemlerde kendisini gösterebilmektedir. Normalleşme (de-securizitazion) olarak tanımlanan bu durumlarda güvenlikleştirme ve tehdit çerçevesi ile şekillenmiş olan bir konunun güvenlik konusu ve tehdit niteliğinden sıyrılarak olağan boyuta evrilmesi söz konusu olmaktadır.
 
İran, İslam devrimi öncesi ve sonrasında siyasal ve toplumsal etkileşim alanlarındaki yansımalar ile güvenlikleştirme sürecine dair somut örneklemler sunmaktadır. İslam devrimi öncesinde, otokratik Pehlevi rejiminin muhalif anlayışlara ve gruplara yönelik olarak uyguladığı baskı, şiddet ve pasifleştirme stratejisi bu dönemde uygulanan güvenlikleştirme sürecinin bir yansıması olarak gerçekleşmiştir. Bu süreçte sol/sosyalist, liberal ve bazı dini gruplar Şahlık rejimi tarafından kamu düzeni ve ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak tanımlanmış, toplumun söz konusu tehdit algısını içselleştirmesi sağlanmış ve dönemin istihbarat kurumu SAVAK aracılığıyla güvenlikleştirme süreci fiili olarak en üst düzeyde uygulanmıştır.
 
İslam devriminin ardından devrim sürecinde şekillenen ideolojik temeller ışığında oluşturulan yeni siyasal sistem ve öngörülen toplumsal yapı yeni güvenlikleştirme parametrelerini de beraberinde getirmiştir. Bu dönemde, devrim sürecinin felsefi motivasyon kaynakları da olan anti-emperyalizm, anti-Amerikancılık, anti-İsrail ve devrimci İslam kombinasyonu yeni güvenlikleştirme sürecinin zeminini oluşturmuştur. Buna göre ABD “büyük şeytan” olarak tanımlanmış, ABD başta olmak üzere Batılı büyük güçler “küresel istikbar” olarak nitelendirilmiş ve bu unsurların, devrim sonrası siyasal sistemin anatomisini teşkil eden Velayet-i Fakih sistemi ve İran’ın bütünlüğü ve İran halkının güvenliğine yönelik en büyük tehditler olduğu kabul edilmiştir. Bu temel üzerine inşa edilen yeni güvenlikleştirme süreci, İran’da yeni siyasal sisteme ve toplumsal alandaki uygulamalara yönelik eleştirel tutumların, muhalif anlayışların ve grupların birer ulusal güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesine neden olmuş, İran İslam Cumhuriyeti ceza kanununda da yer bulduğu şekliyle bu tehditler ile mücadele amacıyla sert ve baskıcı güvenlik tedbirleri ve uygulamaları öngörülmüştür. Devrimin hemen ardından başlayan İran-Irak savaşı ise güvenlikleştirme sürecinin tam anlamıyla konsolide olmasına ve gündelik yaşama kadar sirayet etmesine olanak vermiştir.
 
İslam devriminin ardından benimsenen yeni dış politika paradigması İran’ın güvenlikleştirme stratejisinin ülke içi ile sınırlı kalmayan bir anlayışa sevk etmiştir. Devrim sonrasında dış politikanın temel bileşenlerinden olan devrim ihracı ve anti-Amerikan, anti-İsrail eğilimli grupların desteklenmesi, İran anayasasının felsefi temellerini içeren giriş bölümünde yer aldığı üzere bir misyon olarak tanımlanmış ve uluslararası alan bir güvenlikleştirme alanı biçiminde tasavvur edilmiştir.
90’lı yılların sonlarında Muhammed Hatemi ile birlikte hissedilen reformcu iklim “normalleşme” (de-securatization) imkanını ortaya çıkarmıştır. Bu dönemde anti-ABD ve anti-Batıcı anlayış ve söylemdeki yumuşama eğilimi, İran halkından yükselen toplumsal ve iktisadi liberalizm talebi güvenlikleştirme sürecinin kısmi bir normalleşme sürecine dönüşmeye başladığı bir bağlamı ortaya çıkarmıştır. Fakat söz konusu normalleşme eğilimi 2005 yılından itibaren muhafazakâr siyasetin yeniden yükselişi ile birlikte geri planda kalmış ve kısa vadeli bir süreç olarak İran siyasi tarihine geçmiştir. Muhafazakâr siyasetin yeniden yükselişi ve egemenliği ile anti-ABD ve anti-İsrail söylemlerin etkisi güçlenmiş, nükleer kriz ve 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecindeki olaylar ile birlikte klasik güvenlikleştirme paradigması yeniden etkin bir nitelik kazanmıştır.
 
Bununla birlikte, devrim sonrası güvenlikleştirme uygulamaları ile kapsam, düzey ve söylem açısından farklılaşan yeni anlayış biçimi Suriye krizinin ortaya çıkardığı dış politik bağlam ile İran’ın bölgesel stratejisinin başat unsuru haline gelmiştir. İran’ın, Suriye krizini kendi ulusal güvenliğine tehdit biçiminde nitelendirmesi ve bu süreci jeostratejik ve jeokültürel yönleri ile değerlendirmesi bölgeye doğrudan dahil olmasını, kendi askeri personellerini ve milis kuvvetlerini bölgeye sevk etmesini beraberinde getirmiştir. 2014 yılından itibaren ise DAEŞ terör örgütünün bölgedeki saldırılarını yoğunlaştırması ve özellikle Şii toplumunu hedef alan eylemleri İran’ı, “Şiileri ve Şiiliği koruma” imajı ile Suriye, Irak ve bunlara ek ve dolaylı olarak Yemen ve Bahreyn’i de içine alan bölgesel güvenlikleştirme olarak tanımlanabilecek bir stratejiyi uygulamaya başlamasına zemin hazırlamıştır.
 
Bu stratejiyi 2014-2017 yılları arasında en yüksek işlevsellik düzeyinde uygulayan İran bunun sonucunda söz konusu stratejinin toplumsal ve ekonomik sonuçlarını ciddi biçimde hissetmeye başlamıştır. Uzun yıllar boyunca ekonomik yaptırımlar ile mücadele eden İran ekonomisi ülke dışındaki güvenlikleştirme sürecinin finansmanı için ayrılan kaynaklar nedeniyle ciddi bir maliyet yükü ile karşı karşıya kalmış, İran halkı ise “ülke dışı”nın en üst düzeyde sahiplenilmesi ve ülke içi ekonomik ve toplumsal sorunların göz ardı edilmesine tepki duymaya başlamıştır. Ekonomi ve toplumsal alanda yaşanan sorunların yarattığı tepkiler 2017 Aralık ayının son günlerinde yaşanan toplumsal olaylarda ifade edilmiş, olaylar süresince gözlemlenen sloganlarda İran’ın bölgesel dış politika anlayışının ülkenin ekonomik sorunlarının sorumlusu olduğu yönündeki kanaat açık biçimde görülmüştür. İslam Devrimi’nin ardından uygulanan güvenlik ve dış politika konseptinde ülke içinde ve ülke dışında paramilitarizmin her anlamda desteklenmesi bir prensip olarak benimsenmiş; ülke içerisinde rejimin toplumsal muhalefetten korunması ve konsolidasyonu adına “Besic” yapısı oluşturulmuş, ülke dışında ise İran devrim ideolojisi ile uyumlu veya İran’ın bölgesel nüfuzunu artıracak olan gruplara askeri ve mali destek sunulmuştur. Bu durum bugün gelinen noktada İran ekonomisi açısından karşılanamaz bir döngüyü ortaya çıkarmıştır.

ABD yönetiminin Nisan ayında nükleer anlaşmadan çekilme ve İran’a yönelik yeni ekonomik yaptırımların uygulanması yönündeki açıklaması İran’da yeni bir güvenlikleştirme boyutunun ilk işaretlerini göstermeye başlamıştır. Yeni İran yılı dolayısıyla İran halkına seslenen Devrim Rehberi Ali Hamaney’in yeni yılı “yerli malı yılı” olarak ilan etmesi yeni güvenlikleştirme sürecinin niteliği ve bağlamı hakkında ilk somut veriyi ortaya koymuştur. Ardından, Haziran ayında Tahran başta olmak üzere farklı şehirlerde başlayan esnaf protestoları yeni güvenlikleştirme sürecinin tam anlamıyla şekillenmesini sağlamıştır. Söz konusu protestoların Devrim Rehberi başta olmak üzere Tahran başsavcısı Abbas Caferi Devletabadi ve İran Yargısı Başkanı Sadık Laricani tarafından “İran’a yönelik ekonomik savaşın yansıması” ve “ekonomiyi çökertme girişimi” olarak tanımlanması ve bu tehdide karşı gerekenlerin yapılacağının açıklanması İran’da güvenlikleştirme sürecinin yen boyutunun “ekonomik savaş” söylemi üzerine inşa edilmeye başlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte Devrim Rehberi Ali Hamaney tarafından “ekonomik savaş merkezi” kurulması yönündeki açıklama güvenlikleştirme sürecinin kurumsallaşma girişimini de somut şekilde göstermektedir. Bununla birlikte, toplumdaki reform taleplerinin temsilcisi olarak görülen Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin söylemleri ve tutumunun, muhafazakâr kanadın “ekonomik savaş” argümanı ile paralellik göstermesi rejimi destekleyici bir unsur, halkta ise hayal kırıklığına sebep olan bir durumdur.

İran’ın yeni güvenlikleştirme boyutunun temelini oluşturan ekonomik savaş söyleminin kısa ve orta vadede toplumda karşılık bulup bulamayacağı şu an için cevaplanması zor bir sorudur. Uzun yıllardır güvenlikleştirme söylemleri ile iç içe yaşayan İran halkı bugün gelinen noktada normalleşme/güvenlikdışılaştırma  (de-securitization) talebini ve gereksinimini yüksek düzeyde ifade etmekte, ülkedeki yapısal sorunların ve yönetim yanlışlarının ekonomideki sorunların esas sebebi olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda ilerleyen süreçte İran iç siyasetini ve toplumsal gündemini güvenlikleştirme-normalleşme/güvenlikdışılaştırma (de-securitization) ikileminin ve mücadelesinin şekillendireceğini öngörmek yanlış olmayacaktır.