GÜNDEM ANALİZİ


NAZIM
GÜVENÇ :
15 Temmuz 2016 ve Öncesi / Sonrası /// Neden,
Nereden, Nereye!  




( jeo-politik bakış – 8 AĞUSTOS 2016 )




01


“15 Temmuz 2016, FETÖ’cü Askerî Darbe
Kalkışması” Türkiye Cumhuriyeti tarihinde yeni bir aşamadır  –dahası yeni bir “devir”in başlangıç
tarihidir. Bunun sonunda ve sonucunda, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın sonuna
benzer bir yıkım sürecinde bölünüp, parçalanıp dağılabilir de; yine, yeniden
ayakları üzerinde doğrulup, yeni bir ulusal direniş savaşıyla Yeniden
Ata-Türkiye’yi kurmaya girişebilir de. Vaziyet bu derece vahim fakat asla
umutsuz değildir!




02


Bu “kalkışma”yla ilgili olarak, en başta, şu
temel olgunun farkında ve bilincinde olmamız gerekir. Bu “olay” asla bu kadar
dar çerçeveli ve sadece bir dinbaz cemaatin, bir “mehdi”nin marifeti değildir.
Bir başka deyişle, asla Türkiye içi ve çeşitli dinbaz cemaatler-arası bir güç
ve iktidar çatışmasından ibaret değildir. Hele asla ve kat’a bir “askerî
müdahale”ye indirgenemez –özü itibariyle o sadece bir “prova”dır, bir “vitrin
görüntüsü”dür, ciddi bir hamledir!




03


Derindeki gerçek ise aslında çok daha
ciddidir: Türkiye Cumhuriyeti Devleti 15 – 16 Temmuz 2016’da “Bu ülkede yetişmiş, bu ülkenin Silahlı
Kuvvetleri içinde yuvalanmış bir dinbaz hain çetesi tarafından sahada yürütülen
“askerî darbe” kılıklı fakat dış
düşmanca
yönlendirilen bir savaşın
ilk “meydan muharebesi”ne sahne
olmuştur. Daha açıkçası: bu “kalkışma” bir “askerî darbe”nin hedefi olan ve
mevcut iktidarı, hükümeti, siyasal partiyi, liderini devirmeyi amaçlayan bir
eylem olmanın çok çok ötesindedir.




04


Bu yönüyle ve yanıyla, daha önceki askerî
darbelerden ve onlar da dış bağlantılı oldukları hâlde, temelde ayrıdır.
Öncekilerin hedefi  -elbette ki yine dış
odağın “gördüğü lüzum” üzerine yapılmış ve dışarıdan yönlendirilmiş olsalar
da-  ülke içi “rejim”le sınırlı bir çerçevede idi –o kadar! Çünkü o sırada
“Yönlendirici Odak”ların gözünde, Türkiye, resmen ve fiilen bir “müttefik” idi.
Oysa 21. Yy.’a girdiğimizden beri, Batı’nın emperyalist “yeni dünya
jeo-stratejisi” konseptinde Türkiye’nin konumu 
-henüz resmen değilse de-  fiilen
düşman” kategorisinde
değerlendirilmektedir.




05


Evet, bu Yeni Çağ’ın, bu yeni olgunun çok iyi
farkında ve bilincinde olmamız çok önemli, çok gereklidir. Şunu bilelim:  Aşağı yukarı 1946’da başlayıp 1990’ların ilk
yarısında sona eren “Soğuk Savaş”, gerçekte / aslında düşük dozda kan dökülen
bir 3. Dünya Savaşı idi.  Resmen “Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler
Birliği” adını taşımakla birlikte fiilen bir “Sovyet-Rusya İmparatorluğu” olan
ve emperyalist Batı’nın karşısında “sosyal-emperyalist” konum ve politikada bir
“süper güç” olarak “karşı-taraf”ta yer tutan devletin, -kendi çarpık
ekonomisinin- çökmesi üzerine dağılmasıyla sona erdi.




06


Çok kısa süren bir ara / geçiş döneminden
sonra, dünyamız, yine, yeniden, yeni bir Dünya Savaşı’na, gayrı-resmen fakat
fiilen bir 4. Dünya Savaşı içine
itilmiş, sürüklenmiş bulunmaktadır. Bu kez arazide, “sıcak / kanlı savaşı”
başlatan, yürüten güçler Batılı emperyalist devletlerin kendi ordularından
ziyade, esas olarak, taşeronları paralı askerlerin yanı sıra görünüşte  “radikal İslamcı terör örgütleri”dir! (El
kaide, IŞİD, vs.) “Sıcak savaş alanı”: jeo-politik olarak, öncelikle,
Afganistan’dan Cebel-i Tarık’a uzanan ve tüm Anadolu’yu, Mezopotamya’yı,
Arabistan yarımadası’nı, Somali ve Sudan’ı da içine alan bir kapsamda tüm güney
Akdeniz’i ve siyah Afrika’yı içeren bir Büyük Orta-Doğu”dur. 




07


Bilindiği üzere ve yıllar sonra en üst düzeyde
resmen de açıklandığı gibi, ABD ve İngiltere ikilisi bu savaşı Saddam Hüseyin
liderliğindeki Irak’ı tuzağa düşürerek (Kuveyt’e saldırmaya cesaretlendirerek)
sonra da bunu gerekçe göstererek ve güya Irak’ın elinde kimyasal savaş füzeleri
olduğu yalanını uydurarak, bu ülkeye 2003’te savaş açmakla başlatmışlardır.
Irak’ın kuzeyinde her an bağımsızlığını ilan etmeye hazır bir “Kürt federe
bölgesi” oluşturulması üzerine savaşa son verilmiş; ardından Suriye, görünüşte
bir “iç-savaş” içine sürüklenmiştir! Keza, Türkiye’de 2002 sonunda yenilgiye
uğratılan, bastırılan (Irak – Kandil merkezli dış Kürt terör örgütü) PKK,
2003’ten sonra ve bu kez Suriye’nin parçalanma sürecine sokulması da fırsat
bilinerek Türkiye’ye şimdiye dek görülmedik derecede silahlı, donanımlı bir
şekilde saldırıya geç(irtil)miştir. 




08


Bu süreçte, AKP hükümetlerinin bilinen gaflet
ve dalaletlerinin dışında, FETÖ’cü hainlerin Irak ve Suriye’deki PKK eşkıyasına
Türk savaş uçaklarının hücumlarını “içeriden” aldıkları istihbaratla haberdar
ederek hedef olmaktan kurtardıkları yeni ortaya çıkmıştır. Çünkü ABD ve
İngiltere başta olmak üzere Batı’nın “müttefik”i ayrılıkçı Kürtlerdir ve
Türkiye de artık “düşman
kategorisindedir.




09


FETÖ’cü askerî darbe kalkışmasının ilk birkaç
saatinde, özellikle öndegelen Batılı başkentlerin basın-yayın organları
aracılığıyla hoşnutluklarını açık ve net bir biçimde belli etmeleri; sonra Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin vatansever subaylarının kalkışmaya etkin bir direniş
içine girmelerinin yanı sıra Türk Sivil
Kuvvetleri’nin (dünya tarihinde benzeri olmayan bir biçimde) başta İstanbul ve
Ankara olmak üzere yurt çapında müthiş bir karşı-koyuş mücadelesi yürüterek,
işlevi itibariyle fiilen bir “meydan savaşı” zaferi kazanmasının ardından, bu
kez de hayal kırıklığı içine girmeleri apaçıktır. İnkâr edilemez derecede
somut, canlı, yazılı ve görsel olarak belgeli bir olgudur. ABD, İngiltere,
Almanya, Fransa vd. sözde, henüz resmen “müttefikimiz” kategorisindeki
devletlerin liderlerinin “geçmiş olsun”, “tebrik”, “destek” mesajlarını dile
getirmeleri bile kalkışmanın bastırılmasından hayli sonra ve çok net bir
biçimde “ãdet yerini bulsun” tarzında, samimiyetsizliği çok belli bir içerik ve
üslûpla olmuştur! Bu, sadece Erdoğan’a gıcık olma değildir.




10


Dikkat! Olayın bu yanı, Türkiye’nin günü ve
geleceği açısından diğer her şeyin önünde ve üstünde bir önem taşımaktadır;
dahası: tehlike henüz tam anlamıyla
savuşturulmamıştır, elan içimizde, hattâ “üslenmiş” konumdadır! Adana’daki
İncirlik üssünde ve İzmir’deki ABD hava-deniz üssünde!
Bu iki üssün
geleceği, aslında, Türkiye’nin geleceği, güvenliği ve gidişatı açısından çok
önemlidir. Bundan sonraki dış “hamle”nin daha sıcak olması beklenmelidir.




11


Özellikle İncirlik üssünün, darbeye askerî
komuta merkezi işlevi gördüğü ve oradaki vatansever, kahraman bir subayımızın
tam yerinde çok zekice bir teknik müdahalesiyle etkisiz kılındığı
anlaşılmıştır. Özellikle İncirlik Üssü’nün, aslında, gerçekte Türkiye
Cumhuriyeti’ne bir saldırı niteliğindeki “darbe kalkışması”nda oynadığı rol ve
özellikle Amerikalı subayların etkinlikleri ciddiyetle dikkate alındığında;
keza kalkışmadan birkaç gün önce Berlin’in ısrarla Alman milletvekillerinin İncirlik’te görevli Alman subayları “ziyaret”i
için bastırdığı da hatırlanırsa özellikle ve öncelikle şu iki nokta çok çok
önemlidir:




1/ İncirlik NATO Üssü 15 Temmuz darbe
kalkışmasında ülke içinde “harekât merkezi” işlevi görmüştür. Harekât’ın
planlanmasında da ona bu görev baştan beri verilmiştir.




2 / Üs’te görevli yerli ve yabancı subaylar
-en az bir vatansever subayımız dışında- bu, Türkiye düşmanı hain operasyondan
önceden haberli ve emir – komuta zinciri içinde bilerek yer almışlardır. Bir
başka deyişle, ABD, İngiltere, Almanya bu kalkışma operasyonundan haberdar ve
Pentagon, CIA, MI6, operasyonun düzenlenmesinde birinci derecede pay sahibidir.




12


Bundan çıkartılması gereken acil sonuç çok açıktır:




Bu iki üs, Soğuk Savaş döneminde ister istemez
Türkiye’nin de savunmasında belli bir güvence işlevi görmüştür. Lakin o devir
geride kaldı. 3. Dünya Savaşı’ yıllarında iki süper güç ABD ile SSCB arasında
çekişmede odak jeo-politik bölge Avrupa kıtası idi. Diğer coğrafyalarda sıcak /
kanlı çatışmalar olsa da (SSCB’nin Afganistan’ı işgali; ABD’nin Kore’de,
Küba’da, Vietnam’da savaşması); esas egemenlik çekişmesi: doğusuyla, batısıyla
bütün Avrupa kıtası üzerinde fakat sıcak çatışmaya sıçramadan, siyasal ve
ideolojik düzlemlerde yürütülürdü. O’nun için “Soğuk Savaş”tı  –özünde gerçek bir Dünya Savaşı olsa da…




13


SSCB’nin çöküşü ve Doğu Avrupa’nın kurtuluşu,
daha sonra da çoğu Doğu Avrupa ülkesinin (en birinci Sovyet uydusu Bulgaristan
dahil) Avrupa Birliği üyesi yapılması vb. etkenlerle, ABD’nin gözünde: Kuzey
Atlantik, jeo-stratejik öncelik olarak ikinci, hattâ üçüncü sıraya düştü.
Şimdilik ikinci sırada Güney Pasifik var. Birinci sırada ise siyah Afrika’yı da
içine alacak şekilde Büyük Orta Doğu bulunuyor. Her anlamda “kilit” noktası ise
kaçınılmaz olarak yine Türkiye!




14


Yalnız şu temel farkla ki: artık Kuzey
Atlantik Paktı (NATO) henüz resmen değilse de fiilen ıskartaya çıkmış durumda.
Washington’un Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) konseptinde Türkiye’ye taktik düzlemde ve geçici olarak
biçilen rol “taşeronluk”tan öteye değil; asıl belirleyici olan stratejik boyutta ise Türkiye bir numaralı DÜŞMAN çünkü bölgenin
kilidi.
“Anahtar” ABD’in elinde olmayınca Washington için stratejik
hedef
(aşama aşama / basamak basamak ulaşılacak sonuç) Türkiye’nin
parçalanması, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun PKK’ya bırakılması, Trakya ve
Ege’nin Yunanistan’ın işgali altına sokulması, İstanbul ve boğazların
“uluslararası bir kent” statüsüne geçirilmesi olmaktadır. Başarırlarsa,
sonuçta, böylesi bir parçalanma aslında “yeni
bir Sevr
” demektir. İlk aşamada “Türkiye’nin
Ankara ve çevresi, belki bir de Konya’dan ibaret kalması”
olacaktır.




15


Kısacası bunun için -hele Türkiye söz konusu
olduğunda- Washington’un gözünde
(keza İngiltere ve Almanya’nın da) artık
NATO değil FETO geçerlidir!
Bu nedenle, 15 – 16 Temmuz’da F-16’lar operasyonel bir gereklilik ve anlam taşımadığı hâlde, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ni (TBMM) tamamen bu siyasal
hedefin bir simgesi, bir kodu olarak
bombalamışlardır! Washington, Londra ve
Berlin için
Tayyip Erdoğan’ı, AKP iktidarını devirmek anca bir taktik hedeftir  – ilk elde gerekli bir adım. Hepsi o kadar.
Fakat asıl stratejik hedef Türkiye’dir.




16


Olaylara ve bütün bu 15 – 16 Temmuz sürecine
bu gözle bakmak, şarttır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Osmanlı
İmparatorluğu bağrında Rum ve Ermeniler, dış düşmanla birlik ve destek içinde
Türk Ordusunu ve halkını içerden, arkadan kahpece vurduklarında ne iseler, ne
yaptılarsa; bugün de Fethullah Hocaefendi müridi bu azınlık aynı kahpeliği önce
kurum ve kuruluşlarda kendilerinden olmayanları hedef alıp, “diskalifiye”
ederek yãni henüz “ateşli-silah’sız savaş” ortamında “düşman” belledikleri genç
ve yetişkin yurttaşlarımızı türlü hinliklerle türlü dolaplar çevirerek “mağdur”
etmişler, “etkisiz” kılmışlardır. Fethullahcı bu hain azınlığın, TSK içinde
yuvalanıp yıllar içinde yükselen ve çoğalan mensupları, sonunda, Türkiye’yi
artık müttefik değil düşman kategorisinde gören ABD’de
karargâh kurmuş ve o’na fiilen ajanlık eden şıhlarının buyruğu ve Pentagon,
CIA, MI6 gibi Amerikan-İngiliz açık ve gizli savaş örgütlerinin
yönlendirmesiyle yurdumuzda, bir “askerî darbe”ye kalkışmış ve bilindiği gibi,
TV yayınlarından canlı olarak duyurulduğu, yayınlandığı üzere yurdumuzu,
insanlarımızı havadan ve karadan uçaklarla, tanklarla bombalayarak, üzerlerine
ateş açarak şehit ve gazi etmişlerdir. Dış düşmanın, Yunan ordusunun bile
yapamadığını yaparak T.B.M.M.’ne F-16’larla havadan bomba yağdırmışlardır. Bu
saptamalar, bilindiği gibi, abartı, tahrif, yalan olmayıp canlı canlı yaşanmış,
dahası yurtsever TV kanallarından ãnında canlı olarak aktarılmış, gözler önüne
taşınmış olgulardır. “Tatbikat” değil, hakiki “saldırı”dır.  




17


Vurgulamamız gereken fark şurada:  bu Fethullah müridi dinbaz cemaat, sözde
soyca ve dince doğuştan “Türk” olsalar bile siyasal rejime, iktidara
saldırmanın ötesinde bir hainlikle hareket etmişlerdir. Bu bakımdan suçları: siyasal görüş farkı, “devrimci /
karşı-devrimci isyan”
vb. olarak nitelenemez. Bu, düpedüz bir vatan
hainliğidir  –ilk anlarda görünüşteki
hedef Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı olsa da. Nitekim ilk anlarda herkes
tarafından öyle algılanmış ve çoğu yerde laik,
dindar
fakat dinci, dinbaz
olmayan yurtsever insanlarımızca alkışla, sevinçle karşılanmıştır. Ancak çok
geçmeden bunun ulusalcı/yurtsever bir darbe olmayıp T.S.K. içinde yuvalanmış
Fetho’cuların bir darbe kalkışması
olduğu anlaşılır anlaşılmaz, her kesimden tüm yurtsever halkımız Türk Ulusu’nun
genlerine işlemiş hasletleriyle bir anda yiğitçe direnişe geçmiştir.




18


O saatlerde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde
yurtsever subaylarımız, astsubaylarımız, erlerimiz, yurtsever halkımızın da
yurt çapında yolları, caddeleri ve meydanları tutarak, doldurarak, savunarak,
hainlere saldırarak ve yurtsever medyamızın canlı yayından olan ne ise onu
aktardığı Demokrasi Direnişi
gerçekleştirmiştir.




19


Altını özenle çizmeliyiz ki, Türk Ulusu o
saatlerde olağan günlük hayatında kendi hâlinde bir halk veya herhangi bir
partiden yana seçmen tepkisiyle değil, öz-benliğinde taşıdığı ulus genlerinin
refleksiyle, can havliyle, “vatanını açık
bir düşman saldırısına karşı savunurkenki yiğitlik ve kararlılığıyla”
tavır
takınmıştır. Hiç kimseden bir emir alarak
değil, kendi öz-beninden gelen iç-sesine
uyarak davranmıştır; canını vermekten, sakat kalmaktan, şehit olmaktan
kesinlikle kaçınmamıştır. Gerçekten “Atatürk’ün askerleri” olduklarını dosta /
düşmana fiilen ve canları pahasına kanıtlamışlardır. 16 Temmuz’a kadar “Türk”
demekten ve “ümmet” yerine koydukları Millet’in bir adı olduğunu ve bunun da Türk
olduğunu ağza almaktan bilerek kaçınanlar bile artık  -gerçi henüz “Ata-Türk” demeseler de-  geçmişte, “iki sarhoş” diye andıkları Atatürk’ü
artık Gazi Mustafa Kemal diye usturuplu, terbiyeli bir dille ağızlarına almaya
başlamışlar ve hattâ “millet”imizden de artık adlı adınca “Türk milleti” diyerek söz eder olmuşlardır! 15 – 16 Temmuz 2016’da
“iç ve dış düşmanlar”a karşı kazanılmış “meydan muharebesi”nin kafalara vura
vura öğrettiği bir derstir bu da 
–atlamayalım. 




20


Toparlayacak olursak, evet, tehlike daha
geçmedi.  Şu bütünsel olgunun çok iyi
farkında ve bilincinde olalım:




a)    
Dünya, 2003’ten beri ABD ve
İngiltere’nin başı çektiği ve henüz daha ziyade yine Batılı istihbarat
örgütlerinin yaratıp yönlendirdiği, “İslamcı terör örgütleri”nin, “paralı
askerler”in Orta Doğu’da sıcak savaş ve Avrupa ülkeleri ve Türkiye dâhil birçok
ülkede sabotajlarla yürüttükleri bir “4. Dünya Savaşı” içinde bulunmaktadır.
Savaşı açan yine Batı’dır.


b)    
Savaşın jeo-politik / jeo-stratejik
olarak odak bölgesi İkinci ve Üçüncü (= “soğuk”) savaşlardaki gibi Atlantik
değil; birincisindeki gibi yine Orta Doğu, daha doğrusu Büyük Orta Doğu’dur.


c)    
Türkiye, jeo-politik, jeo-stratejik
konumu itibariyle kaçınılmaz olarak bölgenin kilit noktasındadır ve bu kez de Batı’nın gözünde Birinci
Dünya Savaşı’ndaki gibi, aynen Sevr’de yok edilmek istenen Osmanlı-Türk devleti
gibi “düşman” konumdadır –henüz resmen değil ama fiilen; eylem dozu git gide
artan bir ölçü ve ölçekte.




21


Türkiye olarak, asla, İ.ve T. önderi Enver
Paşa aymazlığı ve saldırganlığıyla değil, yine Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün akılcılığı ve bilgeliğiyle hareket
etmeli ve bu yönde bir ilk adım olarak Avrasya
Bütünlüğü
içinde, onu tamamlayacak
derecede bir katılım ve katkıyla, “ittifak
kurmakla tavır almalıyız. Türkiye’yi artık “düşman” gören Batı’ya tek bir söz
yeter: madem öyle, işte böyle!           


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir