GÜNDEM ANALİZİ /// Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU : Ey ruh, geldiysen gözümüzü aç !!!


Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU : Ey ruh, geldiysen gözümüzü aç !!!

İktidarın en büyük şansı, politikalarına, hâlâ bir kesim sadece ama sadece “Din elden gidiyor” güdüsüyle destek verirken, bir diğer kesimin ise sadece olmasa da her şeyden önce “Laiklik elden geliyor” saikiyle itiraz geliştirmesi; ve bu şartlanmanın geri kalan her şeyi itinayla gölgelemesi. “Cumhuriyet’i 1921 Anayasası ruhuyla taçlandıracağız” çıkışının yarattığı”tehdit algısı(!)”nın, yaygın şekilde, “Yeni Anayasa’ya, ‘Türkiye devletinin dini İslam’dır’ yazacaklar” şeklinde karşılık bulması da, tam olarak bu ikili deliliğin(!) neticesi. Başımızı, kağıt üzerinde de olsa “Hilafet” makamının varlığını sürdürdüğü bir ortamda, “Ya ne olacağıdı” normalliğindeki bir “ifade”ye gömmek yahut ironik bir şekilde, sanki hali hazırdaki uygulama başkaymış gibi “Kuvvetler Birliği” sancısı çekmek yerine, gerçekten çağırmaya var mısınız şu “ruh”u? *** Taha Akyol’un Karar’daki köşesinde, önceki gün, az buçuk zuhur etti malum ruh aslında görmek isteyene. Akyol’un, altını çizdiği gibi, 1921 Anayasası’nın esası “Devlet teşkilatının düzenlenmesi” ve illere “muhtariyet” verilmesiydi. Her ne kadar Yusuf Halaçoğlu gibi çok önemli tarihçiler, Sadi Somuncuoğlu gibi çok tecrübeli siyasetçiler, 1921’de kullanılan “muhtariyet” ifadesinin, bugün siyasetin algıladığı şekilde bir “özerkliğe” karşılık gelmediğini savunsalar da, günün pratiğinde “algı” her şey değil mi? Bugüne kadar geliştirdiği tutumu referans kabul edersek, iktidarın, “Atatürk döneminde, Milli Mücadele koşullarında yapılmış bir Anayasa’da dahi yer bulmuş ve neticede de ülkeyi bölmemiş “özerklik” bugün mü tehdit oluşturacak canıııım” demesi, olmayacak iş mi? *** 10 Ekim 2009… PKK açılımının “siyasi banisi” tartışılıyordu. “Filmin başrolünde o vardı” başlıklı yazımda, “Kürt sorununun çözümü” dayatmalarının bir “siyasi enerji”ye dönüşüp açığa çıkma sürecini anlatmaya çalışmıştım; Öcalan’a, ateşkes karşılığında af rüşveti sunulmasını.. Peş peşe hazırlanan “Kürt raporları” paralelinde “Kürt realitesinin tanınması”nı… “Saplantısız ve çağdaş düşüncenin sonucu” olan paketlerde “Kürtlere siyasal haklar(!)” dağıtılmasını… Ve nihayetinde, 15 Ekim 1991’de, Özal’ın, Hürriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada dilinin altından çıkardığı baklayı; “Federasyon dahil her şeyi konuşabiliriz…” Hemen ardından gelen (2 Nisan 1992 tarihinde Aktüel dergisinde yayınlanan röportajında) “Atatürk Cumhuriyet’i kurarken Osmanlı Cumhuriyeti dese ne olurdu?” açılımını… Ve bu röportajın perde arkasında, Özal’ın o gün için “Off the record” olarak yaptığı, “Çözüm süreci”nde Korkut Özal’ın da onayladığı “Türkiye’nin ismi, ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olsaydı, bugün yaşadığımız sorunlar olur muydu?” yoklamasını… *** 13 Ekim 2009… Benim yazımın kaldığı yerden, bir dönem Yeniçağ’ın Genel Yayın Yönetmenliği de yapan merhum Behiç Kılıç devam etmiş ve “sürecin” 12 Eylül, 28 Şubat, hatta 57. Hükümet dönemlerine işaret etmişti. Kenan Evren’in “yerel yönetimleri özekleştirme” planı, “Bölge valilikleri” projesi, “Eyalet bayrağı” açılımı… 28 Şubat dönemindeki “AB müdahaleleri”… Teslimiyet yasaları… *** Adına “ilmik ilmik örülen bir çorap” mı dersiniz, “milim milim döşenen bir yol” mu, orası size kalmış; Sevr’in yırtılıp atılması, Cumhuriyet’i kuran kadroların buna boyun eğmeyeceğinin deliliydi; Türkiye Cumhuriyeti haritasını, Sevr’e uyumlu hale getirme projesinden vazgeçildiğinin değil! *** 16 Nisan 2017 referandumundan önce, “Hayır” kampanyası yürütenlerin ısrarla gündeme getirdiği, muhataplarının ve medyanın da ısrarla üzerini örtmeye çalıştığı o tartışmayı hatırlayın. Sadece, “kuvvetler ayrılığını yok ediyor”, “parti devletinin önünü açıyor”, “tek adamlaşma getiriyor” olması mıydı mesele? Değişikliğin, toplumun dikkatinden kaçırmak için farklı maddelere dağıtılmış halde “eyalet kurma yetkisi” içerdiğini savunmuyor muydu hukukçular? Başta TBB Başkanı Metin Feyzioğlu olmak üzere, o gün “Hayır” diyenler, her gittikleri yerde “Bu anayasanın içinde özerk bölgeler yaratma yetkisi var” diye feryat etmiyorlar mıydı? “Değişikliğin, Türkiye’nin, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na, üniter devlet yapısını korumak amacıyla koyduğu çekinceleri tek başına kaldırma yetkisini verdiğini” haykırmıyorlar mıydı? Keza, dönemin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı, referanduma iki gün kala “Eyalet sistemine geçmek”ten bahsetmemiş miydi? Sahi, Öcalan da destekliyordu bu modeli değil mi; “kuvvetler birliği” değildi herhalde derdi! *** Sorum ve kaygım şu: 16 Nisan 2017 referandumunda “Hayır” diyenlerin, itirazlarına gerekçe olarak sunduğu bütün kaygıları, uygulamada, birer birer karşılığını buluyorsa bu niye bulmasın? Nihayetinde, “2023 yılında eyalet sistemine geçebiliriz” diyenlerle, “2023’te yeniden kuruluş anayasası” yapmaktan söz edenler aynı kişiler değil mi? Neyi yıkıp da, yerine, neyi “yeniden” kuracaklar? Ve, “Yeni Anayasa”nın ilan edilen “iki kırmızı çizgisi”nden biri, bizatihi bu yetkiyi içerdiği savunulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” değil mi? Bugün, en yerli ve en milli tonda “rejim”le yani “Cumhuriyet”le ilgili garantör bir dil kullanıyor olmak, “devletin yapısının” değişmeyeceğini sahiden de garanti eder mi? Eyalet sitemini benimsemiş “Federal Almanya Cumhuriyeti” de, “Cumhuriyet rejimi”ne sahip değil mi? *** Ey, “1921 Anayasası’nın ruhu”, geldiysen, “Yeni Anayasa” masasında, tam da, TBMM’deki son 23 Nisan özel oturumunda, “1921 Anayasası’ndaki muhtariyet”i özlemle anan HDP’nin oturduğu koltuğun önünü tıkla ve gözümüzü aç!!!
LİNK : www.yenicaggazetesi.com.tr/ey-ruh-geldiysen-gozumuzu-ac-58243yy.htm