SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

GÜNDEM ANALİZİ & DEĞERLENDİRME & RÖPORTAJ (TÜRKÇE & İNGİLİZCE)

GÜNDEM ANALİZİ /// Mehmet Bedri Gültekin : Yaralısını savaş meydanında bırakan Ordu (!)

GÜNDEM ANALİZİ & DEĞERLENDİRME & RÖPORTAJ (TÜRKÇE & İNGİLİZCE)
Bu haber 29 Mart 2020 - 0:00 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Mehmet Bedri Gültekin : Yaralısını savaş meydanında bırakan Ordu (!)


29 Mart 2020


1969 tarihli Veljko Bulajic’in yönettiği “Neretva
Savaşı” filmi, İkinci Dünya Savaşı’nda, Yugoslav Partizanlarının Hitler
faşizmine karşı savaşında, geride kalan 4500 yaralı arkadaşlarını kurtarmak
için verdiği mücadeleyi anlatır. Mareşal Josip Broz Tito önderliğindeki
Partizan Ordusu, kendi varlığını da riske atarak bir karşı saldırı
gerçekleştirir, Alman Ordusu’nu geri çekilmeye zorlar ve 4500 yaralısını imha
olmaktan veya en iyi ihtimalle Almanlara esir düşmekten kurtarır.


Partizanların, bu kahramanca mücadeleleri ile gerçekte
kurtardıkları, aslında kendileridir. Yaralıları kaderlerine terk etmemek,
onları kurtarmak, tekrar sağlıklarına kavuşmaları için gerekeni yapmak, hayati
önemde bir “savaş kuralı”dır. Ordular böyle hareket ederek, yaralıyı kurtarmaktan
çok daha önemli bir iş yapmış olurlar. Savaşmakta olan askerlerin moralinin
yüksek olması, zafer için olmazsa olmazdır. Yaralandığı veya zor duruma düştüğü
zaman arkadaşlarının kendisini terk etmeyeceğini bilen asker, daha büyük bir
moralle ve özgüvenle savaşacaktır.


Neretva Savaşı’nda Yugoslav partizanlarının
sergilediği tavır bu açıdan tipik bir örnektir. Yani sadece onlara özgü
değildir. Dünyanın bütün orduları bu temel gerçeği bilir. Ve orduların son
derece organize sağlık birimlerinin olması da, bu temel gerçeğin en önemli
gereklerinden biridir. (Türkiye’de, 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişiminin
ardından askeri hastaneleri kapatanların, işin bu yanı üzerinde hiç
düşünmedikleri anlaşılıyor.)


Savaş en başta, savaşın kazanılacağına dair inancın
var olmasıyla kazanılır. Bunun da en önemli şartı Ordudaki birlik duygusu ve
moral sağlamlıktır. Neretva Savaşı’nda 4500 yaralıyı Nazilere bırakmayan
Partizanlar, işte bu anlayışla zafere ulaştılar.


İspanya’daki huzurevi


24 Mart tarihli gazeteler, İspanya’da bir huzurevinde
ölüme terk edilmiş yaşlılar bulunduğunu ve bazılarının da ölmüş olduğunun
haberini verdiler. İspanya, Avrupa’da İtalya’dan sonra Koronavirüs salgınının
en fazla görüldüğü ikinci ülkedir. 28 Mart tarihi itibariyle ölü sayısı 5000’i
geçmiş durumdaydı. Huzur evi çalışanları, salgın başladıktan sonra, “yüksek
risk grubu”nu oluşturan yaşlıların bulunduğu yerde çalışmaktansa, işlerini
bırakıp “kaçmayı” tercih etmişler.


Yani savaş meydanında, “yaralılarını kurtarmaya
çalışmak” yerine, o an için canlarını kurtarma derdine düşmüşler. Elbette bu
davranış, en temel “savaş kuralı”na aykırı olduğu gibi, insanın kendisine de
yabancılaştığının çarpıcı bir örneğidir.


Bireydeki dayanışma duygusu yok edildiği zaman insan
toplumu, kendini var eden en önemli dayanağını kaybeder. Koronavirüs salgınına
karşı, Batı toplumları ile halkçı devletçi sistemi uygulayan ülkelerin verdiği
farklı tepkiler, salgına karşı mücadelede bugün itibariyle varılan farklı
sonuçlar; bu bakımdan son derece öğreticidir.


60 milyonluk İtalya, Koronavirüsten ölen kişi sayısı
bakımından bugün itibariyle bir milyar 400 milyonluk Çin’i üçe katlamış
durumdadır. İspanya’nın da İtalya’dan aşağı kalmayacağı görülüyor.


Öte yandan daha şimdiden enfekte olan kişi sayısı
bakımından ilk sıraya yerleşen ABD’de ise durum daha da vahim. Bütün bu
ülkelerde “kurban”lar nüfusun yaşlı kesimi. İtalya’da doktorlar açık açık
hastalar arasında kimi tedavi edecekleri konusunda tercih yaptıklarını
söylüyorlar. Kısacası “yaralıları savaş meydanında bıraktıklarını” itiraf ediyorlar.


İspanya’daki huzur evi vakası, sistemin insanlık dışı
yüzünü gözler önüne sermiştir. İnsanların, kendilerine ve bir parçası oldukları
topluma nasıl yabancılaştıklarını gösteren bir ayna olmuştur. Bu vesileyle
“Huzurevleri” üzerine de birkaç söz söylemek gerekiyor:


Kapitalist sistem belli bir yaşa gelmiş insanı, doğası
gereği “yük” olarak görür. Rekabet dünyasında 70 yaşındaki bir emekçi, işveren
açısından “verimli” değildir. “Günü geldiğinde ölüp gitmek dışında yapacak bir
işi kalmayan bu insanlar” için sistemin bulduğu çözüm ise “huzur evleri”dir.
Buralarda, deyim yerindeyse kaderlerine terk edilmiş olan ihtiyarların; sağlık,
temizlik, yemek vb ihtiyaçlarının karşılanmasının, yaşlı yakınları başta olmak
üzere toplumun vicdanını rahatlatma ötesinde fazla bir anlamı yoktur.


Bir insanı, içinde bulunduğu çevreden ve yakınlarından
kopararak bir huzurevine kapatmak ona yapılacak iyilik değil, kötülüktür. Böyle
yaparak birinci olarak o kişinin yakın çevresine ve topluma yapabileceği
katkının önüne geçiliyor. Böylece kişinin, hayatını anlamlı kılacak bir
etkinlikte bulunma olanağı ortadan kaldırılmıştır. Bununla birlikte daha
önemlisi, yaşlıları toplumdan izole mekânlara hapsetme olgusunun, yeni yetişen
nesillere verdiği mesajdır. Toplumdan ve sevdiklerinden kopuk olarak yaşlılar
evinde ölümü beklemekten ibaret bir geleceğin önünde olduğunu bilmesinin,
hiçbir gence, hayata daha sıkı sarılmak ve topluma yararlı bir birey olmak
yolunda olumlu bir mesajı olamaz.


Gerçekte insan ölene kadar üretme ve yaratma faaliyetini
sürdürebilecek bir varlıktır. Ve bu özelliğini en verimli şekilde; bildiği,
tanıdığı ve birlikte olmaktan mutlu olduğu bir çevre içinde yapar.
Huzurevlerini de, – eğer olacaksa – böyle bir anlayışla ele almak gerekiyor.


Aslına dönen insan


Ama tablo bundan ibaret değildir ve esas olan da bu
değildir. İnsan toplulukları büyük felaketlerle karşılaştıkları zaman,
milyonlarca yıldır kendilerini var eden, doğa ile savaşlarında ayakta
kalmalarını sağlayan en temel özelliklerini hatırlıyorlar ve ona sarılıyorlar.
Dayanışma, elbirliği, paylaşma ve sırtlarını birbirlerine dönerek tehlikeye
karşı koyma vb.


Topluluk içinde zayıf durumda olanların (çocuklar ve
yaşlılar) korunması ve kollanması da toplumsal varlık olmanın bir parçasıdır.
Roma, Napoli, Madrid veya Zürih sokaklarında, akşamları balkonlardan yükselen
alkış sesleri, mücadele şarkılarına hep birlikte katılma görüntüleri, insanı
insan yapan özelliklerin kendisini göstermesidir. Bu açıdan bakıldığında
Wuhan’da ya da Napoli’de veya Londra’da yaşayan insanların davranışları
arasında bir fark olmadığını görürüz.


Fark, kapitalizmin serbest piyasa sisteminin kendine
yabancılaştırdığı birey ile halkçı-devletçi sistemlerin, “insanın insan olarak
kalması hedefi” doğrultusunda gösterdiği çabanın sonrasında, kendisinin ancak
toplumun bir parçası olarak var olduğunu bilen birey arasındadır.


Sonuçta “Neretva savaşı”na geliyoruz: 4500 yaralıyı
düşmanın önünde savunmasız bırakacak mıyız yoksa kurtuluşu hep birlikte mi
arayacağız? Şimdi bütün dünya milletleri bu tarihi kararı vermenin arifesinde
bulunuyor.

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER