Feyzi Açıkalın : Yoksulluk- şeriat sarmalında 2021’e girerken

27 Aralık 2020
Virüsün ülkemizdeki varlığının açıklanmasından bir hafta sonra yani 18 Mart’taki ilk toplantıda Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle demişti: Salgın tüm dünyada üretim konusunda alternatifler aramaya itmiştir. Alternatiflerden ilk akla gelenlerden biri de Türkiye olmaktadır. Finans alanında yaşanan gelişmeler de ülkemize avantaj sağlayacaktır.
Bu sözleri hınzır basın(!) “Allah’ın lütfu” olarak yorumladı. Erdoğan küresel salgının daha başlangıcında kazanç hesabı yapmaktaydı.
Daha saftirik olanlarımız, bu kazancın yalnızca ekonomik alanla sınırlanacağını düşünmekteydik. Gelişmeleri bilimsel ölçekte okuyanlar ise, otokratik yönetimlerin daha da sertleşeceğini bir uzgörü olarak sunmaktaydı.
Temmuz ayında Bertelsmann Vakfı, Würzburg Üniversitesi’nden bir araştırma sonucu yayımladı. Orada, Türkiye’nin “eksik demokrasi” den, “ılımlı otokrasi” ye gerilediği belirtilmekteydi. Batılı araştırmacı, ülkemizin durumunu anlatır niteleme sıfatlarında mümkün olduğunca zarif davranıyor olmalıydı.
Dokuz ayı aşan küresel salgın sürecinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, her virüs toplantısını ülke muhalefetine hakaret seansına dönüştürmüştü. Gün geçtikçe görünür hale gelen yoksulluğu ya tehdit ya da hamasi söylemlerle unutturmaya çalışıyordu. Batı ile de, çelişki yaşansın ama ilişkiler bozulmasın isteniyordu.
Günler ilerledikçe Cuma hutbeleri ve hadisler ile yönetilen bir ülke olma yoluna girildi. İşin kötüsü, muhalefet de iktidarın arkasına hizalanmakta gecikmiyordu. Tek fark, muhalefetteki siyasi parti liderlerinin yoksun oldukları(!) “Tevcid ve Belagat” eğitimleri gereği, Arapça kelimeleri doğru telaffuz edemiyor oluşlarıydı.
Yıl sonuna doğru gelinirken salgın önlemleri ve aşı konusundaki iktidarın tutarsız ve açık olmayan politikaları, iyice belirginleşen yoksullukla birleşince halkın huzursuzluğu artıyordu. Yıl sonu, adı üstünde bir muhasebeleşme, hesaplaşma zamanıydı.
İktidar artan yoksulluğu örtebilmek için bir paradoks olarak yıl sonu yerine, “yıl başını” kullandı. Bir gayri Müslim geleneği varsaydığı yılbaşı kutlamalarını, salgın önlemlerini bahane ederek hane bazında bile kontrol edeceğini her fırsatta anons etmeye başladı. Cadı avına hazırlanıyorlardı.
Gazete köşelerindeki sözcüleri artık Ilımlı İslamı boşverip, şeriat kelimesini açıkça anıyorlardı. Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, “İslam hayatın her alanına müdahale eder” diyordu. Doğruydu ama bu tanım şeriat için yapılmaktaydı.
Shepard 1987’de, “Bazı ülkelerde Siyasal İslam’ın, şeriatı ideolojilerinin bir parçası olarak tanıtma eğilimi vardır” demişti. Hodge ise 2002’deki bir makalesinde, “Hayatın düzenlenmesine rehberlik eden şeriat, uygulandığı alan ve pratiklerine bağlı olarak her ülkede değişik tanımlanır. Örneğin Endonezya ve Pakistan’da “harmanlanmış”olarak uygulanırken Türkiye’de kişisel ölçekte ve daha çok aile hayatını tanzim etmekte kullanılır” demekteydi. Hodge bunu AKP’nin kurulduğu yıl öne sürmüştü.
Köprülerin altından çok sular aktı. Akademisyen Fatih Yaşlı’nın 2013’de söylediği o ünlü sözünde olduğu gibi, şeriat 0,007 milimetrelik kılcal damarlarımızda dolaşmaktan ziyade, artık bugün, 2,5 santimetrelik Aort damarımızdan 350 kat daha fazla oranda pompalanıyor.
Şeriat uygulamasında her şey Allah’a ait. Para ve onun dağıtımı, bölüşümü de öyle olmalı. Dolayısıyla yoksulluğu sona erdirmede şeriat kurallarını dile getirmek mantıklı gibi görünüyor. Ama iktidar yine müthiş bir paradoks ile, yoksulluğu gidermek değil, aksine saklamak adına şeriatı dillendiriyor. Ülkenin laik insanının tepki göstermesiyle yeni çatışma gündemi oluşsun istiyor.
Daha da kötüsü, yılbaşı yasaklarına ilişkin tehditlerinde halkı ispiyonculuğa soyunduruyor. Aslında bu müzevirciler büyük ölçüde mahalle komşularından değil, saraya yaranabilmek için jurnalcilik yapan, ön almak isteyen yerel, genel her türlü basın mensubundan da oluşuyor.
Dolayısıyla 2021 yılına, belirginleşen şeriat isteği ile giriyoruz. Artık kim, ne kadar bunu bir tehlike olarak görüyorsa.