Diktatörlükler ve milletin meşru direnme hakkı !

Bilindiği
üzere, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan MİT TIR’ları davası sonuçlanmış ve
gazetenin o tarihteki genel yayın yönetmeni olan CHP milletvekili Enis
Berberoğlu,

temyiz
aşamaları sonuçlanmadığı halde tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Bu gelişmeyi
takiben CHP yönetimi radikal bir kararla, ülkede adaletin bittiğini, bu nedenle
Ankara’dan İstanbul Maltepe Cezaevi önüne kadar “Adalet isteriz” temalı bir
yürüyüş başlatmıştır. Bu demokratik hak arayışına destek mahiyetinde Millî
Merkez’in 15.06.2017 tarihli Basın Açıklamasında;

“Anamuhalefet
partisi CHP’nin Genel Başkanı Sn. Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “adalet”
yürüyüşünü haklı, meşru ve doğru buluyoruz.

Çünkü
yürüyen sadece Sn. Kemal Kılıçdaroğlu değil, toplumun adalet isteyen
vicdanıdır. 
Bugün tarafsız olmayan, hukuk devletinden
hızla uzaklaşan, anti-demokratik kararlarla siyasallaştırılan yargı
Demokrasimize yapılacak en büyük kötülüktür.

Yargının
siyasallaştırılması
, OHAL’in amacından saptırılarak, tüm
muhalif kişi ve kurumlara yönelik bir baskı ve infaz aracına dönüştürülmesi
asla kabul edilemez.

Çünkü
adalet yoksa, yargıya güven kalmamışsa, o zaman milletin demokrasi ve hukuk
kuralları içinde direnme hakkı meşru hale gelir.

Sn.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “adalet” yürüyüşünde kalben ve fiilen yanında olduğumuzu
ve olacağımızı kamuoyuna saygılarımızla duyururuz. 
Halkımızı,
tüm siyasi parti, sendika, sivil toplum örgütleri ve platformları hukuk ve
meşruiyet içinde, kırıp-dökmeden, şiddet ve provokasyona meydan vermeden, bu
“adalet” yürüyüşüne ve arayışına katkı vermeye davet ediyoruz.” [[1]]

denerek,
geçtiğimiz 16 Nisan 2017 tarihinde, Yüksek Seçim Kurulunun “tam kanunsuzluk”
halinde 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Ve Seçmen Kütükleri Hakkında
Kanun’unun 98. ve 101. Maddelerindeki seçmen pusulası ve zarfların mühürlü
olması hakkındaki açık hükmünü çiğneyerek, referandum sonuçlarını değiştirmesi
ile kabul edildiği açıklanan Anayasa değişikliğinin, demokrasinin temel kuralı
olan “kuvvetler ayrılığı” ilkesini yok ederek, yasama-yürütme-yargı
kuvvetlerinin tek elde toplandığı ve giderek diktatörlüğe dönüşmekte
olan bir “tek adam” rejiminin, bağımsız yargı ve adaleti yoketmesi nedeniyle
milletin meşru direnme hakkının doğduğunu açık bir şekilde
dile getirmiştir.

CHP
Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu da en başından bu gerçeği dile getirerek
anayasa referandumunu ve bu referandum sonrasında yapılacak idari işlemleri “gayrı
meşru”
 [[2]] saydığını açıklayarak,
sadece partililere değil toplumun tüm kesimlerine çağrı yaptı. 15 Temmuz darbe
girişimi sonrası yaşananlar için,

“Biz
Türkiye’de kendi topraklarımızda bir DİKTA YÖNETİMİYLE KARŞI KARŞIYAYIZ. Bıçak
kemiğe dayandı artık. Yeter diyoruz. Bu ülkeye adalet ya gelecek ya gelecek.
Eğer bir bedel ödemek gerekiyorsa o bedeli önce biz ödeyeceğiz. Bu yürüyüşün
bir siyasi partiyle ilgisi yok. Adalet, adalet, adalet. Biz dikta istemiyoruz,
darbecileri istemiyoruz, 20 TEMMUZ DARBESİNİ YAPANLARI İSTEMİYORUZ. Adaletin
olmadığı bir ülkede yaşamak istemiyoruz”

diyerek
yürüyüşe başladı. Bu adalet yürüyüşü, Sayın Kılıçdaroğlu’nun ifadesiyle
sandıklardaki oyları YSK’daki bir çete tarafından çalınan “hayır” cephesinin
tamamı tarafından aynen referandumda olduğu gibi büyük destek görecektir.
Hayırsever muhalefet cephesinin birlikteliğini pekiştireceği korkusu ile
beklendiği üzere, AKP’nin payandası MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu
adalet yürüyüşüne siyasi ahlâka uymayan ifadelerle hücum etmiştir. Vatan
Partisi ise Hayır cephesinde yeralmışken, Genel Başkanı Doğu Perinçek
16.06.2017 tarihli basın açıklaması sonrasında attığı 15 tweet[[3]] ile
bir taraftan, tutuklanan CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun derhal serbest
bırakılmasını isterken, 12 ve 13 nolu tweetlerde; 

12-
  CHP, TSK’nın vatan savunması kapsamındaki bütün uygulamalarını “gayri
meşru” ilan ederek, ABD ve İsrail’in Kürdistan planını bozacak silahlı kuvvetin
elini kolunu bağlamak peşindedir.

13-
  Devlet organlarının her eyleminin “gayri meşru” sayılması, iç cephede
bölünmelere ve çatışmalara yol açacak olayları fitilleyebilecektir.

ifadeleriyle
CHP’nin referandumu ve referandum sonrası yapılacak idari işlemleri “gayrı
meşru”
 saydığı açıklamasını, “TSK’nın vatan savunması kapsamındaki
bütün uygulamalarını “gayrı meşru” ilan ettiği” gibi varolmayan bir duruma
indirgeyerek, CHP’nin adalet istemesini (bunun için tüm hayır bileşenleriyle
birlikte yürümesini) “iç cephede bölünmelere ve çatışmalara yol açacak olayları
fitilleyebilecektir.” diyerek, yürüyüş karşıtı cephede yerini almıştır.

CHP
Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz 2016 Fetöcü ayaklanmasını bir
“kontrollü darbe” olarak tanımlamakta ve esas darbenin 20 Temmuz 2016’da
yapıldığını ve böylece başlayan sürecin anayasa referandumuyla “tek adam”
rejimine geçildiğini, parlamenter rejimin ortan kaldırılarak bir dikta rejimi
kurulduğunu ifade etmektedir.

16
Nisan 2017 referandumu ile fiilen yürürlüğe sokulan Anayasa değişikliğinin
nereden alındığı konusunda en çarpıcı ipucu Sayın Cumhurbaşkanı tarafından
verildi. Kendileri 31 Aralık 2015 akşamı Suudi Arabistan’dan dönüşünde Atatürk
Havaalanında gazetecilere yaptığı açıklamalar arasında “Hitler Almanyasında da
Başkanlık vardı” dedi.[[4]]

Gerçekte
yaşanmakta olan süreci, Hitler Almanyasında faşist diktatörlüğün inşaası
süreciyle karşılaştırdığımız zaman ilginç benzerlikler ortaya çıkmaktadır.




























Almanya Süreci

Türkiye Süreci

Avusturya
doğumlu Adolf Hitler 1919’da Alman İşçi Partisine (Deutsche
Arbeiterpartei-DAP) üye olmuş, parti 1920’de Nasyonal Sosyalist Alman İşçi
Partisine (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei-NSDAP) dönüşmüş ve
Hitler 1921’de parti içinde darbe yaparak başkan olmuştur.

Saadet
Partisi üyesi Recep Tayyip Erdoğan, bir kısım üyelerle birlikte Saadet
Partis’nden ayrılarak, 14 Ağustos 2001’de AKP’yi kurdular ve RTE parti genel
başkanı oldu.

Hitler’in
Şansölye seçilmesi için önündeki engel, 1925’te Avusturya vatandaşlığından
çıkan Hitler’in 1932’ye kadar vatansız statüde olmasıydı. dönemin İçişleri
Bakanı ve aynı zamanda Thule Cemiyeti’nin üyelerinden olan Dietrich Klagges
tarafından 25 Şubat 1932’de Berlin’de bulunan Brunswick temsilciliğine
atanarak devlet memuru statüsü kazandı ve Alman vatandaşlığına geçti.

12 Aralık
1997’de Siirt’te topluluğa yaptığı konuşmada,  Türk Ceza Kanunu’nun
312/2 maddesinden “Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça
tahrik etmek” suçunu işlediği için hüküm giyip hapis yattı. Bu suçu
Anayasanın 76. Maddesinde sayılan suçlar kapsamında olduğundan 3 Kasım 2002
seçimlerine katılamadı. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın girişimiyle Recep
Tayyip Erdoğan için Anayasa değişikliği yapılarak yenilenen Siirt seçimlerinde
Siyasi Partiler Kanununun 25. Maddesine aykırı şekilde aday olup,
milletvekili seçilerek, Başbakanlık yolu açıldı.

Adolf
Hitler’in başkanı olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi 6 Kasım
1932’de yapılan seçimlerde % 33,1 oy alıp, 196 milletvekili kazanarak 1.
parti olmuştur.

R. Tayyip
Erdoğan’ın başında bulunduğu AKP 3 Kasım 2002’de yapılan seçimlerde % 34,43
oy alarak 365 milletvekili kazanarak 1. Parti olmuştur.

30 Ocak
1933’te A. Hitler Başbakan olmuştur.

15 Mart
2003’te R. T. Erdoğan Başbakan oldu.

27 Şubat
1933’de Alman Meclisi yakılmıştır.

15 Temmuz
2016’da TBMM bombalandı.

28 Şubat
1933’de Hükümet Olağanüstü Hal ilan etmiştir.

20 Temmuz
2016’da Hükümet Olağanüstü Hal ilan etti.

Olağanüstü
Hal Kararnameleriyle devleti düzenlemeye başladı.

Olağanüstü
Hal altında Kanun Hükmünde Kararnamelerle devleti düzenlemeye başladı.

Olağanüstü
Hal bahanesiyle, orduda tasfiye yapıp, komünist, sosyalist, sosyal demokrat
aydın ve gazetecileri tutuklayarak muhalif sesleri kıstılar.

Olağanüstü
Hal bahanesiyle ordu, bürokrasi ve yargıda Fetöcüleri temizlerken,
Atatürkçüleri de tasfiye ederek, muhalif aydınları, gazetecileri ve muhalefet
milletvekillerini tutuklayarak muhalif sesleri kıstılar.

Fırsattan
yararlanan Hitler, Olağanüstü Hal şartlarında milliyetçi, küçük Alman Ulusal
Halk Partisi’nin (DNVP) desteğini alarak ülkeyi seçimlere götürmüş, kendi
partisi NSDAP ve DNSP dışındaki partilerin seçim çalışmalarını durdurmuş, 5
Mart 1933 günü yapılan seçimlerde %44 oy almıştır. Hitler seçim kampanyası
sırasında pekçok Alman sanayi, banka ve sigorta şirketlerinden mali destek
almıştır.

Fırsattan
yararlanan R. T. Erdoğan, OHAL şartlarında, küçük Milliyetçi Hareket
Partisi’nin (MHP) desteğini alarak, anayasa değişikliği yapmış ve
referandumda devletin bütün imkanlarını kullanarak ve Türk büyük sermayesinin
medyasını kesintisiz kullanarak ve YSK’nun tam kanunsuzluk kararıyla
onaylatmıştır.

23 Mart
1933 tarihinde Meclise “Halk ve İmparatorluğun Sıkıntılarını Ortadan
Kaldırmaya Yönelik Yasa” (Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reich)
isimli bir yetki kanunu tasarısı sundu.

10 Aralık
2016 tarihinde Meclise başkanlık hedefli Anayasa Değişiklik kanunu teklifi
sunuldu.

24 Mart
1933’te Yetki Kanunu Teklifi 441 evet, 94 hayır oyu ile kabul edilerek,
Reichstag’ın (Alman Meclisinin) tüm yetkilerini dört yıl süre ile (1 Nisan
1937’ye kadar) Kabineye, dolayısıyla Başbakan Hitler’e devrediliyor ve
Meclisin çalışmalarına bu süre için ara veriliyordu.

21 Ocak
2017 günü TBMM’nde kabul edilen 6771 sayılı 18 maddelik Anayasa Değişiklik
Kanunu ile Meclisin önemli bazı yetkileri Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’a
devredildi.

Bu beş (5)
maddelik Yetki Kanunu ile Anayasa değişikliği yapılmış;

Bu 18
maddelik Anayasa Değişikliği yapılmış;

1. Maddesi
ile Weimar anayasasının 88-2. ve 87. maddelerindeki Parlamentoya ait “Bütçe”
yapma yetkisi Hükümete devredilmiştir.

-
Anayasanın 162. Maddesi ile Bakanlar Kuruluna verilmiş olan “Bütçe” yapma
yetkisi Cumhurbaşkanına devredilmiştir.

2. Madde
ile Hükümetin yayınlayacağı kanunların anayasadan sapsa bile Parlamento
kurumlarını etkilemeyeceği, cumhurbaşkanının haklarının saklı olduğu
belirtilmiştir.

-
Anayasanın 7. Maddesine göre Meclise ait olan yasama yetkisi bölünerek,
cumhurbaşkanına Kanun Hükmünde Kararname çıkartma yetkisi verilmiştir.

3. Madde
ile Hükümetin çıkarttığı kanunların resmi gazetede yayınlandığında yürürlüğe
gireceği, anayasanın 68-77. maddeleri (yürürlükle ilgili) uygulanmayacaktır.

-
Anayasanın 90. Maddesine göre Meclise ait olan Uluslararası Andlaşma yapma
yetkisi, cumhurbaşkanına devredilmiştir.

4. Madde
ile Hükümetin yabancı devletlerle yapacağı uluslararası andlaşmalar için
Parlamento onayı gerektirmez ve Hükümet bu andlaşmaların uygulanması için
gerekli yasal düzenlemeleri yapar.

5. Madde
ile bu kanun yayım tarihinde yürürlüğe girer, Hükümet başka bir yasa yapınca
veya 1 Nisan 1937’de sonlanır.

2 Ağustos
1934’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg şaibeli şekilde vefat etmiş, bunun
üzerine Hitler Cumhurbaşkanlığı makamını da üstlenmiştir. Fiili durumu,
hukukileştirmek için yapılan Anayasa Değişikliği Kanunu 19 Ağustos 1934
tarihinde bir referanduma sunularak % 89,93 “evet” oyu ile onaylanarak,
Başbakanlık ile Cumhurbaşkanlığı birleştirilip Hitler,  FÜHRER ilan
edilmiştir.

Cumhurbaşkanı
seçildiği günden itibaren, yürütmeye devamlı müdahale eden R. Tayyip
Erdoğan’ın durumu için MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli “anayasayı fiili
duruma uydurmak gerekir” diyerek, anayasa değişikliği istemiş ve 16 Nisan
2017 referandumu ile Başbakanlık ile Cumhurbaşkanlığı birleştirilip,
başkanlık rejimine geçilmiştir. Henüz resmi şekle dönüşmemişse de, Erdoğan
için “führer”in benzeri bir unvan olan REİS unvanı yerleştirilmeye
çalışılmaktadır.

Cumhurbaşkanı
da olan Hitler Weimar anayasasındaki yetkileri kullanmıştır.

Anayasa
değişikliği ile cumhurbaşkanı;

– 46.
maddesi ile verilen, “bütün Üst Kademe Kamu Yöneticileri (Beamte) ve
memurların atanması ve azledilmesi” yetkisini kullanarak devlet kadrolarını
kendisine biat edenlerle doldurdu.

Bütün Üst
Kademe Kamu Yöneticilerini şahsen tayin etmekte ve görevden almaktadır.
Yabancı devletlere Türkiye cumhuriyetinin temsilcilerini tayinde zaten son
sözü söylemektedir. Devlet kadrolarını kendisine şahsen biat edenlerle
doldurmaktadır.

47. maddeye
göre Alman silahlı kuvvetlerinin tam yetkili başkomutanı oldu.

Cumhurbaşkanı,
TBMM adına Türk Silahlı Kuvvetlerinin başkomutanlığını temsil edecek, ancak
TSK’nin kullanılmasına Türkiye Cumhuriyetinin yerleşmiş kuralı olan TBMM
adına başkomutanlık makamını temsil etmesi kuralını değiştirerek, tek başına
karar verecektir.

48. Madde
ile devletin yükümlülüklerine yerine getiremediği veya kamu güvenliğinin
tehlikeye düştüğü hallerde Silahlı Kuvvetleri kullanma yetkisini fütursuzca
ve sonuna kadar kullandı.

Kamu
güvenliğinin tehlikeye düştüğü hallerde Olağanüstü Hal ilan edebilecek.

Hitler, bu
anayasal yetkileri kullanarak kamu yönetimini ve orduyu Nazilerle doldurmuş
ve son olarak yargıyı Nazi diktatörlüğüne göre şekillendirmiştir. Hakimler
1936 Kasım ayında düzenlenen törenlerde Hitler’e bağlılık (biat) yemini
etmeye zorlanmışlardır. Yemin metni şu şekildedir:

-
Cumhurbaşkanı tek başına 13 üyeli Hakimler ve Savcılar Kurulunun 6 üyesini
(Adalet Bakanı, Müsteşarı ve 4 üye) doğrudan, 7 üyesini ise TBMM’deki üyesi
ve başkanı olduğu iktidar partisi çoğunluğu eliyle, yani tamamını kendisi
tayin edecektir.

“Alman
İmparatorluğunun Führer’i olan Adolf Hitler’e ve Alman ulusuna gönülden bağlı
ve sadık olacağıma, hukuku gözeteceğime, makamımın gereği olan görevimi
vicdanımla ifa edeceğime yemin ederim.”

-
Cumhurbaşkanı tek başına 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin 12 üyesini doğrudan, 3
üyesini ise TBMM’deki üyesi ve başkanı olduğu iktidar partisi çoğunluğu
eliyle, yani tamamını kendisi tayin edecektir.

Kuvvetler
Ayrılığı olan Weimar Anayasasının Yasama-Yürütme-Yargı yetkileri Hitler’in
elinde toplanmış, Hitler Almanyası yenilip, teslim olana kadar Alman
Parlamentosu fiilen işlevsiz kalmıştır.

Kuvvetler
Ayrılığı olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Yasama-Yürütme-Yargı yetkisi
iktidar partisi genel başkanının elinde toplanmıştır.

 

Sınırsız
yetkileri ele geçiren Adolf Hitler, bütün basın ve yayın kurumlarına el koymuş
ve demokratik hak taleplerini susturmak için en ufak muhalif sesi bile kısmak
ve yok etmek üzere, kendi ideolojik tercihlerine yakın kişilerden kurduğu gizli
polis örgütü Gestapo ve kendine biat etmiş korkak ve ahlaksız yargı
mensuplarını kullanarak II. Abdülhamit döneminin jurnal (ihbar) ve istibdat
(baskı) döneminden binbeter bir zalim rejim kurmuştur.

Alman
bile olmayan, diplomasız bir çavuş eskisi cahil, başkomutanı olduğu Alman
ordusunu 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırtarak, II. Dünya Savaşını başlatmış,
insanlık tarihinin gördüğü en büyük savaş felaketinde, 17 milyon Alman ve 65
milyon insanın ölümüne yolaçmıştır.

Zulme
karşı meşru direnme hakkı!

Günümüzde
insan hakları konusundaki en temel belgeler olan 10 Aralık 1948 tarih ve 217
A(III) sayılı BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve 4.11.1950 Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası andlaşmalarla garanti altına alınmış olan
en temel insan hakları, antidemokratik ve zalim iktidarların yönetimlerde
olduğu ülkelerde, insanların ifade ve hak arama özgürlüklerine tecavüz
edildiği, ortadan kaldırıldığı durumlarda eğer iktidarı demokratik usullerle
değiştirmenin önü tıkanır ve her türlü hak arama yolları tükenirse, zalim
iktidarlara karşı “Milletin Meşru Direnme Hakkı” doğar.

Zulme
karşı direnme insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanların yaşama, beslenme, üreme
gibi en doğal ve doğuştan sahip oldukları haklara sosyal toplumların ortaya
çıkmasından itibaren devletsi yapı veya devletlerde iktidar sahiplerince
özgürlüklerin yok edilmesi, kölelik, keyfi suçlanma ve cezalandırılma gibi
uygulanan baskılara ve zulme karşı “meşru direnme hakkı” uzun ve kanlı
mücadeleler sonrasında belgelere ve sözleşmelere bağlanmaya başlamıştır.

1215
Magna Carta Libertatum
 [[5]]

Meşru
Direnme Hakkına ilk atıflar, 28 Mayıs 1215 tarihli İngilizlerin Magna Carta
Libertatum Büyük Özgürlük Sözleşmesi’nin 61. Maddesinde yapılmıştır.

“Eğer
biz (Kral-M. L. Hasdemir) ya da başyargıcımız veya memurlarımız ya da
emrimizdeki herhangi bir kimse, herhangi bir durumda, herhangi birine karşı suç
işler, güvenlik ve barış kararlarından herhangi birini ihlal ederse ve eğer bu
hareket adı geçen 25 barondan sadece dördü tarafından öğrenilirse, bunlar bize
gelerek veya yurtdışında isek başyargıcımıza giderek, işlenen suçu
bildirecekler ve bu haksızlığı hiçbir gecikme olmaksızın gidermemizi talep
edeceklerdir. Bu hatayı, biz ya da yurtdışında isek başyargıcımız düzeltmezse,
dört baron olayı geri kalan 21 baronun önüne götürecek ve bütün ülkeyi de
arkalarına alarak, kalelerimizin, topraklarımızın ve mülkümüzün elimizden
alınması yoluyla, olay kendi isteklerine uygun bir biçimde yeniden yoluna
girene dek, bize uygun bir biçimde baskı yapacaklar, haciz uygulayacaklar ve
ellerinden başka ne geliyorsa onu yapacaklardır.”

John
Locke ve direnme hakkı
 [[6]]

Zulme
karşı meşru direnme hakkı üzerinde çağdaş manâda en önemli görüşleri ortaya
koyan kişi (1632-1704) arasında yaşamış olan İngiliz felsefeci John Locke’dur.
Lock’a göre Egemenliğin kaynağı tanrı, kralların kutsal kişiliği veya doğuştan
gelen hakları değil; özgür bireylerden oluşan toplumdur. Egemenlik, toplumla
yapılan bir sözleşme ile onu temsil edenler tarafından kullanılır. Bireyler
doğal hukukta ifadesini bulan mutlak ve devredilemez hak ve özgürlüklere
sahiptir. Mülkiyet hakkı da, yaşama ve özgürlük hakkı gibi bireyin temel
haklarındandır.

Halk
toplumdaki en üstün güç olan yasama gücünü elinde bulunduranların, toplumun
kuruluş amaçları olan kamu yararı ve iyiliğini gözetmediklerini, bireylerin hak
ve özgürlüklerini korumada başarısız ve keyfi davrandıklarını gördüğü takdirde
meşruiyetlerini kaybettiklerinde, kendi irade ve güveniyle vermiş olduğu
hakları geri alır.

Locke,
insanların sosyal sözleşme (anayasa) ile kurdukları siyasal toplumun ve
yönetimin üç durumda yeniden kurulacağını ifade etmiştir. Bu durumlardan ilk
ikisi; yönetimin gasp edilmesi ve tiranlık (zorbalık) halleridir. Bunlar
iktidarın gayrı meşruluğudur.

İktidarın
meşruiyet koşulu iki şarta bağlıdır:

Birincisi
iktidarın gasp edilmesi yani başkasının hakkı olan iktidarın kullanılmasıdır.
Böyle bir iktidar gayrimeşrudur. Bu kimseler halkın kendilerine itaat etmesini
de beklememelidirler.

Gayrimeşru
iktidarı belirleyen ikinci kriter ise zorbalıktır.

Zorbalık,
iktidarın hiç kimsenin hakkı olmadığı biçimde kullanılmasıdır. Zorba, iktidarı
kendi çıkarı doğrultusunda kullanan kişidir. Kanunun bittiği yerde zorbalık
(tiranlık) başlar.

Kanun
bittiğinde, zorbalık ve zulüm başladığında, insanların böyle bir yönetime karşı
gelme, hakkı doğmuş olur. Yasama gücünün kötüye kullanılması ve sınırlarının
ortadan kaldırılmasının söz konusu olduğu durumlar, direnme hakkını
doğurmaktadır. Bireyler hakları koruyabilmek için siyasal iktidarın kuruluş amacına
aykırı davranarak sözleşmeyi (anayasayı) hiçe sayan tiranlık yönetimine karşı
isyan etmek hakkına sahiptir.

Direnme
hakkının kullanılması sonucunda da yeniden orijinal sözleşmedeki koşullarla
yeni bir yönetim kurulacaktır.

Yönetimin
yeniden kurulabilmesi bakımından üçüncü durum ise, yönetimin çözülmesidir.
Yönetimin çözülme sebeplerini Locke kısaca şu şekilde saymıştır:

-
İlk neden, yasama organının değişmesidir. Yasama organı parçalanır ya da
[ortadan (M. L. Hasdemir)] kaldırılırsa, ardından çözülme olur. Çünkü yasama
organı toplumun özü ve iradesidir.

-
İkinci neden, yönetimin bozulması, otorite sahiplerinin iktidarlarını kötüye
kullanmalarıdır.

-
Üçüncü neden, yasama ya da yürütme güçlerinin, kendilerine verilen yetkilere
aykırı hareket etmeleridir.

Bu
saydığımız durumların gerçekleşmesi halinde halkın çözülen yönetimin yerine,
yeni bir yönetim kurma hakkı doğar.

1776
Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi
 [[7]]

Onüç
İngiliz sömürgesinin 13 bağımsız devlet kurup, Amerika Birleşik Devleti’ni
kurduklarını açıkladıkları ve İngiliz sömürgeciliğine karşı bir bağımsızlık
savaşı ilanı olan 4 Temmuz 1776 tarihli Bağımsızlık Beyannamesi, meşruiyetini
kaybeden hükümetlere karşı direnme ve isyan hakkını açıkça belirtmiştir.

“Bütün
insanlar eşit yaratılmışlardır. Bütün insanlara Yaradan tarafından devir ve
ferağ edilemeyen (vazgeçilemeyen) bazı haklar bahşolunmuştur. Bu haklar
meyanında hayat, hürriyet ve saadetin aranması vardır. Hükümetler, insanlar
tarafından bu hakların teminat altına alınması için tesis olunmuştur ve bu
hükümetlerin iktidarlarının meşruiyeti idare olunanların rızalarından doğar.
Her ne zaman bir hükümet tarzı bu gayeyi yok edecek bir hal alırsa, halkın bu
hükümeti değiştirmeğe veya ıskat etmeğe (düşürmeye) ve kendisine emniyet ve
saadeti sağlamağa en uygun görünen prensiplere istinat eden ve bu şekilde
teşkilâtlandırılmış olan yeni bir hükümet tesis eylemeğe hakkı vardır.” 

1949
Alman Anayasası
 [[8]]

II.
Dünya Savaşından sonra yapılan 23 Mayıs 1949 tarihli Almanya Anayasasının 20.
Maddesinin, 24 Haziran 1968’de eklenen 4. Fıkrası meşru direnme hakkı açık
olarak ifade edilir.

“Bütün
Almanların, başka bir çare kalmadığı takdirde, anayasal düzeni ortadan
kaldırmaya kalkışan kişilere karşı direnme hakkı vardır.”

1958
Fransız Anayasası
 [[9]]

1789
Devrimi’nin ürünü 1791 Fransız Anayasasında “Zulme karşı direnmek insan
haklarının bir neticesidir.” “ Yönetim, halkın haklarını zedelerse, ulusun veya
onun her parçasının direnmesi, en kutsal hak ve en kaçınılmaz görevdir”
denilmektedir. 1946 ve 1958 Fransız Anayasaları da bu hakka gönderme
yapmaktadır.[[10]]

Türk
Anayasal Metinleri, 1808 Sened-i İttifak
 [[11]]

Sadrazam
Alemdar Mustafa Paşa başkanlığında bir tarafta âyanlar (ileri gelenler) ve
diğer tarafta devletin ileri gelenleri ile 29 Eylül 1808’de toplanan
“meşveret-i amme” (genel danışma) toplantısında hazırlanan Sened-i İttifak 7
Ekim 1808’de Padişah II. Mahmut tarafından onaylandı.

Giriş,
yedi adet “şart” ve 1 zeylden (ekten) oluşan senedin Beşinci şartında;

Senedi
imzalayanlar, “gerek âyan ve gerek vükelâ (vekiller, nazırlar) ve rical (devlet
görevlileri) birbirlerinin zatına (şahsına) ve hanedanlarına kefil” olmaları
gerekliliğini ortaya koyduktan sonra, birçok taahhütte bulunmaktadırlar. Bir
kere, Sened-i İttifak şartlarına aykırı bir hareketi kanıtlanmadıkça,
âyanlardan birisine devlet veya devletin taşradaki görevlilerinden “taarruz
vukua gelir ise uzak yakın denilmeyip” cümlesinin taarruzu def etmek için
çalışacaklarını taahhüt etmektedirler.

1982
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası

Anayasada
açık ve net bir madde olarak ifade edilmemekle beraber, Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası, Başlangıç bölümünün sonunda;

“FİKİR,
İNANÇ VE KARARIYLA anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak
sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,

TÜRK
MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet
sevgisine emanet ve tevdi olunur”

denilerek,
anayasal düzenin korunması Türk vatandaşlarına emanet edilerek, meşru direnme
hakkına dolaylı atıfta bulunulmaktadır. 

Anayasalar
üstün hukuk (jus cogens) kurallarına bağlıdır!

1969
Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin jus cogens kurallarının tanımı
konusunda düzenleme yapan maddesinde (madde-53) [[12]],
“devletlerin uluslararası topluluğunun bütününce aksine hiçbir kuralın
konulması olanağı bulunmadığı ve ancak genel uluslararası hukukun aynı
nitelikteki yeni bir kuralıyla değiştirilebileceği kabul edilen ve tanınan
kural,” olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre jus cogens kurallar üç
özelliğe sahiptir:

1-   
öncelikli niteliğe sahip genel uluslararası hukuk kuralı olma,

2-   
devletlerin uluslararası topluluğunun bir bütün olarak kabul etmesi ve
kendisinden sapmanın olanaklı olmaması,

3-   
ancak aynı nitelikteki bir başka kuralca değiştirilebilme.

Uluslararası
hukuk sistemi içerisinde de öncelikli kuralların olduğu/olması gerektiği
görüşünün hareket noktası, ulusal hukuklarda yer alan “kamu düzeni”
olgusudur.

Konuya
uluslararası toplum ve uluslararası hukuk sistemi bağlamında baktığımızda,
egemen eşitlik ve barış ilkelerine uygun olarak oluşan uluslararası toplum da,
bir “toplum” olabilmenin gereklerini yerine getirmek ve varlığını
pekiştirerek sürdürmek için kimi temel kurallara (superior rules) gereksinim
duymaktadır.

Bununla
birlikte, temel sorun bu kurallara uyumun sağlanması yani uyumun gözlenmesi ve
uyulmama durumunda gerekli önlemlerin (yaptırım) alınıp uygulanabilmesidir. Bu
ise, yargılama yetkisine sahip bir kurumun varlığını gerektirir.

Ulusal
hukuk sistemleri bağlamında düşünmek gerekirse, devletin üç temel işlevinden
(yasama, yürütme ve yargı) yargının, toplumun varlığının
pekiştirilerek sürdürülmesindeki önemi açıktır.[[13]]

Böylece
çağdaş demokratik toplumların bulunduğu ulus devletlerin anayasaları,
uluslararası kabul görmüş olan Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi, BM İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Bilgirgesi, BM Soykırımı
Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi gibi “temel insan hak ve özgürlüklerinin”
tanımlandığı üstün hukuk (jus cogens) kurallarında zikredilen hususlarına
bağlanmıştır.

Dolayısıyla
demokratik hukuk devletlerinin en belirleyici özelliği, üst otorite olan
devletin yasama ve yürütme erklerini denetleyen ve böylece toplumu oluşturan
bireylerin temel hak ve özgürlüklerini koruyan “bağımsız yargı”nın varlığı ve
vazgeçilmezliğidir.

Nitakim
Anayasa hukukçusu Prof. Dr. Erdoğan Teziç anayasa hukukunu, iktidar karşısında
bireylerin özgürlüklerinin de incelendiği bir disiplin olarak tanımlamaktadır.

“Hukuk,
belli bir toplumda, belli bir dönemde, yürürlükte olan ve devlet tarafından
yaptırıma bağlanmış toplumsal davranış kurallarının bütünüdür”.[[14]] “Taraflarından
biri devlet olan hukuk, kamu hukuku olarak anılır ve biçimsel açıdan iç ve
uluslararası kamu hukuku diye ikiye ayrılır. Anayasa hukuku, bir iç kamu hukuku
olarak, devletin temel kuruluşunu, işleyişini, iktidarın el değiştirmesini ve iktidar
karşısında bireylerin özgürlüklerini
 inceleyen bir disiplindir.
Anayasa Hukuku, öteki hukuk disiplinlerinin kaynağını oluşturan mekanizmaların
kuruluşlarını da kapsamına almaktadır. Yasama, yürütme ve yargılama
kuruluşlarının kaynağı Anayasa Hukukundadır” [[15]].

Prof.
Dr. Muammer AKSOY, 1958 yılında Forum Dergisinin 15 Ağustos 1958 tarihli 106 ve
1 Eylül 1958 tarihli 107. Sayısında iki bölüm olarak yayınlanan makalesinde[[16]]

“Şüphesiz
ki, meselenin anahtarı, hukuka tabi devlet (hukuk devleti) görüşünü kabul edip
etmeme noktasında yer almaktadır. Siyasi iktidarın hukuka tabi ve bağlı olduğu
görüşü ve iktidarların dahi uymakla yükümlü olduğu üstün hukuk kurallarının
varlığı kabul edilince, hükümet veya Devlet Şefinin vatandaş hak ve
hürriyetlerini sistemli olarak ihlâl etmesi (hukuk dışına çıkması) halinde, ona
karşı koymanın uygun bulunması, mantıkî bir zorunluluk ifade eder. İktidarlar
hukuka bağlı kalmazlarsa, zulüm etmiş olurlar

diyerek,
1931’de Nazilare katılıp, 1934’de partiden ayrılıp, Hitler’e karşı mücadeleye
başlayıp, İsviçre’ye sığınan ve daha sonra ABD’ye yerleşen muhafazakâr
siyasetçi Hermann Rausching’ten

“kuvvet
ve keyfilik yoluna sapılması, yalnız bir azınlığın zora başvurarak ihtilalle
devlet gücünü ele geçirmesi halinde değil, aynı zamanda meşru biçimde
iktidara gelen yasama ve icra (yürütme) kuvvetinin
,açık yahut gizli bir
darbe ile
 veya hukuka aykırı kanunların yardımı ile bir zalim haline
gelmesi durumunda da bahis konusudur.”

şeklinde
önemli bir alıntı nakletmektedir.

Anayasada
OHAL ve kısıtlamalar,

Yürürlükteki
anayasanın 120. Maddesi Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel
hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait
ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin
ciddî şekilde bozulması hallerinde olağanüstü ilânını öngörmektedir.

Anayasanın
121. Maddesi ise olağanüstü hallerle iligili düzenlemelere ter verirken,
anayasanın 15. Maddesine atıfta bulunarak; 1. Fıkrasında “Savaş, seferberlik,
sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde,milletlerarası hukuktan doğan
yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla
, durumun gerektirdiği ölçüde
temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya
bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir”
denilerek, anayasanın bağlı olduğu üstün hukuk kurallarına (jus cogens) vurgu
yapılmaktadır ki bunlar arasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 15. Maddesi
hükümleri imzacı devletler için bağlayıcıdır.

Maddenin
2. Fıkrasında ise “Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna
uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına,
maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce
ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve
cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar
kimse suçlu sayılamaz”

denilerek
olağanüstü hallerde temel hak özgürlüklere getirilecek kısıtlamaların sınırları
belirlenmiştir.

Anayasa
değişikliği ile Yargının siyasallaşması ve itiraz yolunun tıkanması

Referandum
sonrasında hemen yürürlüğe giren iki maddeden birisi, Hakimler ve Savcılar
Kurulu üyelerinin yeniden atanmasıdır. Bilindiği üzere yapılan değişiklikle
Cumhurbaşkanı 13 üyeli Hakimler ve Savcılar Kurulunun 6 üyesini tek başına
(Adalet Bakanı, Müsteşarı ve 4 üye) doğrudan, 7 üyesini ise TBMM’deki üyesi ve
başkanı olduğu iktidar partisi çoğunluğu eliyle, yani tamamını kendisi tayin
edecektir. Nitekim tamamlanan atamalar ile 13 üyenin tamamı iktidar partisi ve
parti genel başkanı olan Cumhurbaşkanı tarafından atanmıştır. Bu kurul artık
bütün yargı organlarında görev alacak hakim ve savcıları belirleyecektir.

OHAL
şartlarında Anayasa Mahkemesi üyeleri, yüksek yargı hakimleri de dahil hakim ve
savcılar birinci derece mahkemeler tarafından tutuklanır hale gelmiş, adaletin
işleyişinde büyük bir kargaşanın yaşanmasına neden olmuştur.

Son
zamanlarda hakim açığını kapatmak için yapılan avukatlar arasında yapılan
yazılı sınavlarda geçer not alamayanlar bile mülâkatla hakim tayin edilmişler,
üstelik atanalar arasında çok sayıda iktidar partisi yöneticilerinin olduğu
basına yansımıştır.

Öte
yandan, üst mahkemeye itiraz hakkı, yan odadaki Sulh Ceza Hâkimi zincirine
bağlandığından, kurulmuş olan Sulh Ceza Hâkimliklerinin, anayasanın 37.
Maddesinde güvence altına alınan tabii mahkeme niteliğinde olduğunu kabul etmek
mümkün değildir. Çünkü bu şekilde, seçimle gelen yüksek yargıçlardan oluşan
Yargıtay’a başvurunun önü tıkanarak, birinci derece mahkemelerin kararına
itiraz, tamamı iktidarca atanmış olan Hakimlar ve Savcılar Kurulu’nun atadığı
hakimlerin görev yaptığı bu Sulh Ceza Hakimliklerine bırakılmıştır.  

Cumhurbaşkanın
tek başına 15 üyeli Anayasa Mahkemesinin 12 üyesini doğrudan ve 3 üyesinin ise
TBMM’deki genel başkanı olduğu iktidar partisi çoğunluğu eliyle tayin ettikleri
Anayasa Mahkemesi’nin, anamuhalefet partisinin bazı OHAL kararnameleri aleyhine
açtığı iptal davalarını reddetmesinde gösterdiği tavır, AYM’nin bağımsızlığı ve
tarafsızlığı hakkında yeterli fikir oluşturmuştur.

Adalet
için yürüyüş meşrudur !

Hukukun
siyasallaşmasına yol açan böyle bir örgütlenme, vatandaşın hak arama
özgürlüğünü zedelemekte, mahkemelerin tarafsızlığına olan inancı yoketmekte
olduğundan, acil adalet aramaihtiyacını ortaya çıkarmıştır.

ABD
iltisaklı, cemaat görünümlü kanlı ve vahşi dinci terör örgütü mensupları ile
binlerce güvenlik mensubumuzu, onbinlerce vatandaşımızı katleden, bölücü-Kürtçü
PKK ve onunla organik bağı olan militan bir kısım HDP’lilere karşı, hukuk
devleti ilkeleri içinde kararlı ve etkin bir biçimde mücadele edilirken, hiçbir
şiddet olayına bulaşmamış, demokratik hak ve özgürlüklerini kullandıkları için
soruşturma ve kovuşturmaya uğrayan, sahte ihbarlarla kanıtsız gözaltına alınan,
haklarında kumpas davalar açılan, iddianame bile hazırlanmadan uzun sürelerle
tutuklanarak özgürlükleri ihlal edilen vatandaşların hak arama yollarının
kısıtlanması ve giderek benzer baskıların dozunun arttırılması, CHP Genel
Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun “adalet arayışı” için başlattığı yürüyüşün
haklılığının temelini oluşturmaktadır. 

SON
SÖZ :

Adalet
yürüyüşü, artık bir partiye ait olmayıp, tüm vatandaşların yurttaşlık haklarına
dayanan ortak eylemidir. Özellikle de, referandumda “hayır” diyen ama YSK
tarafından suç işlenerek sandıkta oyları çalınan çoğunluğun ortak eylemidir.
Ama adalet herkes için varolması gerektiğinden, iktidar partisine oy veren;
Atatürk ve Cumhuriyetle barışık, milliyetçi, muhafazakar, demokratların da
ortak eylemi olmalıdır. Yürüyüşün tahrik edilmemesi, amacı dışında
gösterilmemesi için, hiçbir zaman Fetöcü ve bölücü-Kürtçü PKK ile organik bağı
olanlarla ortak resim verilmemeli, kitleleri birleştirip, muhalefeti büyütecek
olan bu eylemin haklılığına gölge düşürülmemelidir. 

Mehmet
Lütfü HASDEMİR (Araştırmacı yazar) – 22 Haziran 2017 – Basel / İsviçre

Dipnotlar
:

[1] :
Millî Merkez Basın Açıklaması, 15.06.2017 tarih ve 2017-06 sayı. 
http://www.dunya48.com/siyaset/30144-milli-merkez-basin-aciklamasi-milli-merkez-chp-nin-adalet-istiyoruz-yuruyusunu-destekliyor

[2] : Meşru
ve meşruiyet:
 Prof. Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu kaynak göstererek
“meşruiyet” kavramı konusunda çok ayrıntılı açıklamalar yaptığı  Anayasal
Devlette Meşruiyet, Yetkin Yayınları, Ankara 2010. Kitabında;

“Meşru’nun
batı dillerindeki karşılığı olan ‘legitimus’, ‘legitimitas’ kökleri, eski
Roma’da ‘hukuka uygun’, ‘hukuksal’ anlamlarında kullanılmıştır.”, “Ortaçağ’dan
günümüze meşruiyet, ‘haksız yere yönetime el koyma (usurpation)
kavramının karşıtı olarak kullanılagelmiştir.
 “
, “İktidarın
meşruluğu, onun topluluk üyeleri ya da hiç değilse bunların çoğunluğu
tarafından bir iktidar olarak tanınması olgusundan başka bir şey değildir.
Sayfa 17,

“Birbirinden
farklı anlamlar taşıyan ve bu nedenle yapılan siyasal analizlerde kavran
kargaşasına ve pek çok yanlış anlamalara yol açan meşruiyet, “meşru” sözcüğünün
Arapça “şer” kökünün, “kanuna uygun” anlamını taşımasından hareketle; “kanuna
uygunluk” ya da “yasallık” olarak tanımlanmaktadır. Kavramın yasallık
ilişkisini kuran, fakat yasallığın üstünde ve dışında anlamı olduğunu
vurgulayan bir yaklaşımla yasallığı “meşruluğun dar anlamda kullanımı” olarak
ele almak mümkündür. Sayfa 29.

[3] :
https://twitter.com/i/moments/875657624825479169

[4] :
https://onedio.com/haber/erdogan-hitler-almanyasi-nda-da-uniter-baskanlik-vardi–651138

[5]:
Magna Carta Libertatum,  http://www.fordham.edu/halsall/source/magnacarta.html

[6]:
Arş.Gör.Dr. Müzeyyen Eroğlu, Erciyes Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler
Fakültesi,  “John Locke’un Devlet Teorisi”, AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ, Sayı
21, Temmuz – Ağustos – Eylül – 2010, http://www.akademikbakis.org/eskisite/21/07.pdf

[7]:
Decleration of Independence, 4 July 1776, https://www.archives.gov/founding-docs/declaration-transcript

“All
men are created equal, that they are endowed by their Creator with certain
unalienable Rights, that among these are Life, Liberty and the pursuit of
Happiness.–That to secure these rights, Governments are instituted among Men,
deriving their just powers from the consent of the governed, –That whenever
any Form of Government becomes destructive of these ends, it is the Right of the
People to alter or to abolish it, and to institute new Government, laying its
foundation on such principles and organizing its powers in such form, as to
them shall seem most likely to effect their Safety and Happiness.”

[8]:
Alman Anayası, http://www.constitution.org/cons/germany.txt,

Article
20 (Basic principles of state order, right to resist).

(4)
All Germans shall have the right to resist any person seeking to abolish this
constitutional order, should no other remedy be possible. (inserted 24 June
1968).

[9] :
Emine Ülker Tarhan, “Baskıya ve zulme karşı direnme hakkı”, TEORİ Dergisi,
Nisan 2011, sayı 255, sayfa 26.

[10] :
1958 Fransız Anayasası, http://www.assemblee-nationale.fr/english/8ab.asp
“Başlangıç:  The French people solemnly proclaim their attachment to the
Rights of Man and the principles of national sovereignty as defined by the
Declaration of 1789, confirmed and complemented by the Preamble to the
Constitution of 1946, and to the rights and duties as defined in the Charter
for the Environment of 2004.”

[11] :
Sened-i İttifak’tan Günümüze Türk Anayasa Metinleri, Prof.Dr. Suna Kili,
Prof.Dr. A. Şeref Gözübüyük, Türkiye İş Bankası Yayınları 1985, sayfa 3-7.

[12] :
Üstün (emredici) Hukuk (Jus Cogens):  Vienna Convention on the Law of
Treaties, 1969, Article 53: Treaties conflicting with a peremptory norm of
general international law (jus cogens)

Madde
53- Bir milletlerarası emredici hukuk normu ile çatışan andlaşmalar

Bir
andlaşma yapılması sırasında milletlerarası genel hukukun emredici bir normu
ile çatışıyorsa batıldır. Bu sözleşme bakımından milletlerarası genel hukukun
emredici bir normu, bir bütün olarak Devletlerin milletlerarası toplumunun,
kendisinden hiçbir surette sapmaya müsaade edilmeyen ve ancak aynı nitelikte
olan daha sonraki bir milletlerarası genel hukuk normu ile değiştirilebilecek
olan bir norm olarak kabul ettiği ve tanıdığı bir normdur.

[13] :
Erdem Denk, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Araştırma Görevlisi,
“Uluslararası Antlaşmalar Hukukunda Jus Cogens Kurallar”, Ankara Üniversitesi
SBF Dergisi. Sayı 56-2, sayfa 53

[14] :
Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Anayasa Hukuku (Genel Esaslar), sayfa 2.

[15] :
a.g.e. sayfa 4












































































































































































































































[16] :
Prof. Dr. Muammer Aksoy, “Milletlerin ‘İsyan ve İhtilâl Hakkı’ dair”, Forum
Dergisi1958, sayı 106-107