Süleyman Çelik : PAPAZA KIZIP ORUÇ BOZANLAR VE MÜMTAZ
SOYSAL
 

E-POSTA : scelik44@gmail.com




1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı
sayesinde yayın hayatına başlayan YÖN dergisi, o yıllarda ilk gençlik dönemini
yaşayan ve daha sonra “68’liler” olarak anılacak bizim kuşağın, ülkemiz
sorunlarına duyarlı kesimi için “Aydınlanma kaynağı”, Doğan Avcıoğlu ve Mümtaz
Soysal gibi yazarları da aydınlanma öğretmenleri oldu.


1961 Anayasası’nı hazırlayanlar arasında da bu
öğretmenlerimiz vardı. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Muammer Aksoy gibi büyük
öğretmenlerimizin önderliğinde çalışan bu genç öğretmenlerimiz sayesinde,
ülkemiz dünyanın en demokratik ve özgürlükçü anayasasına kavuşmuştu…


Bu öğretmenlerimiz, Yön’ün yanında bir
“Aydınlanma Ocağı” olan Sosyalist Kültür Derneği’ni de kurmuşlar ve Cebeci’de,
Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin karşısında bulunan Seyhan Düğün Salonu’nda
düzenledikleri “Cumartesi Söyleşileri” ile aydınlatma etkinliklerini
sürdürüyorlardı.


Bu söyleşilerden birinde konuşmacı, eski Milli
Birlik Komitesi üyesi Suphi Karaman, konu “Emperyalizm ve Petrol” idi. Sayın
Karaman, emperyalistlerin petrol kaynaklarını ele geçirmek için işledikleri
cinayetleri, mazlum uluslara yaşattıkları acıları, karşıt cepheler oluşturarak
ülkeleri parçalamalarını ve işbirlikçi gerici iktidarlarla ilişkilerini
örneklerle anlattı. O sırada petrolün millileştirilmesi tartışılıyor, biz
gençler bu konuda eylemler yapıyor ve doğal olarak sağcı iktidar da karşı
çıkıyordu. Konuşma bitip “soru- katkı” kısmına geçildiğinde, bir soru geldi:
“Milli Birlik Komitesi iktidarı döneminde sözünüz yasaydı. O zaman neden bir
yasa çıkararak petrolü millileştirmediniz?” Sayın Karaman bu soruya çok içten
bir yanıt verdi: “o zaman biz bu konuları bilmiyorduk!..”


Milli Birlik Komitesi üyeleri gibi biz de bunları
bilmiyorduk. Daha doğrusu kimse bilmiyordu. Çünkü bilenler “komünist” denilerek
susturulmuş, susmayanlar hapislerde çürütülmüş, hatta öldürülmüşlerdi. 


* * *


1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında
her şey tartışılmaya başlayınca uyanmaya ve gerçekleri öğrenmeye başladık.


Atatürk öldükten sonra yolundan sapılmış,
Kemalist dünya görüşü unutturulmuş, ülke Batılı emperyalistlere teslim edilmiş
ve Atatürk halka, “Türkiye’yi Avrupalılaştırmak isteyen Batı hayranı bir asker”
olarak öğretilmişti. Atatürk’ün bu şekilde öğretilmesi, Kurtuluş Savaşı
yıllarından beri emperyalistlerle işbirliği içinde olan gericilerin Cumhuriyet
düşmanlıklarını pekiştirmiştir. Emperyalistlerin tam da istediği buydu…


Öğretmenlerimiz sayesinde, Ulusal Kurtuluş
Savaşımımızı, “bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen
kapitalizme” karşı yaptığımızı öğrendik. Emperyalistler Sevr Antlaşmasıyla,
“Türk’ü Anadolu’dan atmak olan bin yıllık hayallerinin gerçekleşmek üzere
olduğunu” düşünüyorlardı ki Kurtuluş Savaşını kazanarak, heveslerini
kursaklarında bırakmış olduğumuzu, anladık. İlk ulusal kurtuluş savaşını
kazanması nedeniyle, emperyalistlerin yenilebileceğini kanıtlayıp mazlum
milletlere umut ışığı olan Atatürk’ün temel ilkesinin, “her alanda tam
bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı” olduğunu öğrendik. Yaptığı devrimlerle,
‘halkımızın aydınlanarak aklı ve bilimi kılavuz edinmesini, ülkemizin
Avrupalılaşmasını değil, çağdaş uygarlığın üzerine çıkmasını’ sağlamaya
çalıştığını kavradık.


* * *


Emperyalistler pes etmezler. Sevr Antlaşmasının
mimarı olan ABD, Lozan’ı imzalamamış ve “bizim planlarımız uzun erimlidir,
eninde sonunda gerçekleştiririz” diyerek “amacından vaz geçmediğini”
açıklamıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, hiç ummadığı şekilde kolayca
kucağına düşmüş olan Türkiye’yi bırakması olası değildi. Uyanışı bastırmak
üzere klasik “böl ve yönet” politikası devreye sokuldu.


Eskiden Tıp, Eczacılık, Diş Hekimliği, Veteriner
ve Ziraat Fakülteleri öğrencileri, birinci sınıfı (FKB), Fen Fakültesinin bazı
bölümlerinin öğrencileri ile birlikte, Fen Fakültelerinde okurlardı.
Derslerimiz Fen Fakültesinin 1500 kişilik amfisinde yapılıyordu. Kısa sürede
birbirimizi tanıdık; hepimiz “Kemalist solcu” idik. Cumhuriyet ya da Atatürk
devrimleri karşıtı bir olay olduğunda, hep birlikte Kızılay’a inip protesto
eylemlerine katılıyorduk. Yalnız bizler değil, tüm üniversite gençliği
böyleydi. Örneğin, o yıllarda Kayseri cezaevinde yatmakta olan DP’lilerin affı
için sağcılar gösteri yapmak istiyor, bu amaçla amfide dolaşarak öğrenci
toplamaya çalışıyor, ama kimseyi götüremiyorlardı.


Önce Atlantik ötesinden hazırlanan projelerle
kurulan kamplar, ocaklar, dernekler, dergahlar vb. mahfillerde sağcı gençlik
yetiştirildi.  Sonra “sağ- sol”
çatışmaları başlatıldı. Her iki kesimin içinde de ajanlar cirit atıyordu. Solu
da parçaladılar. Atatürk’e “burjuva devrimcisi” deyip kendilerine yeni idoller
bulan fraksiyonlar oluştu. Fraksiyonlar kendi aralarında da çatışmaya başladı.
Oysa Mehmet Ali Aybar gibi sağduyulu sosyalistler, “şiddet terörü, terör
faşizmi doğurur” diyerek solcu gençlerin, çatışmalardan uzak durmalarını
istemişlerdi. Ama eline bir tabanca tutuşturulan, devrim yapma hayaline kapıldı
ve şiddet tırmanmaya başladı.


Sonunda sağduyulu aydınlar haklı çıktı. ABD,
emperyalizm karşıtlarını ezmek için, güdümündeki generallere önce 12 Mart,
sonra da 12 Eylül faşist darbelerini yaptırdı. Uyanışın önünü açan 1961
Anayasası, önce budandı, sonra antidemokratik yeni bir anayasa hazırlandı.
Darbeler, güya Atatürkçülük adına, komünistlere ve gericilere karşı
yapılıyordu. Ancak Mümtaz Soysal, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu,
Alpaslan Işıklı gibi Kemalist aydınlar, “komünist” suçlamasıyla içeri alınıp
işkencelerden geçirildiler, üniversitelerden atıldılar; gericilerin ise hep önü
açıldı…


Aralarında, o yıllarda bizim kuşaktaki gençlerin
idolü olan bir yazarın da bulunduğu bazıları çabuk çözülüp teslim oldular.
Bunlar, “Atatürk” adını ağızlarından düşürmeyen Amerikancı generalleri,
gerçekten Atatürkçü sanıp Kemalizm düşmanı oldular. Bir zamanlar düşmanı
oldukları emperyalistlerin kanatları altına sığındılar. Gerici ve bölücülerle
birlikte Cumhuriyetin tüm değerlerine, hatta Türkiye’ye, Türklüğe karşı
oldular. Daha sonra Uğur Mumcu’nun, “ tosuncuklar” diyeceği bu yazarın
oğulları, ABD’nin TSK’yı çökerterek Cumhuriyeti yıkma planının taşeronluğunu
yapacaklardı.


Mümtaz Soysal ve arkadaşları, dönekler gibi
“papaza kızıp oruç bozmadılar”, içeri girdikleri gibi Kemalist solcu/ ulusalcı
kimliklerini korumuş olarak dışarı çıktılar, savaşımlarını kaldıkları yerden
sürdürdüler.


“Hepimiz Ermeniyiz” diyen döneklerin tersine,
Mümtaz Soysal Paris’te Ermeni teröristlerin öldürdüğü Türklerin avukatlığını,
Kıbrıs’ta Rauf Denktaş’ın danışmanlığını yaptı. 1990’larda milletvekili iken,
emperyalizmin yeni sömürgecilik yöntemi olan özelleştirmeler ile Irak’ta kukla
Kürdistan kurma projesi için oluşturulmuş “Çekiç Güç”e karşı mücadele etti.
Koalisyon hükümetindeki Dışişleri Bakanlığı döneminde, uygulamak istediği
“Kemalist Dış Politika” nedeniyle Başbakan Tansu Çiller, hatta kendi genel
başkanı Murat Karayalçın ile ters düştü ve ilkelerinden ödün vermeyerek istifa
etti. Böylece elleri rahatlayan bu ikili, 1838’de Osmanlı’nın İngiltere ile
Balta Limanı anlaşması yapması gibi, Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği
Anlaşması yaptılar.


CHP’nin kuruluş ilkelerinden uzaklaştığını
görünce partiden ayrıldı ve arkadaşlarıyla birlikte Kemalist bir parti kurmak
üzere çalışmalara başladı. Kuruluş öncesindeki “Bağımsız Cumhuriyet Hareketi”ne
ben de katıldım. Ne yazık ki parti başarılı olamadı. Bu hareketin içinde olan
Birgül Ayman Güler ve Hüsnü Bozkurt gibi bazı Kemalistler, daha sonra CHP’den
milletvekili oldular. Ancak partide bu arkadaşlara tahammül edilemedi. Çünkü
“papaza kızıp oruç bozanlar” CHP’yi ele geçirmişlerdi.


* * *


Gittiğin yerde seni karşılayan Kemalistlerle
birlikte ışıklar içinde uyu öğretmenim…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet