İSTİHBARAT TEÇHİZATI VE YÖNTEMLERİ & GÜVENLİK & GÜVENLİK TEKNOLOJİLERİ & CASUSLAR & ESPİYONAJ – KONTR-ESPİYONAJ


TÜRK GÜVENLİK KONSEPTİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ : NATO
MU? ŞANGHAY MI ?

KAYNAK : http://dikmecionur.blogspot.com.tr/2016/12/turk-guvenlik-konseptine-elestirel-bir.html?m=1

Nato ve Şanghay’ın varlık sebeplerini anlayabilmek , Türkiye’nin Nato’ya
dahiliyeti, beklentileri ve varmak istediği yeri irdeleyebilmek için için o
devirlerin siyasi gruplaşmaları, ideolojik akımları yani hakim politik ve
sosyolojik siyasal konjontorel durumlarını tahlil etmek gerekir. Türkiye, Nato’ya
neden ihtiyaç duydu? Nato neden kuruldu? Dünya’da antikomünizmin  üç
evresi vardı. Bunlardan birincisi Ekim 1917 Devrimine tepki ile başlayan evre,
ikincisi Hitler ve Mussoloni’nin hüküm sürdüğü baskıcı, otoriter, faşist ve
nazist dönemdeki özgürlükleri kısıtlayıcı dönem üçüncüsü ise İkinci Dünya
Savaşının noktalanması sonucunda başlayan ve Soğuk Savaş olarak adlandırılan
dönemdir.İlkinde Rus Devrimi ve iç savaşına İtilaf Devletleri de doğrudan
müdahalede bulunmuş ve devrim karşıtı tutum izlemişlerdir. Bunun sebepleri
arasında Çarlığı savaşta tutmak ve Almanya’yı zorlamanın yanında Kafkasya’da ki
zengin petrol yataklarının varlığı gösterilmektedir. Çünkü Rus Devrimi ile
hemen petrol millileştirilmiş ve yabancı petrol şirketlerinin imtiyazları ise
kaldırılmıştır. Antikmonizmin ikinci evresinde devleti kutsayan ve siyasi
mekanizmanın herşeyi telakki eden faşizm ve soy üstünlüğüne dayanan nasyonal
sosyalist sistemler bazı etnik gruplar ve özellikle komünizmi tehdit olarak
algılamış ve sert tedbirler uygulamışlardır. Çünkü fabrikalaşma oranı yüksek bu
ülkelerde işçi sayısıda artış göstermiş Sovyetlerin etkisi işçiler üzerinde
sendikalaşma, grev, iş bırakma gibi neticeleri doğurduğundan yönetimler ile
yıldızları barışmamıştır.



Antikomünist üçüncü evre ise İkinci Dünya Savaşı bitimine denk
düşmektedir.   1946 yılında Churchill’in “Avrupa’ya demir perde
indi” beyanatı belkide bu Soğuk Savaşın başlangıcıydı. Bunu destekler
nitelikte 1947’de Amerikan dış politikası adeta komünizme savaş açtı ve Türkiye
ile Yunanistan’a maddi yardım içeren Truman Doktrini ilan edildi. Versailles
düzeninden yana Abd ile bu düzene karşı olan Sovyetler Birliği arasındaki
ayrılığın ilk ciddi göstergesi Truman Doktriniydi. 1948 yılında Abd Dışişleri
Bakanı George Marshal Avrupa’nın ekonomik kalkınmasıyla alakalı bir plan
tasarladı. Bu plan dört yılı kapsamak suretiyle Avrupa’nın bir nevi yeniden
inşaası demekti. Sovyetler Birliği, Marshall Planı’nı Truman Doktrini’nin
pratikte uygulanması olarak tanımladığından buna açıkça cephe aldı, Doğu Avrupa
ülkelerinin katılmaması için baskıda bulunarak Dünya’daki gruplaşmanın
keskinleştiğinin sinyallerini vermiş oldu. Şubat 1948 Prag darbesi neticesinde
Çekoslovakya Sovyet nüfuzu altına girdi. Buna Batı’nın tepkisi gecikmedi ve
Belçika, Fransa, Lüksemburg, Hollanda, İngiltere; Brüksel Antlaşmasını
imzaladılar. Bu antlaşma bir nevi Nato’nun çekirdeği hüviyetindedir.
Antlaşma’nın 4. Maddesi Antlaşmaya taraf devletlerden birinin saldırıya
uğraması durumunda antlaşmaya imza atmış diğer devletlerin yardım edeceği
hükmünü içerir ki bir müddet sonra hayata geçecek olan Nato’nun meşhur 5.
Maddeside bu tip bir içeriktedir. Nitekim 4 Nisan 1949’da Kuzey Atlantik
Antlaşması imzalanarak Nato hayata geçirilmişti. Sovyetler Birliği ise 1955
tarihinde Nato’nun bir nevi Doğu Kanadı karşılığı olan Varşova Paktını ilan
ettiğinde Dünyada’ki gruplaşmanın daha keskin ve sancılı olacağı düşünülüyordu.
Fakat bu Paktın asıl işlevinin Nato’ya tam manasıyla bir rakip yaratmak
olmadığı uygulamalarından anlaşıldı. Zira Tito’nun Yugoslavya’ya kazandırdığı
Milliyetçi duruş Sovyetler nezdinde bir tehdit olarak görülmüş ve deyim
yerindeyse bu tip ”asilerin” yeniden türememesi için Sovyetler Birliği’nin
bölgedeki istikrarı ve denetimi Varşova Paktı ile sağlanacak ve Macar ve Çek
ayaklanmalarının kontrol edilmesinde kullanılacaktı. 1989’dan itibaren önemini
neredeyse tamamen kaybeden pakt 1 Nisan 1991’de ise resmi olarak dağılmış oldu
.


Türkiye’de ise Rus karşıtlığı yani daha bilindik tabirle anti moskofçuluk
Osmanlı Devleti zamanından Cumhuriyet dönemine intikal etmiş zihinsel ve
algısal bir mirastır. Özellikle 1877-1878 daha popüler adıyla 93 Harbi
neticesinde yaşanan Rus yenilgisi ve Rusların yeşilköy önlerine kadar ilerleyiş
göstermeleri devrin edebi ve siyasi yayınlarınada intikal etmiş 93 Harbi
açlığın ve sefaletin hudutsuz yaşandığı bir felaket olarak hatırlanacakken
bütün bunlara sebep Rusya ise korkunç bir canavara dönüşecektir. Aslında bu
psikoloji o dönem için çok normaldir fakat özellikle Ekim 1917 Sovyet Devrimi
sonrasında Türk Kurtuluş Savaşınında başlamasıyla ortaya çıkan yakınlaşma
sonrasında duruldu 1945’te Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak talebi
neticesinde anti moskofçuluk yeniden yapılandırıldı ve bu sefer anti moskof
devrinde hakim şartlarına göre anti komünist olarak tanımlanmaya
başladı.   Batılılaşma kavramını yanlış anlayan, Komünizm Sosyalizm
gibi kavramları ise yeterli entelektüel birikimi müsait sayıda bulunmayan
politik ve siyaset bilimci figürlere sahip olması sebebiyle tamamiyle sığ ve
basit bir tanım üzerinden yalnızca dinsizlik, milliyetsizlik ve bilumum
olumsuzluk olarak algılayan ülke olarak Türkiye kendisini Batı bloğuna ait
gördü ve doğal olarak Batı nezdinde oluşturulacak paktlara taraftarlığı söz
konusuydu. Tabi bunun çok partili hayata geçilme isteğiylede bağı olabilir.
Çünkü Türkiye’de artık iptidaide olsa kapitalist sınıf oluşmuş, Tek Partinin
bazı yöneticilerinin ve bürokratlarının keyfi uygulamaları neticesinde
kitlelerde yılgınlık, farklı arayış ve istekler ile çok partili hayatın ancak Batı
demokrasileri örnek alınarak uygulanabileceği algısı yerleşmiş önce Türk Lirası
devüle edilmiş hemen sonra Uluslararası Para Fonu/IMF’ye dahil olunmuş yani
Batı ile angaje bir siyasi seyir izleneceğine artık karar verilmiştir. Ağır bir
cihan harbi ve Kurtuluş Savaşı geçiren genç Türkiye’nin ordusu son derece
vatansever ve disiplinli olmasına rağmen teçhizat bakımından oldukça
yetersizdi. Batı ile ittifak ve Batı paktına kabul edilebilme neticesi bu
eksikliğinde tamamlanmasında yardımcı olacaktı.


Bu gelişmeler yaşanırken Batı, Türkiye’yi askeri pakta dahil etmekte pek
istekli değildi . Türkiye için düşünülen başta küçük katılımlı bölgesel bir
pakttı. Paktın komuta kademesi yabancı komutan ve nezaretindeki ekipte
bulunacaktı. Daha sonra bir Akdeniz birlikteliğide gündeme getirilmiş
1940’ların sonuna doğru coğrafi konumu sebebiyle özellikle istihbari konuda
Sovyetlerden temin edilecek istihbaratın üçte birinin Türkiye’ce
karşılanabileceği ihtimali Nato’nun ilgisini çekmiştir. Kore savaşına Bakanlar
Kurulunun bile tamamının malumatı bulunmadığı halde asker göndererek aktif
katılım sağlandı ve böylelikle istekli ve sadık bir müttefik profili gayet
başarılı çizildi. 1952’de Nato’ya resmi dahiliyet zamanla Türk Askeri
Talimnamelerinin bile Abd’den tercümesi ve kontrolü çokta mümkün olmayan
yabancı üsler meselesini doğurdu. Küçük bir örnek vermek gerekirse
talimnamelerde bahsedilen Hava İndirme Tümeni ve Zırhlı Tümen o zamanlarda Türk
Ordusu sistemi içerisinde bulunmamaktaydı. Yani talimnameler Türk Ordu sistemi göz
önünde bulundurmadan yalnızca tercüme edilerek kazandırılmıştı. Askeri
yardımlar ve modernizasyon için Türkiye’ye gelen Abd’li askeri personel sayısı
ise yalnızca birkaç yılda 459’u buldu. Tabi bu gelişmeler bazı kesimler
tarafından zaruri hatta mecburi telakki ediliyordu. Çünkü Türkiye Sovyetler
Birliği’ne konum olarak çok yakındı Sovyetlerin kalabalık ve ileri teçhizatlı
ordusu ile başa çıkabilmek veya hiç değilse direniş gösterebilmek için Amerikan
yardımları ve yol göstericiliği doğrultusunda askeri modernizasyon gerekliydi.
Meselenin ideolojik boyutuncada farklı dinden olmasına rağmen Abd Tanrı tanımaz
bir ülke değildi ve bu durum Türkiye ile benzer bir özellik demekti.


Bazı kesimlere göre ise Abd Türkiye’yi kendi küçük uydusu haline getiriyordu.
Türkiye’nin bağımsızlığı muazzam derecede zedelenmiş olmakla birlikte ilişkiler
gözden geçirilmeli hatta Türkiye Nato üyeliğini sonlandırmalıydı. Bütün bu
tartışmalar yaşanırken 1960 yılından itibaren bütün askeri darbeler,
kalkışmalar ve provokatif eylemler öncelikle sol günümüzde ise çoğu cenah
tarafından Nato’nun icadı kabul edildi ve Nato üyeliği en şiddetli biçimde
günümüzde muhafazakar milliyetçi gruplarcada sorgulanmaya başlandı. Şanghay
dahiliyet ihtimali gündeme getirildi ve son günlerde de sıkça tartışılır oldu.
Şanghay Nato’ya karşı bir alternatif olabilir mi ?




Şanghay cephesi Türkiye’nin birliğe tam manasıyla kabulünün Nato üyeliğini
sonlandırılmasıyla mümkün olabileceği görüşündeler.  Nato’dan ayrılmak
bağımsızlık kabul ediliyorsa Şanghay’ın Türkiye’nin pakt tercihi ile alakalı
müstakil kararı ve bu karar hakkında Şanghay’ca bir hüküm belirlenmesi yine
Türkiye’nin bağımsızlığını zedelemek manasına gelebilir. Evet, bir birliğin
birtakım istekleri ve istekleri neticesinde üye kabulü söz konusu olabilir
fakat Türkiye’nin bir askeri pakt ile alakalı tercihinede engel olunması
Türkiye’nin dış politika tercihine belli oranda etki etmektir. Türkiye tam
manasıyla Nato üyeliğini sonlandırsa ve Şanghay birliğinin resmi üyesi olsa
muhtemelen bu seferde Türkiye’de açılmaya başlayan Şanghay üsleri ve Türk
Genelkurmay’ı üzerindeki Şanghay’lı subayların denetimi tesis edilecektir. Bu
tarihten sonrada herhangi bir askeri kalkışma, darbe veya provokatif eylemler
artık Şanghay mamulü olarak kabul edilir.


Türkiye’nin Uluslararası Pakt tercihi son derece rasyonel olmak zorundadır.
Nato Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkmıştır fakat Sovyetler Bitliğinin
dağılmasından sonra 1991 Roma zirvesiyle kurumsal yapılandırmasını yeniden
gözden geçirmiştir. Günümüze değin yalnızca askeri değil siyasi ve ekonomik
komiteleride bünyesinde barındıran Nato artık kadın çocuk hakları, enerji
güvenliği ve paramiliter gruplar gibi sorunlarada eğilmektedir. 2002 Prag
zirvesi Nato’ya üye olmayan üyelerle daha küresel alanlarda görev tasarlanmasına
ekonomik ve siyasi araçların kullanımında yüksek bir varlık görsterilmesinin
yakalanmasına imza atılırken, 2012 Chicago zirvesinde değinilen konular
arasında kadına şiddet ve çocukların korunması gibi siyasi dialoğa önem verilen
başlıkların bulunması bakımından dikkat çekicidir. Nato’nun tarihsel gelişimi
içerisinde yer alan;  Barış İçin Ortaklık, Akdeniz Diyaloğu, İstanbul
İşbirliği Girişimi gibi projelerle üyeleri dışında Balkanlar, Ortadoğu ve Kuzey
Afrika ülkeleriyle gerçektende etkin ilişkileri kurmayı bilmiştir. Gözden kaçan
başka bir hususta  Batı Ukrayna’da kısa süre evvel gerçekleştirilen
anayasa değişikliğidir. Bu değişiklikle askeri paktlara üye olmama maddesini
kaldıran Batı Ukrayna bir anlamda aktif tarafsızlığını rafa kaldırmış olurken
ilerisi için Nato üyeliğine göz kırpmıştır. Batı Ukrayna akabinde Nato,
Gürcistan ve Azerbaycan’ı da şemsiyesi altında toplayarak varlığını ve etkisini
artırarak devam ettirmek istemektedir.


Şanghay ise istikbal vaad eden ülkelerin oluşturduğu genç bir birliktir. 1996
yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan tarafından komşu
devletler arasında ortaya çıkması muhtemel sınır sorunlarını ve daha ziyade
içeriye dönük güvenlik kaygılarını asgari düzeye indirgeyebilmek için hayata
geçirilmiştir. Kısa sürede üye sayısı ve faaliyetlerini arttırmış;
Özbekistan’ın üyeliği akabinde Pakistan, Hindistan, Moğolistan, İran ve
Afganistan gözlemci statüsü ile birlikte yer almıştır. Singapur ve Beyaz
Rusya’nın da örgütün ilk dialog ortakları olarak kabul edilmelerinden sonra
2001’den itibaren Dışişleri, Savunma, Ulaştırma Bakanlıkları arasında düzenli
toplantı mekanizmalarının kurulduğu bir yapı haline gelerek verimliliğini
arttırmıştır. Ağırlıklı olarak bölgesel iç güvenlik kaygıları neticesinde
hayata geçen birliğin seyri uluslararası alanda yükselen etkinliği ile çok
boyutlu minvale evrilmiştir. Birleşmiş Milletler’de 2004 yılında gözlemci
statüsü elde edilmiş, 2010 yılında BM işbirliği antlaşması imzalanmış; ASEAN ve
Kollektif Güvenlik Anlaşması örgütü ile karşılıklı mutabakat anlaşmaları
imzalanmıştır. Öte yandan diplomasi, ekonomi ve kültür alanında işbirliğinide
hedefleyen Şanghay’ın bu misyonu Abd’nin Asya ve Uzak Doğu çıkarlarını
sınırlamaya başlamış ve Yeni Bir Varşova Paktı doğdu teorileri oluşturulmuştur.
Bu teori tartışıladursun 2005 zirvesiyle Abd’nin Orta Asya’dan çekilme
talebinin gündeme getirilmesi, 2007 Bişkek zirvesiyle tek kutuplu dünyanın
kabul edilemeyeceğinin ilan edilmesi bu yapının gerçektende gittikçe Anti Abd,
Anti Nato mizacına büründüğünüde göstermektedir. 


Burada ek bir bilgi vermek yerinde olacaktır. 2002 yılında bölge üyelerinden
Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Rusya, Belarus ve Ermenistan’ın
oluşturduğu Kollketif Güvenlik Örgütü’nden bahsetmemiz gerekiyor. KGÖ’nün
Şanghay ile oluşturduğu karşılıklı etkileşim dikkat çekicidir. KGÖ ayrıca Nato
benzeri bir Acil Müdahale Gücünü oluşturarak Orta Asya’nın asli Nato’su
hüviyetine belkide Şanghay’dan daha yakındır. Çünkü KGÖ daha ziyade çok yönlü
güvenlik örgütüne doğru gelişim göstermiştir. Şanghay güvenlik gerekçeleriyle
hayatada geçirilse hiçbir belgesinde askeri bir yapı olarak tanımlanmaz. KGÖ’ye
üye ülkeler Rus silahlarını iç pazar fiyatından satın alabilmekte fakat başka
ülkelere ihraç edememektedirler. Bu durum örneğin geçmiş yıllarda Türkiye’ye
verilen Nato silahlarının Nato onayı olmadan herhangi bir tasavvurda
bulunamaması durumuna çok benzemektedir. Bu gerekçeyle Türkiye silah sanayi bir
anlamda nasıl Nato’ya entegre olduysa, KGÖ’nün bu sistemide üye devletlerin
silahlı kuvvetleri üzerinde Rus Genelkurmayı’nın denetimini doğurmaktadır.
Ezcümle gelişen KGÖ ve Şanghay bazı hususlarda ortak güvenlik kaygıları taşıyan
eşgüdüm içerisinde çalışan yapılardır. Her ne kadar Şanghay’ın gerçekleştirdiği
10.000 askerlik tatbikatların varlığı gerçekte olsa bunlar ağırlıklı olarak
anti terör operasyonları olarak izah edilmekte ve KGÖ, Nato’ya daha benzer
olarak tanımlanmaktadır.




Şanghay üyeleri yükselen ekonomik trendlerinin yanında zengin kaynakları
bakımından önemlidir ve bu üyelerin coğrafyası Türkiye’nin yakinen ilgilendiği
kültürel havzası içerisindedir.


Türkiye’nin pakt tercihi tek yönlü olarak ele alınmamalıdır. Bugüne değin
askeri darbe ve kalkışmalarla paramiliter eylemlerin desteklenmesinde Nato’nun
payı olduğu açıktır. Ancak siyasi ve askeri etkinliğini arttırdığı gibi Nato
üyeliği Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde bir başka ayağını oluşturmaktadır.
Şanghay ise genç bir birlik olmakla birlikte dünya nüfusunun 1/3’ünü barındıran
ülkeleri çatısı altında toplaması, üyelerinin çoğunda nükleer konvansiyonel
silahlar bulunması, üyelerinin büyük güç olabilme arzuları, zengin girişimcilik
ve doğal kaynaklara sahip olmaları bakımından göze çarpan ve kayda değer
özellikler taşıyan birlikteliktir. Fakat Abd destekli Asya kıtasınıda kapsayan
devrimler ve 11 Eylül 2001 saldırıları neticesinde özellikle Afganistan’a
düzenlenen operasyon ile örgüt Nato dengeleyicisi bir konumda bulunamamıştır.
Nato’nun siyasi olarak genişlemesi hatta Abd Japonya Avustralya birlikteliğinin
Küçük Nato olarak değerlendirildiği sistemde, Şanghay etkinliğini arttıran
dinamik bir yapı haline gelsede bölge sınırlarını aşamamıştır. Ayrıca
Türkiye’nin özellikle Orta Asya ülkeleriyle siyasi temasında önemli birer kart
olan Türklük ve İslamiyet algısı bir bakıma Şanghay üyelerinden Çin ve Rusya
için tehdit içerebilecek stratejilerdir. Çünkü iki ülkeninde bölgenin
islamizasyonu, islamı radikallik veya ılımli islam ile Türk Milliyetçiliği
hususlarında geçmişte gerçekleştirmiş oldukları fiili engeller vs müdahaleler
bulunmaktadır..




Coğrafi ve kültürel olarak Türkiye’yi yalnızca Batı, Doğu veya Asyalı olarak
nitelemek eksik olacaktır. Türkiye hepsinin bir bileşimidir ve Nato ile
Şanghay’ın birbirine alternatif düşünülmesi ve değerlendirilmesi güvenlik
paradigmaları açısından yeterli olmayacaktır. Türkiye Nato üyeliğini devam
ettirmeli fakat Şanghay ilede temas kurmalı daimi üyelik için ağır yaptırımlar
belirlenmesi durumunda öncelikle hedef olarak gözlemci üyelik gibi bir statü
belirlenmelidir.  Türkiye’nin ordu ve güvenlik yapısı bilgisiz veya
artniyetli askeri ve sivil danışmanlar sebebiyle eksik konumlanmıştır. Bu da
bir pakt olmadan güvenlik öncelikleri belirleyememe gibi bir hastalığı meydana
getirmiştir. Bünyedeki bu hastalık için doğru bir tedavi süreci izlenmelidir.




Hava ve Deniz gücünün etkinliğinin arttırılması dışında ordu modernizasyonı
sağlanmalıdır. Şu da unutulmamalıdırki özellikle güvenlik bakımından bağımsız
veya yeterince güçlenmiş bir Türkiye Nato ve Şanghay için aynı zamanlı tehdit
içerebilecektir. Örneğin Türkiye’nin Karadeniz’de etkin olması öncelikle Rusya,
Akdeniz’de etkin olması öncelikle Abd için tehlike arz edeceğinden Abd ve Rusya
için öncelikli tehdit Türkiye’nin askeri deniz gücü olarak belirlenecektir.
Günümüzde Suriye ve İran nükleer meselelerinde bazı maddelerde anlaşmaya varan
Abd ve Rusya olduğuna göre ortak çıkarları tehdit altına girdiğinde yine
Türkiye’nin dinamik güvenlik konseptini tasfiye maksatlı bir işbirliği
gerçekleştirmeleri çok olasıdır. Türkiye ilişkilerini dengede sürdürmek
suretiyle girişimcilik kabiliyetini arttırmalıdır. Doğal kaynak bakımından hiç
zengin olmayan ve elverişsiz iki ülkeden İngiltere ve Japonya siyasi ve
teknolojik ekol durumundadırlar. Artık insan kaynakları diye bir potansiyelin
varlığı göz ardı edilmemelidir. Dünya’nın her yerinde bulunan insanı ve gelişen
ekonomisiyle Türkiye önemli bir potansiyel taşımaktadır. Artık Ar ge ve
mühendislik çalışmaları için teşvik edici adımlar daha büyük atılmalıdır.
Türkiye bir anda her bakımdan en üst kapasiteli teçhizatı ve istihbaratı üretemeyebilir
fakat kapasitesini arttırması ilgi çekici bir figür haline gelmesini
kolaylaştıracak ve yakın coğrafyalardaki ülkelerden daha yoğun işbirliği
teklifi alacaktır.