GÜNDEM ANALİZİ & DEĞERLENDİRME & RÖPORTAJ (TÜRKÇE & İNGİLİZCE)


Prof. Dr. Selçuk DUMAN : İDLİB ÜZERİNDEN KURAMSAL YAKLAŞIMLARIN
DEĞERLENDİRİLMESİ


Kuram; belirli bir
mantıksal örgü çerçevesinde, bir topluma ilişkin sistemli bir şekilde
geliştirilen, kuralları olan, planlanmış ve bilimsel bilgiye de temel teşkil
eden görüş ve düşünceler bütünüdür.

Bu çerçevede Türkiye’de kuramsal düşüncenin ortaya çıkışı, Osmanlı Türk
İmparatorluğu’nun 19. yüzyılın başlarından itibaren dünyadaki gelişmelere
paralel olarak ciddi anlamda yıpranması ve ayrılıkçı hareketlerle karşı karşıya
kalması üzerine görülmüştür. 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren batıda
eğitim görmüş ve görev yapmış kişilerin batıdaki ulusçuluk kuramını Osmanlı
Türk İmparatorluğu’nda da uygulayarak, Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun bir ve
bütün kalması için gerekli planlama içerisine girmişlerdir. Osmanlıcılık olarak
tanımlanan kuramda amaç; Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan unsurların; dini
ve etnik farklılıklarını görmemezlikten gelerek, Osmanlı kimliği ile Osmanlı
bayrağı altında bir ve bütün yaşatılması düşünülmüştür. Elbette bu kuram,
dönemi itibari ile son derece yerinde bir düşünce olmasına rağmen batıdaki gibi
bir Reform, Rönesans, Aydınlanma Süreci ve Modernleşme Sürecini yaşamayan
Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda karşılık bulmamıştır. Hatta batı ile olan
ilişkilerin emperyalizmin Osmanlı coğrafyasını kontrol etme riskinin olduğunu
düşünen antiemperyalist görüşler 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya
çıkmıştır.

19. yüzyılın son çeyreğinde ise Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun önemli oranda
Hıristiyan unsurların yaşadığı topraklarının kontrolünü kaybetmesi, ekonomik
olarak iflas etmesi, askeri anlamda ağır yenilgi alması ve siyasi anlamda
İngiltere’deki iktidar değişikliğinin de etkisi ile korumasız kalması üzerine,
II. Abdülhamit tarafından Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun geri kalan ve
çoğunluğu Müslüman olan unsurlarını bir arada tutmak ve emperyal ülkelerin iç
işlerine karışmasını önlemek için bir denge unsuru yaratmak amacıyla İslamcılık
kuramı planlanmıştır. İslamcılık kuramında amaç; Osmanlı Türk İmparatorluğu
sınırları içerisinde yaşayan Müslüman unsuru ayrılıkçı hareketlerden
uzaklaştırarak, ümmet kavramı ile Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun sınırları
içerisinde ve halifenin yönetiminde tutmaktır. Diğer yandan emperyalist
ülkelerin Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun iç işlerine karışmalarını engellemek
için onların sömürgesi olan Müslüman toplumlarla ilişkiler kurarak, emperyalist
ülkelere karşı bir denge unsuru yaratmak hedeflenmiştir. Bu kuramda zamanı
içerisinde Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kurtarmak adına son derece iyi
planlanmış bir teoridir. Ancak Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun siyasi, askeri ve
ekonomik alt yapısı olmadan geliştirilen İslamcılık kuramı ile de kurtarılamayacağı
çok geçmeden anlaşılmıştır.

Bu kuramında tutmadığını gören Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun kurucu unsuru
olan Türkler; ciddi anlamda fikri tartışmalar yaşamışlar ve büyük oranda
birleştikleri kuramsal çerçeve ise Ahmet Rıza’nın 1895’ten itibaren yurt
dışında çıkarmaya başladığı Meşveret Dergisinde vücut bulmuştur. Özellikle 1902
yılında Paris’te yapılan Jöntürk Kongresi’ndeki tartışmalar iki farklı kuramsal
yaklaşımı ortaya çıkarmıştır ki günümüze kadarda bu kuramsal yaklaşımların
Türkiye’de etkili olduğunu söylemek mümkündür.


Ahmet Rıza tarafından ortaya konan
kuramsal yaklaşımda Osmanlı Türk İmparatorluğu’ndaki Türk unsur önemli oranda
mutabık kalmıştır. Bunlar; Osmanlı Türk İmparatorluğu’nda Türklerin yönetimde
tekrar etkili olması, merkezi devlet yapısının güçlendirilmesi ve pozitivist
düşüncenin etkin olarak kullanılmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu çerçeveyi esas alarak kurulmuş ve Mustafa
Kemal Atatürk; mutlak egemenliğe dayalı, antiemperyalist, eşitlik prensibi
ekseninde, yurtta barış dünyada barış ilkesine uygun geliştirdiği dış
politikasını, bölge ülkeleri ile yaptığı işbirliği anlaşmalarıyla da
güçlendirerek, dünya da saygın ve güvenilir bir ülke konumuna ulaşmıştır. Ancak
Atatürk’ün 10 Kasım 1938 tarihinde ölümünü takiben, cumhurbaşkanlığına seçilen
İsmet İnönü; Atatürk döneminde ki ilişkileri devam ettirse de, ilkesel anlamda
farklı uygulamalara gitmiştir. Atatürk, bölgede ki devletler ile yaptığı
ittifak anlaşmalarından elde ettiği güç ile dünyada etkin olmayı hedeflemişken,
İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra 1939 yılı içerisinde İngiltere
ve Fransa ile yaptığı ittifak antlaşmaları ile emperyal ülkelerle belirli
düzeyde işbirliğini tercih etmiş, ikinci dünya savaşı sonrası ABD ile imzalanan
Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde taraf olmuştur. Türkiye’de 1950
yılında gerçekleşen iktidar değişikliği ile birlikte ise 1952 yılında NATO’ya
dahil olunarak, soğuk savaş dönemi sürecinde; Avro-Atlantik sisteminin
planladığı tek yönlü dış politikayı, 1991 yılına kadar uygulamak zorunda
kalınmıştır. Bu uygulamaya yönelik zaman zaman ortaya çıkan milli dış politika
uygulama niyetleri ise ihtilal ve muhtıralar yolu ile engellenmiştir. Yani
Türkiye Cumhuriyeti Devleti orta ölçekli bir ülke olmasına rağmen Atatürk Döneminde
uyguladığı, antiemperyalist ve bölgesel ittifaklara dayalı dış politika
sayesinde; küresel anlamda belirleyici olabilmişken, Atatürk sonrası emperyal
ülkelerle işbirliği sayesinde, varlığını ve menfaatlerini koruma anlayışına
dayanan dış politik yaklaşımlar nedeniyle bağımlı bir ülke durumuna düşmüştür.

2002 yılında itibaren ise Türkiye’de İslami referanslara sahip bir partinin
iktidar olması ile birlikte, Afro-Avrasya olarak tanımlanan ve Osmanlı
Coğrafyası, Karadeniz Havzası ve Türkistan Bölgesi’ni de içine alan sahada
stratejik derinlik kavramının rehberliğinde yeni bir politik yaklaşım
geliştirilmiştir. Bu yeni yaklaşım; akademik dünyada Yeni Osmanlıcılık olarak
tanımlansa da gerçekte II. Abdulhamit Dönemi İslamcılık politikasının kötü bir
kopyasıdır. Kötü kopyası dememin nedeni II. Abdulhamit; Osmanlı Türk
İmparatorluğunun devlet başkanı olarak ülkenin içinde bulunduğu siyasi, sosyal
ve ekonomik şartların el verdiği oranda son derece yerinde bir dış politik
yaklaşım ile devleti ayakta tutmak için elinden geleni yaparken, günümüzde bu
yaklaşımı sadece İslamcılık kavramı üzerinden Pan hareket tarzına uygun
algılayıp uygulamaya kalkmak felakettir. Çünkü siyasi, sosyal, demografik
anlamda şartlar aynı olmadığı gibi uluslararası durumda aynı değildir. Türkiye
bu dönemde daha çok dini argümanları ön plana çıkararak, siyasal İslamcı devlet
dışı yapılanmalarla işbirliği içerisinde hareket etmekte ve milliyet eksenini
göz önüne almamaktadır. Bu nedenle milliyeti görmemezlikten geldiği için Türk
Dünyasında, devlet dışı siyasal İslamcı guruplarla işbirliğine gittiği için
İslam Dünyasında yalnızlığa mahkum olmuştur.


Yani Türkiye’nin İslam Dünyasının merkez
ülkesi olmak için çok boyutlu bir dış politika ile yola çıktığı serüven bir
taraftan Panislamcı bir yaklaşım olarak algılanmış ve İslam ülkeleri dahil
özellikle demokratik ülkeler tarafından ciddi eleştirilere muhatap olmuştur.
Diğer yandan ümmet temelli bir söylem ile yola çıktığı için Türk Dünyasında da
ihtiyatlı karşılandığı gibi Türkiye’ye karşı mesafeli bir yaklaşımın oluşmasına
zemin hazırlamıştır.

Tüm bu açıklamalardan sonra Türkiye’nin Irak ve Suriye özelinde kuramsal
anlamda yapması gereken; elbette ulusal çıkarlarını mümkün olduğu oranda
koruyacak politikalar geliştirmektir. Bu duruma uluslararası hukukta izin
vermektedir. Örneğin Irak ve Suriye ile yapılan uluslararası anlaşmalar her iki
ülkede de Türkiye aleyhine oluşacak faaliyetlerin ilgili ülkeler tarafından
engellenememesi durumunda Türkiye’nin müdahalesine izin vermektedir. Aynı
şekilde BM kuralları çerçevesinde 51. Madde yine buna uygundur.

Ancak sorun Türkiye’nin bu müdahalelerinin devamında ne yapmak istediği ile
alakalıdır.

Irak ve Suriye’de yaşanan iç savaş sonrasında uluslararası güçlerinde etkisi
ile muhtemeldir ki en iyi ihtimalle iki ülke içinde geçerli olmak üzere
federatif bir sistemin hakim olması beklenmektedir.

Irak’taki Anayasa zaten buna 2004 yılından sonra müsaade eder hale gelmiştir.
Suriye’de Fransız mandaterliği döneminde birden çok yapıya bölünerek yönetilmiş
idi. Bugün Suriye’de benzer bir yapılanma ile karşı karşıyadır.

Gerek Suriye ve gerekse Irak ile ilgili yapılacak yeni düzenlemelerde
Türkiye’nin mutlaka yer alması olağandır.

Çünkü

Birincisi; Türkler bu iki ülkenin bulunduğu coğrafyada bin yıldan fazla hakim
olmuşlar ve halen Irak’ta üçüncü etnik gurup olarak, Suriye’de ikinci etnik
gurup olarak yaşamaya devam etmektedirler ve Türkiye’nin kendi geleceklerinin
belirlenmesinde söz söylemesini beklemektedirler.

İkinci olarak; Irak ve Suriye ile yapılan antlaşmalar çerçevesinde Irak’ta 75
kilometre derinlikteki bölge ile Suriye’de 50 kilometrelik derinlikteki bölgede
oluşacak gelişmeleri Türkiye kendi güvenliği ekseninde değerlendirmiş ve iki
ülkeye bunu kabul ettirmiştir.

Üçüncüsü; Bu iki ülkede yaşayan Türkmenler Türkiye’nin kendi haklarını koruması
konusunda inisiyatif almasını beklemektedirler.

Bu insiyatifin tanımı ise Irak’ta Telafer’den başlayan ve Kerkük’ü de içine
alan ve Mendeli’ye kadar uzanan bölgede Türkmen Federal Bölgesinin oluşmasına
yardım etmektir. Aynı şekilde Suriye’de yeniden yapılandırılırken geçmişte
olduğu gibi federal bir çözüme gideceği açıktır. Suriye’de Türkmenler 2. Etkin
gruba sahip olduğu için Telabyad’tan başlayıp Halep’i de içine alan ve bugün
İdlib’de M4 ve M5 karayolunun kuzeyi ve batısını da içine alan coğrafyada
Türkiye sınırı boyunca bir Türkmen Federal Bölgesinin oluşmasını sağlamaktır.

Elbette bu yaklaşımı ortaya koyabilmeniz için öncelikle Irak ve Suriye
rejimleri ile işbirliği yapmalı, Irak ve Suriye’nin federal sistem içerisinde
toprak bütünlüğü garanti edilmeli ve mutlaka radikal örgütler her ne ad ile
anılırsa anılsın Irak ve Suriye yönetimi ile birlikte ortadan kaldırılmalıdır.


Prof.
Dr. Selçuk DUMAN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir