LİNK
:
http://www.turkererturk.com.tr/?p=3627


Cumhuriyet’in
ilanından yaklaşık olarak üç ay önce, 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması ile devletin
uluslararası ortamda bağımsızlığı ve egemenliği kabul edilmişti. Halbuki, Almanya dahil Birinci Dünya Savaşı’nın
(1914-1918) mağlup hiçbir gücü bu hakka sahip değildi. Şimdi sorun; bu devletin
nasıl yapılanacağıydı…


Osmanlı, durup dururken enkaz haline gelmemiş ve
yıkılmamıştı. Gerçekten, Avrupalıların
dediği gibi hasta adamdı. Esasında; Osmanlı hanedanı
dahil Osmanlı’yı
yönetenler de bu hastalığın farkındaydı ama hastalığın ne olduğunu tam olarak
anlayamıyor ve teşhisi doğru koyamıyorlardı.


Teşhis Doğru Değildi!


Osmanlı’da ilk yenileşme ve değişmeye çalışma hareketleri
17.Yüzyılın başına kadar gider. Osmanlı’yı
yönetenler, her alanda Avrupa’nın
gerisinde kalındığını görünce ve en az 200 yıldır her cephede dayak yiyince;
kendisine dayak atanların ürettiklerini alarak onlara yetişeceğini sandı. I. Meşrutiyet, Tanzimat, Islahat fermanları ve II. Meşrutiyet, bu sanışın
iyi niyetli ama hastalığın teşhisini doğru koyamamış girişimleriydi.


Bu
girişimler kısmi faydalar sağladı ama hastalığı tedavi etmedi. Esas yapılması
gereken; Avrupa’yı Avrupa yapan, daha başarılı
kılan ve o üretimi doğuran düşünüş biçimini yani kafa yapısını almaktı. Avrupa’nın bu kafa yapısına
ulaşmasının arkasında ise uzun, sancılı ve hatta kanlı bir süreç vardı. Kopernik’ten, Galilei’ye, Kepler’den Newton’a, Descartes’den, Spinoza’dan Darwin’e kadar, hatta
isimlerini sayarak bu köşeye sığdırmayacağımız daha birçok bilim insanları ve
filozoflar var bu sürece katkı sağlayan.


Ürettiklerini Alarak
Yetişemezsin


Rönesans’ı, Reformu,
Aydınlanmayı, Fransız İhtilalini, Sanayi Devrimini yaşayan Avrupa, dinsel düşünce
sisteminden akılcı ve bilimsel düşünce sistemine geçti ve aklını özgürleştirdi.
Osmanlı ise Ortaçağ’daki kafa yapısını
aynen koruyarak ama kafa yapısını değiştirenlerin ürünlerini alarak var
olabileceğini sandı.


Martin Luther, 31 Ekim 1517’de Katolik Kilisesi’ne karşı, 95 maddeden oluşan
protesto bildirisini Wittenberg
Şatosu Kilisesi
’nin kapısına astı ve bilinçli olmasa da aklın
özgürleşmesinin ve dinsel düşünce sistemini sonlandıracak uzun, sancılı ve
kanlı bir sürecin tetiğine basmış oldu. Ama aynı yıl, Türklerin Anadolu’da ve Balkanlar’da yarattığı
hoşgörülü ve aklı yok saymayan İslam
anlayışını yok edecek sürecin tetiğine de Yavuz Sultan Selim’in Hilafetle beraber Mısır’dan getirdiği ulema ile
basıldı.


Yeni Bir Düzene ve Kimliğe
İhtiyaç Var


Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önünde iki yol vardı. Birincisi; hiçbir şey
olmamış gibi davranmak ve “aynı tas,
aynı hamam”
olarak eski düzene ve Osmanlı’ya devam etmekti. Ama
sorunun kaynağı eski düzendi. Problemi doğuran nedensellik ortadan kaldırılmaz
ise aynı son kaçınılmazdı. Atatürk
hastalığın teşhisini doğru koymuştu; “yeni ve
çağdaş bir düzene ve kimliğe ihtiyaç vardı”.


Atatürk, bu nedenle diğer yolu seçti ve bir önceki gece
yemekte “Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz”
dedi. Esasında bu, o gecenin kararı değildi. Cumhuriyet’in ilan edilme kararı; aklın, bilimin
ve özellikle son 200 yılı acılarla geçmiş Osmanlı tarihinin deneyimleri üzerine inşa
edilmişti. Atatürk bu kararı
verdiğinde; en yakınında bulunanlardan bile anlayamayanlar, şoka uğrayanlar,
aklı ve havsalası almayanlar oldu. Ne yazık ki; bugün ülkemizi o gün Atatürk’ü anlayamayan kafa
yapısı yönetmektedir ve yaşadığımız felaket sürecinin nedeni de budur.


Çağdaşlaşma ve Uygarlaşma
Projesi


Cumhuriyet kelimesinin kökü olan cumhur (topluluk, halk), etimolojik
köken olarak Arapça’dan gelmesine
rağmen Türkçe’ye mal
olmuş, Türkçe bir
kelimeydi. Cumhuriyeti ilk
kullananlar ve tanımını ortaya koyanlar Jön
Türklerdi.
Anlamı ise; devletin bir kişi veya hanedan
tarafından değil, milletin vekilleri vasıtası ile temsil edilmesi ve
yönetilmesiydi.


Türkiye’de ilan edilen Cumhuriyet


Kıskanmıyorlar, Gülüyorlar!


Bu
yolda kat ettiğimiz mesafe kadar çağdaş olmayan dünyadan ileride, kat
edemediğimiz mesafe kadar çağdaş dünyadan gerideyiz. Yine, ne yazık ki bugün,
bu uygarlık projesi ile barışık olmayanlar, hatta düşmanca bakanlar tarafından
yönetiliyoruz. Bunlar da Osmanlı döneminin
kafa yapısındaki gibi çağdaş dünyanın ürettiklerini kullanarak ve tüketerek,
çağdaş dünyayı kıskandıracağını ve geçeceğini sanıyor. Oysa onlar sadece
gülüyorlar!


Cumhuriyet ilan edildiğinde; okuma yazma oranımız yüzde 6,
fabrika yoktu, baraj yoktu, sanayi üretimi yoktu, üniversite yoktu, ödenmesi
gereken borçlar çoktu, uzun süren savaşlar nedeniyle genç ve sağlıklı nüfus da
yoktu!  Buraya nereden geldiğimiz bilinmeli!


Cumhuriyetin Dinle Sorunu Yok!


Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in,
dinle ve dindarlarla bir sorunu olmamıştır. Ama dincilerle, din simsarlarıyla
yani İslam’ı cinsel ihtiyaçları, ticari girişimleri ve siyasal ihtirasları için
kullanan ve kirletenlerle hep sorunu olmuştur. Eğer birisi veya birileri Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saldırıyorsa,
bilin ki din simsarıdır.


Bugün
sancılı da olsa, aydınlanma ve çağdaşlaşma karşıtları tarafından yönetiliyor da
olsak, emin olun biz Cumhuriyet
değerlerine sahip çıkanlar güçlüyüz ve kötü günler geçecektir, şüpheniz bile
olmasın. Gücümüz akıldan, bilgiden, bilimden, çağdaş değerlerden ve ilkelerden
gelir. 95. yaşını idrak ettiğimiz bugün, Cumhuriyet
Bayramımızı
kutlarım.


Türker Ertürk