Küresel Güvenlik, Siber ve Biyolojik Harp Tehdidi Altında

 

Geç 2020’li yıllarda
ya da 2030’larda, dünyanın uzak bir köşesinde geçen hipotetik bir güvenlik
krizini düşünelim. Senaryomuzun merkezinde de ‘X’ adını verdiğimiz ülkenin
bulunduğunu varsayalım. Diyelim ki son bir haftada bahse konu ülkede ciddi,
bulaşıcı fakat alışılmadık bir salgın var. Bu salgın özellikle önemli askeri
tesislerin de bulunduğu büyük şehirleri etkilemiş durumda. Salgının nedeni olan
mikroorganizma, örneğin bir bakteri, yeni bir alttür ile bilinen tedavi
protokollerine direnç geliştirmiş durumda ve çevresel faktörlere karşı sıra
dışı bir dayanıklılık kazanmış halde. Üstelik bu bakteri, bilinen bulaşıcılık
örüntüleri dışında hareket ediyor. Aradan bir ya da iki hafta geçtikten sonra,
hayali X ülkesinin salgından etkilenen kentlerindeki dijital sistemlerde ciddi
aksaklıkların, internet servislerinde olağandışı durumların ve en nihayetinde
geniş çaplı elektrik kesintilerinin yaşandığını varsayalım. Özetle, hastaneleri
kapasite üstünde dolduran ölümcül vakaların olduğu, bilgisayar sistemlerinin ve
iletişimin büyük oranda çöktüğü, kısıtlı jeneratörlere bağlı çalışan sağlık merkezlerinin
kapasite aşımından dolayı yeni hasta alamadığı ve şehrin elektrik altyapısına
bağlı tüm sistemlerde ciddi aksamaların olduğunu varsayalım. Bir yandan da,
internet üzerinden X ülkesinin bu problemli şehirlerde kontrolü kaybettiğine
dair geniş kapsamlı ve yurtdışındaki birkaç merkezden, çoğunlukla ‘bot’
hesaplar üzerinden yürüyen bir propaganda operasyonu olduğunu farz edelim.

 

Bu noktada X ülkesinin istihbarat birimlerini
bekleyen, ikisi önemli ve biri hayati olmak üzere üç görev var: Birincisi, yaşanan
zincirleme enfeksiyonlar ve ölümler bir salgın mı, yoksa bir biyolojik harp
faaliyeti mi, bunu bulmak. İkincisi, elektrik altyapısında ve telekomünikasyon
servislerinde yaşanan sorunlar düşmanca bir siber saldırının ürünü mü, bu
soruya yanıt aramak. Hayati fonksiyon ise, eğer ülke bir biyolojik harp
faaliyeti ve bir siber saldırı altında ise bu saldırıların kaynağının hangi
aktör olduğunu tespit etmek, eğer kanıtlar aynı aktörü işaret ediyor ise
saldırının mahiyetini ve mukabele imkanlarını belirlemek. X ülkesinin
istihbarat birimleri yukarıda belirtilen sorulara cevap bulduğunda ise aynı
ülkenin siyasi karar vericileri daha önemli bir sorun ile karşı karşıya
kalacaktır: Bir siber ve biyolojik harp saldırısı altında olduklarını, dahası
saldırının kaynağını açıklamak ya da açıklamamak. Üstelik, farz edelim ki hem
biyolojik saldırıda kullanılan patojen hem de siber saldırıda kullanılan
‘malware’ (kötü amaçlı yazılım) devlet düzeyindeki başka bir aktörle
bağlantılı, ancak doğrudan mensubiyeti bulunmayan gruplar ile alakalı olsun. Bu
durumda, literatürde ‘attribution problem’, yani ‘tehdidin kaynağını
belirleyememe’ olarak adlandırılan sorun karşımıza çıkmakta.

 

Elbette gerçekleşmesini hiçbir zaman istemeyeceğimiz,
ancak gerçekleşmemesi için de analitik kapasitemizi yükseltmemiz gereken
yukarıdaki gibi tehditleri daha kompleks bir senaryo halinde de düşünmek, daha
doğrusu hayal etmek gerekiyor. Kara ve hava savaşı unsurlarının müşterek
kullanımı, hava-kara muharebesi (AirLand Battle) olarak tanımlanan yeni bir konsepti
ortaya çıkardı ve 20. yüzyılın sonunda, Birinci Körfez Savaşı bahse konu
konseptin en önemli örneği olarak görüldü. Ağ merkezli harekat imkanlarının
(network-centric operations) artmasıyla birlikte, Asya-Pasifik’te öngörülen
hareket tarzı, hava-deniz muharebe konsepti (AirSea battle concept).

 

Bu noktada sorulması gereken soru şu: İlerleyen on
yıllarda bir ülkenin, siber-elektronik harp ve biyolojik harp yeteneklerinin
müşterek kullanımıyla hedef alınması ihtimal dahilinde mi? Teorik olarak bu
sorunun yanıtı evet. Müteakip olarak sorulabilecek ikinci soru ise biyolojik
harp yetenekleriyle siber-elektronik harp yeteneklerinin bir arada başarıyla
kullanılmasının sonuçlarının ne olabileceğiyle ilgili. Açıkçası, bilgisayar
tabanlı iyi bir harp oyunu senaryosu ve simülasyon çalışması olmadan bu soruya
kesin bir yanıt vermek güç. Yine de böyle bir kıyamet taarruzunun, halk ile
yönetim arasındaki bağları koparacak ve bir ülkeyi paralize edebilecek sonuçlar
doğurabileceğini göz ardı etmemeliyiz.

 

Siber uzay, biyolojik harp ve teknoloji

 

Başlarken bir hususun aktarılmasında yarar var:
Siber-uzay ve biyolojik faktörlerin harp sahasına daha çok etki edecek olması
(kökenleri itibariyle askeri olmayan alanların doğrudan askeri alana etkileri
açısından) kategorik bir yenilik değil. Örneğin, günümüzde seremoniler ve kimi
özel görevler dışında kullanılmayan atların yetiştirilmesi ya da korunması
gereken bir zanaat halini alan demircilik, daha bir yüzyıl önce, askeri
yetenekler alanında oyun değiştirici bir nitelikte idi. Süvari sınıfı, Türk
İstiklal Harbi dahil olmak üzere, erken yirminci yüzyıla kadar birçok harp
sahasına damgasını vurmuştu.

 

Özellikle biyolojik harp konusunda en önemli faktör
(ve belki de siber-elektromanyetik harp faaliyetleriyle gösterdiği en ciddi
benzerliklerden biri) taarruzi anlayışların müdafaaya dayalı konseptler
üzerinde ciddi bir üstünlüğünün olmasıdır. Üstelik, gerek biyolojik harp
gerekse siber alandaki mevcut teknolojik trendler, söz konusu taarruz kuvveti
önceliğini pekiştirmektedir.

 

Biyolojik silahlar alanında günümüzde yaşanan en
önemli gelişmelerden biri, doğal alanda var olan patojenlerin biyolojik silah
haline getirme süreçlerinde yaşanan baş döndürücü hızdır. Bahse konu
teknolojilere dayanarak, özellikle bazı tehlikeli bakteri ve virüslere bağlı
olarak yaşanan salgın bölgelerinde yapılabilecek örtülü ve askeri amaçlı
biyolojik harp faaliyetlerinin, gerek devlet düzeyindeki aktörlerin gerekse
terör örgütlerinin yıkıcı kapasitelerine ciddi bir katkı yapacağına ilişkin
birçok çalışma var. Söz konusu çalışmaların üzerinde durduğu ciddi bir tehlike
de yeterli mikrobiyoloji birikimine sahip devlet dışı grupların -ve hatta
kişilerin- herhangi bir salgının boyutları, coğrafi verileri ve niteliklerine
ilişkin anında bilgi alabileceği bir ortamın bulunması. Ayrıca birbirlerine
paralel bağlanan telekomünikasyon teknolojilerin artmasının ve internet
kullanımının yaygınlığının bir sonucu olarak, halihazırda birçok tipte
biyo-reaktör online olarak satın alınabiliyor ve bu konudaki birçok kritik
bilgiye kolayca ulaşılabiliyor. Benzer şekilde, sıvı patojen solüsyonları için
bir ‘atış vasıtası’ olarak kullanılabilecek zirai ilaçlama malzemelerinin de
internet üzerinden kötü niyetli şahıslar ya da yasadışı örgütler tarafından
temini mümkün. Tüm bu sayılanlar, özellikle önümüzdeki on yıllar için ciddi
tehditler teşkil edebilir.

 

Biyoloji ve genetik alanında yaşanan ilerlemeler
sayesinde insanlığın genom hakkında giderek artan bilgi birikimi, mevcut
biyolojik harp ajanlarının daha ölümcül ve hedefleri bakımından daha spesifik
olmasını da beraberinde getirecektir. Dahası, genetik mühendislik yoluyla,
antibiyotik direncinden daha kısa kuluçka süresine, yüksek bulaşıcılığa ve
değişik iklim koşullarına dayanıklılığa kadar birçok yeni özellikle donatılmış
daha tehlikeli biyolojik harp ajanlarıyla tanışmamız da muhtemeldir. Durumu
daha da vahim hale getiren şey, tüm bu sayılanların bir süper gücün ya da
bölgesel pivot devletin gizlice yürüttüğü biyolojik harp araştırmaları kadar,
mikrobiyoloji ya da genetik eğitimi almış birkaç teröristten oluşan tehlikeli
bir hücre tarafından da icra edilebilecek olduğu gerçeğidir.

 

Şehirler ve tehditler

 

Gerek biyolojik harp gerekse siber ve elektronik
harple ilgili gelişmeler ele alınırken, küresel demografik trendleri de göz
önünde bulundurmak büyük önem arz ediyor. İnsan nüfusu kırsal alandan kentsel
alanlara doğru bir yönelim içinde. Bu yönelim, sadece ülkeler içindeki nüfus
hareketleri ile ilgili değil; uluslararası göç hareketlerinin merkezinde de
kentler var. Yani her geçen yıl, kapalı alanlarda, metrekare başına düşen nüfus
yoğunluğunun daha yüksek olduğu yerleşimlerde, çok sayıda insanın birbirine
temas ettiği kentlerde, daha çok hayat yaşanacak.

 

Elbette, yukarıda belirtilen kentlerin altyapıları da
giderek daha ‘dijitalize’ oluyor. Dolayısıyla finanstan ulaşıma, elektrik ve su
şebekelerinden kritik ulusal altyapı ağlarına kadar birçok stratejik unsur,
siber saldırılara da daha açık hale geliyor.

Tasvir etmeye çalıştığımız bu durum, belirli sayıda
insanı enfekte etmek için daha az sayıda patojenin yeterli olabileceğini de,
hayatı felç etmek için siber imkanların kullanılabileceğini de gösteriyor.
Sadece uluslararası hava taşımacılığına ve dünyanın çeşitli metropollerindeki
ulaşım sektörüne bakıldığında, söz konusu risklerin bir arada var olduğu daha
kolay anlaşılabilir.

 

Savaş eşiğinin altında

 

Stratejik düzeyde, gelecekteki kitle imha silahları
programları ile gelişen siber yetenekler arasında daha kompleks bir ilişki
pratiğinin ortaya çıktığını belirtmek gerekiyor. Günümüzde nükleer tesislerin,
askeri ve sivil kimyasal tesislerin ve askeri amaçlar için kullanılabilecek
biyolojik çalışma yapan laboratuvarların giderek bilgisayar altyapısına daha
fazla bağımlı olmaya başlaması kritik bir husus. Bu tip tesislerde SCADA
(supervisory control and data acquisition/veri edinme ve kontrol gözetimi)
sistemlerinin düşman siber yetenekleri tarafından manipüle edilmesi, klasik
kinetik etkilerin ötesinde bulaşma risklerini de beraberinde getiriyor. Ayrıca,
yine SCADA sistemlerinin manipülasyonuyla, kitle imha silahları programlarının
bir ölçüde akamete uğratılması da mümkün. Örneğin, İran’ın nükleer programına
önemli ölçüde zarar veren ve İsrail tarafından icra edildiği düşünülen Stuxnet
bu çerçevede dikkat çekici.

 

Siber-uzay, kara-hava-deniz-uzay fiziksel
boyutlarından farklı olarak ‘var olmak için’ elektromanyetik spektruma dayanmak
zorunda. Bu durumun en önemli sonuçlarından biri, siber düzlemde coğrafi
sınırlar olmaksızın toplumların ve bireylerin birbirleriyle ‘karşılıklı
bağlantılı’ ve gerçek-zamanlı iletişim halinde olmaları. Bu ‘fiziksel katmanlar
ötesi iletişim’ hali, savaş ve barış durumlarının arasında kalan, gri bir alan
ortaya çıkarıyor. Bu alanda bilgi harbi icra ediliyor, toplumların sosyolojik
refleksleri ölçülüyor, propaganda ve dezenformasyon çalışmaları yapılıyor ve
çeşitli istihbarat faaliyetlerinde bulunuluyor. Dahası, Suriye’den Ukrayna’ya
kadar günümüzdeki tüm çatışmaların fiziksel boyutları ve klasik coğrafyayı aşan
bir ‘YouTube ve sosyal medya cephesi’ var. Çarpıcı biçimde belirtmek gerekirse,
biyolojik harp faaliyetinin mikroorganizmaları ve biyo-toksinleri silah haline
getirdiği gibi, siber yetenekler de ‘savaş eşiğinin altında ancak barış
döneminin de üstünde kalan bir alanda’ bilgiyi silah haline getiriyor. Bu
yapılırken bilginin doğruluğu ve isabetinden çok, yaygınlığı ve ‘gerçek-ötesi
inandırıcılığı’ temel kriter olarak alınıyor.

 

Siber ve biyolojik gri alanlar

 

Bu noktada Batı’nın uluslararası hukuk anlayışı ve
jeopolitik paradigması bakımından ciddi bir sorunu var. Özellikle 17. yüzyıldan
itibaren, uluslararası rekabeti Vestfalya Antlaşması sonrası edinilen anlayışla
değerlendiren Avrupa, ‘savaş ile barış arasındaki gri alanı’ tanımlamakta ve bu
alanda mücadele yürütmekte zorlanıyor. Oysa günümüzün siber çatışması tam da bu
alanda vuku buluyor. Ayrıca, mevcut genetik ve biyo-sistem çalışmaları,
geleceğin biyolojik harp ortamının da bu gri alanda yaşanacağını gösteriyor.

 

Açıkçası, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti
gibi aktörlerin ‘gri alanda mücadele’ hususunda daha esnek ve etkin bir
stratejik kültürel formasyon geliştirdiği görülüyor.

 

Gerek Türkiye gerekse Türkiye’nin de içinde bulunduğu
NATO ittifakının yeni ve adapte olmuş bir paradigma geliştirmesi gerekiyor.
Bunun için devletin karar mekanizmalarının bilim dünyası ve ‘think-tank’lerle
buluşturulması büyük önem arz ediyor. Son olarak altı çizilmesi gereken husus
ise şu: Kamu kurumları, üniversiteler ve düşünce kuruluşları arasında
oluşturulacak bu üçgenin analitik performansında en önemli unsur hayal gücü
olacak. 11 Eylül sonrası kamuya da açıklanan istihbarat raporlarının belirttiği
gibi, hayal edilemeyen herhangi bir tehdidi engellemek de mümkün olmuyor.

 

Anlatılanlara bir de robotik teknolojide ve yapay
zekada yaşanan gelişmeler eklenince, ortaya daha karmaşık bir tablo çıkıyor.
Yine de önümüzdeki on yıllarda modern devletlerin milli güvenlik anlayışında
insan faktörünün ön planda olacağı söylenebilir. Bu nedenle, bilimsel ve
eleştirel düşünceyle hassas milli güvenlik gereksinimlerini bir arada
içselleştirebilen bir insan tipinin, günümüzün ve yakın geleceğin uluslararası
mücadelesinde kritik önemde olacağını söylemek mümkün.

 

Dr. Can Kasapoğlu

 

[Dr. Can Kasapoğlu İstanbul merkezli bir düşünce
kuruluşu olan Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi’nde (EDAM) savunma
analistidir]

 































































































LİNK : http://akademikperspektif.com/