Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ
İLE YÜZLEŞME : 1997 KYOTO’DAN, 2016 PARİS’E VE GELECEĞE …


Günümüz
dünyasında, insanoğlu ve diğer canlıların yaşamını olumsuz etkileyen birçok
faktör artış göstermektedir. Bu faktörler içerisinde, özellikle küresel iklim
değişikliğinin tezahürü; tarım alanlarının daralması, kuraklık, çölleşme,
seller ve kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığı etkisinde artış,
okyanus ve deniz suyu seviyelerinde yükselme, okyanusların asit oranlarında
artış ve buzulların erimesi gibi etkenler olarak vurgulanabilir. Bu etkenler
sonucunda, bitkiler, hayvanlar ve ekosistemin yanı sıra insanoğlunun geleceği
de risk altındadır. Ayrıca bu etkenlerin neticesinde her yıl artan göç dalgası
da cabası. Bir yandan iklim değişikliği yağmur dönemlerini düzensizleştirip,
kuraklığın artmasına neden olurken, diğer yandan da hızla büyüyen nüfusun gıda
ihtiyacını da artıyor. Küresel ısınma ve iklim değişikliği dünyadaki gıda
krizinin de tetikleyicisidir.


BM Gıda Tarım
Örgütü (FAO) ve Save The Children (İnsani Yardım Kuruluşu) raporlarında, bir
milyarın üstünde insanın açlık çektiği ve yetersiz beslenenlerin sayısının her
geçen gün artığı belirtilmektedir. Keza bunun içerisine temiz, kullanılabilir
ve içilebilir su kaynaklarının da hızla azalmasını kattığımızda, vaziyetin
fiyaskosu ortaya çıkmaktır. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yayınlanan
“2030 Dünya Su Raporu”nda da küresel iklim değişikliğinin sadece doğal
afetlerle yetinmeyeceği, iklim değişikliği sebebiyle yağışların düzensizleşmesi
ve yeraltı su kaynaklarının gittikçe azalması gibi sebeplerin dünyada yaşanacak
su kıtlığının en büyük nedenleri arasında yer aldığı vurgulanmaktadır. 2030
yılında dünya % 40 oranında bir su kıtlığı ile karşı karşıya kalacaktır. Bu da,
dünyamızdaki gıda ve su krizlerinin derinleşmesini tetikleyecek, aynı zamanda
yeni savaşların müsebbibi olacaktır. Aslında şu anda Orta Doğu jeopolitiğindeki
güç savaşları her ne kadar petrol ve türevleri üzerine yapılıyor gibi gözükse
bile, asli amaçlardan biride Yukarı ve Aşağı Mezopotamya’daki su havzalarına
sahip olmaktır.


Sanayi Devrimi
ile birlikte kitlesel tüketime yönelik malların üretimi için makineler ve diğer
araçlar geliştirilince, çevre üzerindeki zararlı etkiler de artmaya başladı.
Çoğu kolonilerden getirilen ucuz doğal kaynaklar ve hammaddeler, Avrupa’da
imalat sanayisinin gelişimini teşvik ediyordu. Bunun sonucunda, Avrupa’da hava,
su ve toprak kirliliği bölgesel boyuttan çıkıp bütün kıtaya yayıldı. 19.
yüzyılın sonunda petrolle çalışan makinelere geçilmesiyle, kömür ve buhar
yerine petrole dayalı bir sanayi gelişmeye başladı. Çünkü petrol bol ve ucuzdu.
Devletler, çevre ile bu mesele kendilerine zarar verdiği ölçüde
ilgileniyorlardı. Bu problemler, sorunların küresel bir boyut kazandığı
1960’lara kadar tam olarak anlaşılamadı. 1972 yılında, İsveç’in başkenti
Stockholm’de bir Beşeri Çevre Konferansı toplandı. Konferansta Birleşmiş
Milletler Çevre Programı (UNEP) tesis edildi. 1980 yılında, ABD Başkanı Jimmy
Carter, “Küresel 2000 Raporu“nu hazırlattı. Bu
raporda, nüfus artışının doğal kaynakların tüketilmesi ve ormanların yok
edilmesi eğiliminin, hava ve su kirliliğinin ve çeşitli türlerin yok olmasının
devam edeceği öngörülüyordu. Bu rapora karşı, iki yıl sonra, Julian Simon ve
Herman Kahn, daha az karamsar olan “Kaynak
Zengini Dünya: Küresel 2000’e Cevap
” adlı bir rapor
yayımladılar. Bu arada, Biyoloji Profesörü Garrett Hardin, “Ortak Mal Trajedisi” kavramını
ortaya attı. Ona göre, dünyanın kaynakları sınırlıydı ve aşırı kullanım
sonucunda bitecekti. İnsanoğlu, dünyanın kaynakları üzerindeki etkilerini
dikkate almadan, mümkün olduğunca çok üretim yapmaya yönelmişti artık. Bu
trajedinin örneği ise, küresel ısınma ve okyanuslara dökülen zehirli atıklardı.


1980’lerde
petrol arzının artması ve petrol fiyatlarının düşmesi ya da sabit kalması
sebebiyle kaynak kıtlığı ve çevre problemleri konularına ilgi epeyce zayıfladı.
Ancak ABD ve Kanada arasındaki asit yağmuru tartışması, Sovyetler Sosyalist
Cumhuriyetler Birliği’ndeki (SSCB) Çernobil nükleer tesislerindeki kaza, Afrika
ve ABD’deki kuraklıklar ve ozon tabakasının delinmesi gibi olaylar çevre
problemlerine olan ilgiyi tekrar canlandırdı. 1987 yılında UNEP, “Ortak Geleceğimiz başlıklı bir raporla
çevre ve gelişmekte olan ülkelerin hayatta kalma mücadelesi arasındaki ilişkiyi
ön plana çıkardı. Çevre meseleleriyle ilgili çok taraflı çabalar, 1992 yılında
Rio de Janeiro’da toplanan “Dünya
Zirvesi
 ile
su yüzüne çıktı. Çok sayıdaki ülke ve uluslararası organizasyondan
temsilcilerin bu zirvede ilgisi sürdürülebilir kalkınma üzerinde yoğunlaştı.
Rio zirvesinde, ayrıca, sera etkisini azaltmayı hedefleyen bir “İklim Antlaşması” ile
biyolojik çeşitlilik konusunda bir antlaşma ortaya konmuş oldu. Bu sırada,
ABD’nin çevre meselelerinin çözümüne katkı yapma konusunda fazla istekli
olmadığı dikkat çekti.


Birleşmiş
Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS), iklim değişikliğiyle
mücadelede ileriye dönük temel bir adım teşkil etmiştir. Bununla birlikte, sera
gazı emisyonlarının küresel ölçekte artmaya devam etmesi ve iklim
değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderek daha fazla hissedilir olması
üzerine, gelişmiş ülkelerin bağlayıcı yükümlülükler üstlenmeleri için BMİDÇS’ye
taraf ülkeler mevcut sözleşmenin niteliğini güçlendirmek amacıyla, Kyoto Protokolü’nü
(KP) müzakere etmeye başlamışlardır. İki buçuk yıla yakın süren müzakereler
sonucunda ise, 1997 yılında, 191 ülkeden 2.ooo temsilcinin toplandığı 3.
Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. Bu protokol, sanayileşmiş ülkelerin
sera gazları emisyonunu 2012 yılına kadar üçte birden daha fazla oranda
azaltmasını gerektirmekteydi. Bu gazların küresel ısınmaya yol açtığına
inanılmaktaydı. Fosil yakıtların yakılması, çimento üretimi gibi faaliyetler
sonucu ortaya çıkan karbondioksit, bu gazlar içinde en geniş etkiye sahip
olanıdır. Bill Clinton yönetimi tarafından temsil edilen ABD, 1998 yılında
protokolü imzaladı. Ancak ABD Senatosu, ABD ve diğer gelişmiş ülkelere
uygulanan kısıtlamalar gelişmekte olan ülkelere de uygulanmadıkça protokolü
onaylamayacağını ilan etti.


Clinton
yönetiminin yerine gelen George W. Bush yönetimi, 2001 yılında ABD’yi Kyoto
Antlaşması’ndan çekti. Bush yönetimi, antlaşmanın ABD’ye 400 milyar dolara ve
4,9 milyon istihdama mal olacağını iddia ediyordu. Yine yönetimin iddiasına
göre, bu gazların salınımının küresel ısınmaya yol açtığı ya da küresel
ısınmanın ciddi bir problem olduğu yolunda yeterli delil yoktu. 2000 yılında,
Hollanda’nın Hague kentinde ve Almanya’nın Bonn kentinde yapılan bir dizi
toplantının ardından, ABD, AB, Kanada, Rusya ve Avustralya gibi devletler
arasında, karbon alıcı olarak adlandırılan ormanlar, okyanuslar gibi doğal
varlıkların kullanılması konularında tartışmalar yaşandı. Bu kaynaklar,
havadaki karbondioksiti emerek ABD gibi ülkelere fosil yakıtların kullanımını
azaltmaktan kaçınma fırsatı veriyordu. ABD, ayrıca, ortaya atılan çözüm
önerilerinin ABD endüstrisi üzerinde doğuracağı etkilerden endişe duyuyordu.
Böylece bu toplantılar dişe dokunur bir antlaşmaya varılamadan sona erdi.
Rusya, nihayet 2005 yılında Kyoto Protokolü’nü imzaladı ve aynı yılın Kasım
ayında Kanada’nın Montreal kentinde 180 ülke Kyoto’da oluşturulan hedeflerin
nasıl hayata geçirileceğini tartışmak üzere toplandı. Bazı ilerlemeler
kaydedilmekle birlikte, kimi ülkelerin antlaşma şartlarına uyma istek ve
kabiliyetinde azalma olduğu görüldü. 2020 sonrası iklim değişikliği rejiminin
çerçevesini oluşturan Paris Antlaşması, 2015 yılında Paris’te düzenlenen BMİDÇS
21. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. Antlaşma, 5 Ekim 2016 itibariyle,
küresel sera gazı emisyonlarının % 55’ini oluşturan en az 55 tarafın antlaşmayı
onaylaması koşulunun karşılanması sonucunda, 4 Kasım 2016 itibariyle yürürlüğe
girmiştir.


ABD Başkanı
Donald Trump’ın seçim kampanyasında verdiği sözlerden biri olan Paris İklim
Antlaşması’ndan çekilme kararını imzalaması ile dünya yeni bir kriz ile daha
yüzleşmek zorunda kaldı. Trump’ın bu kararı vermesiyle, Paris Antlaşması’nda
belirlenen küresel sıcaklık artışı 2 santigrat derecenin altında tutma
hedefinin yerine getirilmesini zorlaştıracağını söylemek mümkündür. Ne var ki,
Trump’a rağmen, ABD’de hükümetin dışında çok uluslu büyük şirketler
(uluslararası işletmeler), bankalar, yerel otoriteler, STK’lar ve topluluklar
gibi farklı unsurların iklim değişikliği konusunda elini taşın altına koyduğunu
belirtmekte yarar var. Aslında bu hareket bizlere “liderliğin doğası”nın da
değiştiğini gösteriyor. Trump çekileceğini açıkladığında, ABD’de “Hükümet olarak çekilebilirsiniz, ama
biz hala varız”
 diyen bir hareket başladı. Bu hareketin Trump
yönetimine mesajı netti: Ne istersen yapabilirsin ama biz yurttaş olarak,
(dünyamız için) küresel hedefe bağlı kalmamız gerektiğine inanıyor ve karar
verdik! Bu, hükümetler arası bir şey olmaktan çıkıp, bir nevi “küresel vatandaşlık
meselesine dönüşüyor ve süreçte tamamen değişiyor. Geçtiğimiz günlerde dünyanın
sayılı petrol şirketlerinden olan Shell bile küresel iklim değişikliği
yaklaşımı konusunda hissedarlara meydan okumaktan çözüm aramaya yoluna
gideceğini ifade etti. Ancak, yatırımcılar petrol ve gaz firmalarının karbon
emisyonları konusunda daha fazla şeffaflık ve eylem sunmaları konusunda
ısrarlarını sürdürmekte kararlılar. Aynı şekilde, rakip petrol şirketi BP’nin
de hissedarları karbon ayak izi konusunda ısrar ediyorlar. Neticede, hem Shell,
hem de BP gibi devasa petrol şirketleri, hissedarların endişelerine kesinlikle
karşı çıkılmayacağı ve mevcut politikalarında çözüme gideceklerini
vurguladılar.


Sonuç olarak;
insanoğlu ve tüm canlılar için küresel iklim değişikliği ile yüzleşmenin zamanı
geldi geçiyor bile. ABD’den sonra Çin’in iklim değişikliği konusundaki “meşale
taşıyıcı” konumuna gelmesi de dikkat çekici bir durum! Çin’den dünyanın
diğer ülkelerine aşırı sermaye akışı olması ve bunların çoğunluğunun yüksek
karbonlu sektörlere gitmesi ise, işin en ilginç olan kısmıdır. ABD’nin
dengelemeden çıkması, Avrupa ülkelerinin devreye girme zorunluluğu doğuruyor ve
Avrupa ülkeleri de bu noktada devreye giriyorlar. Nasıl ki George W. Bush
yönetimi 2001 yılında ABD’yi Kyoto Antlaşması’ndan çekmek için mücadele
ettiyse, şimdi de Donald Trump yönetiminin Paris Antlaşması’ndan çekilme kararı
vermesi tesadüf olmadı. Yine bir Cumhuriyetçi Başkan ve politikasının devamı…
Aslında hem Amerika halkı, hem de dünyamız için ABD’de Başkanlığa bir
Cumhuriyetçi’nin gelmesi olumsuzluklar silsilesinin devamı gibi. Dünyada 2
santigrat derece ısınma, Trump ve zihniyetindekiler için bir anlam ifade
etmeyebilir. Ancak şu gerçeği gözler önüne seriyor: Afrika ya da Orta Doğu’nun
birçok yerinde kuraklık yaşanıyor. Bu bölgeler, küresel ısınmadan diğerlerinden
çok daha fazla etkilenecek. Bölge, zaten politik olarak çok karmaşık ve bu
sorunlara Doğu Akdeniz’in deniz seviyesindeki yükselişinin herhangi bir başka
bölgeye veya denize göre daha hızlı artacağını eklemek de mümkündür. Böylece,
Mısır ya da Lübnan gibi ülkelerde deniz seviyesindeki yükseliş kullanılabilir
tüm suların yüksek oranda tuzlanmasına yol açacaktır. Bu, tarımsal alanlar ve
insanoğlu için büyük bir sorun olacaktır. Ve tabii ki bölgedeki su mevcudiyeti,
her yerde yaşanan kar sorunu nedeniyle yoğun bir şekilde azalacaktır. Sudan,
Etiyopya ve Çad gibi birçok ülkede “iklim mültecileri” var olmakla
birlikte, bu süreçte muhtemelen daha da artacaktır. Küresel iklim değişikliği,
göç sorununun da müsebbibi oldu ve bunu muazzam şekilde arttırdı. Ezcümle;
insanların suları yok ise, su için savaşırlar ya da hareket ederler. Dünyamızı
daha yaşanılabilir kılmak insanoğlunun elinde. Bizden sonraki nesillere iyi bir
dünya bırakmak tüm insanoğlunun sorumluluğundadır. Başka bir dünyamız yok,
dünyamıza sahip çıkalım!


Güney Ferhat BATI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış