AKP’nin 14 yıllık iktidarını hiç bu gözle
okumadınız…


Bugün
Türkiye’de yaşanan sosyal ve siyasal sorunların kaynağını, Anadolu’nun
Araplaşması sorunundan bağımsız olarak anlayamayız. Türkiye’de yaşanan sosyal
ve siyasal sorunların kaynağında önemli bir ölçüde ekonomik etkenler ve
kapitalizm sorunu yer alsa da, Anadolu’nun Araplaşması sorunu olarak
adlandırabileceğimiz geniş çaplı kültürel bir sorunun da ve bu bağlamdaki
kültürel kimlik sorununun da, yaşadığımız sosyal ve siyasal sorunların
oluşmasında çok önemli bir etken olduğunu söyleyebiliriz.


Şu bir gerçek
ki, Arap kültürü Anadolu kültürünü yaklaşık 1000 yıldır asimile etmeye
çalışmaktadır. 20. ve 21. Yüzyılda İslamcı siyaset tarafından “Milli Görüş”
olarak halka büyük bir yalanla sunulan şey de aslında, “Sünni-Arap Görüş”ten
başka bir şey değildir ve Anadolu kültürüyle uzaktan yakından ilgisi olmayan
bir bakış açısıdır.


ANTİK ÇAĞ’DA
ANADOLU


Anadolu’nun
kültür tarihi İslam tarihinden çok daha eskidir. M.S. 7. Yüzyılda ortaya çıkan
İslam dininden çok önce, Anadolu’da çok önemli uygarlıklar yaşamıştı.


Anadolu’daki
en eski yerleşim birimi Çatalhöyük’tür. M.Ö. yaklaşık 7000 yılında kurulduğu
tahmin edilen bu kent aynı zamanda yeryüzündeki en eski kentler arasında yer
alır ve yerleşik düzene geçişin en eski örnekleri arasında sayılır.


Daha sonra
Anadolu’da, günümüzde ağırlıklı olarak Irak sınırları içinde kalan
Mezopotamya’daki uygarlıkların uzantısı olarak, Dicle ve Fırat nehirlerinin
olduğu bölgelerde, günümüzdeki Güneydoğu Anadolu bölgesinde, yaklaşık olarak
M.Ö. 6500-M.Ö. 2000 yılları arasında, Sümer uygarlığı yaşamıştı. Sümer
uygarlığının merkezi Anadolu değildi, günümüzdeki Irak topraklarının olduğu
bölgeydi, ancak yine de, Anadolu’nun bir parçasında da uzantıları mevcuttu.
İnsanlık tarihinde yazının icadı, ilk edebiyat eserinin yazımı, astronomi,
matematik ve tıp alanında ilk araştırmaların yapılması, ilk kent-devletlerinin
kurulması, Sümer uygarlığı tarafından gerçekleştirilmiştir.


Daha sonra,
yaklaşık olarak M.Ö. 2500-M.Ö. 600 yılları arasında Güneydoğu Anadolu’da, yine
Mezopotamya (günümüzde Irak) uygarlıklarının bir uzantısı olarak Asur
uygarlığı, yaklaşık olarak M.Ö. 1600-M.Ö. 1100 yılları arasında İç Anadolu’da
Hitit uygarlığı, yaklaşık olarak M.Ö. 800-M.Ö. 600 yılları arasında Doğu
Anadolu’da Urartu uygarlığı yaşamıştır.


Yaklaşık
olarak M.Ö. 800-700 yılından itibaren de, Batı Anadolu’da Antik Yunan uygarlığı
yeşermeye başlamış, bu uygarlık daha sonraki yüzyıllarda Anadolu’nun neredeyse
tamamına yayılmıştır. Bu dönemde Anadolu’da bilim, felsefe ve sanat alanında
çok önemli gelişmeler yaşanmış, bu gelişmeler genel olarak insanlık ve uygarlık
tarihini derinden etkilemiştir. Bu dönemde Anadolu, yaklaşık 650 yıl boyunca,
ileri uygarlık seviyesi bağlamında, altın çağlarından birisini yaşamıştır.
Thales, Anaksimandros, Anaksimenes, Anaksagoras, Herakleitos, Leukippos,
Epikuros, Herodotos, Hippokrates, Pitagoras, Homeros gibi filozoflar, bilim
insanları ve yazarlar bu dönemde Batı Anadolu’da ve Batı Anadolu’nun
kıyısındaki adalarda yaşamışlar, bilim, felsefe ve sanat tarihine önemli
katkılarda bulunmuşlardır. Antik Yunan uygarlığının üzerine inşaa edilen ve
yaklaşık olarak M.Ö. 150 yılından itibaren Anadolu’ya hakim olan erken dönem
Roma uygarlığı da, özellikle hukuk, sanat ve mimarlık alanında, Anadolu’ya ve
genel olarak insanlık ve uygarlık tarihine, önemli katkılarda bulunmuştur.


ANADOLU’DA
HIRİSTİYANLIK, İSLAM VE TÜRKLER


Yaklaşık
olarak M.S. 50 yılından itibaren, yani 1. Yüzyılın ortalarından itibaren, önce
Orta Doğu’da ve daha sonra Roma İmparatorluğu’nun hakim olduğu tüm topraklarda,
Musevilik’ten türetilen Hıristiyanlık dini adım adım yaygınlaşmaya başladı.
Roma İmparatorluğu yönetimine karşı özellikle köle sınıfı içinde bir isyan hareketi
olarak da ortaya çıkan Hıristiyanlık, yaklaşık 300 yıl süren bir mücadeleyi
kazandı ve Roma İmparatorluğu 4. Yüzyılda, Hıristiyanlığı resmi dini olarak
benimsedi. Bu dönemden itibaren Doğu Roma İmparatorluğu olarak da bilinen
Bizans İmparatorluğu Anadolu’ya tamamıyla hakim oldu. 4. Yüzyıldan 15. Yüzyıla
kadar Anadolu’da Hıristiyanlık kültürü ve Bizans uygarlığı dönemi yaşandı.


10. Yüzyılda
ise, Türkler, Orta Asya’dan Anadolu’ya yaygın bir biçimde göç etmeye
başladılar. Yaklaşık olarak 4. Yüzyıl ile 10. Yüzyıl arasındaki dönemde de Orta
Asya’dan Anadolu’ya sınırlı oranda bazı göçlerin gerçekleştiği tahmin edilse
de, kitleler halinde yaygın bir göç 10. Yüzyıldan itibaren yaşandı. 11.
Yüzyıldan itibaren Türkler Anadolu’nun bazı bölgelerinde hakim olmaya başladılar
ve 15. Yüzyılda Anadolu’yu tamamıyla egemenlikleri altına aldılar. Bu dönemde,
Türklerin kurduğu çeşitli beyliklerin dışında, Anadolu’da önce Selçuklu
İmparatorluğu, daha sonra da Osmanlı İmparatorluğu kuruldu.


10. yüzyıldan
önce, Orta Asya’daki Türklerin dilinin de, dininin de, Arap kültürüyle uzaktan
yakından bir ilgisi yoktu. Bugünkü Türkçe de dahil olmak üzere, Orta Asya’daki
Türk kavimlerinin dili Ural-Altay dil kategorisine aittir; Arapça ise Semitik
dil kategorisine aittir. 10. Yüzyıldan önce Orta Asya’da yaşayan Türklerin dini
şamanizm idi; Arapların dini ise İslam idi.


Türklerin
büyük çoğunluğu, Orta Asya’dan batıya doğru göç ettiklerinde, batıya doğru
uzanan göç yollarında, ilk olarak Perslerle ve Araplarla karşılaştılar. Persler
ve Araplar da 7. Yüzyıldan itibaren, Musevilik ve Hıristiyanlık etkisi altında
yine Orta Doğu’da ortaya çıkmış olan İslam dinini benimsemiş halklardı. İslam
dini, Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinde ortaya konan Tanrı’ya inanmakta,
ayrıca Muhammed ile birlikte, Musa ve İsa’yı de Tanrı’nın elçisi, yani
peygamber olarak kabul etmekteydi. Orta Asya Türklerinde ise, Tevrat, İncil ve
Kur’an’da tanımlandığı biçimiyle bir Tanrı kavramı ve peygamber kavramı yoktu.


Sonuçta, Orta
Asya’dan batıya göç eden Türklerin bir kısmı Araplar ve Persler tarafından
zorla asimile edildiler ve İslam dinini benimsemek zorunda kaldılar, bir kısmı
da, İslam dinine içten bir biçimde inandığı için veya hakimiyet kurmak istediği
bölgede yaygın olan dini benimseyerek o bölgede daha kolay hakimiyet
kurabileceğine ve barınabileceğine inandığı için, İslam dinini seçti. Türklerin
büyük çoğunluğunun İslam dinini benimsemesiyle birlikte, dilleri de belli bir
ölçüde Arapça ve Farsça’nın etkisi altına girdi.


ANADOLU NEDEN
ARAP DEĞİLDİR


Sonuç olarak
Anadolu’da köken ve kültürel kimlik itibarıyla Arap kültürü adına neredeyse
hiçbir şey yoktur.


1) Antik Çağ’da
Anadolu’nun Arap kültürüyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Antik Çağ’da
Anadolu’da Sümer, Asur, Hitit, Urartu, Antik Yunan, Roma uygarlıkları vardı.


2) Türklerin
Anadolu’da egemenlik kurmaya başladığı 11. yüzyılda Güneydoğu Anadolu’da
yaşayan küçük bir Arap azınlık olsa da, bu dönemde Anadolu, tamamıyla Bizans’ın
egemenliğinde idi. Anadolu’da nüfusun büyük çoğunluğu da Bizanslı Rumlardan
oluşuyordu. Onun dışında Anadolu’da, özellikle doğuda yaşayan ve Anadolu’nun en
eski yerli halkları arasında yer alan Ermeniler, Kürtler ve Lazlar vardı.


3) 10. yüzyılda
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin de, göçler başlamadan önce, din ve
dil bağlamında Arap kültürüyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Türklerin
dili Ural-Altay dil kategorisindeydi, dinleri de şamanizm idi. Arapların dini
ise İslam’dı, Arapça da, Semitik dil kategorisine aitti. Hatta 11. Yüzyıldan
sonra, Selçuklu İmparatorluğu döneminde ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı
dönemlerinde bile, Arap kültürünün din ve dil bağlamındaki etkisi sınırlı
kaldı. (Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaşi Veli, Şeyh Bedreddin, Pir
Sultan Abdal, Köroğlu, Kuloğlu, Dadaloğlu, Karacaoğlan gibi halk ozanları ve düşünürler
bunun en büyük kanıtıdır). Anadolu’daki Türkler Araplarla değil, daha çok
Anadolu’da daha önce var olan halklarla, uygarlıklarla ve geleneklerle
kaynaştılar, daha çok onlardan beslendiler ve Orta Asya kültürünü Anadolu
kültürüyle harmanladılar. (Ayrıca Türkler Anadolu’ya geldiklerinde, evlilikler
ve ilişkiler bağlamında da, Anadolu’da daha önce var olan topluluklarla
kaynaştılar ve bu nedenle Orta Asya’daki Türk kavimlerinden de, hem kültürel,
hem de ırksal açıdan, önemli bir ölçüde ayrıştılar. Bunun dışında, özellikle
15. Yüzyıldan itibaren Anadolu’daki Hıristiyan nüfusun önemli bir kesimi,
asimilasyon politikalarından, Hıristiyanlara uygulanan yüksek vergi
oranlarından ve bazı dönemlerde Hıristiyanlara uygulanan zorunlu göç
uygulamalarından dolayı ve/veya Müslümanlar ile yapılan evliliklerden dolayı
İslam dinine geçtiği için, Anadolu’da Müslüman olan halkın tamamının Orta
Asya’dan gelen Türkler olduğunu söylemek olanaklı değildir).


4) 19. yüzyılda
Balkanlardan ve Kafkaslardan Anadolu’ya büyük bir göç dalgası yaşandı. Boşnak,
Arnavut, Türk, Çerkez, Abhaz, Gürcü olan bu halkların kültürünün de Arap
kültürüyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Balkanlardan gelen göçmenlerin
kültürü Doğu Avrupa kültürüyle, Kafkasya’dan gelen göçmenlerin kültürü de Rus
kültürüyle benzerlikler taşıyordu.


ANADOLU NEDEN
ARAPLAŞIYOR


Tüm bunlara
rağmen, Anadolu’nun Araplaşması sorunu neden yaşanıyor? Bunun tarihsel
temellerini kısmen, 19. Yüzyıl öncesi Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetici
sınıfında bulmak olanaklıdır. Osmanlı’nın, Hıristiyan ve Musevi nüfusa da sahip
olmakla birlikte, Saltanatlık-Hilafet bağlamında İslam dinini temsil eden bir
imparatorluk olması ve İslam dininin de ilk kez Arabistan coğrafyasında Arap
kültürünün bir parçası olarak ortaya çıkması, ister istemez Osmanlı’yı,
özellikle Osmanlı’daki yönetici sınıfı, Arap kültürüyle yakınlaştırmıştır.


Bunun en
çarpıcı örnekleri, yönetici sınıfın sık sık odaklandığı dil ve edebiyatta
yaşanmıştır. Osmanlı’da, sarayın desteklediği divan edebiyatı ile halk
ozanlarının ve şairlerinin ortaya koyduğu halk dili ve edebiyatı arasında
önemli denebilecek ayrılıklar söz konusuydu. Benzer bir durum sarayın
desteklediği müzik ile Anadolu halkında yaygın olan yöresel türküler ve
folklorik danslar arasında da geçerliydi. Osmanlı döneminde, hem edebiyat, hem
de müzik alanında, Topkapı Sarayı ile Anadolu köyleri arasında önemli bir fark
vardı. Saray her zaman, bir yandan Bizans İmparatorluğu’nun yönetici sınıfının
kültürünün, bir yandan da Arap kültürünün ve dilinin, daha fazla etkisi altında
kalmıştır.


Günümüzde ise,
Anadolu’nun Araplaşması misyonunu yürüten odak İslamcı siyasettir. Bu siyasetin
günümüzdeki temsilcisi AKP’dir. AKP’nin 14 yıldır iktidarda olmasından dolayı
da, Anadolu’nun Araplaşması süreci son yıllarda büyük bir hız kazanmıştır.


ATATÜRK NEDEN
KARŞI ÇIKTI


Türkiye
Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün yapmaya çalıştığı şey ise,
bir yandan da, Anadolu’nun Araplaşması sorununa son vermekti. Atatürk bu
nedenle Anadolu’daki tüm uygarlıkların kökenlerini araştırdı, Orta Asya’daki
Türk kültürü üzerine araştırmalar yaptı, Balkan ve Kafkas kültürlerini yakından
inceledi, Türk dilini, kendi özüne uygun olarak, Arapça ve Farsça’nın
etkisinden kurtarmaya ve geliştirmeye çalıştı, Türk Tarih Kurumu’nu ve Türk Dil
Kurumu’nu kurdu. Çünkü Atatürk, Arap coğrafyasında, Libya’da ve Suriye’de görev
almış, cephelerde bizzat savaşmış ve oralarda bulunmuş birisi olarak, Anadolu
kültürüyle Arap göçebe çöl kültürünün uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığını
ve Osmanlı yönetici sınıfı ve elitleri tarafından Anadolu’ya yapay bir biçimde
dayatılmaya çalışılan Arap kültürünün, milli bir kültür olamayacağını
biliyordu.


Bir ülkenin ve
o ülkenin yer aldığı toprakların ve o topraklarda yaşayan insanların kültürel
kimliğiyle ve tarihiyle ilgisi olmayan bir unsur milli olabilir mi? Atatürk’e
göre olamaz. Bir şeye milli demek için, o şeyin, o ülkenin ve o ülkenin yer
aldığı toprakların ve o topraklarda yaşayan insanların kültürel kimliğiyle ve
tarihiyle bir bağlantısının olması gerekir. Atatürk’e göre din hiçbir zaman bir
kültürü belirleyen tek unsur olmadığı için, din, bir kültürü belirleyen birçok
unsurdan sadece birisi olduğu için, uygarlık tarihi ve dil gibi unsurlar da,
bir kültürü belirleyen en önemli etkenler arasında olduğu için, Atatürk Anadolu’nun
Araplaşması ve kültürel kimliğin dine indirgenmesi sürecine şiddetle karşı
çıktı. Milliyetçilik ilkesiyle, ümmetçiliğin karşısına vatan ve vatandaşlık
bilincini koydu; Laiklik ilkesiyle de, dinin, devlet, siyaset, hukuk ve eğitim
işlerine müdahale etmesine karşı çıktı; din ve devlet, din ve siyaset, din ve
hukuk, din ve eğitim işlerinin ayrılması koşuluyla dini inanç ve ibadet
özgürlüğünün güvence altına alınmasını savundu.


“MİLLİ GÖRÜŞ”
SAFSATASI


Bugün
Türkiye’deki karşı-devrimci İslamcı siyaset işte hala buna direniyor ve bu
nedenle Anadolu’nun Araplaşması için büyük bir mücadele veriyor. İslamcı
siyasetin ve laiklik karşıtı hareketin Türkiye’deki uyanık liderlerinden birisi
olan Necmettin Erbakan, bu nedenle, liderlik ettiği oluşumun adını “Milli
Görüş” olarak koydu. Bu isim tamamıyla bir kamuflajdı. Böylece, Anadolu’ya
yabancı olan Arap kültürü, “Milli Görüş” adı altında, halka yeniden dayatılmaya
çalışılacaktı.


Bu yöntem,
tarihte uyanıkların sık sık başvurduğu bir yöntemdir. Zor bir şeyi birisine
dayatmaya çalışacaksan, onun içeriğinin ve anlamının tam zıddını temsil eden
bir ad, etiket ve söylem kullan ki, onu benimsetmek daha kolay olsun. Aslında
bu, vahşi kapitalist sistemde tüketiciyi aldatmaya yönelik reklam ve pazarlama
yapmak gibi bir şey. Örneğin üreticinin ve satıcının, malın çürük olduğunu
bildiği halde, malı, sağlamlık ve dayanıklılık söylemleriyle pazarlaması gibi
bir şey.


Günümüzde bu
anlayışı sürdüren ve Anadolu’nun Araplaşması için büyük bir mücadele veren de,
AKP ve Recep Tayyip Erdoğan’dır. Erbakan’ın hayalini kurup da bir türlü
gerçekleştiremediği şeyi, Recep Tayyip Erdoğan gerçekleştiriyor. Erdoğan, bir
ara, “Milli Görüş” gömleğini çıkarttığını söylese de, bu gömleği kısa bir süre
sonra yeniden giymiştir. Bu nedenle, Anadolu’daki kentlerin, kasabaların ve
köylerin Araplaşma ve Arap göçebe çöl kültürü tarafından asimile edilmesi
süreci tüm hızıyla sürmektedir.


KARA ÇARŞAF VE
TÜRBAN MİLLİ DEĞİLDİR          


Kara çarşaf ve
sıkmabaş türban-pardesü bunun en çarpıcı örnekleri arasında yer alır. Anadolu
kültüründe ve tarihinde bunların her ikisi de yoktur. Bu tamamıyla Arabistan
göçebe çöl kültürü tarafından “kes-yapıştır” yöntemiyle Anadolu’ya ithal
edilmiş bir şeydir. Anadolu’nun hangi bölgesine giderseniz gidin, Karadeniz’de,
Akdeniz’de, Ege’de, Trakya’da, İç Anadolu’da, Doğu Anadolu’da, Güneydoğu
Anadolu’da böyle bir kültür yoktur. Bunu anlamak için, artık örnekleri azalmış
olsa da, o bölgelerin kadınlarının yüzlerce yıl giydiği yöresel kıyafetlere
bakmak yeterlidir. Ayrıca, yöresel halk ve folklor oyunlarında kadınların
giydiği kıyafetlerden de bu kolayca anlaşılır. Bu kültürde, kara çarşaf veya
saçların tamamını ve bedenin tüm yerlerini, hatlarını ve çizgilerini kapatan
sıkmabaş türban ve ona eklemlenmiş pardesü geleneği yoktur. Nitekim, her şeye
rağmen, Anadolu’nun köylerinde ve kasabalarında günümüzde başını örten
kadınların tamamı olmasa da, önemli bir çoğunluğu, Arabistan tarzında değil,
Anadolu tarzında örtünmektedir.


Sıkmabaş
türban-pardesü geleneği, 1980’li yıllardan itibaren “Milli Görüş” safsatasının
yaygınlaştırdığı ve Arabistan göçebe çöl koşullarına uygun kapanma tarzını
temsil eden bir modadır. Üstelik böyle bir örtünme tarzı, Kur’an’da bile somut
bir biçimde belirtilmemektedir. Bu tamamıyla Arabistan töreleriyle ve
gelenekleriyle ilgili bir örtünme tarzıdır.


Aslında, baş,
tamamıyla veya kısmen örtülü olsun veya olmasın, bugün kara çarşaf ve onun
“light” versiyonu olan türban-pardesü giyenlerin tamamı, kendi memleketlerinin
ve geldikleri illerin yöresel kıyafetlerini giymeye başlasalar, o zaman, milli
kültürü ve Anadolu kültürünü yaşatmış olurlar. Böylece, kızlar ve kadınlar, tek
tip üniformayı andıran kasvetli kara çarşaf ve türban-pardesü tarzı giyim
yerine, Anadolu’nun dinamik yapısına ve doğasına yakışır bir biçimde, daha
canlı, daha doğal, daha çoğulcu ve daha renkli bir giyim tarzına kavmuş olur ve
her şeyden önemlisi, erkekler de, kızları ve kadınları, bir mobil kafese
kapatma zihniyetinden kurtulmuş olurlar.


Elbette, bu
sadece ve sadece, kızların ve kadınların özgür iradesiyle ve kendi seçimleriyle
gerçekleşebilecek bir şeydir. Bu uygulamayı kızlara ve kadınlara (onları
aldatarak) dayatan siyasetçilere ve bu siyasetçilerin etkisi altındaki
erkeklere direnip direnmemek, yine söz konusu kızların ve kadınların elinde
olan bir şeydir. Açık veya kapalı olsun farketmez, kimse kimseye zorla herhangi
bir giyim tarzını dayatamaz.


HAREMLİK-SELAMLIK
UYGULAMA MİLLİ DEĞİLDİR


Anadolu
kültüründe kadın-erkek eşitliğinin tam olarak sağlanamadığı ve erkek egemen bir
yapının olduğu söylenebilse de, “Apartheid” uygulamasını andıran Suudi
Arabistan usulü bir haremlik-selamlık uygulaması da yoktur. Anadolu’da
genellikle kadın ve erkek tarlada ve bahçede birlikte çalışır, düğünlerde
birlikte eğlenir ve oynar, yaşamın tüm zorluklarını ve güzelliklerini birlikte
üstlenir.


Anadolu
folklorü ve halk oyunlarında da, erkeklerin ve kadınların ayrı ayrı oynadıkları
oyunlar olsa da, erkeklerin ve kadınların birlikte oynadıkları oyunlar da hemen
hemen her bölgede mevcuttur. Bu da kadın ve erkeklerin ortak yaşamlarının halk
oyunlarındaki yansımalarından birisidir.


Oysa günümüzde
Türkiye’de, Suudi Arabistan’ı andıran manzaralarla karşı karşıya kalıyoruz.
Karadeniz’de, kadın ve erkeğin birlikte horon tepmesinin günah olduğunu
açıklayan müftüler, Doğu Anadolu’da haremlik-selamlık AKP mitingleri,
İstanbul’un ortasında haremlik-selamlık iftar sofraları, Anadolu’nun çeşitli
yerlerinde haremlik-selamlık oteller, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde haremlik-selamlık
İmam Hatip okulları, “Yeni Türkiye”nin utanç manzaralarından sadece bir kaçı
arasında sayılabilir.


Bunların
dışında, yüzlerce yıldır camiilerde geçerli olan haremlik-selamlık uygulaması
da, Arabistan modelinin bir uzantısından başka bir şey değildir. Böyle bir
uygulamaya dair Kur’an’da hiçbir ayet bulunmamaktadır. Bu uygulama,
Arabistan’ın Kur’an dışı töre ve geleneklerinden esinlenilerek, Anadolu’da
uygulamaya konmuştur.


İMAM-HATİPLER
MİLLİ DEĞİLDİR, ARABİSTAN’IN KÜLTÜR ATEŞELİKLERİ GİBİDİR


İmam Hatip
okulları camiilere imam yetiştirmek amacıyla kurulan meslek yüksek okulları
iken, günümüzde, hem niceliği, hem de niteliği ile, laik-bilimsel eğitim
sistemini “by-pass” etmek için işlev gören okullara dönüştü. AKP döneminde
sayıları 4 kat artan ve 2000’i aşkın okul ile yaklaşık yarım milyon öğrenci
kapasitesine ulaşan ve camiilere imam ihtiyacının çok ötesine geçen İmam Hatip
okullarında, müfredatın neredeyse yarısı dinle ilgili zorunlu derslerden
oluşurken, bu dersler de genellikle, Kur’an’ın özüne sadık kalınarak değil,
Arabistan törelerine ve geleneklerine ve Araplar tarafından kaleme alınan
Kur’an yorumlarına göre verilmektedir.


Bu okullarda,
Kur’an’ı Kerim dışında, Arapça, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler,
Mesleki Arapça, Siyer, Fıkıh, Tefsir, Karşılaştırmalı Dinler Tarihi, Hadis,
Kelam gibi dersler verilmekte ve bu derslerde de, Kur’an’ın içeriğinden ve
İslam dininin Anadolu’daki yorumundan çok, Arap din adamlarının Kur’an ve İslam
yorumları anlatılmakta, gençlerin beyinleri yıkanmaktadır. Örneğin bu okulların
müfredatında Mevlana’ya, Yunus Emre’ye, Pir Sultan Abdal’a, Hacı Bektaşi
Veli’ye, Şeyh Bedrettin’e ya hiç yer verilmemektedir ya da (birkaç istisna okul
hariç) Arap din uzmanlarının Kur’an yorumlarıyla karşılaştırıldığında, çok az yer
verilmektedir ve satır aralarında geçiştirilmektedir. Örneğin, İmam Hatip
okullarında genellikle, Anadolu’daki Müslüman düşünürlerin İslam yorumu, hiçbir
zaman, Hadislerdeki İslam yorumunun önüne geçememektedir.


İmam Hatip
okulları kesinlikle milli bir kültürün uzantısı değildir. İmam Hatip okulları
adeta Suudi Arabistan’ın kültür ateşelikleri gibi bir işleve sahiptirler. Zaten
bu okulların önemli bir kesiminin de, Türkiye’deki vakıflar aracılığıyla, Suudi
Arabistan ve körfezdeki Arap ülkeleri tarafından finanse edildiğine dair birçok
iddia kamuoyuna yansımıştır.


HOPARLÖRDEN
EZAN MİLLİ BİR DEĞER DEĞİLDİR


Kur’an’da
namaza çağrıyla ilgili bir kaç ayet vardır, ancak bugünkü uygulamasıyla ezanla
ilgili hiçbir ayet yoktur. Zaten olamazdı da, çünkü elektrik enerjisi üreten
ilk cihaz 18. Yüzyılın sonunda, hoparlör ise 19. Yüzyılın sonunda icad
edilmiştir ve Kur’an’ın ortaya çıktığı 7. Yüzyılda elektrik, hoparlör ve
pilli-elektrikli megafon gibi olanaklar yoktu.


Hoparlörden
yüksek sesle, Müslüman-Sünni olsun ya da olmasın, herkesin duyacağı biçimde
namaza çağrıda bulunmak, Anadolu’da 20. Yüzyılda ortaya
çıkmış yeni bir uygulamadır ve Kur’an’da bunun yeri olmadığı gibi, bu
uygulamanın Kur’an sonrasında da hiçbir köklü tarihi yoktur.


Hoparlörsüz-megafonsuz
biçimde çıplak sesle günümüzdeki ezana benzer biçimde namaza çağrıda bulunmakla
ilgili olarak da Kur’an’da herhangi bir ayet yoktur. Çıplak sesle sadece yakın
çevrenin duyacağı biçimde namaza çağrı uygulaması, Kur’an’da bununla ilgili bir
ayet olmadığı halde, yine Arabistan’da, 7. Yüzyılda başlamıştır ve bu uygulama
Arabistan’dan Osmanlı’ya da geçmiştir. O dönemde böyle bir uygulamanın da
olması anlaşılır bir şeydir, çünkü 7. Yüzyılda mekanik saat veya çalar saat
henüz icad edilmemişti ve Arabistan’da ortak bir biçimde namaz kılmak için bir
duyurunun yapılması gerekiyordu. Mekanik saat 16. Yüzyılda Avrupa’da icad
edilmiştir ve kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarına da ulaşmıştır. Ancak
halk arasında mekanik saat kullanımı, Osmanlı’da, hiçbir zaman yaygın değildi.
Sonuçta, günümüzde, saatin ve çalar saatin halkın tüm kesimlerinde kullanıldığı
bir dönemde, hoparlörden yüksek sesle ezan sesi vermek, bir duyuru ve namaza
çağrı işleminden çıkmış, bir dayatmaya dönüşmüştür.


Bunun dışında,
Anadolu’da sadece Müslüman-Sünniler değil, Müslüman-Aleviler de yaşamıştır ve
halen de yaşamaktadır. Namaza çağrı (ezan), namaz kılmak, oruç tutmak, baş
örtmek, içki içmemek, Sünnilik ile Alevilik arasındaki ortak değerler arasında
değildir. Bunlar Alevi mezhebinin değil, Sünni mezhebinin uygulamalarıdır.
Ayrıca bunlarla ilgili olarak Kur’an’da yer alan ayet sayısı da, 6 bini aşkın
ayet içinde oldukça sınırlıdır ve bu ritüeller İslam dininin özünü oluşturmaz.
Alevilik’te camii, namaz ve ezan yoktur, Cemevi vardır. Bu nedenle de, ezanı
bayrak ile aynı kategoriye koyarak milli bir değer olarak sunmak, Alevileri
milli unsurun dışında görmek ve onlara hakaret etmek anlamına gelir. Ezan
hiçbir zaman bayrak ile aynı kategoride görülebilecek bir unsur değildir.
Bayrak, dini, mezhebi, etnik kökeni ne olursa olsun tüm vatandaşların ve ulusun
bayrağıdır. Ezan ise sadece Sünni mezhebinin geleneğidir.


İÇKİ AMBARGOSU
MİLLİ DEĞİLDİR


Eğer
Türkiye’de nüfusun büyük çoğunluğunun kendisini Müslüman olarak gördüğü
gerçeğinden yola çıkılarak Kur’an üzerinden bir değerlendirme yapılacak olursa,
Kur’an’da 6 bini aşkın ayet içinde içki içilmemesine dair sadece bir kaç ayet
bulunmaktadır. Kur’an’ı bir bütün olarak değerlendirmek ve 7. Yüzyılın tarihsel
bağlamına göre incelemek yerine, sayılı ayetleri cımbızla çekip, daha sonra o
ayetleri büyüteçle büyütüp, o ayetlerin İslam dininin özünü oluşturduğunu iddia
etmek, İslam dinini de çarpıtmak anlamına gelir.


Ayrıca böyle
bir paradigmayla Kur’an okuması yapıldığında, zinanın 100 değnek/kırbaçla
cezalandırılmasına, hırsızın elinin kesilmesine, sadakatsiz kadının
gerektiğinde dövülmesine, mirasta ve şahitlikte kadın ve erkeğin eşit
olmamasına dair Kur’an’da yer alan sınırlı sayıdaki ayetin de uygulanması
durumu ortaya çıkar ki, bu da çağdaş hukuka ve temel insan hak ve özgürlüklerine
tamamıyla aykırıdır. Çağdaş hukukta; zina bir boşanma nedenidir, 100
değnek/kırbaç ile cezalandırılmaz; hırsızlığın cezası hapistir, el kesmek
değildir; kadının veya herhangi bir insanın dövülmesi cezaya tabiidir; mirasta
ve şahitlikte kadın ve erkek eşittir. 7. Yüzyıl koşullarında Kur’an’daki bazı
ayetlerde öngörülen bazı şeylerin kendisi günümüzdeki hukuka ve yasalara göre
suçtur. Bu nedenle “Kur’an’da yazılan her ayet günümüzde uygulanacaktır” diye
bir kural ve anlayış olamaz. Kur’an bir bütün olarak ve 7. Yüzyılın
tarihsel-sosyolojik-siyasi koşulları dikkate alınarak okunmalıdır. Bu bağlamda,
içki içmemek, baş örtmek, domuz eti yememek vs gibi çok sınırlı sayıda ayetler
de bu bağlamda okunmalı ve anlaşılmalıdır.


Kur’an’dan
bağımsız olarak içki bağlamında Anadolu’nun tarihine ve kültürel kimliğine
bakıldığında ise, içkinin, özellikle şarabın ve daha yakın bir geçmişte
rakının, Anadolu kültüründe önemli bir yere sahip olduğunu görürüz. Anadolu’da
binlerce yıldır, Hitit uygarlığı döneminden beri, şarabın üretildiği ve
tüketildiği bilinmektedir. Hititlerden sonra, Antik Yunan’da, Roma’da,
Bizans’ta da şarap kültürü, genel olarak yemek ve içecek kültürü içinde önemli
bir yere sahipti. Hatta Osmanlı İmparatorluğu’nda da, Müslüman olsun veya
olmasın, halkın önemli bir kesimi şarap tüketmeye devam ediyordu. Bazı
Padişahların da şarap içtikleri bilinen bir gerçektir.


Rakı da,
özellikle 19. Yüzyıldan itibaren, Anadolu’da yaygın bir biçimde üretilmeye ve
tüketilmeye başlanmıştır. Rakı, yaklaşık 200 yıldır, Anadolu’da en fazla
tüketilen içki olmuş, tarihsel kökleri daha eskiye dayanan şarap üretimini ve
tüketimini de geçmiştir. Bu nedenle Rakı sık sık Türkiye’nin “milli içkisi”
olarak da anılmıştır. (Recep Tayyip Erdoğan bunu inkar ederek milli içkinin
ayran olduğunu söylemiş olsa da, bunun sosyolojik gerçeklikte bir karşılığı
yoktur. Gerçek şudur ki, rakı da, ayran da, milli içkilerimiz / içeceklerimiz
arasında yer alırlar. Bu arada: Kurtuluş Savaşı’nın ve devrimlerin önderi,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Atatürk, söz konusu iki milli içkimizi / içeceğimizi de çok
severdi. Bazı akşamlar rakı, gündüzleri de, kahvenin dışında, ayran içerdi).


Nitekim AKP
döneminde alkollü içkiye konan reklam-tanıtım yasaklarına, içkiye uygulanan
yüksek vergi oranlarına ve zamlara ve saat 22:00’den sonra içki satışına
getirilen yasaklara rağmen, alkollü içki tüketimi Türkiye’de azalmadığı gibi,
aksine daha da artmıştır.


ARAPÇA TRT
MİLLİ DEĞİLDİR


TRT’de Kürtçe
yayın yapan ayrı bir kanalın olması anlaşılır bir şeydir. Sonuçta Kürt kökenli
vatandaşların Türkiye’deki oranı yaklaşık olarak yüzde 15’tir ve Türkiye’de 10
milyonu aşkın Kürt kökenli vatandaş yaşamaktadır. Ancak toplam nüfustaki oranı
yüzde 1 bile olmayan Araplar için, devlet televizyonu olan TRT’nin Arapça yayın
yapması nasıl açıklanabilir? Bu durumda, milleti daha iyi kucaklayabilmek
için,  TRT’den Lazca, Adigece, Abhazca, Gürcüce, Boşnakça, Arnavutça yayın
da yapılması gerekmez miydi? TRT, azınlıktaki dilleri desteklemek için, Arapça
da dahil olmak üzere, tüm bu dillerde, her gün, her dil için ayrı ayrı 2 saat
yayın yapan, tek ve ortak bir kanal açsa, bu da anlaşılabilir bir durum olurdu.
Ancak diğer azınlık dillerini görmezden gelip, Arapça yayına ve Arapça için ayrı
bir kanala ayrıcalık tanımak nasıl açıklanabilir?


Bu aslında,
Lazlara, Çerkezlere, Abhazlara, Gürcülere, Boşnaklara ve Arnavutlara meydan
okumaktır, onları yok saymaktır. Ancak bu etnik kökende olan vatandaşların da
önemli bir kesimi artık Anadolu’nun Araplaşması bağlamında asimile edildikleri
ve kendi kültürlerinden çok Arap kültürünün etkisi altına girdikleri için, bu
tür gelişmelere ses çıkartamaz hale geldiler. Çünkü onlara yıllardır bir
aldatmacayla dayatılan şey, Arap kültürünün ve kimliğinin, “milli” bir kimlik
olduğu yönündedir.


Bir örnek
vermek gerekirse, Düzce’de, Adapazarı’nda, Sakarya’da, Kocaeli’nde yaşayan
Çerkezler ve Abhazlar ne kadar kendi kültürleriyle uyumlu bir biçimde
yaşamaktadırlar? Çerkezlerin ve Abhazların halk oyunlarını ve folklorlerini
herkes bilir. Burada erkekler ve kadınlar birlikte oynarlar ve kadınların
kıyafetleri de kadının beden hatlarını gösterecek biçimde son derece zariftir
ve kadını kapatmaya yönelik değildir. Ancak nasıl oluyorsa, bu bölgede yaşayan
Çerkez ve Abhaz kadınlarının önemli bir kesimi, türban-pardesü modeliyle
kapanmış durumdadır. Kafkasya derneklerinin ve vakıflarının geceleri son
yıllarda oldukça şizofrenik manzaralara sahne oluyor. Bir yandan sahnede
kadınlı-erkekli halk oyunları ve son derece zarif ve açık kadınlar, bir yandan
da seyirci koltuklarının yaklaşık üçte birinde, sahnede danseden kadınları
hayranlıkla seyreden türbanlı-pardesülü kapalı kadınlar.


THY’DE ARAPÇA
ARAPLARA TORPİLDİR


Türkiye’nin
milli havayolu olan Türk Hava Yolları’nın 4440849 numaralı müşteri hizmetleri
telefon hattında bir süredir, Türkçe ve İngilizce ile birlikte, Arapça olarak
da hizmet verilmeye başlandı. THY yurt dışında 240 noktaya ve kente uçuşlar
gerçekleştirmektedir. Bunların 41 tanesi Arapça konuşulan kentlere yöneliktir. Buna
rağmen Türkçe ve İngilizce’den sonra üçüncü bir dil olarak Arapça’nın tercih
edilmesinin nedeni nedir?


İngilizce
artık dünyada uluslararası ortak bir dile dönüşmüş durumda. İngilizce olmadan
küresel çapta bir iş yürütmenin olanaksız olduğu bellidir. Ancak Arapça’nın,
dünyada yaygın olarak konuşulan diğer dillere göre ayrıcalığı nereden
kaynaklanmaktadır? Örneğin, İngilizce dışında, Arapça ile birlikte, İspanyolca,
Rusça ve Çince’nin tercih edilmemesi, Arapça’ya tek başına bir ayrıcalık ve öncelik
tanınmasının nedeni nedir?


Tabii ki yine
dinci-mezhepci zihniyet ve iktidarın Arap kültürü hayranlığı. AKP, Türkiye ile
birlikte, THY’nin de Araplaşmasının yolunu açmıştır. Türkiye’nin milli
sermayesinden oluşan THY yakında Arap sermayesine satılırsa kimse şaşırmasın.


ARAP TURİZMİ
VE SERMAYESİ İLE SURİYELİLER TAKVİYE KUVVETTİR 


Türkiye’nin
AKP döneminde Arap sermayesine yönelmesi, özelleştirmelerde ve ihalelerde
Arapların eskisine göre daha fazla tercih edilmesi, Araplara yönelik turizmde
artış sağlanması bir tesadüf veya bir ekonomi politikası değildir. Bu tamamıyla
dinci-mezhepci bir yaklaşımla Anadolu’nun Araplaşma sürecine hız kazandırmak
için uygulanmış özel bir tercihtir.


AKP döneminde,
özellikle İstanbul’da ve Trabzon’da, Suudi Arabistan ve Arap körfez
ülkelerinden gelen Arap turistlerin sayısında ciddi bir artış yaşandı. Kara
çarşaflı tam kapalı Arap kadın manzaraları, İstanbul’da ve Trabzon’da
havalimanlarında, AVM’lerde, otellerde, turistik tesislerde, restaurantlarda,
kafelerde, sokaklarda olağan manzaralar haline geldi. Trabzon’da halk, ekonomik
gerekçelerle bu duruma katlansa da ve bu işten para kazanan belli başlı
işletmeler durumdan memnun olsalar da, halkın büyük çoğunluğu, kendi kültürel
kimlikleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan  Arapların varlığından
memnun değil.


Bu sadece Doğu
Karadeniz kültüründe yeri olmayan kara çarşafla ilgili bir konu da değil.
Buraya gelen Arapların bir çoğu için geçerli olan yemek-içmek alışkanlıkları,
temizlik ve düzen konusundaki eksikleri, ellerindeki parasal güce bağlı olarak
ortaya koydukları tavırları, Arapların otellerin, emlakların ve arazilerin
fiyatlarını uçuk seviyelere çıkartmış olmaları, Trabzon ve çevresinde mal ve
mülk satın almaya başlamış olmaları, bu işten büyük paralar kazanan belli başlı
oteller, seyahat acentaları ve emlakçılar dışında, halk tarafından olumlu
karşılanmamaktadır.


Bir zamanlar
Trabzon’un 5 yıldızlı ve 4 yıldızlı otellerinde kalma olanağına sahip yerli
turistlerin veya şirket çalışanlarının çoğu, Temmuz ve Ağustos aylarında bu
otellerde artık kalamamaktadılar. Gecesi 200 TL olan odaların fiyatı 400 TL’ye,
gecesi 400 TL olan odaların fiyatı 800 TL’ye fırlamış durumda. Trabzon’da
neredeyse her yerde Türkçe ile birlikte Arapça yol tabelaları, Türkçe ile
birlikte Arapça tanıtım ilanları, Türkçe ile birlikte Arapça menüler mevcut.


Doğasıyla,
köklü geçmişiyle, kültürüyle, tarihiyle Türkiye’nin onuru olan kentlerden
birisi olan Trabzon, bir yandan kendi kültürüne ve tarihine sahip çıkarak, bir
yandan da kendi coğrafyasıyla büyük benzerlikler taşıyan Alp Dağları
eteklerindeki ve ormanlarındaki turizm tesislerini örnek alarak, İstanbul’dan,
Ankara’dan, İzmir’den yerli turist ve Avrupa’dan Avrupalı turist çekmeye
çalışacağına, AKP iktidarının da etkisiyle, kendisini tamamıyla Arap turiste ve
Arabistan kültürüne emanet etmiş durumda.


Anadolu’nun
Araplaşması sürecine paralel olarak, Trabzon’un Araplaşma süreci ve Trabzon’un
yerel kültürünün Arap kültürü tarafından asimile edilmesi süreci de, dışarıdan
ithal edilen Arap sermayesi ve takviye kuvvetler vasıtasıyla, hızla devam
etmektedir. Rize’de 1990’lı yıllarda, Almanya’dan gelen “Milli Görüş”çü
gurbetçiler vasıtasıyla yaptıklarını, şimdi Trabzon’da, Arabistan’dan gelen
turistlerle sağlamaya çalışıyorlar. Trabzon artık horonuyla, kemençesiyle,
ormanlarıyla, dağlarıyla, dereleriyle, futboluyla, fıkralarıyla, hamsisiyle
değil, köklü tarihiyle ve Türkiye’nin kültür-sanat yaşamına katkıda bulunan
aydınlarıyla değil, kara çarşaflı Arap kadınlarıyla anılır hale geldi. Artık
yaz aylarında yeşilliklerin arasında, rengarenk yerel kıyafetleriyle gülümseyen
Karadenizli kızlar ve kadınlar yerine, kara çarşafların arkasına gizlenmiş Arap
kadınları geziyorlar.


Tüm bunların
dışında, Türkiye’ye göç etmek durumunda kalan milyonlarca Suriye vatandaşının
bir bölümüne, Türkiye’de oturma ve çalışma izni ve/veya vatandaşlık vermek
planlarının arkasında da, Anadolu’nun Araplaşması projesi vardır. Gaziantep ve
Kilis artık yarı yarıya Arap kentlerine dönüşmüştür. Önemli bir kesimi
dinci-mezhepci “Müslüman Kardeşler” örgütü üyesi ve sempatizanı olan
Suriyeliler üzerinden amaç, Anadolu’nun Araplaşması sürecini tamamlamak,
Türkiye İslam Cumhuriyeti’ni ilan etmek ve laik rejimi yıkmaktır.
   


MİLLİ OLMAK
ŞART MI


Kültürel
bağlamda şu sorular haklı olarak ortaya atılabilir:  Milli olmak şart
mıdır? Milli olmak neden önemlidir? Sadece milli olanla mı yetineceğiz?


“Milli olmak
koşulsuz olarak şarttır ve yeterlidir” diye bir kural elbette ortaya konamaz.
Örneğin, milli kültür olarak belirlenen bir oluşumun içinde, olumsuz unsurlar
da yer alıyorsa, o zaman o olumsuz unsurlar, sadece millidir diye kabul
edilemez. Dolayısıyla, milli olanın kabul edilmesinin veya kabul edilmemesinin
ölçütü, doğru veya yanlış, iyi veya kötü, olumlu veya olumsuz, yararlı veya
zararlı olmasına bağlıdır. Örneğin, Papua Yeni Gine’de balta girmemiş
ormanlarda yaşayan bir kabilede hala yamyamlık geleneği var diye, Papua Yeni
Gine vatandaşı birisi, “Bu bizim milli geleneğimizdir, tarihimizde de yeri
vardır” diyerek, bu geleneği sürdürecek mi? Elbette hayır.


Önemli olan
sorular şunlardır:


Suudi
Arabistan’da, kadını insan yerine koymayan, kadına ikinci sınıf vatandaş
muamelesi yapan, kadının kamusal alandaki varlığını görünmez kılan, kadını
baskı altına alan haremlik-selamlık ve kara çarşaf uygulaması, Anadolu’nun
tarihindeki daha eşitlikçi uygulamadan daha mı iyi, daha mı doğru, daha mı
olumlu, daha mı yararlı?


Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olan birisinin, kendi dili olan Türkçe’yi geliştirmek
yerine, başka bir ülkenin ve kültürün dili olan Arapça’ya yönelmesi daha mı
doğru, daha mı iyi, daha mı olumlu, daha mı yararlı?


Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olan birisinin, kendi topraklarının binlerce yıllık
uygarlık tarihini çöp sepetine atıp, uygarlık adına ciddi bir şey ortaya
koyamamış toprakların ve ülkelerin tarihlerinden büyülenmesi, daha mı doğru,
daha mı iyi, daha mı olumlu, daha mı yararlı?


Omurgasızlık,
eziklik ve başkasının kimliğine sığınmak, kişilikli olmaktan, asil olmaktan ve
onurlu bir duruş sergilemekten daha mı doğru, daha mı iyi, daha mı olumlu, daha
mı yararlı?


Eğer başka
ülkelerin ve toprakların geçmişlerinde ve bugünlerinde daha iyi, daha doğru,
daha olumlu, daha yararlı unsurlar varsa ve bu unsurlar sizde yoksa, elbette o
unsurlardan etkilenmek, o unsurları kendi içinizde de geliştirmek en doğal ve
en doğru şeydir. Ancak Suudi Arabistan’ın geçmişi ve bugünü nedir?


Suudi
Arabistan’da demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mi vardır? Suudi
Arabistan’da uygarlık tarihinin akışını değiştirecek büyük uygarlıklar mı
yeşermiştir? Suudi Arabistan’da bilim, sanat, felsefe alanında büyük gelişmeler
mi yaşanmıştır? Suudi Arabistan’da sanayi, teknoloji, inovasyon alanlarında
büyük atılımlar mı gerçekleşmiştir? İslam dininde peygamber olan Muhammed’in
Arabistan’da doğmuş ve yaşamış olması, Kur’an’ın Arapça yazılmış olması ve bu
ülkede petrolün bol olması, Suudi Arabistan’ı bir anda ileri uygarlık
seviyesine mi çıkartmıştır?


BİZANS,
SELÇUKLU VE OSMANLI’NIN EKSİKLERİ


Anadolu
topraklarının geçmişinde de elbette birçok eksik ve yanlış vardır. Örneğin,
Anadolu’ya gelen ve daha sonra Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarını kuran
Türkler, Antik Yunan döneminde olduğu gibi, özellikle bilim ve felsefe
alanında, insanlık ve uygarlık tarihi açısından devrimci ve ilerici
sayılabilecek eserler ve çalışmalar ortaya koyamamışlardır.  Bu sadece
Türkler değil, Bizanslı Rumlar, Ermeniler, Kürtler ve Lazlar için de
geçerlidir. Örneğin 13. Yüzyılda kurulan Osmanlı İmparatorluğu, kendisinden
önce Anadolu’da Antik Yunan döneminde ve 9. Yüzyıl ile 12. Yüzyıl arasında
İslam coğrafyasının belli bölgelerinde var olan bilim ve felsefe geleneğini
kendi içine taşıyamadığı gibi, 15. Yüzyıldan sonra Avrupa’da bilim, felsefe ve
siyaset alanında ortaya çıkan devrimci gelişmeleri de kendi içine
taşıyamamıştır. Bizans İmparatorluğu’nda nasıl yaklaşık 1000 yıl boyunca
Sokrates, Platon, Aristoteles, Epikuros, Aristarkhos, Hippokrates, Öklid,
Arşimet çapında filozoflar ve bilim insanları çıkmadıysa, Osmanlı
İmparatorluğu’nda da yaklaşık 700 yıl boyunca, Antik Yunan döneminin
filozofları ve bilim insanları bir yana, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd çapında
filozoflar ve bilim insanları da çıkmamıştır.  


Kimse bu
eksiklerin giderilmemesini ve yanlışların muhafaza edilmesini savunamaz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, özellikle siyasette, bilimde, felsefede ve sanatın
belli dallarında ortaya çıkan bu eksikleri, Avrupa’ya da yönelerek
 gidermeye çalışması son derece yerinde olmuştur. Çünkü doğru, iyi, olumlu
ve yararlı olan bir şey sizde yoksa, herhangi bir komplekse kapılmadan, doğu,
batı, kuzey, güney, nerede olduğu farketmeksizin, onu geliştirmek en
doğrusudur.


Nitekim, ileri
uygarlık olarak adlandırdığımız oluşum, herhangi bir coğrafyanın, dinin,
mezhebin, etnik grubun, ırkın tekelinde olan bir şey değildir. İleri uygarlık
tarih boyunca farklı bölgelerde yaşayan, farklı inanışta olan, farklı ırklardan
insanlar tarafından ortaya konmuştur. Daha önce, kendi dönemlerinin tarihsel
koşullarına göre, Antik Mezopotamya’da, Antik Mısır’da, Antik Çin’de, Antik
Hindistan’da, Antik Yunan’da, Antik Roma’da ve 9. Yüzyıl ile 12. Yüzyıl arasında
İslam coğrafyasının belli bölgelerinde var olan ileri uygarlık seviyesi, 15.
Yüzyıldan itibaren, yaklaşık 500 yıllık bir zaman dilimi içinde, Avrupa’da
karşımıza çıkmıştır.


Bilim,
felsefe, resim, heykel alanlarındaki devrimci gelişmeler (Kopernik, Galilei,
Kepler, Newton, Einstein, Descartes, Leibniz, Spinoza, Bacon, Hobbes, Locke,
Berkeley, Hume, Kant, Hegel, Marx, Nietzsche, Comte, Weber, Freud, Da Vinci,
Michelangelo, Rafael, Boticelli, Van Gogh, Picasso vs); Monarşi’nin,
Teokrasi’nin, Feodalizm’in yıkılma süreçleri (Locke, Montesquieu, Rousseau,
Hume, Voltaire, Diderot ve 1789 Fransız devrimi) ve buna bağlı olarak
demokrasinin gelişmesi, yasama-yürütme-yargı arasında güçler ayrılığı,
düşünce-ifade-basın-yayın-örgütlenme özgürlüğü ve laiklik ilkelerinin ortaya
çıkması; sosyalizm ve komünizm kuramlarının doğması (Proudhon, Marx, Engels,
Bernstein); bunların hepsi, son 500 yıl içinde, Avrupa’da yaşanmıştır. Bunlar
başka bir yerde yaşansaydı, örneğin Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika’da,
Sibirya’da veya Arabistan’da yaşansaydı, oradan alınırdı. Bunlar Anadolu’da
yaşansaydı, başka bir yerden bunları almaya gerek kalmazdı.


O nedenle
Mustafa Kemal Atatürk, “batı” terimini kullanırken, belli bir zaman dilimi ile
sınırlı belli bir coğrafi bölgeye işaret ediyordu. Atatürk “batı” kavramını
uygarlık ile özdeşleştirmiyordu ve uygarlık kavramını da batı ile
sınırlamıyordu.  Çünkü ileri uygarlık farklı zamanlarda farklı yerlerde
dolaşan küresel, dinamik ve diyalektik bir oluşumdur. Belli bir zaman ve belli
bir mekan ile sınırlı değildir;  sabit değildir. Bu nedenle Atatürk,
“batı” kavramından çok, “uygarlık”, “ileri uygarlık” ve “çağdaş uygarlık” gibi
terimleri kullanmayı tercih ediyordu. Bu nedenle Atatürk, Rönesans ve Aydınlanma
döneminde Avrupa’da ortaya çıkan uygarlıkla birlikte, Sümer, Antik Yunan, Roma
gibi Anadolu’dan da geçmiş olup tüm dünyada etki yaratmış uygarlıklarla da
ilgileniyordu ve uygarlığın gelecekte de, herhangi bir zamanla ve mekanla
sınırlı olmaksızın, gelişmeye devam edeceğine inanıyordu.


SONUÇ


Sonuç olarak,
“milli” adı altında milli olmayan şeyleri halka bir aldatmaca ve yalanla
yutturmak da yanlıştır, “sadece milli olacağız” diye kendimizi ileri uygarlık
seviyesinden, demokrasiden, bilimden, felsefeden, sanattan uzak tutmak da
yanlıştır. Önemli olan, iyi ve doğru olanı yapmaktır.


Kurtuluş
Savaşı’nın ve Anadolu’daki  Aydınlanma devrimlerinin lideri,
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı şey de tam buydu.


Bunun aksine
dair söylenen her şey, bataklıktaki sivri sinek vızıltısından başka bir şey
değildir.   


Örsan K. Öymen
yazdı


Odatv.com


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet