GÜNDEM ANALİZİ & DEĞERLENDİRME & RÖPORTAJ (TÜRKÇE & İNGİLİZCE)


KAYNAYAN KAZAN SURİYE VE CUMHURİYET’İ KORUMAK…




10.10.2019




Son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti’nin 96.
kuruluş yıldönümündeyiz…


Ve gündem Suriye…


Nedir bu Suriye?


Neresidir bu kadim topraklar?


Tarihteki ilk yazılı antlaşmanın yapıldığı kadim
topraklar…


(Kadeş Antlaşması. )


Taa 7’nci yüzyıla dayanan Oğuz akınları…


Henüz 878 yılında bölgeye hâkim olan Müslüman
bir Türk devleti Ahmet Bin Tolun ve Tolunoğulları…


10 ve 11’inci yüzyıllarda devam eden yoğun Türk
göçleri…


Türk mezarlıkları ile Türk tapusu tescillenen
bir coğrafya…


Süleyman Şah ile Suriye’nin bağrına vurulan bir
Türk mührü…


1078 yılından itibaren kurulan Suriye Selçuklu
Devleti ile devam ettirilen Türk hâkimiyeti…


Daha sonra başka bir Türk devleti olan
Memlûklüler yolu ile korunan Türk tapusu…


Ve 1260’tan itibaren bir Türk devletinin
başkenti olan kadim Şam şehri…


Son sınırları Gertrude Bell ve Lawrence gibi
ünlü İngiliz casusları tarafından cetvelle çizilen yapay bir devlet!


Şimdi ise şeytan üçgeninin tam ortasındaki
bahtsız bir ülke!


Evet işte bu kadim topraklar bugünün kaynayan
kazanı Suriye!


Suriye’deki son Türk hâkimiyeti; Yavuz Sultan
Selim Han komutasındaki Türk ordusunun 24 Ağustos 1516 tarihinde Mercidabık’ta
Memluklular’ı yenmesi ile başladı ve Suriye 1918 yılına kadar kesintisiz olarak
tam 402 yıl boyunca Türk hâkimiyeti altında kaldı.


Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı gün son bir
çırpınış olarak Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa
atanmış ama artık Suriye için maalesef ki iş işten geçmişti.


Peki Mustafa Kemal ne mi yaptı?


Mustafa Kemal; Filistin harekâtını icra eden bu
son ordu kalıntılarını bir araya topladı ve Toros Dağlarının kuzeyine sağ salim
çekilmelerini sağladı.


İşte Mustafa Kemal Paşa’nın kuzeye çekmeyi
başardığı bu kuvvetler bir yıl sonra başlayacak olan Türk İstiklal
Mücadelesi’nin Güney Cephesi’ndeki çekirdek kadrosunu oluşturacak olan
birliklerdi.


Daha sonra ise Mustafa Kemal; Yarbay Şefik
(Özdemir) Bey komutasında teşkilatlandırdığı milis birlikleri ile Ankara
Antlaşması yapılana kadar Fransızlara Suriye’yi dar etmeyi başarmıştı…


Önce İngilizlerin eline geçen Suriye daha sonra
Sykes-Picot Antlaşması gereği İngilizler tarafından Fransa’ya bırakıldı.


Bu dönemde Türkiye ile Fransa arasında meşhur
Ankara Antlaşması imzalandı.


Suriye’deki Fransız idaresi 1946’ya kadar devam
etmiştir.


Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde
imzalanan Ankara Antlaşması’nın 7’nci maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda
Türkiye’ye garantörlük verilmiştir.


Yine aynı antlaşmanın 13’üncü maddesine göre
Suriye üzerinde (Halep ve Şam Vilayetleri) bazı haklarımız bulunduğu da öne
sürülmektedir.


Daha sonra 20 Kasım 1922 tarihinde başlayan
Lozan Konferansı’nda Suriye sınırı neredeyse hiç konu edilmeden aynen Ankara
Antlaşmasında olduğu gibi kabul edilmiştir.


1958’de yapılan toprak reformu ile Suriye
Devleti tarafından; Türkmenlere ait birçok tarla bağ ve bahçeye kamulaştırma
yoluyla haksızca el konulmuştur.


Bu ve benzeri uygulamalar yüzünden 1950’ler
boyunca Türk asıllı aileler Halep’ten Türkiye’ye kaçmaya devam etmişlerdir.


Suriye’nin kuzeyi dağlık ve yer yer ormanlık iç
kısımlarında ise çöl şartları etkilidir.


Suriye’nin güneydoğusunda Suriye Çölü yer alır.


Suriye topraklarının üçte ikisi çöllerle
kaplıdır.


Akdeniz kıyısında Akdeniz iklimi egemendir.


Tarım ve hayvancılık halkın temel uğraşıdır.


Suriye’nin yeraltı kaynakları arasında petrol ve
fosfat en önemli yeri tutmaktadır.


Yüzyıl Enstitüsü ve diğer kuruluşların
yaptıkları araştırmalara göre Suriye etnik yapısı ortalama olarak;%77-83 Arap
%7-9 Kürt/Ermeni %5-6 Türk %1 Çerkez %1 diğer ayrıca Filistinli ve Iraklı
mültecilerden oluşmaktadır.


Dini inanç olarak bunların;%74’ü Sünni Müslüman
%12’si Şii Müslüman %10’u Hıristiyan%3’ü de Dürzi’dir.


Suriye nüfusunun en az %18’i Nusayri yani Arap
Alevisi’dir.


Suriye’de yönetime egemen olan Baas Partisi de
bunların elindedir.


Suriye’de azınlık olarak yaşamakta olan Türkler
günümüzde ağırlıklı olarak; Şam Lazkiye Hama Humus Halep ve Rakka kentlerinde
ve köylerinde bulunmaktadırlar.


Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmen’i
denirken Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep veya Culap Türkmen’i Lazkiye
Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmen’i (Türkmen Dağı) denmektedir.


Nüfus sayımlarında milliyetleri ile
sayılmadıklarından sayıları hakkında kesin bilgi yoktur.


Çeşitli kaynaklarda 200.000 ilâ 3.500.000
arasında farklı tahminler verilmektedir.


ORSAM’ın 2011 tarihli araştırmasında; Suriye’de
Türkçe konuşan Türkmen sayısı yaklaşık bir buçuk milyon Türkçeyi unutmuş
Türkmenlerle beraber sayılarının 3 5 milyon civarında olduğu belirtilmektedir.


Peki Suriye’deki bugünkü sorunlar yumağına nasıl
gelindi?


Aslında her şey Amerika’nın Büyük Ortadoğu
Projesi olan “BOP”u uygulamaya koymasıyla başladı.


İlk önce Saddam’ın Kuveyt’i işgalini (önce
organize sonra da) bahane eden ABD Irak’ı işgal ve istila etti.


Bu yolla Irak yeraltı kaynaklarının da üzerine
oturmuş oldu ayrıca Orta Doğu’da yeni ve büyük askerî üsler elde etti.


Daha sonra belki de kendisinin kurguladığı 11
Eylül saldırısını sebep gösteren Amerika; Afganistan’a asker gönderdi ve orayı
da denetimi/hegemonyası altına aldı.


Neden Afganistan?


Çünkü Afganistan Rusya’nın büyük ideali olan
sıcak denizlere inme ve genişleme politikasının ulaştığı son noktaydı.


ABD bu hareketiyle zaten eski gücünde olmayan
Rusya’nın önünü de kesmiş oldu.


Hemen ardından başlattığı Arap Baharı
harekâtıyla da Fas Tunus Cezayir Libya Yemen ve Mısır’ı kolayca yeni
hegemonyalarına ekledi buraları da usulünce sömürmeye başladı.


Mısır’dan doğuya doğru harita üzerinde
ilerlediğimizde gördüğümüz İsrail zaten kendi çocuğuydu Ürdün ve Suudi
Arabistan ise asla bağımsız olamamış ve daima Amerika ile birlikte hareket eden
modern sömürgeleriydi.


Arabistan denilen sözde devlet ABD’nin Orta
Doğu’daki bütün harekâtlarına hem askerî yönden hem de maddi yönden en üst
düzeyde katılmamış mıydı?


Başka bir Arap ülkesi olan Irak’ı beraber
bombalamamışlar mıydı?


Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri de aynı
kategorideki devletler olarak her zaman ABD’ye hizmet etmeye devam etmişlerdir.


Durum böyle iken ABD açısından Orta Doğu’yu
tamamen kontrol edebilmek için hizaya getirilip terbiye edilmesi gereken iki
devlet daha vardı.


Bunlardan biri Suriye diğeri de İran’dı.


Fakat ABD’nin BOP kapsamında sürdürdüğü müdahale
ve harekâtlara baktığımızda bu müdahalelerin rasgele olmadığını görmekteyiz.


Evet bu ülkelerin her biri ABD için ayrı birer
hedef ve ayrı ayrı kazanımlar…


Ama bu manzaraya baktığımızda asıl hedefin bütün
bu ülkelerden başka bir ülke olduğu hemen ortaya çıkmaktadır!


Kuzeyi Karadeniz ve Rusya batısı Ege denizi ve
Yunanistan Doğusu ABD’nin kontrol ettiği Afganistan güneyi Irak İsrail Suudi
Arabistan güney doğusu İsrail Mısır Libya ve Tunus gibi ülkelerle kuşatılan bu
hedef ülke maalesef ki Türkiye’dir!


Sakın unutmayalım Suriye ve İran’dan sonraki
nihai hedef Türkiye’dir.


Hatta ABD için şartlar uygun gelişirse belki
Suriye’den sonraki ilk hedef Türkiye olacaktır!


Bölgede ABD açısından çetin ceviz olarak görülen
üç ülke vardır.


Haydut veya şeytan devletler olarak
dillendirilen bu devletler; İran Suriye ve (gizli haydut) Türkiye’dir.


Türkiye ve İran’a müdahale için henüz çok
erkendi.


Onun için bu iki ülke şimdilik kaydıyla
kontrollü olarak yıpratılıp zayıflatılmalı ve günü geldiğinde yapılacak nihai
müdahaleye hazır hale getirilmeliydi.


Takvimler 15 Mart 2011’i gösterdiğinde müdahale
için en uygun ülke yani sıradaki av Suriye idi.


Üstelik Suriye’ye yapılacak müdahale ile bir
taşla birkaç kuşun aynı anda vurulması fırsatı da vardı.


O yüzden vekâlet savaşları yöntemi ile harekete
geçildi ilk vekâlet ise yöneticisi BOB’un Eş Başkanlarından biri olan
Türkiye’ye verildi.


Gerekli para Arabistan ve Katar tarafından
karşılanacaktı.


İşte o yüzden kardeşim Esad bir günde düşmanım
Esed’e dönüştü!


Peki Suriye harekâtıyla ve Türkiye’yi kullanarak
ABD’nin Suriye’de vurmayı planladığı o birkaç kuş neydi?


1. Bölgedeki İran hariç bütün
ülkeler ABD’nin kontrol ve hegemonyası altında olduğu halde Suriye Rusya’nın
kontrolü altında olan tek ülkedir.


2. Bu harekât başarı ile
tamamlanırsa Suriye de ABD hegemonyasına sokulacak ve Rusya’nın bölgedeki
etkinliği kırılarak Akdeniz havzasının tamamında ABD borusu öter hale
getirilecektir.


3. Suriye’deki üsler Rusya’ya
değil ABD’ye hizmet eder hale gelecektir.


4. Suriye’nin yeraltı kaynakları
ABD’nin lehine kullanılacaktır (ki şu anda Amerika’nın kesin olarak
çöreklendiği ve çıkmayacağını deklare ettiği bölge Suriye’nin gaz ve petrol
yataklarının %85’inin bulunduğu Deyrizor bölgesidir).


5. Bölgede İsrail’in güvenliği ve
bekası garanti altına alınacaktır.


6. Bu harekât kapsamında
Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürdistan kurdurulmak suretiyle İsrail’e kardeş
ve ABD’nin her istediğini yapmak zorunda olan kukla bir devlet daha yaratılarak
İsrail’in yalnızlığına son verilecek.


7. Türkiye’nin bölgedeki etkinliği
azaltılarak yıpratılmasına katkı sağlanacak.


8. Her şeyden önemlisi de nihai
hedef ülke olan Türkiye güneyinden tam 911 kilometrelik çok uzun bir şeritten
kuşatılmış olacaktır.


9. Bu kuşatmaya Rusya açısından
baktığımızda ise; aslında Rusya’nın Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt Devleti
kurulmasına bir itirazı yoktur hatta işine gelen bir durumdur.


Fakat Rusya’nın Suriye’de bulunan deniz hava ve
kara askerî üsleri Rusya’nın sıcak denizlere inme idealinin ete kemiğe
bürünerek gerçekleştirilebilmiş tek tarafıdır.


Rusya’nın Ortadoğu’yu ve Akdeniz’i
dinleyebildiği izleyebildiği gözetleyebildiği istihbaratını alabildiği icap
ettiğinde Akdeniz’de ben de varım diyebildiği ve ABD’ye karşı gövde gösterisi
yapabildiği tek yer Suriye’dir ve buradaki üsleridir.


O yüzden Rusya ne olursa olsun Suriye’den vazgeçmeyecektir.


Rusya’yı Suriye’den ve oradaki çıkarlarından vaz
geçirebilecek tek şey büyük bir askeri yenilgidir ki bu da öyle kolay bir şey
değildir.


Zaten Rusya Suriye’den vazgeçmeyeceğini çok
kararlı bir şekilde daha krizin ilk günlerinden itibaren göstermiş ve ABD’ye
karşı bölgede askeri siyasi ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir.


Mesele Suriye’yi kimin ve nasıl yönettiği /
yöneteceği meselesi değildir.


Mesele Suriye’nin kimin kontrolünde kalacağı
meselesidir.


Dolayısı ile Esad değişse bile bu politika
değişmeyecektir.


Rusya Suriye’de hali hazırda sürdürdüğü
harekâtına devam ederken fırsat buldukça da Türkiye’yi sopa & havuç yöntemi
ile kendi tarafında konumlanmaya zorlamaktadır.


Kendi tarafında kaldığı sürece Türkiye’nin
harekâtlarına destek vermekte veya en azından sessiz kalarak zımnen destek
olmakta PYD’yi desteklemekten biraz uzak durmakta ve Suriye’deki Türkmenlere de
pek dokunmamaktadır.


Ancak Türkiye’nin ABD tarafına kaymaya
başladığını gördüğü anda hemen Kürt kartını çıkarıp PYD’yi desteklemeye
başlamakta Türk Harekâtlarını engellemekte/geciktirmekte/sekteye uğratmakta
Türkmenlere ve diğer muhalif gruplara karşı çok acımasız saldırılar
gerçekleştirebilmektedir.


Görünen odur ki Rusya’nın oluru olmadan
Türkiye’nin Suriye’deki harekâtı bundan sonra da çok zorlu olacaktır.


Fakat burada gözden kaçırılmaması ve üzerinde
dikkatle durulması gereken bir nokta vardır ki Batının da Doğunun da Türkiye’ye
karşı mutabık olduğu ve müşterek hareket ettiği proje Kürt projesidir!


Çünkü Doğu (Rusya İran Çin) Türkiye’nin
doğusunda toprakları Karadeniz’e kadar ulaşan bir Kürt devleti kurdurmak
suretiyle o kukla Kürt devletini Türkiye ile Türk dünyasının arasına adeta bir
kama gibi sokmak suretiyle Türkiye ile Türk dünyasının bağlarını koparmaya ve
Turan’ı (Türk Birliğini) engellemeye çalışmaktadır.


Türkiye ve Türk dünyasının küresel bir güç
olmasını önlemenin en etkili yolu da işte budur.


Karadeniz bölgesinde PKK terör örgütüne destek
olacak bir halk ve destek alt yapısı olmadığı halde PKK’nın fırsat buldukça
Karadeniz taraflarına yayılma ve açılma hamlelerine bu gözle bakılmalıdır.


Kuzeyde Karadeniz’den Irak’a kadar uzanan bir
kama…


Diğer yandan Batı’nın (ABD ve saz arkadaşları ve
aynı zamanda Doğu’nun) aramıza sokmak istediği başka bir Kürt kaması daha
vardır.


Bu kama da Irak’tan başlayıp Suriye üzerinden
devam edip Akdeniz’e kadar uzanacak olan kamadır.


Süleyman Şah Türbesi’nin Türkiye’ye tahliye
ettirilmesinin sebebi de aslında bu kamaya yer açmak idi.


Bu olaya da bu gözle bakılmalıdır.


Buradaki amaç ise kurulacak Kürt devleti
(İleride İsrail’e devredilecektir) ile; Türk dünyası ile Müslüman dünyasının
maddi ve manevi bağlarını tamamen kopartmaktır!


Eğer bu iki kama doğuda güneyden kuzeye güneyde
ise doğudan batıya sokulabilirse Türkiye’nin etrafının kuşatılması da
tamamlanmış olacaktır.


İşte Türkiye’nin biraz gecikmeli de olsa
başlatmış olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı arkasından Zeytin Dalı Harekâtı ve
bugün devam etmekte olan Barış Pınarı Harekâtı; güneyimizde doğudan batıya yani
Akdeniz’e kadar sokulmak isten bu kamayı tam da ortasından kırma girişimidir.


Özcesi emperyalist kuşatmayı yarma girişimidir.


Bu yüzden Türkiye bu harekâtlarda başarılı olmak
zorundadır.


Bu Türkiye’nin hem kendi bekası açısından hem de
Müslüman ülkelerin uyandırılması ve emperyalizme karşı mücadele etmelerinin
sağlanması yani onların bağımsızlıkları ve bekaları açısından da çok önemlidir.


Bu tezgâhın farkına varan ve devlet aklı ile
harekete geçen Türkiye; 24 Ağustos 2016 tarihinde başlattığı harekâtla önce
Cerablus’u ve sonra Dabık’ı ele geçirdikten sonra El Bab’a doğru yürümüştür.


Bu yazının kaleme alındığı tarihte ise Afrin’den
zaferle çıkmış olan Şanlı Türk Ordusu Fırat’ın doğusunda kuzeyden güneye doğru
barış pınarları gibi çağlayarak akmaktaydı.


Türkiye’nin Suriye’de yaptığı harekâtların
amacı; tabii ki sadece araya sokulan Kürt kamasını kırmak değildir.


Türkiye’nin bu harekâtlardan beklentilerini
kısaca şu başlıklar altında özetlemek mümkündür:


1. Türkiye’nin güneyinden
kuşatılmasını önlemek.


2. Türkiye’nin güneyinde yeni bir
kukla Kürt Devleti kurulmasını önlemek.


3. Kurulması planlanan Kürt
Devleti yolu ile Türkiye’nin İslam dünyası ile olan bağının koparılmasını
önlemek.


4. Güneyde kurulacak olan ikinci
bir Kürt Devleti yolu ile Türkiye’nin bölünmesini tetikleyebilecek şer
olayların önüne geçmek.


5. İsrail’in güçlenip
genişlemesinin ve Türkiye sınırlarına kadar yayılmasının önüne geçmek.


6. Zira Türk devlet aklı Arz-ı
Mevud’u ve Yahudi emellerini unutmamaktadır.


7. Suriye’deki Türk varlığını yok
olmaktan kurtarmak ve Suriye Türkmenlerinin güçlenmesini sağlamak.


8. Türkiye’nin sınır güvenliğini
sağlamak.


9. Bölgede tehlike olarak görülen
bütün terör örgütlerini bölgeden temizlemek ve bölgeyi güvenli bir bölge haline
getirmek.


10. Türkiye’nin başına uzun
zamandır sıkıntı oluşturan mülteci problemini çözmek mültecileri Türkiye’den
çıkararak burada tesis edilecek güvenli bölgelere yerleştirmek.


11. Mümkün olduğu kadar ele
geçirilen bölgelerde kalmak.


12. İmkânı olursa ele geçirilen
yerlerden çıkmamak.


13. Çıkılmak zorunda kalınırsa da
orada özerk bir yapı/yönetim oluşturmak ve o yapının garantörlüğünü alarak
çıkmak.


Lakin yeri gelmişken Suriye’nin de diğer
bağımsız ülkeler gibi kendi devlet sınırları içinde hükümran bir ülke olduğu
düşünülürse Türkiye’nin ve ABD’nin Suriye topraklarında yürütmekte oldukları bu
harekâtın uluslararası hukuka uygun olmadığını da söylemek zorundayız.


Burada Rusya’nın durumu Türkiye ve ABD’den
farklıdır.


Çünkü Rusya hükümran ülke olan Suriye’nin daveti
üzerine ve anlaşmalı olarak bu ülkede bulunmaktadır.


Bu noktada Türk ordusunun Suriye’de bulunmasının
meşru olmadığını belirtmekle birlikte; 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara
Anlaşması’nın 7. maddesi ile


Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye
garantörlük verilmiş ve yine aynı anlaşmanın 13’üncü maddesine göre de bazı
haklar tanınmıştır.


Tarihçiler ve uluslararası devletler hukuku
konusunda uzman olan devlet görevlilerince bu anlaşma tekrar masaya yatırılmalı
üzerinde titizlikle çalışılmalı devletimizi yönetenler ona göre
yönlendirilmelidir.


Türkiye Suriye’de bulunmasını meşrulaştırmak
adına bu maddeleri ve Adana Mutabakatı’nı ön plana çıkarmalı ve bu
anlaşmalardan doğan haklarını korumak üzere orada bulunduğunu uluslararası
kamuoyuna sık sık deklare etmelidir.


Eğri oturup doğru konuşacak olursak: Türkiye’nin
Suriye tarafından terörist olarak görülen muhalif unsurlara arka çıkması
eğitmesi donatması ve hatta birlikte harekât yapması; Baba Hafız Esad döneminde
Suriye’nin bizim terörist olarak gördüğümüz PKK’ya sahip çıkması eğitim
kampları kurdurması silah ve malzeme vermesi koruyup kollaması arasında bir
fark yoktur.


Yani bir anlamda Suriye’nin yıllar önce
komşusuna yaptığının aynısı şimdi komşusu tarafından kendisine yapılmaktadır.


Ne diyelim?


Arapçası “Men dakka dukka” Türkçesi de
“Etme bulma dünyası…”


Fakat ne olursa olsun; Türkiye kendisini saran
emperyalist kuşatmayı yarmak Türk ve İslam âlemi ile arasına sokulmaya
çalışılan kamaları kırmak zorundadır.


Çünkü mevzubahis olan vatandır.


Bu arada Dabık ve El Bab yerleşim birimlerinin
Türk tarihi ve İslam inanışı yönünden çok özel yönleri de bulunmaktadır.


Türkiye sınırına sadece 20 km mesafedeki Dabık;
Türk tarihindeki ünlü Mercıdabık Zaferi’nin kazanıldığı yerdir.


Yavuz Sultan Selim komutasındaki Türk ordusu ile
Kansu Gavri komutasındaki başka bir Türk ordusu (Memluk) 24 Ağustos 1516 günü
Dabık Ovası’nda karşı karşıya gelmiştir.


Yapılan savaşta Arap coğrafyasını Osmanlı
Türklerine açan Mercidabık zaferinin kazanılmasıyla bölgede tam 402 yıl sürecek
Türk hâkimiyeti Dabık’ta başlamıştır.


Bu nedenle Türkiye tarafından Suriye’de
başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı da bu sembolizme uygun bir şekilde Mercidabık
Zaferi’nin kazanıldığı gün olan 24 Ağustos 2016 tarihinde başlatılmıştır.


Diğer yandan hadislere göre Mehdi komutasındaki
İslam ordularıyla Deccal komutasındaki “Romalı” yani batıdan (Amikiye
Hatay tarafından) gelecek gayrımüslim orduları Dabık’ta çarpışacaklardır.


Yani Dabık üç büyük dinde de yer alan
“Kıyamet savaşı”nın mekânı olarak görülmektedir.


Hıristiyanlar buna “Armageddon” ismini
verirken İslam dünyasında ise bu savaş “Melhame-i Kübra” (Büyük
Kıyım) olarak geçmektedir.


Rivayete göre bu büyük savaşta Müslüman orduları
galip gelecek savaşın sonunda ise İsa Mesih yeryüzüne inecek ve yönetimi
devralacaktır.


Arapça’da “kapı” manasına gelen el-Bâb
ise; IŞİD’in Suriye’nin kuzeyindeki en önemli direniş noktası olup Halep’e 40
km mesafede bulunmaktadır.


Daha da önemlisi IŞİD’in en çok vurgu yaptığı
dünyanın sonunu getireceği rivayet edilen Kıyamet Savaşı’nın yapılacağı Dâbık’a
da yaklaşık 40 km uzaklıktadır.


Fakat Türk Ordusu karşısındaki IŞİD burada
tutunamamış Kuzey Suriye’yi kaybetmiş ve yaklaşık 100 km güneydoğudaki başkenti
Rakka’ya çekilmek zorunda kalmış üstelik orada da Kürt-Amerikan konsorsiyımuna
yenilmiştir.


Böylece IŞİD’in ortaya attığı mitolojik kökenli
propagandası Dâbık’ta kaybetmiştir.


Dabık kaybedilince de önemli bir propaganda
üstünlüğünü ve psikolojik savaşı da kaybeden IŞİD diğer bölgelerde de kolayca
yenilmiştir.


Yani IŞİD’in yenilgisinin anahtarı Türk
ordusunun sahadaki destansı başarısı olmuştur.


Zira IŞİD’in İngilizce olarak yayımladığı
dergisinin adı “Dâbık” Arapça olarak neşrettiği derginin ismi ise
“Konstantiniyye” yani İstanbul idi.


Bu yayınlarına göre IŞİD’in yakın hedefi
İstanbul; uzun vadeli hedefi ise Roma (Vatikan)’dı.


Dikkat edilirse IŞİD ve benzeri yapılara göre
İstanbul hâlâ kurtarılmış bir şehir değildir.


Bu nedenle de IŞİD’in en büyük düşmanlarından
biri de Türkiye’dir!


Türk ordusu mensuplarını da “Dinden
Çıkmış” “Dönmüş” “Dönek” “Hain” (Ridde
Mürted) olarak görmektedirler.


Bu yüzden de bu tip yobazların acımaları yoktur!


Hem Doğu’daki hem de Batı’daki bütün Türk
düşmanlarının eskiden beri kullanageldikleri bu Kürt kartı şimdi olduğu gibi
bundan sonra da kullanılmaya devam edilecektir.


Bu kartı ve diğer kartları boşa çıkarmanın yolu
ise; Türkiye’nin askeri ve ekonomik yönden çok güçlü olmasına ve Turan ülküsünü
gerçekleştirebilmesine bağlıdır.


Kart olarak kullanılan bu Irak ve Suriye
Kürtlerine gelince; Yahudilerin deyimi ile Pesah oğlu Mesut Barzani’nin
yönetimindeki Kürtlerin Yahudi bağlantıları dikkatlerden kaçırılmamalı Suriye
Kürtleri denilince ise çok daha temkinli olunmalıdır.


Zira 1915 Ermeni Tehciri Kanunu ile Türkiye’nin
Doğu Anadolu Bölgesinden göç ettirilen Ermenilerin çoğu bu bölgede iskan
edilmiş ve yaşamlarını rahat devam ettirebilmek için biz Ermeni’yiz demektense
Kürt’üz demeyi tercih etmişlerdir.


Bu nedenle bölgedeki “Kripto
Ermeni”ler konusu daima akılda bulundurulmalıdır.


Sadece El Bab ve civarındaki köylere dahi
yerleştirilen ermeni nüfus ABD arşiv belgelerine göre 8000 civarındadır.


Diğer yandan basına yansıyan haberlerin aksine
olmak üzere El Bab’da ve Rakka’da IŞİD’e önemli bir halk desteği vardır.


Üstelik Rakka’daki IŞİD mensuplarının bir bölümü
maalesef ki Türkmen’dir.


Sonuç olarak IŞİD dağıtılınca bir kısmı
öldürülmüş bir kısmı tutuklanarak hapsedilmiş önemli bir kısmı Suriye’de oluşturulan
kamplara tecrit edilmiş ve azımsanmayacak bir kısmı da başka örgütlere hatta
muhaliflere katılmışlardır.


Evet Süriye’deki kazan kaynamaya devam ediyor!


Eğer ki emperyalistler bu bölgeden ellerini
çekmezlerse bu kazan daha çok kaynayacak!


Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği Türk
gençleri ve o gençlerden teşekkül etmiş olan Türk ordusu şimdi de Barış Pınarı
Harekâtı kapsamında ülkesini korumaya ve destanlar yazmaya devam etmektedir.


Unutmayın!


Devletler ve rejimler yalnızca hudut boylarında
korunmaz.


En az hudut boyları kadar daha ileriden korunur.


İşte bugün kuruluşunun 96. yılını kutladığımız


Cumhuriyetimiz de Suriye ve Irak’ta hudut
hatlarımızın çok daha ilerisinde korunmaktadır.


Kaynak Yeniçağ: Kaynayan kazan Suriye ve
Cumhuriyet’i korumak…




LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kaynayan-kazan-suriye-ve-cumhuriyeti-korumak-254148h.htm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir