Yöneticilerimiz ve
Biz !..

Montaigne, “ Bizi yöneten, dünyayı ellerinde
tutan kimselerin bizim kadar akıllı olması yetmez.  Bizden çok üstün değillerse bizden aşağı da
sayılırlar.  Çok şeyler vaat ettikleri için
çok şeyler yapmak zorundadırlar”, diyor Denemeler adlı ünlü eserinde.

Son günler de ülkemizi yönetmek savı ile seçilmiş
başımızdakileri izleyince, bu tanımın dışına taşılmış olduğunu düşünmekten
öteye başka yorumumuz yoktur.  Amaçlarını
ülkeye hizmet olarak değil de “ hasat toplamak “ üzerine kurgulamışlar mıdır
diye mi sorarsınız; yoksa demokrasimizin “ akıl dişlerini” yerinden oynatmak
sevdasına mı düşmüşlerdir?!.

Hele, ağzından “ toplumsal mutabakat”
sözcüklerini eksik etmeyen ama kendi fikri dışındaki mutabakat eylemine
tahammülü olmayan yöneticilerimize ne buyurulur.   Mutabakatı sadece oy çokluğu olarak anlayan
ve bunu tahakküm şeklinde algılayan başımızdakiler, herhalde yazımızın ilk
cümlesini bize sıkça anımsattıklarının farkına varamıyorlar!  

Öncelikle mutabakat sözcüğünü yerine oturtmak ve
baştakilere hatırlatmak gereklidir. 
Mutabakat, karşı görüşteki kişilerin “ hiç olmazsa asgari müşterekte
birleşmeleri“ anlamında kullanılması gereken bir sözcüktür.  Özellikle siyaset alanında her daim olması
gereken bir bütünleşme ve normali makulde aramak noktasına işaret eder.

Oy çokluğunu ifade ederek, bunu mutabakat olarak
sunmak ise olsa olsa dayatmacılıktır. 
Siyasilerimizin anlayacağı söylemle tahakküm etmektir.  Bu yaklaşımın uzlaşı kültürü ile de ilgisi
asla yoktur.

Sayın Tayyip Erdoğan’ın yaşam biçimini irdelemek
bize asla düşmez ama çalışma stili ve yönetim anlayışı dikkate alınırsa halen
uzlaşmacı bir yapıda görünmemektedir. 
Muhtemelen kendi dünya görüşü ve ruhani yapısı biat kültürüne yakın
olduğundan, birlikte çalıştığı her bireyden kendisine biat edilmesini
beklemekte olduğu anlaşılmaktadır.  Bunun
doğal sonucu olarak eleştirilere açık değildir ve hatta tahammülsüzdür.

2002 yılından bu yana kendisine yakıştırılan “
Kasımpaşalılık “ benzetmesinden hoşlandığı ve bu kimliği politika yaşamında
gerek yurtiçi ve de gerekse yurtdışı söylemlerine yansıttığını
izlemekteyiz.  Beden dilini sertçe
kullanması ve ciğerden fırlayan nağmeler şeklinde ses tonunu tercih etmesi
kanımca temsil ettiği makamın tabiatına ters düşmektedir.  Bir de, çoğu zaman kontrol edemediği
sinirlilik halini eklersek, Sayın Tayyib Erdoğan’ın siyasi portresini bir
şekilde yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir sonucuna varabiliriz.

Bu arada çok önemli bir nokta da, seçilmiş olmak
ve atanmış olmak üzerinde yoğunlaşan karmaşadır.  Atanmış kişiler olarak kabul edilenler
devletin bürokrat kadrosudur. 
Seçilmişlerin kendi yorumlarına göre bu kişilerin kıymet-i harbiyesi de
yoktur.  Önemli olan sandıktan çıkanlar,
yani seçilmişlerdir.  Hâlbuki devletin
bürokrat kadrosunun devletimizin gerçek hafızası olduğu gerçeğinin kabul
edilerek önemsenmesi gerekmektedir. 
Örneğin; yılların öğretim, eğitim ve deneyim süzgecinden geçirilmiş dış
işleri bürokratları, kendilerine ‘monşer’ denerek küçümsenmekte ve hatta yok
sayılabilmektedirler.  Buna bağlı olarak
önemli yanlışlar yapılabildiğini de üzüntü ile izliyoruz.

Benzeri ve hatta daha önemli bir sorunumuz yargı
sistemi üzerine kurulan tahakkümdür. 
Yargının savcısı da yargıcı da nerede ise seçilmişlerin dudakları haline
getirilmiştir.   Yargı, devletin ana
unsurudur ve üzerinde oynanmaması zorunluluktur.

Benzeri yanlışlar askerler üzerinde de yapılmış
ve sonunda da olanlar olmuştur.  Hataları
düzeltmek ise muhtemelen birkaç kuşak zamana gereksinim duyacaktır.

En ağır darbenin ise ‘ötekiler’ yorumu ile
yapılmakta olduğunu esefle izliyoruz. 
Toplum ayrıştırılmış ve kelimenin tam anlamı ile millet bütünlüğü
zedelenmiştir.

Son haftalar içerisinde Sayın Başbakan başta
olmak üzere, tüm siyasilerimizin bizden daha akıllı ve bizlerden daha uzlaşmacı
olduğunu görebilmek ihtiyacımız artmaktadır.  
Hele Sayın Erdoğan’ın medya başta olmak üzere muhalif gördüklerine karşı
tepkileri bilinmelidir ki, halkımızı ve ne taraftan olursa olsun taban
kitlelerini germektedir.  Bir noktadan
sonra bu gerilme büyük bir kargaşaya neden olabilir!  Başımızdakilerin böyle bir haklarının
olmadığı hatırlamaları için zaman bitmiştir. 
Unutulmaması gereken tarihi ders “ rüzgar ekenlerin fırtına biçmek
“  zorunda kaldıkları yakın geçmişimizdir
!..

Kıssadan hisse:  
Bu bölümü merhum Cahit Sıtkı Tarancı’ya bırakıyorum;

“Memleket isterim / Ne başta dert / Ne gönülde
hasret olsun / Kardeş kavgasına / Bir nihayet olsun!”




























































Erdal Akalın (14.12.2017)