CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, Nurzen
Amuran’ın sorularını yanıtladı…


İşte Öztrak’ın
sorularımıza verdiği yanıtlar…


Yıllardır
söylenen “dinci örgütlenmelere karşı dikkatli olun” uyarısının sonucu FETÖ’nün
darbe girişimiyle ortaya çıktı. Ancak 1950’lerden bu yana oy deposu olarak
görülen zaman zaman öne çıkarılan dinci oluşumların demokrasiye verdiği zarar,
artık siyasi partilerin bu oluşumlardan ellerini çekmelerini sağlar mı,
özeleştiri zamanı değil mi?


Sayın Amuran,
15 Temmuz 2016 tarihinde Türk Milletine, milletin iradesini temsil eden Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne ve Türk demokrasisine yapılan darbe kayıtsız şartsız
lanetlenmesi gereken bir teşebbüstür. Bu teşebbüsün tüm yönlerini
soğukkanlılıkla, sağduyumuzu yitirmeden ele almak zorundayız. Ancak şunu ifade
etmek gerekir ki, devlet dediğiniz güç, yönetirken iki konuda kör olmak
zorundadır. Bunlardan ilki etnik kimlik, diğeri ise vatandaşların inancıdır.
Etnik veya dini kimliği nedeniyle kimsenin bir ayrıcalığı olmamalı, kimse
ötekileştirilmemelidir. Başta Atatürk olmak üzere cumhuriyetimizin kurucu
önderleri devletin ve kurumlarının etnik veya mezhepsel kimliklere
yaslanmasının sakıncalarını görerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni iki ana sütun
üzerinde inşa etmişlerdir.


Bunlardan ilki
halkçılık, diğeri ise laikliktir. Etnik kökene veya dine dayanan bir siyaset
anlayışı kaçınılmaz bir şekilde otoriterleşir. Halkın egemenliğini ve
demokrasiyi ancak halkçılık ve laiklik ilkelerine yaslanarak inşa
edebilirsiniz. Kaldı ki laiklik yalnızca halk egemenliğinin değil; aynı zamanda
bu ülkede toplumsal huzurun, vicdan ve inanç özgürlüğünün de sigortasıdır. İşte
bu sigortayla oynamanın ne büyük maliyetler doğurabileceği artık bugün daha iyi
anlaşılmaktadır. Din siyasetin bir aracı olmamalıdır. Dini siyasete alet etmek;
en çok dinin kendisine zarar verir. İçinde bulunduğumuz coğrafyada yaşanan
acıların ardında da büyük ölçüde dinin siyasi amaçlar için kullanılması
vardır.   


FETÖ gibi
siyaseti yönlendirme hevesinde olan dinci oluşumlara engel olacak iki yol var.
Ekonomiyi güçlendirmek, laik eğitimden ayrılmamak. Başka neler önerebiliriz?


Bu
tespitlerinizde haklısınız. Bunlara ilave edilecek bir diğer önemli husus
laikliği, evrensel hukukun kurallarını ve çağdaş çoğulcu demokrasiyi bu ülkede
hakim kılma gerekliliğidir. Demokrasimizin üzerinde gelişip, büyüyeceği,
özgürlüklerimizi genişleterek, koruyup, kollayacağımız zemin budur. Bu zemin
üzerinde ittifak etmemiz ve demokratik yarışımızı bu zemin üzerinde
gerçekleştirmemiz gerekmektedir. Birlik içinde farklılıklarımızı ve
özgürlüklerimizi korumanın bu coğrafyada başkaca bir yolunu ben göremiyorum.


12 Mart ve 12
Eylül darbeleri sürecinde bir deyiş vardı. Sivilleşen askerler kadar askerleşen
siviller topluma zarar veriyor. Buna bağlı olarak soruyorum: Siyasi iktidarın
terör konusunda iki hatalı çıkışı olduğu öne sürülmekte: İstihbaratta
koordinasyonsuzluk ve sivil yönetimlerin askeri harekâtları yönetme yetkisi. Bu
düzenlemelerin yeniden gözden geçirilmesi gerekmez mi?


Sayın Amuran,
Türkiye’de yönetimdeki en büyük sıkıntı kural tanımazlık ve keyfiliktir.
Yaşanan darbe girişiminden önce Sayın Cumhurbaşkanının, “Parlamenter sistem
rafa kalktı. Artık ülkede fiili bir durum var. Herkes bu fiili duruma ayak
uydursun” söylemlerini bir hatırlayın lütfen. Yetkilerin sınırsız kullanıldığı
bunu dengeleyecek sorumluluk ve denetim mekanizmalarının yok sayıldığı günleri
yaşadık. Nitekim keyfilik ve kural tanımazlık bu ülkenin en can yakıcı sorunu
bölücü terörle mücadelede de sergilendi. Terör örgütü şehirlere hendek kazıp
mahalleleri cephanelik haline getirirken mevcut siyasi kadrolar valilere ve
emniyet müdürlerine teröristlere dokunmayın talimatı vermişler. Sonuç, dağda
olan teröristler şimdi şehirlerimizde. Son bir yılda 600’ün üzerinde şehidimiz
var. Bugün Güneydoğu’da toprağa düşen her şehidimizin tertemiz kanında bu
ihaneti yapanların, buna göz yumanların sorumluluğu vardır.


Son darbe
girişiminde de önce FETÖ cemaatinin gelişimiyle ilgili uyarı ve istihbarata
ideolojik bir pencereden bakarak itibar etmeme, kendi kurumlarına güvenmeme ve
sonunda darbe girişimine giden yolda gösterilen yönetim zafiyeti artık herkes
tarafından kabul ediliyor.


Diğer yandan,
dünyadaki teknolojik gelişmeleri ve değişen tehditleri de dikkate alarak
Türkiye’nin hem istihbarat toplama, hem de bunu kullanma konusunda ciddi bir
yeniden yapılanma ihtiyacı olduğu ortadadır.


TBMM’ye bomba
atılması demokrasinin simgesi Parlamentonun devre dışı bırakılması hedefini
gösterir. Siyasette bir barış ortamı varken, her karar için demiyorum ama
KHK’ler yerine yapısal değişiklikleri içeren bazı kararların bombalar atılarak,
devre dışı bırakılması istenilen bu Meclis’te alınması, darbeci güçlere ve
bütün dünyaya en iyi yanıt değil mi?


Sayın Amuran,
15 Temmuz gecesi yapılan kalkışma topyekûn Türk demokrasisine ve millet
iradesinin çatısı olan TBMM’ye karşı yapılmıştır. Bombalarla yıkılmak istenen
TBMM’dir. Bu kalkışmaya, bu saldırıya TBMM o gece nasıl iktidarı ve
muhalefetiyle hep birlikte karşı koymuşsa; 15 Temmuz’dan sonrada bu FETÖ
cemaatinin bu eylemleriyle ilgili alınacak önlemleri de hızla Meclisimizden
geçirmeliydik. Özgürlük ve demokrasi talepleriyle tankların önüne çıkan
halkımızın bu taleplerine insan haklarını askıya alan Olağanüstü Hal ilan
edilerek karşılık verilmesi büyük haksızlık olmuştur.


Evet, Türkiye
hem içeride hem de dışarıda olağanüstü bir dönemden geçiyor. Ancak hatırlamakta
yarar var, bu Gazi Meclis düşman Polatlı’ya kadar geldiğinde de çalışmaya ve
milletin egemenliğine sahip çıkmaya devam etti. Bugün devlet içinde bir
örgütlenme varsa buna karşı mücadelede de millet iradesinin tecelligahı olan
TBMM çalışmaya devam etmeliydi. Kaldı ki bu mücadelenin meşruiyeti ve haklılığı
konusunda dünyaya da en güzel mesaj bu şekilde verilirdi. Yine içeride de pek
çok kesim bu mücadelenin sonunda çoğulcu demokratik bir rejim mi çıkacak; yoksa
tek adamın bedenine uygun bir rejim elbisesi mi biçilecek bunun kaygısını
yaşıyor. Bu kaygıları gidermenin yolu da sürecin Meclis tarafından ve büyük bir
uzlaşma tabanında götürülmesiydi. Hükümet böyle bir yolu tercih etmedi.


MUSTAFA
KEMAL’NİN ASKERLERİ İMAMIN ASKERLERİNİN KARŞISINA DİKİLEN İLK GÜÇ


Türk Ordusu
dünyanın en güçlü ordularından biridir. Hala da öyle olduğuna inanıyorum Şu
anda hem travmayı atlatmaya çalışıyor hem de terörle mücadele ediyor. Öte
yandan Askeri okullarda eğitimin ertelenmesi bir önlemdir ama kapatılmasına
itirazlar var. Siz ne düşünüyorsunuz?


Sayın Amuran,
Türk ordusu kuşkusuz çok büyük ve güçlü bir ordudur. Kara kuvvetlerimizin 2.200
yıllık bir mazisi vardır. Türklerin tarihte zirveye çıktığı dönemler aynı
zamanda askeri alanda da zirveye çıktığı dönemlerdir. Ordumuzun en büyük gücü
ise milletle bütünleşmesinden gelir. “Ordu millet” sözünü dünya üzerindeki kaç
millet için söyleyebiliriz? İşte ordumuzun bu en büyük güç kaynağı bir süredir
hedeftedir. Ordu ve millet arasındaki bağ koparılmaya çalışılmaktadır.


İlk büyük
girişim 2008’de başlayan ve 2013’e kadar süren Ergenekon ve Balyoz davalarıdır.
Bu ülkenin Cumhurbaşkanı o dönemde bu rezaletlerin savcılığını üstlenmiştir.
İşte o davalarla 15 Temmuz kalkışmasının taşları döşenmiştir. Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin komuta kademesi Ergenekon ve Balyoz davalarıyla alt üst
edilmiştir. Ordunun kurumsal yapısına ve kimliğine vurulan o darbe ile bugün
silahlı kalkışma girişiminde bulunan imamın askerlerine yer açılmıştır. Ancak o
gece gördük ki “Mustafa Kemal’in askerleri, imamın askerlerinin karşısına
dikilen ilk güç” olmuştur.  Elbette 15 Temmuz kalkışmasının ardından tüm
millet gibi ordumuz da travma geçirmektedir. Ancak bu travmadan millet olarak
hızla kurtulmak zorundayız. Ordu ile millet arasına ekilmek istenen nifak
tohumlarını, ayrık otlarını dikkatle ayıklamak zorundayız.


Asker- sivil
ilişkilerini, askerlik ilminin icap ve gereklerini de dikkate alarak, yeniden
gözden geçirelim. Askeri okulları yeniden ele alalım, yeniden yapılandıralım ancak
subaylarımızın yetiştirildiği asker ocaklarımızı söndürmeyelim. Ordunun
operasyonel kabiliyetini emir-komuta zincirini dağıtarak zayıflatmayalım. Ordu
üzerinde demokratik  kontrol mekanizmalarını geliştirelim. Ordunun daha
şeffaf ve Parlamentoya hesap verebilir olmasını sağlayalım. Ancak askeri
profesyonellik gerektiren konularda belirli bir otonomiyi verelim. Siyasiler
operasyonların nasıl yapılacağına karışmasın, askerlerde politika yapımına
karışmasın. Bu ayrımı getirelim. Bakın 15 Temmuz’dan bu yana Doğu ve
Güneydoğu’da asker-polis 40’dan fazla şehidimiz var. Bu coğrafyada var
olacaksak diğer hususların yanı sıra bu, güçlü ordumuzla olacaktır.


KUTUPLAŞMANIN
ARTTIĞI ÜLKELERDE EKONOMİK MALİYETLER DE BÜYÜK OLUR


TBMM Genel
Kurulu’nda yaptığınız bir konuşmada önemli bir bilgiyi paylaşmıştınız: OECD’ye
göre Türkiye, 155 ülke içinde sosyal uyum bakımından 120’nci sırada. Ayrışmanın
ötekileştirmenin artık siyasi rant haline getirilmemesi gerektiği son olayda
anlaşıldı mı sizce? Türkiye ile ilgili bu kamplaşmayı ilginç bir araştırmayla
örneklendirmiştiniz. O örnekten yola çıkalım, siyasi partilere düşen sorumluluk
üzerinde duralım…


Bir
araştırmaya göre bu ülkede yaşayan her 10 vatandaştan 8’i, farklı partiden
biriyle komşu olmak istemiyor. Yine her 10 vatandaştan 8’i, “Kızımı rakip
partiden birine vermem” diyor. Her 10 vatandaştan 7’si ise çocuğunun rakip
partiyi tutanların çocuklarıyla arkadaşlık dahi etmesini istemiyor.


Sosyal denge
ve uyum hızla bozuluyor. Böyle bir toplum geleceğe güvenle bakamaz. Kutuplaşmanın
arttığı ülkelerde sadece sosyal maliyetler değil, ekonomik maliyetlerde büyük
olur. Yani sadece huzurumuz kaçmakla kalmaz, hepimizin cebine, mutfağına ateş
düşer. Bakın bu darbe girişimi de kutuplaşmanın sağladığı elverişli ortamdan
yararlanmak istemiştir.


Huzurun
olmadığı yerde güven olmaz. Güvenin olmadığı yerde yatırım olmaz. Yatırımın
olmadığı yerde aş ve iş olmaz.  Ekmek büyümez. Bu nedenle en kısa sürede
bu memleketin birliğini, dirliğini yeniden sağlamamız gerekiyor. Kuşkusuz bu
konuda da en büyük görev siyaset kurumuna düşüyor. Genelde siyaset, özelde de
Hükümet bu tablonun aşılması için gayret göstermek zorundadır. Bunun için
çoğunlukçu değil, çoğulcu bir yönetim anlayışını hakim kılmalıyız. 15 Temmuz’dan
sonra bunun için bir fırsat doğmuştur. Bu fırsat heba edilmemelidir. Hükümet en
etkin istişare ve işbirliği mekanizmalarını çalıştırmalı, muhalefetin de
yönetimde paydaş olduğunu unutmamalıdır.


TÜM KAMUDA
LİYAKAT YERİNE SADAKAT İLKESİ İKAME EDİLMEYE ÇALIŞILDI


Biraz da
ülkemizin ekonomik sorunlarına değinelim… Yıllarca DPT’de çeşitli kademelerde
görev yaptınız. En son Hazine Müsteşarlığı görevinde bulundunuz. Planlama
anlayışı bir ülkenin yönetilmesinde, devamlılığında, elbette kalkınmasında
önemli bir “yol gösterme” aracıdır. Bir zamanlar gerçek planlamacılarla DPT, bu
ülkenin güvencesiydi. Bu nedenle soruyorum: Bu anlayışı kaybetmemizde siyasal
tercihlerin rolü mü yoksa siyasal egoizmin katkısı mı oldu? 


Türkiye’de
kurumların kültürleri ve değerleriyle oynamanın ne büyük maliyetler
çıkarabildiğini yaşayarak öğrendik. Kurum kültürleri, değerleri bir günde
oluşmuyor. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin ülkelerin en büyük
sermayelerinden biri, yerleşik kurumları ve kurumsal geleneklerdir. Türkiye’de
bu sermaye siyasi amaçlar için çok kötü şekilde çarçur edildi. Korkarım ki
halen de ediliyor. Elbette seçilmiş yönetimler hedef koyma, bu hedefleri
gözetme ve denetleme hakkına sahiptir. Ancak kurumlar günlük işleyiş ve
çalışmalarında otonom olmalıdır. Siyaset bu kurumların günlük işleyişine
müdahil olmamalıdır. Örneğin bir kuruma eleman alınırken veya o kurum bir
ihaleye çıkarken iktidar partisinden kartlar gelmemelidir. Bunun kültürü
gelişirse, o ülkede kurum kültürüne yer kalmaz.


Bu çerçevede,
Devlet Planlama Teşkilatı, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı ile aynı
zamanda kurulmuş, ülkemizin ekonomik ve sosyal gelişimine yön vermiş önemli
kurumlarımızdan birisiydi. Gerek ben Uzman Yardımcısı olarak DPT’ye girdiğimde
gerekse yöneticilik yaptığım dönemlerde okulların en iyi mezunlarını almaya
gayret edilirdi.  Liyakat esastı. Bu iktidar döneminde ise tüm
kamuda  “liyakat yerine sadakat” ilkesi ikame edilmeye çalışıldı.
Geldiğimiz yer ortada. Türkiye’de kurumların genetiği ile oynamaya çalışan zihniyet
terk edilmeden; kurumlarımızda liyakat esas kılınmadan yaşanan belalardan
kurtulamayız.


HER 150 GÜNDE
BİR DEĞİŞEN KANUN OLUR MU


Aklımda kalan
çok güzel bir tanımınız vardı: “Yolsuzluğun, hırsızlığın olduğu yerde doğanın
değil, doların yeşili hâkimdir”. Ne yazık ki ülkemizde mücadele etmek durumunda
olduğumuz en büyük sorunlardan biri de yolsuzluklar ve kara para. Bu alanlarda
yasalar mı yeterli değil yoksa gerçek bir mücadele kararlılığı mı yok?


Size bir anımı
anlatmak isterim… 2001 krizinin ardından Hazine Müsteşarı olarak atandım ve
ülkeyi krizden çıkaran ekibin içinde çalıştım. O günlerde Meclis’te geceli
gündüzlü çalışıyorduk. Gerçekten o olağanüstü günlerde TBMM olağanüstü
gayretlerle pek çok önemli reforma imza attı. Bunlardan biri de Kamu İhale Kanunu
idi. Bu kanun, TBMM tarafından kabul edildikten sonra ben gerek yurtdışında
gerekse yurtiçinde katıldığım toplantılarda, “Artık Türkiye’de gemiler yakıldı.
Yolsuzluklar tarihe karıştı” diyerek gururla bu Kanunu anlatıyordum. Üzülerek
itiraf etmeliyim ki yanılmışım.  AKP döneminde tüm kurallar kanunlar alt
üst edildi. Kamu İhale Kanunu 2003’den bu yana 34 kez değişti. Her 150 günde
bir değişen Kanun olur mu? Türkiye’de oldu. Hukuk tanımazlık ve keyfilik o
kadar arttı ki hukuka ve usulüne uygun ihaleler sırf iş adamı yandaş değil diye
dönemin Başbakanı tarafından TV programında iptal edildi. Hükümetin yanında
olmayan işadamları inanılmaz vergi incelemelerine ve cezalarına muhatap
oldular. Özel kesime ait şirketlerin yönetimlerine eski siyasetçiler atanmaya
başladı. O günden sonra da kimsenin bu ülkedeki malının, mülkünün güvencesi
kalmadı. Yatırımlar yapılmaz oldu.


REHBERİMİZ
EVRENSEL HUKUK VE ONUN İCAPLARI OLMALIDIR


Ülkemizde
ekonomik verilere bakıldığında iç açıcı bir manzara yok. Dediğiniz nedenlerden ötürü
yatırımlar giderek azaldı. Genel Kurul’da yaptığınız bir konuşmada “Hukukun
üstünlüğü yatırımcı için en önemli gerekliliktir. Ancak yeterli de değildir.
Yatırım yapmak için ülkede istikrarlı bir kurumsal çerçevenin de olması lazım”
demiştiniz. Bu çerçevenin oluşmamasında yasaların sık sık değişmesinin rolü var
mı?


Şüphesiz var.
Yasalar genel ve soyut kurallardır. Herkesi bağlar, herkese eşit uygulanır.
Ancak bu ülkede Kamu İhale Kanunu adamına ve işe göre sürekli değiştiriliyorsa
o ülkede hukuki istikrardan bahsedebilir miyiz? Elbette bahsedemeyiz. Yine
bakın 2010 yılındaki referandumdan sonra bu ülkede hukuk sistemi katledildi.
Biz o gün bu düzenlemelere ve yapılan atamalara karşı çıktık. Bugün geldiğimiz
noktada haklılığımız tescillendi. Hükümetin günlük ihtiyaç ve çıkarlarına göre
hukuk sistemiyle ve kurumlarla bu kadar oynanmaz. Oynarsanız o ülkede hukuk ve
adaletin varlığı konusunda kimseyi ikna edemezsiniz. Rehberimiz evrensel hukuk
ve onun icapları olmalıdır. Bu sağlanmadan bu ülkede ne yatırım olur, ne de aş
ve iş büyür.


Sizden
duyduğumuz güzel bir deyiş var. Borçların giderek arttığını dile getirirken
esnafımızın bir düsturunu hatırlatmıştınız. “İtimadı lütuf sanıp borca sarılma,
sonra bu borçlar istenecektir, darılma!” Şu anda darılma sürecindeyiz… Faiz
lobisi için bulunmaz bir ortamı yaşıyoruz, değil mi?


Sayın Amuran,
uzunca süredir bu konuda hükümeti uyarmaya ve tedbir almaya çağırıyorum. Ancak
üzülerek söylemeliyim ki hükümet bu konuda tedbir almayarak ekonomide ciddi
kırılganlıklar biriktirdi. Bugün reel sektörün net döviz borcu 193 milyar dolar
civarında. Dolar kurundaki her bir kuruşluk artış şirketler üzerinde ilave 1,9
milyar TL yük yaratıyor. 15 Temmuz’dan bu yana dolar kurunda 10 kuruşun
üzerinde artış var. Yani şirketlerimiz 20 milyar TL civarında ilave bir yük ile
karşı karşıya. Döviz kurundaki bir atağa karşı yeterli cephanede
biriktirilmedi. Ben bu konuda da hükümeti uyardım. Şimdi TCMB kasasında 30
milyar dolarlık bir net rezervimiz var. Bu rezerv Türkiye’nin iki aylık
ithalatını bile karşılamıyor. Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı da aşağı
yukarı ortada. Her yıl Milli Gelirinin dörtte biri civarında bir dövizi
dışarıdan bulmak zorunda. Maalesef ülkenin getirildiği yer burası. Bu nedenle
Türkiye hızla normalleşmek ve işe koyulmak zorundadır. Darbe girişimi başarıyla
atlatılmıştır. Şimdi yumuşak karınları tahkim etme ve çalışma zamanıdır.
Normalleşmenin yolu ise bellidir. Sokaklar rahatlatılmalı, belirsizlikler
azaltılmalı, herkes işine gücüne dört elle sarılmalıdır.


Geliri
artırarak değil vatandaşı borca batırarak ekonomiyi büyütmeyi hedefleyen bir
strateji uygulandığından yakınıyorsunuz. “Dünyada para bol ve ucuz iken sanal
bir refah algısı yaratan bu model, dışarıda hava bozulduğunda aileleri,
şirketleri yüksek borçlarla, işsizlik ve iflas riskiyle baş başa bırakmıştır”
diyorsunuz. Sosyal refahı ön planda tutan yeni model arayışlarında dünya. Ne
yapmalıyız? Son yıllarda dile getirilen neoliberal söylemlerin yerine neler
önermeliyiz?
Milli bir ekonomi politikası oluşturmak gerekmiyor
mu?


Son 40 yıla
damgasını vuran neoliberal politikaların tıkandığı küresel ekonomik mimarinin
merkez kurumları tarafından bile artık kabul edilmektedir. Şimdi yeni arayışlar
başlamıştır. Özellikle küreselleşmenin ve büyümenin nimetlerinin adil
paylaşımı, kimsenin üretim ve yaratılan refahtan dışlanmaması, küresel ekonomik
mimaride adaletli temsil ve etkin yönetişim konularında yazılıp çizilenler
büyük bir külliyat oluşturmaktadır. Bu aynı zamanda sosyal demokratlara da yeni
bir söz söyleme ve yeni bir model önerme konusunda önemli bir imkan
sunmaktadır.   Ben de böyle bir modelin saç ayaklarını uzunca bir
süredir partimle ve kamuoyuyla paylaşıyorum.


Bu çerçevede,
ilk olarak ülkemizdeki yönetim ve devlet krizine bir son vermemiz gerekiyor.
Bunun için katılımcı demokrasiyi, saydamlığı, hesap verebilirliği ve hukuku
yeniden ayağa kaldırmamız şart. Bunun yolu ise tüm kuvvetlerin birbirini
dengelediği güçlendirilmiş Parlamenter Sistemdir.


İkinci olarak,
bu ülkenin küresel yarışma gücünü tahkim etmek ve üreten bir ekonomiyi tesis
etmek zorundayız. Gençlerimize nitelikli iş ve istihdam sunacak, onlara umut
verecek ekonomik koşulları oluşturmak zorundayız.


Üçüncü
olarak,  ekonomide yaratılan nimetlerin en adil şekilde paylaşıldığı,
devletin tüm vatandaşlarını kucakladığı bir yapıyı oluşturmamız gerekiyor. Bu
ülkede yoksulluk babadan evlada miras kalamaz. Buna izin veremeyiz.


Dördüncü
sacayağı olarak, elde edilen kazanımları koruyacak, bu kazanımları
sürdürülebilir kılacak tedbirleri ele almamız gerekiyor. Bu sacayakları üzerine
inşa edilecek bir ekonomik modelle ülkemizi hak ettiği refaha, huzura
kavuşturabileceğimize ve her şeyden önce tüm vatandaşlarımıza bir umut
verebileceğimize inanıyorum.


Sayın Amuran,
ben Türkiye ekonomisinin ne kadar güçlü ve dayanıklı olduğunu yakından bilen
bir teknokrat ve siyaset adamı olarak ülkemin geleceğine ve potansiyeline çok
güveniyorum. Yeter ki doğru politika ve stratejiler uygulansın. Bunu yapacak
adres ise siyaset kurumudur. Bugün siyaset kurumu millete umut vermek
zorundadır. Yol ve hedef göstermek zorundadır.


CHP ile ilgili
bir soru sormak istiyorum. CHP, Atatürk’ün mirası. ALTIOK’un temel alındığı bir
CHP’de hangi değişmeyi reddediyorsunuz, hangi gelişmeye öncülük etmeyi doğru
buluyorsunuz? Muhalefetteki CHP, demokrasiye nasıl katkıda bulunmalı?


Türkiye
Cumhuriyeti 93 yıllık tarihinin en zor ve karanlık günlerinden geçiyor. Büyük
Atatürk’ün tabiriyle, “Ordularımız dağılmış, bütün kalelerimiz zapt edilmiş”
durumdadır. Sinsi bir ur tüm devleti ele geçirmiş; mevcut iktidar da buna en
azından göz yummuştur. Bugün, Cumhuriyetimizin varlığı tehdit altındadır.
Ülkeyi bu noktaya getirenlerin ifadesi ile artık bir beka mücadelesi
verilmektedir.


Vatanı ve
milleti bu uçurumdan çekip alacak tek bir irade vardır; o da Cumhuriyeti kuran
iradedir. Yani Cumhuriyet Halk Partisidir. Onun devrimleri ve altı okudur. Mazi
başlangıçtır. Cumhuriyet Halk Partisi ve onu kuran kadroların bize bıraktığı
mazi ve miras bize bu çetin mücadeleyi yapma gücünü vermektedir. Hem bir dikta
rejimi peşinde koşan muhterislere, hem de ülkemizi bir şeyhler, dervişler ve
meczuplar memleketi haline getirmek isteyen sinsi düşmanlara karşı ülkemizin
tüm ilerici, aydınlık güçlerini harekete geçirmek ve örgütlemek zorundayız.
Cumhuriyet Halk Partisi, çağdaş demokrasiyi ve özgürlükleri korumak ve
güçlendirmek için ülkedeki tüm ilerici güçlere öncülük ve liderlik etmek
zorundadır. Bugün bu liderliğe ihtiyaç vardır. Birlik içinde çeşitliliğimizi
korumak, özgürlüklerimize ve geleceğimize sahip çıkmak için bu mücadeleyi
başlatmaya mecburuz.


Bunun yolu ise
kurucu iradeyi yeniden ateşlemekten ve örgütlemekten geçiyor. Rotamız halktır.
Halkı kazanmak, halkla kazanmak için üç alanda tahkimatı kuvvetlendirmeliyiz.
İlki program, ikincisi kadro, üçüncüsü ise uygulama. Bu üç alanda tahkimatta yapılacak
hata mücadeleyi sakatlar. Buna artık tahammülümüz yoktur. Cumhuriyet Halk
Partisi bu ülkenin tüm aydınlık ve ilerici güçlerine, gençlerine, çocuklarına
umut vermek, umut olmak mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Bu sorumluluktan
kaçamayız.


Bu güzel söyleşi
için teşekkürler.


Ben teşekkür
ederim.


Nurzen Amuran


Odatv.com


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet