Mehmet Bedri
Gültekin
:
Ayasofya kararı ve dış güçler masalı


23
Temmuz 2020


Yarın Cuma namazı ile birlikte Ayasofya,
büyük bir propaganda eşliğinde ibadete “açılıyor”. 1950’lere ait emlak
kayıtlarında “cami” olarak geçen, 1980’lerden bu yana yani neredeyse 40 yıldır
resmi görevli imamın namaz kıldırdığı Ayasofya’yı, “yeniden ibadete açıyoruz”
propagandasındaki garabeti bir yana bırakalım.


Ayasofya tartışmaları ile birlikte Ak
Parti’nin bu kararını destekleyenlerin en çok dillendirdikleri görüş; “Atatürk,
1934 koşullarında müzeye çevirme kararını, dış politikanın bir gereği olarak almıştı.
Yaşasaydı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra gene cami yapacaktı. Erdoğan ise bugün
dışardan gelen baskıları göğüsleyerek Ayasofya’yı cami yapıyor. Böylece
bağımsız bir devlet olmanın gereği yapılıyor.”


Yani Atatürk, dış baskılara boyun eğdi,
şimdi ise başımızda dış baskılara boyun eğmeyen bir liderimiz var! Burada
önemli olan, sayın Erdoğan’la ilgili olarak yapılan değerlendirmeden çok
Atatürk’e yapılan saldırıdır.


Dış baskılar veya kimi ülkelerin bazı
önemli konularda desteklerini almak için müze kararının alındığını söyleyenler
arasında, o sıralarda gündemde olan “Boğazlar meselesi”nde “Ortodoks Rusya’nın
desteğini” almaktan söz edenler bile çıkabiliyor.


Bazı arkadaşlarımız ise müze kararını,
yaklaşan savaş tehdidine karşılık olarak Atatürk’ün Ortodoks Balkan ülkelerinin
desteğini almak istemesine bağlıyorlar.


Bütün bu görüşler, tarihi gerçeklerle
taban tabana zıttır. Ve böylesine iddialar öne sürmek aynı zamanda, büyük
devlet adamı ve “İstiklali tam” ilkesine hayatı boyunca titizlikle sadık kalmış
olan Atatürk’e de yapılabilecek en büyük haksızlıktır.


Sosyalist
Sovyetler Birliği


Önce şu “Ortodoks Rusya’nın desteğini
almak” konusu üzerinde duralım: Lozan barış görüşmeleri sırasında Boğazlar
konusu gündeme geldiği zaman iki politika karşı karşıya geldi. Sovyetler
Birliği, Boğazlar üzerinde Türkiye’nin kayıtsız şartsız egemenliğini savunuyor
ve Boğazların, diğer ülkelerin savaş gemilerine tamamen kapatılmasını
savunuyordu.


İngiltere ise Boğazların idaresinin
Türkiye’ye verilmesine karşıydı. Tabi böyle olunca savaş gemileri içinde bir
kısıtlama olmayacaktı. Türkiye o günün koşullarında bir orta yolu seçti. İki
önerinin ortası olan geçici bir çözümle görüşmeler sonuçlandırıldı.


Sovyetler, Batı karşısındaki bu kararlı
tavırlarının bedelini, Lozan görüşmelerini yürütmekle görevli büyükelçileri,
Vatslav Vorovskiy’nin bir suikastle öldürülmesi ile ödediler. Lozan
görüşmelerine katılan Batılı ülkeler bu cinayeti sessizlikle geçiştirdiler.


Öte yandan din ve dini kurumlar konusunda
aşırı diyebileceğimiz karşı tavırlar içinde olan bir ülkenin, Ortodokslar için
önemi olan Ayasofya konusunda “hassas” olduğunu düşünmek ise bir başka cehalet
konusu.


Yani Boğazlar konusunda Sovyetlerin
desteğini almak için Ayasofya müze yapıldı diyenler, Stalin’in ülkesinin
Boğazlar konusunda en başından itibaren, kararlı bir şekilde kontrolün
Türkiye’ye bırakılmasını savunduğunu ve bu uğurda bir büyükelçilerini feda
ettiği gerçeğinden bihaber konuşuyorlar.


Balkan
Paktı meselesi


Balkan Paktı, 9 Şubat 1934 tarihinde
Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalandı. Ayasofya’nın
müzeye çevrilmesine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı ise 24 Kasım 1934 tarihinde
yani Pakt’a ilişkin imzanın atılmasından tam 10 ay sonra.


Yunanistan Başbakanı Venizelos’un
Atatürk’ü Nobel Barış ödülüne aday olarak gösterdiği mektubun tarihi ise biraz
daha eski. 12 Ocak 1934.


Peki bu durumda, “Atatürk, Ortodoks Balkan
ülkelerini razı etmek için Ayasofya’yı müze yaptı” iddiası nereye oturuyor?


Gerçeğe sadakat duygusunu kaybetmek
olabilecek en kötü şeydir. Ayasofya’nın müzeye çevrilme kararının o günün
politik gelişmeleri ile hiçbir ilgisi yoktur. Şüphesiz müze kararının
uluslararası alanda politik anlamda olumlu sonuçları mutlaka olmuştur ama
Atatürk söz konusu kararı bu nedenle almadı.


Üstelik Pakt’ın oluşturulmasına ilişkin
görüşmeler 1933 yılında yapılmışken… Başka bir ifadeyle ilgili Balkan ülkeleri.
iki yıla yakın bir çalışmayla birlikte ortak bir pakt içinde yer almaya ikna
edilmişler. Her şey bitmiş, aradan yaklaşık bir yıl zaman geçmiş ve Atatürk’ün
tamamen bambaşka bir gerekçeyle aldığı müze kararını, getiriyoruz ve dışardan
gelen baskı – veya istek ne derseniz deyin- sonucu karar alındı diyoruz!


Tarih
bilinci


Müze kararının arkasındaki neden, birinci
olarak Atatürk’ün tarihe bakışı ile ilgilidir. Anadolu’nun eşsiz tarihi mirası
bizim en büyük zenginliğimizdir. Genç Türkiye Cumhuriyeti bu büyük zenginliğin
mirasçısı olduğunun bilincindeydi.


Yeni kurulan tekstil sanayisinin Sümer
adıyla, maden sektöründeki yatırım ve fabrikaların ise Eti adı ile anılması o tarihe
bakışın sonucudur.


Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ile
birlikte tarihin şafağındaki ve öncesindeki mirasın üzerine eğilme, Türk Tarih
Kurumu’nun oluşturulması aynı anlayışın sonucudur.


İkincisi Atatürk, Anadolu’nun bu büyük
tarihi mirasının aynı zamanda bütün insanlığın ortak mirası olduğunun da
bilincindeydi. Türkiye, uygarlığın beşiğidir ve dünyanın neresinde olursa olsun
yaşayan bütün halkların geçmişlerinin bir yerinde Anadolu mutlaka vardır.


Dolaysıya bu büyük mirası bütün insanlığın
bilgisine ve yararlanmasına sunmak aynı zamanda milletlerin kardeşliğine ve
barışa yapılabilecek en büyük hizmettir. Müze kararının arkasında yatan
nedenler bunlardır.


Sayın Erdoğan Danıştay’ın verdiği karar
üzerine yaptığı konuşmada 1934 yılında verilen kararın “tarihe ihanet” olduğunu
söyledi.


Gerçekte 1934 yılında verilen karar değil
de 2020 yılında alınan yeni karar, bu toprakların 15 bin yıllık tarihine ihanet
olmuştur.


İlerde Tarih, bunu böyle kaydedecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet