SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

ÜLKELER BAZINDA ANALİZLER & HABERLER & BİLGİLER /// ÜLKELER DOSYASI

İRAN DOSYASI /// 1953 İran Darbesi : CIA ve MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi ????

ÜLKELER BAZINDA ANALİZLER & HABERLER & BİLGİLER /// ÜLKELER DOSYASI
Bu haber 24 Eylül 2020 - 10:22 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş

1953 İran Darbesi: CIA ve
MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi ????


KAYNAK
: http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/




Serenti | 05 Ocak 2018 |




Tudeh’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların
başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin
başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış
isimlerden Muhammed
Musaddık
vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah
tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı.


İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı
hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan bir tez yazmıştı. 1913’te
eğitiminin bitmesinin ardından sonra Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler
Fakültesi’nde ders vermeye başlayan Musaddık, 1921’de Ahmed Kavam hükümetinde
Maliye Bakanı, 1923’te Muşir-ed-Dovle hükümetinde Dışişleri Bakanı olarak görev
aldı.


1925’te yılında Başbakan Rıza Han’ın Kaçar
Hanedanlığı’na son vererek Pehlevi Hanedanlığı’nı başlatan ve kendisini Şah
ilan eden yasa önerisini İran Parlamentosu’nun kabul etmesi üzerine siyasetten
çekilmiş; 1941’de İttifak Devletleri’nin İran’ı işgali ve Rıza Şah’ı görevden
alarak yerine oğlu Muhammed Rıza Şah’ı getirmesinin ardından 1944 yılında bir
kez daha milletvekili olarak siyasete dönüş yapmıştı.


Musaddık iç ilişkilerde katı bir anayasacı
olarak bilinirdi. Şahın saltanat sürmek yerine, tıpkı Belçika ve Britanya’daki
muadilleri gibi, yönetmesi gerektiğini savunacaktı. Silahlı kuvvetlerin
kontrolünü elinde tuttuğu, böylelikle anayasa hukukunun ilkelerini olduğu kadar
ruhunu da zedelediği, parlamento seçimlerine müdahale etmek amacıyla orduyu
kullandığı, asıl sahiplerine iade edileceğine söz verilmiş hanedanlık
arazilerinin denetimini yeniden eline aldığı için genç şahı topa tuttu.
Seçimlere hile karıştığı gerekçesiyle 1949 Kurucu Meclisi’nin meşruiyetini
sorguladı. Aynı zamanda seçim yasasında ordunun sandıkların çevresinde boy
göstermesini yasaklayan, seçim kurullarının bağımsızlığını güvence altına alan
ve başta Tahran olmak üzere Meclis’te şehirlere daha çok sandalye ayrılmasını
sağlayan esaslı değişiklikler yapılmasından yanaydı. Hatta okuryazar
olmayanların oy haklarının kaldırılması gerektiğini bile savunuyordu, çünkü
“toprak oligarşisinin değişmeyen iktidarını zayıflatmanın en iyi yolu bu
olacaktı.”


1953 Darbesi’nin Nedeni: Anglo-Iranian Oil
Company


Geleneksel politikacıların “olumlu denge”
ve büyük devletlere “taviz verme” gibi yanlış politikalarıyla İran’ın varlığını
tehlikeye attıklarını ileri sürmüştü. “Böyle bir politika başka devletlerin de
eşit ayrıcalıklar talep etmelerine yol açarak ulusal egemenliği tehlikeye
sokacaktır” diye uyarıyordu. Bu nedenle 1919 İngiliz-İran Antlaşması’nı ve hem
Amerika hem de Sovyetlerle yapılan 1945-46 petrol pazarlıklarını kınamıştı.
Aynı gerekçelerle petrolün devletleştirilmesi davasına sarılarak hükümetin Anglo-Iranian Oil Company’ye
(AIOC) el koyması gerektiğini iddia etti. İran’ın kendi petrol kaynaklarının
üretiminde, satışında ve ihracatında tam denetimi elinde bulundurma hakkının
vazgeçilmez olduğunda ısrarlıydı.


İran yönetimi ile Anglo-Iranian Oil
Company arasında petrol gelirlerinin bölüşümü konusundaki tartışmalar 40’lı
yılların sonlarına doğru yoğunlaşmaya başlamıştı. İran halkı İngilizlerin
kendilerini sömürdükleri konusunda son derece haklıydı ve önlerinde bir örnek
vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO)
petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran
şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Oysa Anglo-İran Petrol
Şirketi, İran’a petrol gelirlerinden çok az bir pay veriyordu. 1912 ile 1933
yılları arasında AIOC 200 milyon İngiliz sterlini kâr elde ederken; İran
hükümetine yalnızca 16 milyon sterlin ödenti (royalty) vermişti.


Musaddık çoğu zaman “İngiliz düşmanı” diye
nitelense de, aslında 19. yüzyılın Britanya liberal parlamenter hükümetinin
hayranıydı. Demokrasiye ve sekülerizme yürekten inanan bir insandı. Kendisi
aristokrat bir aileden gelmesine rağmen, Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta
sınıftı. Seçkin mustavfilerle Feth Ali Şah’ın baş veziri ünlü Muhsin
Aştiyani’nin birinci göbekten torunu olan Musaddık, ayrıca kan ve evlilik
bağıyla daha nice ayanla akrabaydı. Orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için
“dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. Es-sultani unvanını kullanmaktan
kaçınıyor, onun yerine Avrupa’da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak
doktor diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim
görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı.
Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap
edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre bu tavrı onun demagog,
mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun diğer ileri
gelenlerden farklı olduğunun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.


Ulusal Cephe ve İran Petrollerinin
Millileştirilmesi



Hem Britanya’ya hem şaha karşı kampanya
yürüten Musaddık, Ulusal
Cephe
’yi (Cebbe-i Milli) kurarak orta sınıf partileriyle
derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. Bu nedenle Musaddık’ın
yalnızca petrol şirketiyle Britanya İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda Şahı
ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift
taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir.


1950 yılında yapılan seçimlerde sekiz
üyesi Meclis’e giren Ulusal Cephe, milletvekili sayısının çok az olmasına
karşın aldığı toplumsal destekle etkili bir grup oldu. Orta sınıfın da
desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi
stratejiler sayesinde Musaddık petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla
kitlesel bir hareket başlatabilmişti.


Musaddık ve Ulusal Cephe’nin kararlı
çabaları sonucunda parlamentoda kurulan Petrol Komisyonu, Mart 1951’de ve
petrol sanayisinin millileştirilmesine dair tasarıyı kabul etti. Öneri 13 Mart
1951’de Meclis üyelerinin oy birliğiyle yasalaştı ve İran petrol sanayisi
millileştirildi. İran’ın bütün kentlerinde halk tarafından zafer havası içinde
kutlanan bu olay, İran’ın despotizme ve kolonyal tahakküme başkaldırısının
zaferi olarak İran tarihine geçti. Bu başarı, Musaddık’ı Nisan 1951’de
Başbakanlık koltuğuna taşıdı.


Başbakan olarak Musaddık kendi
programlarını yaşama geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki
arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi.
National Iran Oil Company’yi kurdu (NIOC) ve kontrolün sorunsuz el değiştirmesi
için Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) ile görüşmelere başladı, AIOC direnince
Musaddık NlOCnin rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra petrol
kuyuları ve boru hattıyla birlikte AlOC’yi devralmasını emretti. AlOC’yi
destekleyen Britanya hükümeti bütün şirket personelini tahliye edip İran’dan
yapılan petrol ihracatını durdurarak Birleşmiş Milletler’e
şikâyette bulununca Ulusal Güvenlik Konseyi’nin karşısına çıkan Musaddık,
Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta
büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı. Buna
misilleme olarak Britanya İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra
Körfezi’ndeki donanmasını takviye etti. İran’a ekonomik ambargo uygulanmaya
başlandı. 1951 yılının sonunda Musaddık kendini Britanya’yla İran arasında
patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu.


Şahla yaşanan sorun 1952 ortalarında baş
göstermeye başladı. Musaddık’ın monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere
seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca,
şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu
sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez 16. Meclis’in seçimleri Musaddık
tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık Başbakan olarak kabinenin
diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş Bakanını da atama yetkisinin anayasa
kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek Şaha meydan okudu. Ordunun Şahın
denetiminde olması ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı. Şah karşı çıkınca,
Musaddık davasını doğrudan halka götürdü.


Bir radyo yayınında menfur güçlerin
petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına silahlı kuvvetleri
denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç
gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, Şah geri adım atmak
zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.


Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu.
30 Tir gününü ‘‘milli şehitler” verilen “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş
Bakanlığının görevlerini devralarak adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi,
savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin
etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı, 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak
askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah
alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka
hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı, Saray
Bakanlığına Şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını
hükümetin denetimine bağladı, şahın yabancı büyükelçilerle görüşmesini
yasakladı, yine Şahın siyasal açıdan etkin kız kardeşi Prenses Eşref’i sürgüne
gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı” olarak kınayan
gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.


Böylece Musaddık hem İngiltere’yi hem de
Şahı karşısına almış oldu.


Adım Adım 1953 İran Darbesine


1953 İran darbesi genellikle İran’ın
uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim
olarak gösterilmiştir. Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına
İngilizlerle Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol
üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı. Kamuya
yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek
Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu.
Londra açısından AIOC, İran’da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip
olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü
büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu. Ayrıca Britanya hazinesine
24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda
bulunuyor, Britanya donanmasının yakıt ihtiyacının yüzde 85’ini karşılıyor ve
AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun
çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya’daki petrol arama çalışmalarına ve
İngiltere’deki hissedarlara gidiyordu. Washington açısından -aslında Londra
için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan yıkıcı sonuçları olabilirdi.
Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı.
İpleri tümüyle İran’ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve
Irak’a emsal teşkil ederek onları aynısını yapmaya kışkırtabilir, böylelikle
uluslararası petrol piyasasını Bâtılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak
petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi. Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında
Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti
de zarar görürdü.


Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları
ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu.
Britanyalılar en başından beri kararlılıkla ve ısrarla Musaddık’ın kontrol
meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar İran’ın kâğıt
üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi
işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma
devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yolları
denediler. Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan
Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi 1952 Kasım ayına
kadar sürdü. ABD’nin tutum değişikliğinin temel nedeni 1952 Kasım ayında
yapılan ABD Başkanlık seçimlerini Dwight Eisenhower’ın kazanmasıydı. Çünkü bir
önceki başkan Harry Truman, Kore Savaşı ve Mc Charty’cilik yüzünden
yeterince yıpranmış, başarısız bir darbe girişimi ile İran ile bağların tamamen
kopması riskini göze alamamıştı.


Yeni başkanın beyin takımı, Musaddık
konusunda Londra ile aynı görüşü paylaşıyordu. Özellikle de Eisenhower’ın
Dışişleri Bakanı olarak kabineye alacağı John Foster Dulles ve CIA’in başına
getireceği Allen Dulles…


Dwight Eisenhower daha yemin etmemişti ki,
Tahran’dan kovulan MI6 ajanı Monthy Woodhouse elinde bir dosyayla Washington’a
geldi. Bu sefer Amerikalıları hiç ilgilendirmeyen petrol sorunu üzerinde
konuşmadı. Sıkı bir antikomünist olan Einsenhower’ın yakın çalışma
arkadaşlarına Musaddık’ın eğer devrilmezse İran’ın ekseninin Sovyetler
Birliği’ne doğru kayacağını, komünist TUDEH partisinin ordudaki adamlarıyla her
an darbe yapabileceğini anlattı. Oysa gerçekte asıl sorun komünizm falan
değildi. Çünkü Sovyetler Birliği, 1953 Şubat ayında ölen Stalin’in ardından
kendi sorunlarıyla boğuşuyordu.


Başkan Eisenhower bir süre sonra
Musaddık’ın devrilmesi gerektiğine ikna olmuştu.


Kod Adı Ajax Operasyonu



Nisan ayının sonunda CIA ve MI6 ajanları
darbe hazırlıkları için Kıbrıs’ın Lefkoşa kentinde bir araya geldi. Yıllar
sonra adının “Ajax
Operasyonu
” (resmi adıyla TP-Ajax) olduğu ortaya çıkacak bu
darbe planını uygulamaya koyacak isim oldukça tanınan birisiydi: Theodere
Roosevelt’in torunu da olan CIA Ortadoğu Direktörü Kermit Roosevelt.


Her iki istihbarat da plana en kuvvetli
kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin İran içerisinde eskiye dayanan ve
kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yıldan fazla süredir
aralıklı olarak İran’da çalışmış Farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok
eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek
rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal
eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla
birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir” konusunda kapsamlı bir istihbarat
toplamıştı. CIA bu tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın
paha biçilmez olduğu belliydi.


Amerikalılar da masaya kendi geniş
büyükelçilik olanaklarını koydular: İran ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş
yüz kadar danışman; yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan
genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor
salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.


Operasyonu yönetecek Kermit Roosevelt,
Temmuz başında Beyrut üzerinden, Suriye ve ırak çöllerini aşarak İran’a ulaştı
ve Tahran’da darbe hazırlıklarını yöneteceği villaya yerleşti. Onun varlığından
İranlı yöneticilerin haberi yoktu. Birlikte çalıştığı Amerikalılar tarafından
bile James Lockridge adıyla tanınıyordu.


Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı
General Fazlullah Zahidi geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli
istifasını imzalayana dek, Şahın aklı bu plana yatmış sayılmazdı. Şah,
Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek
niyetinde değildi. Şah Muhammed Rıza, böyle bir kumpasın içine girmeyecek kadar
çekingen ve korkaktı. Şahın ikna edilmesi gerekiyordu.


İlk denemeyi Musaddık tarafından sürgüne
gönderilen Prenses Eşref yaptı. Gizlice ülkeye getirilen Prenses Eşref ne kadar
dil döktüyse de Şahı ikna etmeyi başaramadı. Sıra Kermit Roosevelt’in bizzat
gidip Şahı ikna etmesiydi. Roosevelt, Şah’ın gönderdiği bir arabanın arka
koltuğunda bir battaniyenin arkasına saklanarak gece Saray’a girdi. Şahı
Washington’un darbeyi, yapacağı geniş mali yardımla, durumu kurtaran bir petrol
antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine ikna etmeyi
başardı.


1 Temmuzda İngiltere Başbakanı Churchill,
11 Temmuz’da da ABD Başkanı Eisenhower’ın darbe planına onay vermesiyle Ajax
Operasyonu başladı.


Muhammed Musaddık’ın Devrilmesi


Ajax Operasyonu’nun ilk adımı 15 Ağustos
1953’te atıldı. Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak
konusunda kendisini zorlayan Musaddık’ı görevinden aldığını ve ömür boyu ev
hapsine mahkum ettiğini açıkladı. Fakat Musaddık kendisini teslim almaya gelen
Şahın Muhafız Alayı Komutanı Albay Nasıri’yi ve beraberindeki askerleri
tutuklatmış, Musaddık yanlıları da İran sokaklarına dökülerek eyleme
başlamıştı. Sokak çatışmalarında yüzlerce insan ölmüş ve durumun kontrolden
çıkması üzerine Şah Roma’ya kaçmak zorunda kalmıştı.


Darbe başarısız olmuş gibi görünüyordu. 18
Ağustos 1953 tarihinde CIA merkezinden İran’daki istasyon şefine gönderilen
belgede şöyle yazıyordu: “Operasyon denendi ve başarısız oldu. ABD’nin rolünü
ortaya çıkaracak herhangi bir Musaddık karşıtı operasyona katılmamalıyız.
Musaddık’a karşı yürütülen operasyon sona erdirilmelidir.”


Fakat Kermit Roosevelt daha son kozunu
oynamadığını düşündüğünden bu emri görmezden geldi. Musaddık’ın en büyük hatası
ise darbenin bastırıldığını düşündüğü için daha fazla kan dökülmemesi adına
taraftarlarını sokaklardan çekilmeye davet etmesi oldu.


28 Mordad (19 Ağustos) Ajax Operasyonu’nun
ikinci aşaması başladı. Olasılıkla Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah
Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan
kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı Tahranın şehir
merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’ın eviyle ana radyo
istasyonunu koruyan üç tankla üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, Şah
tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi. Gözlemcilere göre, beş yüz
kişilik “güruh” sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de
katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. Sokaklarda Musaddık
yanlıları da kalmadığından karşı koyacak kimse yoktu. Musaddık devrildi,
tutuklandı, “vatana ihanetle” suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev
hapsinde geçirdi.


Bu noktada, 15 Temmuz darbe girişimi
bastırıldıktan sonra halkı günlerce sokaklarda kalmaya devam etmesini söyleyen
Tayyip Erdoğan’ın tarihten bir ders almış olduğunu söylemek mümkün.


1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras
bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük
çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nasır ve Sukamo’yu andıran- gizemli gücü
bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi
anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda. Bu
darbe Şahı İngilizlerle, Anglo-Iranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle
özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA
ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla
karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya
değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi. Darbe, Ulusal
Cephe’yi ve Tudeh Partisi’ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar,
örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı.
Bu yıkım, sonunda dinci hareketin doğmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle,
darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam
“köktendinciliğinin” konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik,
tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir
biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batıyla yakınlaşma anlamına
geliyordu. Nitekim 1979
İran İslam Devrimi
’nin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ
savunulabilir.


İyice yıpranan Anglo-Iranian Oil Company
adını British Petroleum (BP) olarak değiştirse de artık gelirini zorunlu olarak
İran halkıyla daha fazla bölüşmek zorunda kalacaktı.

1953 İran Darbesi: CIA ve
MI6 Musaddık’ı Nasıl Devirdi ????


KAYNAK
: http://www.serenti.org/1953-iran-darbesi-cia-ve-mi6-musaddiki-nasil-devirdi/




Serenti | 05 Ocak 2018 |




Tudeh’in 1940’ların sonundaki gerilemesi 1950’li yılların
başlarında İran’da ortaya çıkan milliyetçi harekete fırsat yarattı. Hareketin
başında 1906 Meşrutiyet Devrimi’nden beri ulusal politikada öne çıkmış
isimlerden Muhammed
Musaddık
vardı. Parlamento üyesi, bölge valisi ve Rıza Şah
tarafından istifaya zorlanmadan önce kabinede bakan olarak görev yapmıştı.


İsviçre’de okumuş, doktora yapmış, Batı
hukuk sisteminin tümüyle İran’a aktarılmasını savunan bir tez yazmıştı. 1913’te
eğitiminin bitmesinin ardından sonra Tahran Üniversitesi Siyasal Bilimler
Fakültesi’nde ders vermeye başlayan Musaddık, 1921’de Ahmed Kavam hükümetinde
Maliye Bakanı, 1923’te Muşir-ed-Dovle hükümetinde Dışişleri Bakanı olarak görev
aldı.


1925’te yılında Başbakan Rıza Han’ın Kaçar
Hanedanlığı’na son vererek Pehlevi Hanedanlığı’nı başlatan ve kendisini Şah
ilan eden yasa önerisini İran Parlamentosu’nun kabul etmesi üzerine siyasetten
çekilmiş; 1941’de İttifak Devletleri’nin İran’ı işgali ve Rıza Şah’ı görevden
alarak yerine oğlu Muhammed Rıza Şah’ı getirmesinin ardından 1944 yılında bir
kez daha milletvekili olarak siyasete dönüş yapmıştı.


Musaddık iç ilişkilerde katı bir anayasacı
olarak bilinirdi. Şahın saltanat sürmek yerine, tıpkı Belçika ve Britanya’daki
muadilleri gibi, yönetmesi gerektiğini savunacaktı. Silahlı kuvvetlerin
kontrolünü elinde tuttuğu, böylelikle anayasa hukukunun ilkelerini olduğu kadar
ruhunu da zedelediği, parlamento seçimlerine müdahale etmek amacıyla orduyu
kullandığı, asıl sahiplerine iade edileceğine söz verilmiş hanedanlık
arazilerinin denetimini yeniden eline aldığı için genç şahı topa tuttu.
Seçimlere hile karıştığı gerekçesiyle 1949 Kurucu Meclisi’nin meşruiyetini
sorguladı. Aynı zamanda seçim yasasında ordunun sandıkların çevresinde boy
göstermesini yasaklayan, seçim kurullarının bağımsızlığını güvence altına alan
ve başta Tahran olmak üzere Meclis’te şehirlere daha çok sandalye ayrılmasını
sağlayan esaslı değişiklikler yapılmasından yanaydı. Hatta okuryazar
olmayanların oy haklarının kaldırılması gerektiğini bile savunuyordu, çünkü
“toprak oligarşisinin değişmeyen iktidarını zayıflatmanın en iyi yolu bu
olacaktı.”


1953 Darbesi’nin Nedeni: Anglo-Iranian Oil
Company


Geleneksel politikacıların “olumlu denge”
ve büyük devletlere “taviz verme” gibi yanlış politikalarıyla İran’ın varlığını
tehlikeye attıklarını ileri sürmüştü. “Böyle bir politika başka devletlerin de
eşit ayrıcalıklar talep etmelerine yol açarak ulusal egemenliği tehlikeye
sokacaktır” diye uyarıyordu. Bu nedenle 1919 İngiliz-İran Antlaşması’nı ve hem
Amerika hem de Sovyetlerle yapılan 1945-46 petrol pazarlıklarını kınamıştı.
Aynı gerekçelerle petrolün devletleştirilmesi davasına sarılarak hükümetin Anglo-Iranian Oil Company’ye
(AIOC) el koyması gerektiğini iddia etti. İran’ın kendi petrol kaynaklarının
üretiminde, satışında ve ihracatında tam denetimi elinde bulundurma hakkının
vazgeçilmez olduğunda ısrarlıydı.


İran yönetimi ile Anglo-Iranian Oil
Company arasında petrol gelirlerinin bölüşümü konusundaki tartışmalar 40’lı
yılların sonlarına doğru yoğunlaşmaya başlamıştı. İran halkı İngilizlerin
kendilerini sömürdükleri konusunda son derece haklıydı ve önlerinde bir örnek
vardı. 1944’te Suudi Arabistan’a giren Arap-Amerikan Petrol Şirketi (ARAMCO)
petrolün yüzde 50’sinin çıkarıldığı ülkeye, yüzde 50’sinin ise rafineriyi kuran
şirkete ait olduğu şekilde adil bir anlaşma yapmıştı. Oysa Anglo-İran Petrol
Şirketi, İran’a petrol gelirlerinden çok az bir pay veriyordu. 1912 ile 1933
yılları arasında AIOC 200 milyon İngiliz sterlini kâr elde ederken; İran
hükümetine yalnızca 16 milyon sterlin ödenti (royalty) vermişti.


Musaddık çoğu zaman “İngiliz düşmanı” diye
nitelense de, aslında 19. yüzyılın Britanya liberal parlamenter hükümetinin
hayranıydı. Demokrasiye ve sekülerizme yürekten inanan bir insandı. Kendisi
aristokrat bir aileden gelmesine rağmen, Musaddık’ı destekleyenlerin çoğu orta
sınıftı. Seçkin mustavfilerle Feth Ali Şah’ın baş veziri ünlü Muhsin
Aştiyani’nin birinci göbekten torunu olan Musaddık, ayrıca kan ve evlilik
bağıyla daha nice ayanla akrabaydı. Orta sınıf tarzı bir yaşam sürdüğü için
“dürüst ve namuslu” olmakla ün salmıştı. Es-sultani unvanını kullanmaktan
kaçınıyor, onun yerine Avrupa’da yaptığı lisansüstü öğrenimle ilişkili olarak
doktor diye hitap edilmesini tercih ediyordu. Çağdaşları arasında yüksek eğitim
görmüş kimselerden doktor ya da mühendis diye söz etme alışkanlığı vardı.
Başbakan seçildikten sonra da Musaddık kendisine ekselansları diye hitap
edilmesine karşı çıktı. Britanya büyükelçiliğine göre bu tavrı onun demagog,
mantıksız ve öngörülemez yanlarının kanıtıydı. İranlılarsa onun diğer ileri
gelenlerden farklı olduğunun bir kez daha doğrulandığını düşündüler.


Ulusal Cephe ve İran Petrollerinin
Millileştirilmesi



Hem Britanya’ya hem şaha karşı kampanya
yürüten Musaddık, Ulusal
Cephe
’yi (Cebbe-i Milli) kurarak orta sınıf partileriyle
derneklerini geniş bir yelpazede harekete geçirdi. Bu nedenle Musaddık’ın
yalnızca petrol şirketiyle Britanya İmparatorluğu’nu değil, aynı zamanda Şahı
ve onun silahlı kuvvetler üzerinde devam eden kontrolünü tehdit eden çift
taraflı bir kılıç diye görülmesine şaşmamak gerekir.


1950 yılında yapılan seçimlerde sekiz
üyesi Meclis’e giren Ulusal Cephe, milletvekili sayısının çok az olmasına
karşın aldığı toplumsal destekle etkili bir grup oldu. Orta sınıfın da
desteğini alarak toplu dilekçeler göndermek ve sokak gösterileri yapmak gibi
stratejiler sayesinde Musaddık petrol sanayiinin devletleştirilmesi çağrısıyla
kitlesel bir hareket başlatabilmişti.


Musaddık ve Ulusal Cephe’nin kararlı
çabaları sonucunda parlamentoda kurulan Petrol Komisyonu, Mart 1951’de ve
petrol sanayisinin millileştirilmesine dair tasarıyı kabul etti. Öneri 13 Mart
1951’de Meclis üyelerinin oy birliğiyle yasalaştı ve İran petrol sanayisi
millileştirildi. İran’ın bütün kentlerinde halk tarafından zafer havası içinde
kutlanan bu olay, İran’ın despotizme ve kolonyal tahakküme başkaldırısının
zaferi olarak İran tarihine geçti. Bu başarı, Musaddık’ı Nisan 1951’de
Başbakanlık koltuğuna taşıdı.


Başbakan olarak Musaddık kendi
programlarını yaşama geçirmek için harekete geçti. Ulusal Cephe’deki
arkadaşlarını kilit bakanlıklara ve parlamento komisyonlarına yerleştirdi.
National Iran Oil Company’yi kurdu (NIOC) ve kontrolün sorunsuz el değiştirmesi
için Anglo-Iranian Oil Company (AIOC) ile görüşmelere başladı, AIOC direnince
Musaddık NlOCnin rafineri ve ülke genelindeki bürolarının yanı sıra petrol
kuyuları ve boru hattıyla birlikte AlOC’yi devralmasını emretti. AlOC’yi
destekleyen Britanya hükümeti bütün şirket personelini tahliye edip İran’dan
yapılan petrol ihracatını durdurarak Birleşmiş Milletler’e
şikâyette bulununca Ulusal Güvenlik Konseyi’nin karşısına çıkan Musaddık,
Britanya’yı yıkıcılıkla suçlayarak diplomatik ilişkileri kopardı ve başta
büyükelçilik olmak üzere ülkesindeki bütün temsilciliklerini kapattı. Buna
misilleme olarak Britanya İran’ın bütün alacaklarını dondurdu ve Basra
Körfezi’ndeki donanmasını takviye etti. İran’a ekonomik ambargo uygulanmaya
başlandı. 1951 yılının sonunda Musaddık kendini Britanya’yla İran arasında
patlak vermiş krizin ortasında bulmuştu.


Şahla yaşanan sorun 1952 ortalarında baş
göstermeye başladı. Musaddık’ın monarşiyi ve toprak ağalarını zayıflatmak üzere
seçim yasasında reform yapma girişimiyle hız kazanmıştı. Reformu çıkaramayınca,
şehir merkezlerindeki oylama sona erip de parlamentoda yeterli çoğunluğu
sağlayacak kadar mebus seçilir seçilmez 16. Meclis’in seçimleri Musaddık
tarafından durduruldu. Hemen arkasından Musaddık Başbakan olarak kabinenin
diğer üyelerini olduğu gibi, Savaş Bakanını da atama yetkisinin anayasa
kapsamında kendinde olduğunu ileri sürerek Şaha meydan okudu. Ordunun Şahın
denetiminde olması ilk kez ciddi şekilde tehlike altındaydı. Şah karşı çıkınca,
Musaddık davasını doğrudan halka götürdü.


Bir radyo yayınında menfur güçlerin
petrolün devletleştirilmesini engellemesini önlemek adına silahlı kuvvetleri
denetimi altında tutması gerektiğini savundu. Halk derhal sokaklara döküldü, üç
gün süren genel grevlerin ve dökülen kanın ardından, Şah geri adım atmak
zorunda kaldı. Bütün bu yaşananlar 30 Tır (21 Temmuz) krizi diye bilinir.


Musaddık ezici darbelerine devam ediyordu.
30 Tir gününü ‘‘milli şehitler” verilen “milli ayaklanma” günü ilan etti. Savaş
Bakanlığının görevlerini devralarak adını Savunma Bakanlığı olarak değiştirdi,
savunma silahları satın alacağına dair ant içti, genelkurmay başkanını tayin
etti, 136 subayı ordudan uzaklaştırdı, 15.000 kişiyi jandarmaya aktararak
askeri bütçede yüzde 15 oranında kesinti yaptı ve geçmişte yapılmış silah
alımlarını soruşturmak üzere parlamentoda bir komisyon kurdu. Bundan başka
hükümdarlık arazilerini devlete aktardı, sarayın bütçesini azalttı, Saray
Bakanlığına Şah karşıtı bir arkadaşını getirdi, saraydaki yardım kuruluşlarını
hükümetin denetimine bağladı, şahın yabancı büyükelçilerle görüşmesini
yasakladı, yine Şahın siyasal açıdan etkin kız kardeşi Prenses Eşref’i sürgüne
gitmeye zorladı, sarayı “rüşvet, ihanet ve casusluk batağı” olarak kınayan
gazetelerin kapatılmasına karşı çıktı.


Böylece Musaddık hem İngiltere’yi hem de
Şahı karşısına almış oldu.


Adım Adım 1953 İran Darbesine


1953 İran darbesi genellikle İran’ın
uluslararası komünizmden kurtulması için CIA ile ortaklaşa yürütülen bir girişim
olarak gösterilmiştir. Oysa uluslararası petrol kartelini kurtarmak adına
İngilizlerle Amerikalıların ortak çabasıdır. Kriz boyunca başlıca konu petrol
üretiminin, dağıtımının ve satışının kim tarafından yapılacağıydı. Kamuya
yapılan açıklamalarda “kontrol” sözcüğünden özenle kaçınılmış olsa da, gerek
Londra gerek Washington’da yayımlanan gizli raporlardaki geçerli terim buydu.
Londra açısından AIOC, İran’da dünyanın en büyük petrol rafinerisine sahip
olmanın yanı sıra, ham petrolün ikinci büyük ihracatçısı ve dünyanın üçüncü
büyük petrol rezervlerini elinde tutan bir kurumdu. Ayrıca Britanya hazinesine
24 milyon sterlinlik vergi ve 92 milyon sterlin karşılığında dövizle katkıda
bulunuyor, Britanya donanmasının yakıt ihtiyacının yüzde 85’ini karşılıyor ve
AlOC’nin dünya çapındaki yıllık kârının yüzde 75’ini getiriyordu. Hoş, bunun
çoğu Kuveyt, Irak ve Endonezya’daki petrol arama çalışmalarına ve
İngiltere’deki hissedarlara gidiyordu. Washington açısından -aslında Londra
için de öyle- İran’ın kontrolünün pek çok bakımdan yıkıcı sonuçları olabilirdi.
Yalnızca Britanyalılara karşı doğrudan yapılan bir hamle olmakla kalmazdı.
İpleri tümüyle İran’ın eline verirdi. Bu da özellikle Endonezya, Venezuela ve
Irak’a emsal teşkil ederek onları aynısını yapmaya kışkırtabilir, böylelikle
uluslararası petrol piyasasını Bâtılı petrol şirketlerinin denetiminden alarak
petrol üreten ülkelere kaydırabilirdi. Dolayısıyla Batılı şirketlerin yanında
Amerikan şirketleri de tehlikeye girer, aynı zamanda ABD kadar Britanya hükümeti
de zarar görürdü.


Britanyalılarla Amerikalıların çıkarları
ve stratejileri, zamanlama ve taktikleri kadar farklılık göstermiyordu.
Britanyalılar en başından beri kararlılıkla ve ısrarla Musaddık’ın kontrol
meselesinde asla ödün vermeyeceğini söylerken, Amerikalılar İran’ın kâğıt
üstünde devletleştirilmiş sanayisini koruyacağı, fakat uygulamada sanayi
işletmesini AIOC ve Batılı diğer şirketlerden oluşan bir konsorsiyuma
devredeceği bir “uzlaşmaya” ikna etmek ya da oyuna getirmek için türlü yolları
denediler. Musaddık’la başa çıkmanın tek yolunun onu devirmek olduğunu savunan
Britanyalıların görüşünün Washington tarafından kabul edilmesi 1952 Kasım ayına
kadar sürdü. ABD’nin tutum değişikliğinin temel nedeni 1952 Kasım ayında
yapılan ABD Başkanlık seçimlerini Dwight Eisenhower’ın kazanmasıydı. Çünkü bir
önceki başkan Harry Truman, Kore Savaşı ve Mc Charty’cilik yüzünden
yeterince yıpranmış, başarısız bir darbe girişimi ile İran ile bağların tamamen
kopması riskini göze alamamıştı.


Yeni başkanın beyin takımı, Musaddık
konusunda Londra ile aynı görüşü paylaşıyordu. Özellikle de Eisenhower’ın
Dışişleri Bakanı olarak kabineye alacağı John Foster Dulles ve CIA’in başına
getireceği Allen Dulles…


Dwight Eisenhower daha yemin etmemişti ki,
Tahran’dan kovulan MI6 ajanı Monthy Woodhouse elinde bir dosyayla Washington’a
geldi. Bu sefer Amerikalıları hiç ilgilendirmeyen petrol sorunu üzerinde
konuşmadı. Sıkı bir antikomünist olan Einsenhower’ın yakın çalışma
arkadaşlarına Musaddık’ın eğer devrilmezse İran’ın ekseninin Sovyetler
Birliği’ne doğru kayacağını, komünist TUDEH partisinin ordudaki adamlarıyla her
an darbe yapabileceğini anlattı. Oysa gerçekte asıl sorun komünizm falan
değildi. Çünkü Sovyetler Birliği, 1953 Şubat ayında ölen Stalin’in ardından
kendi sorunlarıyla boğuşuyordu.


Başkan Eisenhower bir süre sonra
Musaddık’ın devrilmesi gerektiğine ikna olmuştu.


Kod Adı Ajax Operasyonu



Nisan ayının sonunda CIA ve MI6 ajanları
darbe hazırlıkları için Kıbrıs’ın Lefkoşa kentinde bir araya geldi. Yıllar
sonra adının “Ajax
Operasyonu
” (resmi adıyla TP-Ajax) olduğu ortaya çıkacak bu
darbe planını uygulamaya koyacak isim oldukça tanınan birisiydi: Theodere
Roosevelt’in torunu da olan CIA Ortadoğu Direktörü Kermit Roosevelt.


Her iki istihbarat da plana en kuvvetli
kaynaklarını dahil etmişti, İngilizlerin İran içerisinde eskiye dayanan ve
kapsamlı istihbarat ağları bulunmaktaydı. Bazıları otuz yıldan fazla süredir
aralıklı olarak İran’da çalışmış Farsça bilen uzmanları vardı. Ayrıca birçok
eski politikacı, din adamı, aşiret reisi, iş dünyasının liderleri ve yüksek
rütbeli subaylarla temas halindeydiler. Yıllar içerisinde MI6 siyasal
eğilimleri, aile ilişkileri, meslekte izledikleri yol ve kişisel zaaflarıyla
birlikte ordu içerisinde “Kim Kimdir” konusunda kapsamlı bir istihbarat
toplamıştı. CIA bu tür bilgiler toplamaya tenezzül etmemişti, oysa böyle bir çalışmanın
paha biçilmez olduğu belliydi.


Amerikalılar da masaya kendi geniş
büyükelçilik olanaklarını koydular: İran ordusu ve jandarmasına yerleştirilmiş
yüz kadar danışman; yakın tarihte ABD’de eğitim görmüş çoğu tank komutanı olan
genç subaylar ve Tahran pazarlarında, özellikle de zurhane diye bilinen spor
salonlarında kurulmuş gizli istihbarat ağları.


Operasyonu yönetecek Kermit Roosevelt,
Temmuz başında Beyrut üzerinden, Suriye ve ırak çöllerini aşarak İran’a ulaştı
ve Tahran’da darbe hazırlıklarını yöneteceği villaya yerleşti. Onun varlığından
İranlı yöneticilerin haberi yoktu. Birlikte çalıştığı Amerikalılar tarafından
bile James Lockridge adıyla tanınıyordu.


Aslında darbenin kâğıt üstündeki başı
General Fazlullah Zahidi geleceğin başbakanı olmak üzere erken tarihli
istifasını imzalayana dek, Şahın aklı bu plana yatmış sayılmazdı. Şah,
Musaddık’ın yerine yeni bir potansiyel tehlike olabilecek bir general getirmek
niyetinde değildi. Şah Muhammed Rıza, böyle bir kumpasın içine girmeyecek kadar
çekingen ve korkaktı. Şahın ikna edilmesi gerekiyordu.


İlk denemeyi Musaddık tarafından sürgüne
gönderilen Prenses Eşref yaptı. Gizlice ülkeye getirilen Prenses Eşref ne kadar
dil döktüyse de Şahı ikna etmeyi başaramadı. Sıra Kermit Roosevelt’in bizzat
gidip Şahı ikna etmesiydi. Roosevelt, Şah’ın gönderdiği bir arabanın arka
koltuğunda bir battaniyenin arkasına saklanarak gece Saray’a girdi. Şahı
Washington’un darbeyi, yapacağı geniş mali yardımla, durumu kurtaran bir petrol
antlaşmasıyla ve monarşiyi koruyacağı güvencesiyle destekleyeceğine ikna etmeyi
başardı.


1 Temmuzda İngiltere Başbakanı Churchill,
11 Temmuz’da da ABD Başkanı Eisenhower’ın darbe planına onay vermesiyle Ajax
Operasyonu başladı.


Muhammed Musaddık’ın Devrilmesi


Ajax Operasyonu’nun ilk adımı 15 Ağustos
1953’te atıldı. Şah Rıza Pehlevi uzun zamandır yetkilerini hükümete bırakmak
konusunda kendisini zorlayan Musaddık’ı görevinden aldığını ve ömür boyu ev
hapsine mahkum ettiğini açıkladı. Fakat Musaddık kendisini teslim almaya gelen
Şahın Muhafız Alayı Komutanı Albay Nasıri’yi ve beraberindeki askerleri
tutuklatmış, Musaddık yanlıları da İran sokaklarına dökülerek eyleme
başlamıştı. Sokak çatışmalarında yüzlerce insan ölmüş ve durumun kontrolden
çıkması üzerine Şah Roma’ya kaçmak zorunda kalmıştı.


Darbe başarısız olmuş gibi görünüyordu. 18
Ağustos 1953 tarihinde CIA merkezinden İran’daki istasyon şefine gönderilen
belgede şöyle yazıyordu: “Operasyon denendi ve başarısız oldu. ABD’nin rolünü
ortaya çıkaracak herhangi bir Musaddık karşıtı operasyona katılmamalıyız.
Musaddık’a karşı yürütülen operasyon sona erdirilmelidir.”


Fakat Kermit Roosevelt daha son kozunu
oynamadığını düşündüğünden bu emri görmezden geldi. Musaddık’ın en büyük hatası
ise darbenin bastırıldığını düşündüğü için daha fazla kan dökülmemesi adına
taraftarlarını sokaklardan çekilmeye davet etmesi oldu.


28 Mordad (19 Ağustos) Ajax Operasyonu’nun
ikinci aşaması başladı. Olasılıkla Şah yanlısı Ayetullah Behbehani ve Ayetullah
Kâşani gibi vaizlerin kışkırtmasıyla, pazardaki spor salonlarında toplanan
kalabalığın çıkardığı gürültü eşliğinde otuz iki Sherman tankı Tahranın şehir
merkezine girerek kilit noktaları sardı ve Musaddık’ın eviyle ana radyo
istasyonunu koruyan üç tankla üç saat sürecek çatışmadan sonra Zahidi, Şah
tarafından atanmış meşru yeni Başbakan ilan edildi. Gözlemcilere göre, beş yüz
kişilik “güruh” sivil giysiler içindeki iki bin kadar askeri personelin de
katılmasıyla daha büyük bir kalabalık gibi gösterilmişti. Sokaklarda Musaddık
yanlıları da kalmadığından karşı koyacak kimse yoktu. Musaddık devrildi,
tutuklandı, “vatana ihanetle” suçlanıp yargılandı ve ömrünün son yıllarını ev
hapsinde geçirdi.


Bu noktada, 15 Temmuz darbe girişimi
bastırıldıktan sonra halkı günlerce sokaklarda kalmaya devam etmesini söyleyen
Tayyip Erdoğan’ın tarihten bir ders almış olduğunu söylemek mümkün.


1953 darbesi derin ve kalıcı bir miras
bıraktı. Şah, Musaddık’ı yok etmişti, ama onun -birçok yönden diğer büyük
çağdaş ulusal kahramanları, Gandhi, Nasır ve Sukamo’yu andıran- gizemli gücü
bir daha onun yakasına bırakmayacaktı. Darbe, monarşinin meşruiyetini ciddi
anlamda sarsmıştı, hele de cumhuriyetçiliğin alıp başını gittiği bir çağda. Bu
darbe Şahı İngilizlerle, Anglo-Iranian Oil Company ile ve emperyalist güçlerle
özdeşleştirmişti. Aynı zamanda ordu da aynı emperyalist güçlerle, özellikle CIA
ve MI6 ile bir tutulmaktaydı. Amerikalılar da Britanya’nın fırçasıyla
karalanmıştı; İranlıların gözünde başlıca emperyalist güç artık yalnızca Britanya
değildi, onunla işbirliği yapan Amerika da düşmandı şimdi. Darbe, Ulusal
Cephe’yi ve Tudeh Partisi’ni mahvetmişti. İkisi de toplu tutuklanmalar,
örgütlerinin yıkılması, hatta liderlerinin idam edilmesiyle karşı karşıyaydı.
Bu yıkım, sonunda dinci hareketin doğmasına zemin oluşturdu. Diğer bir deyişle,
darbe milliyetçilik, sosyalizm ve liberalizmin yerine İslam
“köktendinciliğinin” konmasına yardım etmişti. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik,
tarafsızlık ve sosyalizm çağında Pehlevi monarşisi ayrılmaz ve kaçınılmaz bir
biçimde emperyalizm, çokuluslu kapitalizm ve Batıyla yakınlaşma anlamına
geliyordu. Nitekim 1979
İran İslam Devrimi
’nin asıl köklerinin 1953 yılına uzandığı pekâlâ
savunulabilir.


İyice yıpranan Anglo-Iranian Oil Company
adını British Petroleum (BP) olarak değiştirse de artık gelirini zorunlu olarak
İran halkıyla daha fazla bölüşmek zorunda kalacaktı.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER