Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

HEPİMİZ ÖLMEYECEĞİZ ( Mesih
Dizisi’ne Dair )


13
Haziran 2020


Yılbaşı akşamlarında haber programları ya
da çeşitli diğer programlarda bir yılın önemli olayları değerlendirilir,
seyirciye yeni bir yıla girmeden önce öğrenilmiş dersin adeta tekrarı
yaptırılırdı. O yıl ölen ünlüler, önemli olaylar, kedere boğan kazalar, şehit
haberleri, gündemi meşgul eden hemen her şey on dakikaya sığdırılır ve yeni bir
yıla sanki bir kapı eşiğinden geçer gibi girilirdi. Bir gün öncesi her zaman
eskidir ama hiçbir önceki gün yeni yıla girdikten hemen sonra 31 Aralık kadar
eski değildir sanki. Bana ise hep şöyle gelirdi; hiçbir yıl, üzerinden uzunca
bir zaman geçmeden değerlendirilemez. Hele bir yıl, yılın son günü hiç
değerlendirilemez. Çünkü ona hala çok yakınız ve hala uzaklaşmadık ondan.
Tanımak, tanımlamak için mesafe katetmek, ayrıntıları çözümleyebilmek, bütünü
görebilmek için uzaklaşmak gerekir. Yıllar, hayatlar da bu minval üzere
uzaklaşmadan uzlaşılabilecek şeyler değil.

Mesih dizisi üzerine yazmaya neden yılbaşı metaforuyla başladığımı
anlamışsınızdır. Çünkü diziyi, 2020 Yılı hadiseleriyle birlikte ele alacağım ve
bu da erken bir yılbaşı yorumculuğu olacak.

Aslında 25-26 Aralık tarihinde dünyaya geldiği bilinen Hz. İsa’nın doğumundansa
ölümü, yahut göğe çekilişi daha önemlidir. Doğumundansa ölümü çok daha fazla
mecaz ve tuhaflık barındırır çünkü. İslam düşüncesine göre Hz. İsa ölmüş kabul
edilir ve esasında İslam’ın özünde Mehdilik ve Mesihlik gibi inançların
bulunmadığı da bilinir. Bu kavramlar bazen mecaz ve mesel olarak yorumlanırken
bazen de rivayet usulü gereği apokaliptik olumsuzlukların olumluluğu ile
yorumlanırlar. Elde var; hep kıyamet işleri ve öncesinde her dinin kendi lehine
olacağını bildirdikleri son yok oluştan önce, son iyi ve son zafer…

Kelamî tartışmalara girip malumun ilamı ile sayfa doldurmamak ve okuyucuyu
yormamak adına, 2019 Yılı’nın tartışmalı bir yapımı olan Mesih dizisinin
verdiği mesaj üzerine yoğunlaşmak istiyorum. Bunu yaparken, bir subliminal
şifre çözücülüğe veya sinema eleştirmenliğine girişmeden Mesih dizisini
yorumlamak, daha önce dizi hakkında yazılmış analizlerin tekrarından kaçınarak
belki gözden kaçırılmış en mühim mevzuya dikkat çekmek istiyorum.

Her Bölümü, İncil’den bir ayet ile başlayan dizi, Mesih’ten, Mesihlikten,
Hristiyan öğretisinden hatta dinlerden başka hemen her şeye vurgu yapıyor.
Müslüman bir aktivist tarzında karşımıza çıkan Mesih, Şam’dan İsrail’e, oradan
da Amerika’ya uzanan yolculuğunda takipçileriyle birlikte yol alır.
Takipçileriyle evet, çünkü bir sosyal medya hesabından da bu yolculuk meraklı
takipçilere sürekli servis edilir. Kendisinin Mesih olduğunu hiç iddia etmeyen
şahıs, ilk olarak Şam’da, bir kum fırtınası ile görülür ki bu da gerçekleşen
bir kehanettir. Müslümanları uyararak radikal terör örgütünün mağlup olacağını
bildirir. Söylediği gerçekleşir de. Bu olaydan sonra popülerlik kazanan şahıs
için yürüyüş yapan bir grup, onun için tezahürat ve sloganlar yağdırırken
el-Mesih diye bağırırlar. Sonrasında mültecilerin hakkı için yollara düşen
Mesih namlı şahıs, sürekli Hz. İsa’dan alıntılarla nasihatlerde bulunur ve
oldukça az konuşarak gizemli bir imaj yansıtır. Tabi bu arada Amerika ve İsrail
devletlerinin de tepkisini üzerine çeker. Onlardan korunmaya çalışmayan,
amiyane tabirle eyvallahı olmayan Mesih, Amerikalı bir kasaba papazının
yoldaşlığı ile sessiz bir agrasyonlar silsilesi gerçekleştirir. Böylece devam
eden dizi her anlamda muallakta kalan bir sonla biter. Mesih kimdir? Gerçekte
Mesih mi yoksa bir yalancı mıdır? Yahut bir performans sanatçısı bir sihirbaz
mıdır? Bu sorular asla cevap bulmaz çünkü bu sorular dizinin ana konusu
değildir. Bu yazının başlığı, “Hepimiz ölmeyeceğiz.” Mesih Dizisi’nin 6.
Bölümü’nün de başlığıdır ki, bu duyuru ( Korintliler 15:51-52 ) İncil’den bir
ayettir.

Ölüm burada birçok anlama karşılık gelen bir gerçekliktir. Çünkü Mesih’in
peşinden giden yığınlar, onu televizyon ve sosyal medya aracılığı ile takip
edenler aslında konunun kendisidir. Manevi ihtiyaçların artık karşılanamadığı
dünyada, tükenmişliğin, yorgunluğun vücutları bir olağanüstülük beklemekte, bir
maceraya atılmak istemektedirler. Herkes Alice’in tavşan deliğini gözlemekte,
huzura açılacak kara delik düşleri kurmaktadır. Küçülen dünyanın gizemi kaybolmuş,
büyüsü bozulmuş, keşfedilecek hiçbir şey kalmamış gibi bir çaresizlik belirtisi
vardır. Sanki modern dünya bir Lazarus’tur ve diriltici bir ses beklemektedir.
İşte burada bu dizi, beni, Mesih’ten daha çok Mesih’i bekleyenlerin durumunu
anlamaya çalışmaya itti.

Materyalizmin her şeye nüfuz ettiği bir zamanda inanma ihtiyacı, bir faydacı
refleks olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü insan en nihayetinde hep mutluluğu
arzuluyor. Mutluluk değerlidir, hatta Spinoza’ya göre erdemin kendisidir.
Dinlerin de insan mutluluğunu hedeflediğini düşünürsek bu ihtiyaç yabana
atılacak son şeydir. Mutluluğu anlık eğlencelerle bir tutmadan belki mutmain
olmuş nefis ve huzur olarak algılarsak hakikatte insan, bedensel ihtiyaçlarının
yanında ruhsal ihtiyaçlarının da doyurulması gereken bir varlıktır. Günümüz
insanı için diyebiliriz ki tanrı şehir, tanrı iş, tanrı toplum karşısında bir
Lulu Amelu hükmündedir. Bireyin her bakımdan alçaldığı, onu “Ben insanım!” diye
yalvartan bir başka çağ olmamıştır. Küresel güçlerin planları ve mücadeleleri
topraklar, kaynaklar için dönerken, insanlar dalga dalga yer değiştirmekte ve
hatıralarını arkalarında bırakarak, aidiyetlerini kaybetmektedirler. Bu bir
hiçleşmedir, ölmektir. Böylesi bir ölüm, insan için en çok rastlanan ve en az
umursanan şey haline gelmektedir. İşte bu durumda, insanı avutacak hemen her
şey sanki eskimiş, artık yetmeyen bir tekrar halini almıştır. Artık dinlerin
eski motivasyon gücü bitmiş, hareket ettiren ya da durduran gücü yitirilmiş,
yeni bir din dili, yeni bir motivasyon ihtiyacına yerini bırakmıştır. Bu, dinin
özünde bulunan eksiklikten değil, eskiyen söylevin olumsuzluğundan doğmuştur.
İşte herkesin, inancı bir tür eski kafalılığın dışa vurumu olarak gördüğü
zamanda, olağanüstü işlerle adından bahsettiren Mesih namlı şahıs, herkesin
içindeki inanma ihtiyacını ve manevi ihtiyaçlarının açlığını ortaya çıkarır.
“Allah’la ilgili varsayımlarınızı bırakmanızı söylemek için buradayım.
Bildiğinizi sandığınız şeylere tutunmayı bırakın. Şu saatte insanlık dümensiz
bir teknedir. Bana tutunun.” pasajıyla sanki son vapurun sirenini çalar. Tabi
sonuç, dizinin niyetinden kendimizi bihaber sayarak yorumlanamaz. Çünkü hayal
kırıklığı, nihai olan histir. Kanser hastası çocuğunu şifa bulsun diye Mesih’le
görüştüren anne, çocuğunu kaybeder. Mesih, ortadan kaybolur ve herkes,
doyurulmamış açlığı ile geriye döner. Onlara bir vaatte bulunmayan Mesih,
herkesi kendi Mesih’ine terk eder adeta.

“Almaya geldiyseniz fakir gideceksiniz. Anlamaya geldiyseniz kaybolup
gideceksiniz.

Anlamış olanlar için, almış olanlar için vakit geldi.”

“Kapıda duruyorum. Ve sizlere bakıyorum. Sizler de bana. Ama sadece gördüğümü
yansıtabilirim.” pasajlarıyla herkesi, bu olanların yorumuyla yetinebileceği
bir durumda bırakır.

Erken Yılbaşı ve “Bu Yıl Neler Oldu?” Günlüğü

2020 Yılı’nın ilk aylarında Çin’in Wuhan eyaletinde ortaya çıkan korona virüs
olarak bilinen salgın hastalık, bütün dünyada hızla yayıldı ve küresel bir
tehdit haline geldi. Medya yoluyla salgın pandemisiyle birlikte bir korku
pandemisinin de başladığı aylar yaşadık, yaşıyoruz. Daha ne kadar süreceği ya
da ne zaman biteceği belirsiz olan tedbirler günlüğünde, her gün ölenler,
iyileşenler, hastalığa yakalananlar, test sayıları ve tedavi yöntemleri
paylaşılıyor. Tüm dünyada haberler ilk kez tek bir konu üzerinde korku hali ile
birleşiyor. Karantina, bir bölge için değil insanlık için uygulanıyor adeta.
Diğer hastalıkların bile askıya alındığı günlere şahitlik ediyoruz. Pandemi ile
pandemonium tutulmasına erişiyoruz.

Foucault’un hapishanesi ve hastanesi yeniden gündeme geliyor. Karantina
doğuyor. Dokununca yanacağımız ve diskalifiye olacağımız bir duyuların felaketi
histerisi yaşıyoruz. Birbirimizden kaçıyor, duyuların hafızasını ve hatırasını
kaybediyoruz. Durmanın, hareket etmekten daha fazla emek istediği günleri
hepimiz sabırla geçiriyoruz. Cenaze merasimleri, hasta ziyaretleri gibi dinsel
ve geleneksel vazifelerimizin de askıya alındığını görüyoruz. Virüsle mücadele
edilirken insani değerlerin önceliksizliğini fark ediyoruz. Bu da herkesi daha
karamsar yapıyor ve anlamı yeniden aramaya itiyor. İnsan, bu çabuk ölümler
karşısında, worldometer sayılarından ibaret olmadığını bilmek istiyor. Her ölüm
yaşayanın, geride kalanın meselesidir. Küresel salgın ölümleri ise küresel bir
geride bırakılma meselesi haline geliyor.

Mesih dizisini bu karanlık günlerin ışığında bu ihtiyacın hatırlatılması olarak
yorumluyorum. Savaşlar oluyor, insanlar ölüyor. Salgınlar artıyor ve insanlar
ölüyor. İşte burada Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kavramı yeniden
anlam buluyor. Evet, aslolan iyiliktir ve iyilik her zaman daha derindir.
Kötülük ise yüzeysel olmakla beraber hızlıdır. Bu da onu daha tehlikeli ve
manidar kılıyor. Karşısında sahipsiz kalan insan, ölümlülüğüne rağmen ölüme
yönelik bir avuntu arıyor. Ve orada bir olağanüstülük sergileyen olursa ona,
annesi odaya giren çocuğun ruh haliyle yöneliyor. Dünün yorgunluğu, bugünün
imkânsızlığı ve yarının belirsizliği karşısında etrafında ona bir son fikri
aşılamayan nesne görmek istiyor.

Evrenin, dağılma ilkesi üzerine kurulu olduğunu biliyoruz. Bu aynı zamanda
bozuluş da demektir. Bozuluşun ve yok oluşun hızlandığı bugünlerde, insanlığın
anlam arayışına çare olacak, görmeyi arzuladığı nesneyi ona sunacak yeni bir
din dili mümkün müdür? Bunun cevabı da bir başka yazının konusu olacaktır.


Meryem
Çağıl

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış