Güray ALPAR /// Büyük Sıkışma : Güvenlik
Ortamında Kurgular ve Gerçekler
 

13 Nisan 2020


Uluslararası sistem uzun bir süredir sıkışma yaşıyor.


İnsan vücudundaki çevresel sinirler vücudun hareket
etmesini ve duyuların algılamasını sağlıyor. Bir insanın vücudunda sinirlere
çok fazla basınç uygulandığı zaman sinir sıkışmaları oluşuyor. Bu ise sinirin
işlevini bozarak, ağrıya, karıncalanmalara, uyuşukluklara ve zayıflamalara
neden oluyor.


İnsan vücudunda meydana gelen sıkışmaların sorunlara
neden olması durumu uluslararası sistem için de geçerli. Eğer bir sistem yanlış
değerler üzerine kurgulanmışsa elde edilen sonuçlar da hatalı oluyor. Dünyanın
bugün içine düştüğü durum da aslında uzun süredir devam eden bir “sıkışma”nın
sonucu. Sıkışma algılamayı ortadan kaldırdığından tedbirler de zamanında
alınamıyor ve uyuşma halindeki sistem, zaman zaman patlamalar yaratarak
insanlığa felaketler getirmeye devam ediyor.


Sıkışmayı felaketlere yol açmadan aşmamızı sağlayacak
yeni düşüncelere ihtiyaç var.


Uluslararası güvenlik sistemde algı operasyonlarıyla
yaratılan kurgular ile gerçekler arasında büyük farklılıklar var. Alim; bilgi
ve değer üzerine tutarlı, rasyonel ve bütüncül bir sistem oluşturabiliyorsa
filozof olur (Aydın, 1996: C.13, 107). Ortaya çıkarılan sözde alimlerin
insanlığı birbirine düşürerek dünyayı nasıl kan ve gözyaşı içinde bıraktığı
ortada. Dünyanın içinde bulunduğu durumu gerçekler üzerine kurgulayabilecek ve
insanlığı aydınlığa çıkaracak filozoflara hiç bu dönemki kadar ihtiyaç
duymamıştık. Gelinen aşamada sık sık sıkışmalar yaşayan uluslararası güvenlik
sistemi bu sıkışmayı aşma becerisini gösteremediği takdirde, insanlığın daha
büyük felaketlerle karşı karşıya kalması kaçınılmaz görünüyor.


Fârâbî, felsefeyi mutluluğu elde edecek bilgileri
temin etme olarak tanımlamıştı. Adaleti toplum mensuplarının paylaştığı bütün
iyi şeylerin başına koyan Fârâbî, bu prensip altında toplum üyelerinin
birbirlerine sevgi ile bağlı olmaları üzerinde durmuştu.  Adalet ve
değerler olmayınca insanlık birbirinin sağlık malzemesini çalacak kadar
insanlıktan uzaklaştı. Fârâbî’ye göre elimizdeki fikirleri sınayacak bir şey
bulamazsak ya hepsinin doğru olduğunu zannederiz ya hepsini itham ederiz veya
başka bir yol bularak onları birbirinden ayırmaya çalışırız (Farabi, 1990:71).
Bu nedenle günümüz ortamını iyi anlamak ve doğru değerlendirmek zorunlu. Ondan
sonra ise bireyden başlayarak, toplumsal ve uluslararası düzeyde adaletli ve
erdemli bir yaşamı hayata geçirmenin yolları üzerinde düşünmemiz gerekiyor.


İhtiyaç olan tecrübe ve değerler geçmişimizde
fazlasıyla mevcut.


Binlerce yıl egemen olan kadim kültürel anlayışta “her
şeye rağmen” düşüncesi kabul görmüyordu. Binlerce yıllık tecrübelere ve
yaşanmışlıklara dayalı bu anlayıştan sonra son 300 yıla damgasını vuran “Batılı
Düşünce” fazilet, merhamet, adalet, samimiyet, yardımlaşma gibi kavramları
küçümsedi. “Biz “anlayışı yerini “ben”e, çıkarlara ve en önemsiz konuda dahi
kendini merkeze alan bir bireyselciliği bıraktı.


Maddesel dünyanın yarattığı dayatmalar ve anlamsız
hedefleri peşinde koşan insan, tüketim çılgınlığı içinde hep daha fazlasını
istedi ve işine yaramayacak şeylerin peşinde mücadele verdi. Bu savaş insanları
hissizleştirdi, tepkisiz yaptı. Zaten hakikati arama çabası olmayan insan,
anlamların da kaybolduğu dünyalarda kendisini de kaybetmeye başladı.


Mevcut uluslararası güvenlik sistemi daha başından
yanlış kurgulanmıştı. Her şeyi “çıkarlar” ve “ben” üzerine kurgulayan sistemin
en büyük eksikliği insanı yok saymasıydı. Bütün mekanizmayı kontrol ettiği
algısını yaratan sistemin, güç zehirlenmesi içinde aslında en basit tehdidi
dahi göremediği ortaya çıktı.


Türkiye’nin geçmişinde var olan bilgi birikimi ile
ortaya koyduğu model iyi incelenmelidir.  


Böyle bir ortamda Türkiye’nin ortaya koymaya çalıştığı
yardımlaşma modeli çok önemli. Ancak böylesi zor bir ortamda dahi anlayışın
eskisinden farklı olmadığı ve değişimin farkına varılmadığı görülüyor.


Bilindiği üzere Türkiye’nin kendi yerli ve milli
imkanları ile ürettiği çeşitli tipte maske, tulum ve anti-bakteriyel malzemeler
Corona Virüs salgını ile mücadele kapsamında Türk Hava Kuvvetlerine ait
uçaklarla birçok ülke yanında İtalya ve İspanya’ya da gönderilmişti. Türklerin
karşılık beklemeden ve herhangi bir çıkar hesabı gözetmeden yaptığı bu insani
yardımı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg bir ittifak dayanışması olarak
görüyor. Sistemin diğer paydaşları da öyle. Oysa Türkiye Sırbistan gibi NATO
ülkesi olmayan birçok ülkeye, bu arada Filistin’e de sağlık malzemeleri
karşılıksız olarak Mevlana’nın “Karanlığın ardında nice güneşler vardır.”
mesajı ile göndermişti ve Türk Dışişleri Bakanı “Dostlar bu günler içindir.”
diyordu. Bu kavramlardan uzak birilerine önce bu kavramların öğretilmesi
gerekiyor. İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD’nin Türkiye’ye yardım amaçlı
gönderdiği, “Reo” denilen eski kamyonların yıllar boyunca yapılan ağır yedek
parça masrafları nedeniyle maliyetinin çok üstünde bir harcamaya neden olduğu
hatırlandığında, her yardımını kat kat fazlasını almak için yapan bir
zihniyetin bu yardımı başka türlü değerlendirmesi zaten beklenemezdi. O dönemde
ABD’den alınan 280 milyon liralık malzemeyi yürütmek için 400 milyondan fazla
harcama yapılmıştı. Son derece yavaş olan ve ilerlemek için varil varil benzin
harcayan bu Reolar 2 ton malzemeyi ancak taşıyabiliyordu.


Küresel güçlerin kriz sonrası için ortaya
koyabilecekleri eskisinden farklı bir modelleri yok.


Bugün mevcut düzenin savunucuları krizin bitmesini
bekliyor ve her şeyin eskisi gibi olmasını umuyor. Muhtemelen yapılan bunca
hataya rağmen küresel güçler mevcut güçlerini kaybetmek istemeyecekler ve
ellerindeki güçleri kullanarak sanki bir şey olmamış gibi, ufak düzeltmelerle
alışık oldukları eski düzeni sürdürmek isteyeceklerdir. Bazı akademisyenlerin
bugünlerde vakit geçirmeden ortaya koydukları öngörüler bu doğrultuda gibi
gözüküyor. Değişim yönünde daha şimdiden birçok olay ve emare varken bunları
görmemek olamaz. Bu aşamada, mevcut düzenin dışından gelen tepkiler yanında,
sistemin kendi içindeki parçalanmaları da dikkatli takip etmek gerekir.
Gideceğimiz yönü tercihlerimiz belirler. Dünyayı bugünkünden daha iyi hale
koyacak birçok alternatif vardır ve insanları tercihsiz bırakmak yapılacak en
büyük hata olacaktır. Allah korusun aynı sistem devam ederse insanlığın başına
gelebilecek felaketler tahmin bile edilemez.


Görünen odur ki, zaten uzun bir dönemden beri sıkışma
yaşayan bu düzenin aynen devam etmesi mümkün değil. Hiçbir şey eskisi gibi
olmayacak. Merkezine insanı ve adaleti almayan bu sistemin artık iyice çöküşe
geçtiği açıkça görülüyor. Sistemden en fazla memnun olmayanlar ve zarar
görenler, sistemi yöneten ülkelerin vatandaşları oldu. İnsanları yok etmek için
trilyonlarca dolar harcayan sistemin, insanlarını çaresiz bir şekilde en basit
bir maskeye bile muhtaç ettiği görüldü ve insanlar bu acımasızlığı çoktan
sorgulamaya başladı. Bundan sonra da Dünyanın kendisini kapsamlı bir şekilde
yeniden sorgulayacağı ve hemen hemen her alanda yeni bir anlayışla yapılanacağı
açık. Buna dair emareleri görmeye başladık. Değişim başlamıştır. Şüphesiz bu
yapılanmanın bugünden yarına gerçekleşeceğini söyleyemeyiz ancak değişimin
bundan sonra zamana yayılarak kısa, orta ve uzun vadelerde aşama aşama
gerçekleşeceği söylenebilir.


Uluslararası güvenlik sistemi, değerleri olmadığından
bütün insanlığın güvenliğini esas alan öngörüleri geliştiremedi.


Bu değişim Paul Kennedy’in “Büyük Güçlerin Yükselişi
ve Çöküşleri” (Kennedy, 2002) isimli eserinde olduğundan farklı bir şekilde
gerçekleşecektir. Kennedy, dünya ticaretine hâkim olan ülkenin geliştiği ancak
daha sonra ekonomik açıdan daha güçlü olanla karşı karşıya geldiğini ve bunun
sonucu olarak yerini yükselen yeni ticari güce bıraktığı sonucuna varmıştı.
Ancak bu sefer tehlike görünür bir güç olmaktan uzaktı. Bu açıdan bakıldığında
değişimin en azından orta ve uzun vadede artık basit bir ABD-Çin ticaret
savaşının ötesinde gerçekleşeceğini ifade edebiliriz.


Kennedy’ye göre, büyük bir güç sadece diğer güçlerle
kıyaslanarak ölçülebilirdi ancak şimdi değerlendirme ölçüleri artık farklı.
Örneğin “güçlü olmak” belki de kriz anında vatandaşlarına sağlık imkânı
sağlayan ve hatta çevresindeki ülkelere yardım eden olarak algılanmaya başladı.
Kurulan sözde uluslararası güvenlik sistemi ise iyiyi kötüden, doğruyu
yanlıştan ayırt etme özelliğini çoktan kaybetmiş, bir avuç azınlığı mutlu
ederken çoğunluğa fazlaca bir katkı sağlamamıştır. Diğer taraftan yaşanan kriz
esnasında İbn Haldun’un (Haldun, 2004) bahsettiği şekilde sistemleri ayakta
tutan dayanışma ruhu, toplumsal irade gibi değerleri yerle bir etmiş onları can
çekişme aşamasına doğrudan taşımıştır. Üstelik tehlikeleri öngöremeyen sistem
tehditlerin de doğrudan merkeze ulaşmasına engel olamamıştır (Alpar, 2020).
Öyleyse aynı sistem dünyanın gelecekte karşılaşacağı salgın ve çevre sorunları
başta olmak üzere diğer sorunları nasıl öngörecek, nasıl bir araya gelip
çözecektir. Bundan sonra hangi silahlara sahip olursa olsun, vatandaşına en
basit maskeyi bile veremeyen bir devletin güçlü olduğuna kimse inanmayacaktır.
Bu anlamda gücün tanımının da kökten değiştiği söylenebilir.


Tarih sorunları çözmekte yetersiz kalan sistemlerin
ayakta kalamadığını göstermiştir.


Tarih boyunca krizler sonunda büyük değişimlerin
olduğu ve güç merkezlerinin el değiştirdiği görülmüştür. Kagan’a göre yeni bir
gücün oluşumu uluslararası düzeni yeniden şekillendirir (Kagan, 2008:10-20).
Eğer öngörülemeyen bir tehdit büyük güçleri çaresiz bıraktıysa tartışmasız
şekilde yeni dönemi de şekillendirecektir. Böyle bir ortamda ise eski parametreler
geçerli olmayacaktır.


Bugüne kadar insanlığa beklediğini vermenin oldukça
uzağında kalan Birleşmiş Milletler Teşkilatını ilk sorgulayan yine bu sistemin
kurucusu ABD olmuştur. ABD kendisine alternatif olması beklenen Çin’i dünyayı
krizin içine atmakla suçlarken, Çin’in kriz sonrası işinin hiç de kolay
olmadığı görülüyor. Yapılan suçlamalara bakılırsa dünya bundan sonra Çin’e daha
mesafeli duracak gibi görülüyor. Çin’e yönelik suçlamalar devam ederken bu
olaydan sonra bütün dünyanın gözü önünde çok kötü bir sınav veren Amerikan
yaşam tarzı da eskisi kadar rağbet görmeyecektir. Bundan sonra liderlikler
sorgulanacak, belirli yerlerde kitlesel halk hareketleri de görülmeye
başlayacaktır. Artık uydurma gerekçelerle okyanus aşırı bölgelere asker
göndermek kolay olmayacağı gibi bazı bölgelerden aşama aşama çekilmeler de
başlayacaktır. Avrupa Birliği’nin ülkeleri ise büyük umutlar besledikleri kendi
yapılanmalarından bir destek görememenin verdiği kırgınlıkla Birliği
sorgularken, birliğin küçük ülkelerinin durumu hiç de iç açıcı olmayacak. Böyle
bir ortamda hiçbir şeyin değişmeyeceğini ve eskiye razı olunacağını kimse iddia
edemez. Sistemler insanların gereksinimini karşılayamazsa sadece güçle ayakta
durmaları zordur. Yapılanmaların insan ihtiyacına göre bir an önce yeniden
gözden geçirilmesi gerekiyor.


Adaleti ve insanı esas alan yeni modellere ihtiyaç
var.


Kısacası mevcut uluslararası sistemin çaresiz kaldığı
böyle bir ortamda kimse kendini güvende hissetmiyor. İnsanlık için yeni
modellere ve umutlara ihtiyaç var. Her şeyden önce insanı ve adaleti bir tarafa
bırakmış günümüzün işe yaramayan yapılanmaları dışında evrensel ve bölgesel
barışçıl yapılanmalara ihtiyaç var. Bu konuda önümüzdeki dönem içerisinde bazı
girişimlerin olması muhtemel gözüküyor. Dönem artık insanları birbirine
düşürmek değil, etrafımızda barış kuşakları oluşturma dönemidir. Değerleri
yeniden keşfetmek ve mevcut koşullara göre yeniden oluşturmak gerekiyor. Kalıcı
bir güvenlik ortamı için hem öngörü hem de kalıcı değerler oluşturmak şarttır.
Değerleri olan ayakta kalacak, değerleri ortaya koyan gelecek için umut olacak.


Sonuç


“Geleceğe ufak tamiratlarla mı devam edeceğiz?” yoksa
bu değişim, bakış tarzımızı ve değerlerimizi etraflıca sorgulayacağımız ve
sağlıklı kararlarla hep birlikte aydınlık bir geleceğe adım atacağımız sıradan
düşünmenin ötesinde bir “tefekkür” haline mi dönüşecek? Bir şeyler mutlaka
değişecek ancak bunun niteliğini ve nerelere kadar varabileceğini kendi
kararlarımız belirleyecek.


Mevlana’nın dediği gibi ümitsizlikten sonra nice
ümitler, karanlıkların sonunda nice güneşler var. Umutsuz olmaya gerek yok.
Aradığımız değerler kendi içimizde zaten mevcut olan değerler. Türkiye’nin
bütün dünyaya göstermeye çalıştığı da bu. Bu değerlere sahip olanlar,
karanlıktan aydınlığa ilk çıkacak olanlar. Türkiye, tarihinin derinliklerinden
gelen birikimi, tecrübesi ve değerleri ile karanlığın en zirvede olduğu dönemde
bütün insanlığa bir yol gösteriyor, güvenlik modeli oluşturuyor. Türkiye’nin
din, dil, ırk ayırımı gözetmeden yaptığı yardımlar ve girişimler yanında;
Balkanlar, Akdeniz, Ortadoğu ve tüm dünyaya gönderdiği mesajlar insanlığın
aydınlık geleceğine ışık tutuyor. Bu girişimlerin çok yakın bir gelecekte sonuç
vereceği muhakkak. Dünyanın yaşadığı bu büyük sıkışma halinde Türkiye’nin
ortaya koyduğu böylesi bir insanlık modeline büyük ihtiyaç var. Artık hiçbir
şeyin eskisi gibi olması mümkün değil.







Kaynakça:


Alpar, Güray (2020). Tarih Yeniden Yazılırken: Yeni
Güvenlik Mimarisi İhtiyacı ve İnsani Güvenlik Anlayışı,
Stratejik Düşünce
Enstitüsü, Ankara, 05 Nisan 2020.


Aydın, H. (1996). ‘Filozof’ Mad., İA., c. 13,
TDV. Yay., İstanbul.


Fârâbî. (1990/1). İhsâu’l-Ulûm/İlimlerin Sayımı.
çev.: Ahmet Ateş.: MEB. Yay. İstanbul.


Kennedy, Paul (2002). Büyük Güçlerin Yükseliş ve
Çöküşleri
: 16. Yüzyıldan Günümüze Ekonomik Değişim ve Askeri Çatışmalar,
Çev. Birtane Karanakçı, Kültür Yayınları, İstanbul.


Haldun İbn-i. (2004). Mukaddime, Çev. Halil
Kendir, Yeni Şafak Yayınları, Ankara.


Kagan, Robert. (2008). The Return of History and
The End of Dreams,
Alfred A. Knopf Press, New York.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet