Kazım Keskin : İngiltere’nin Avrupa’daki
Gelişmeleri “Okuma” Güçlüğü

kkeskin@setav.org

Global siyasette uzun zamandır bir tıkanma hali yaşayan
sol ve muhafazakar liberal perspektifli anlayışlar, İkinci Dünya Savaşı’nın
ardından dönüşümlü olarak sahip oldukları iktidarın sonlarına geldiklerini
büyük oranda idrak etmiş görünüyor. Bu çevreler 2008 ekonomik krizi ile 2015
mülteci krizinin Kıta Avrupası’nı vurması karşısında temsilcisi iddiasında
oldukları halklara güven duygusu aşılamayı başaramadılar. Bunun yanı sıra söz
konusu güvensizlik halinin bir de DEAŞ terörü nedeniyle halklarda bir panik
havasına dönüşmesi karşısında çaresizlik duygusuna kapıldılar. Onlardaki bu
zaaf halini değerlendiren ve tarihsel olarak en iyi “güvenlik” odaklı çözümlere
sahip olduklarını iddia eden aşırı sağcılar da Avrupa’da uzun zamandır cari
olan sistemi “anahtar teslim” devralmak için hazırlanıyorlar.

Avrupa genelinde seyreden bu gelişmeler karşısında yeniden
bir toparlanma sürecine giren ve kartları tekrardan karan sol liberal çevreler,
görünürdeki tehlikeyi muhafazakar liberallerin de katkılarıyla önce Avusturya,
ardından Fransa’da ciddi siyaset mühendislikleri aracılığıyla savuşturmayı
şimdilik başarmış görünmekteler.

May, Brexit’i Yanlış Değerlendirdi

Kendisine olan aşırı güvenin de etkisiyle Kıta
Avrupası’ndaki mevkidaşlarından farklı bir tutum izlemek isteyen İngiltere
Başbakanı Theresa May’in iki stratejik hata yaptığı görülüyor. Birincisi
“Brexit” gibi İngiliz toplumunu tam manasıyla ortadan ikiye bölen bir temanın,
seçmenlerin gündeminden büyük oranda çıkmasıdır. Diğeri de aşırı sağcı jargonun
baskısının azaldığı bir ortamda kolay kazanılabilecek bir seçim öngörmesidir.
Onu bu düşünceye iten bir başka veri de hemen hemen bütün kamuoyu
yoklamalarında rakibi İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn’in açık ara önünde
olması ve aşırı sağcı UKIP’in görece zayıf olarak görünmesiydi.

May’in yapmış olduğu değerlendirme hatası Brexit
referandumunun anlamının, İngiliz halkı için son tahlilde bir güvenlik meselesi
olduğu gerçeğidir. Halk için Brexit her ne kadar içinde ekonomik kaygıları
barındırsa da İngiliz olmayan her şeye karşı bir güvenlik ihtiyacının
giderilmesi anlamında olup bu durum sadece UKIP’in varlığına bağlı bir süreç
değildir.

Özellikle Brexit referandumu sürecinde -aşırı sağcıların
yanı sıra aralarında May’in partisinin de olduğu- sağından soluna bütün siyasi
çevrelerin Türkiye, mülteciler ve Müslümanların ötekileştirildikleri bir dil
kullanmaları İngiliz halkında zaten var olan korkuları tetikledi ve Brexit’te
belirleyici oldu.

Brexit kararının çıkmasının ardından özellikle UKIP lideri
Nikel Farage öncülüğünde İngiliz halkına sunulan jargon paradoksal bir şekilde
zafere ulaşmasını müteakip zayıflama emareleri göstermeye başlamışken, yeni
dile alıştırılan halkın güvenlik kaygıları erken genel seçimlerin hemen
öncesinde DEAŞ’ın Manchester saldırısı ile daha da arttı. Bu ortamda Theresa
May liderliğindeki İngiliz hükümeti halkı yatıştırmak ve güvenlik temasının
seçimlerde olduğu gibi ana konu haline gelmemesi için gerekli görüldüğünde
“insan hakları ile ilgili yasalarda değişikliğe gidilebileceği” şeklinde bir
açıklama yaptı. Bu açıklama May’in hesapladığının tersine halkta bir yatışma
duygusundan daha çok panik havasına neden oldu.

Sistemden Bağımsız Olma Kurgusu

Theresa May’in yaptığı ikinci temel hata ise kendilerinden
önce bazı Avrupalı siyasetçiler tarafından denenmiş ve başarılı olduğu
kanıtlanmış uygulamaları göz ardı etmiş olmasıdır. Avrupa siyasetinde sistemi
temsil eden güçlerin, gelen aşırı sağ dalga karşısında bir son manevra olarak
görülmesi gereken “bağımsız” ve sistemden beri olma kurgusunun işe yarar olduğu
ilk kez Avusturya Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde görülmüştü. Hatırlanacağı gibi
kıran kırana geçen bir seçim kampanyasının sonunda Yeşiller Partisi eski
başkanı Alexander Van der Bellen seçimlere kendi partisinin adayı olarak girmek
yerine “bağımsız” bir kimliğe sahip olduğunu vurgulamıştı. Bu hamle ile
seçmenleri “aşırı sağ ve karşıtları” ikileminde bırakarak kerhen de olsa
kendisine destek vermeye zorlamış olan Van der Bellen istediğini alarak
cumhurbaşkanı seçilebilmiştir. Söz konusu bağımsızlık kurgusunun bedelini
Avusturya devletinin kuruluşundan itibaren siyaseti yönlendiren iki parti olan
Avusturya Sosyal Demokrat Partisi (SPÖ) ile Avusturya Halk Partisi (ÖVP) ödemiş
ve seçimde adeta sahneden silinerek daha ilk turda adaylarını cumhurbaşkanı seçtirme
umudunu yitirmişlerdi.

Theresa May’den farklı olarak tüm dünyanın gözü önünde
cereyan eden bu kurgudan ilham almayı başaran bir başka Avrupalı siyasetçi de
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron olmuştur. Avusturya’daki süreçten daha
komplike olan Fransız usulü sosyal mühendislik, son tahlilde “sistemin devamı
için” sistemde yapmış olduğu radikal değişiklikler, Macron’a gerek
cumhurbaşkanlığı gerekse milletvekili seçimlerinde başarıyı getirmiştir. Adeta
şapkadan tavşan çıkarırcasına piyasaya sürülen Macron, yaptığı hamlelerle
Fransız siyasal sisteminin iki temel sacayağı olan Sosyalist Partisi (PS) ile
Cumhuriyetçiler’i (Les Républicains) kendi (sistem) lehine parçalamayı başardı.
Başkanlık seçimlerinde Le Pen karşısında ikinci tura kalma şansı Macron’dan daha
fazla olan Cumhuriyetçiler’in adayı François Fillon’un adeta bir üst akıl
projesi olarak nitelendirilebilecek biçimde devre dışı bırakılması ve
böylelikle Macron’a alan açılması siyasetin normal seyrinde izleyebileceğimiz
bir gelişme olarak görülmemelidir. Böylelikle Fransa’da ilk denemesi başkanlık
seçimlerinde yapılan ve Avusturya’daki ilk örneğinde olduğu gibi başarıya
ulaşan bu kurgunun halk nezdinde büyük bir oranda olumlu karşılık bulduğunu
görmüş olduk. İlerleyen süreçte halkın teveccühünün milletvekili seçimlerinde
de devam ettiğine dolayısıyla hiç alışık olunmayan bir şekilde henüz bir
partisi bile olmayan Macron’un büyük bir güce ulaştığına şahitlik ettik.

İşte önünde Avusturya ve Fransa örnekleri gibi denenmiş ve
başarıya ulaşmış şablonlar dururken Theresa May’in erken seçim kararı alması,
hem partisi içinde zaten oturmamış olan konumunu iyice sorgulanır hale getirdi
hem AB ile yapılacak Brexit görüşmeleri öncesi ülkesinin elini zayıflattı.
Ayrıca ülke siyasetinin ulusal ve uluslararası krizler karşısındaki
kırılganlığını artırdı.

Seçimler öncesinde tam da sözü edilen bu alanlarda
güçlenme umudunu dillendiren May’in elde etmek istediğinin tam tersi bir
sonuçla karşılaşarak kişisel kariyerinin zarar görmesinden daha önemlisi,
İngiltere’nin uluslararası ilişkilerde Brexit sonrasında alacağı yeni konumdur.
İkinci Dünya Savaşı’nı takiben ABD’ye kaptırdığı liderlik rolü nedeniyle
uluslararası meselelerde genelde bu ülkenin dümen suyunda giden İngiltere’nin
Brexit’le birlikte AB’den bağımsız hareket etme kabiliyetini artıracağı
aşikarsa da aynı açıklıkla Brüksel gibi bir dengeleyici unsurdan yoksun kalarak
Washington’a olan bağımlılığının artacağını da söyleyebiliriz. İngiltere’ye
“junior partnerlik” rolü biçen bu anlayışın en belirgin uygulamasını ABD’nin
2003 yılındaki Irak işgaline Tony Blair hükümetinin destek çıkmasında
görmüştük.




























Öte yandan uluslararası boyutu olan ve Müslümanları daha
çok ilgilendiren bir başka gelişme ise Theresa May’in Manchester’da
gerçekleştirilen ve DEAŞ tarafından üstlenilen terör saldırısı sonrası “insan
hakları ile ilgili yasalarda değişikliğe gidilebileceği” şeklinde açıklama
yapmasıdır. Ayrıca seçim sonrasında hükümeti kurmak için ihtiyaç duyduğu
milletvekili sayısına ulaşmak için üyelerinin büyük çoğunluğu Hristiyan Evanjelistlerden
oluşan aşırı sağcı parti Demokratik Birlik Partisi (DUP) ile ortaklık kurmak
istemesidir. Söz konusu hamleleri bundan sonra İngiliz siyasetinde global 28
Şubat ile uyumun artırılarak sürdürüleceğini gösteren işaretler olarak okumamız
ve buna karşı önleyici tedbirler hakkında düşünce üretmemiz gerekmektedir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet