GÜNDEM ANALİZİ


Tarihte her
milletin bazı dönüm noktaları vardır. Bu dönüm noktası olaylardan bazıları,
yaşanıldığı dönemde çok büyük olaylar gibi gözükmese de yıllar sonra
sonuçlarına bakıldığında tarih açısından değeri net şekilde görülür.


Bu yanılgı
en çok diktatörlerin yönetiminde görülür. Bu güne kadar hiçbir diktatör
kendisine ‘’Ben diktatörüm’’ dememiştir. Tam aksine tüm diktatörler, diktatör
olduklarını reddederler.


Onlara göre
kendileri halkın sevdiği kişilerdir ve hiçbir diktatör, yönetimi ele
geçirdiğinde ‘’Ben darbe yaptım’’ diye açıklamamıştır. Çünkü diktatörlük rejimi
açıkça ilan edilmez. Yaşanarak öğrenilir. Öğrendikçe nasıl bir çukurun içine
düştüğünüzü anlarsınız. Ancak iş işten çoktan geçmiş olur.


Diktatörlük
rejimleri, insan haklarının askıya alındığı, hukukun değil bir kişinin keyfi
yönetiminin olduğu rejimlerdir.


Bir
diktatörün ülkesinde hukuk değil diktatörün kuralları geçerlidir ve bu
kuralların hepsi diktatörü halka karşı koruyan kanunlardır.


Yani her
diktatör, halkın kendisini çok sevdiğini iddia etse de gerçekte halkın bir gün
uyanıp kendisine karşı ayaklanmasından korkarlar.


Bu nedenle
halkın gerçekleri göreceği gün gelmeden önce kendilerini olası bir halk
isyanından korumak için halkı sindirebildikleri kadar sindirmeye çalışırlar.


Baskıyla,
şiddetle, korkuyla halk üzerinde tahakküm kurarak iktidarlarını
sağlamlaştırmaya çalışırlar. Bu nedenle tüm diktatörleri yaratan halkın
korkaklığıdır.


Diktatörlük
konusunda toplumun yanlış bir algısı var. Bu yanlış algının bir nedeni cehalet,
diğer nedeni ise diktatörlüğün doğru şekilde anlaşılmaması için yaratılan
yanlış algıdır.


Bir kişinin
iktidara geliş yöntemi onun diktatör ya da demokrat olduğunun kriteri değildir.
Halk üzerinde sürekli diktatörlük, askeri darbeyle eş tutulmaktadır.


Bu doğru bir
kıyaslama değildir.


Darbe ya da
seçim ikisi de iktidara gelme durumudur. Diktatörlük ise bir eylemdir. 
Diktatörlük, baskıdır, korkudur, devletin 3 ana organı olan, yasama, yürütme ve
yargının tek kişinin eline geçmesidir.


Eğer bir lider,
iktidara geldikten sonra hukukun dışına çıkıp bu icraatları gerçekleştiriyorsa
onun iktidara hangi yolla geldiğinin önemi yoktur.


İsterse % 70
oyla iktidara gelmiş bile olsa iktidarı boyunca baskı, şiddet, korku
uygulamışsa, devletin tüm gücünü eline geçirmişse o lider bir diktatördür. Bunu
tartışmak bile cahilliktir, komedidir.


Diktatörler
konusunda en büyük yanılgılarımızdan biri de halkın diktatörlerden nefret
ettiği algısıdır.


Evet, bu
algı bir açıdan değerlendirildiğinde halkın bir kesiminin diktatörlerden nefret
ettiği doğrudur. Çünkü bu insanlar, diktatörün zulmünü yaşayan insanlardır.
Nefret etmelerinden daha doğal bir şey olamaz.


Eksik olan
ise halkın bir kesiminin diktatörlere taptığıdır. Abartmıyorum. Halkın bir
kesimi diktatörlere tapar. Ona kutsallık atfeder. Bunun nedeni ise tüm
diktatörlerin kurtarıcı karizması olmasıdır.


Hiçbir
diktatör ben sıradan bir liderim demez. Kendisini milletinin kurtarıcı olduğunu
söyler. Halka da kendisini kurtarıcı olarak kabul ettirir. Yarattığı sahte
kurtarıcı karizması onu ulaşılmaz yapar. Bu ulaşılmazlık sayesinde hiçbir
demokrat liderin sahip olamayacağı halk sevgisine sahip olur. Tarihte hiçbir
demokratik liderin yolunda ölünmez. Onun için her şey göze alınmaz. Uğrunda
ölünen liderler her zaman diktatörler olmuştur.


Bu sapkın
toplum psikolojisi, diktatörün şahsının devlet ile bütünleşmesine neden
olur.  Zaman içinde diktatörden nefret edenler bile devlete bağlılığın,
diktatöre bağlılık olduğunu kanıksar. Devletin diktatörün şahsında vücut
bulduğunu, o olmazsa devletin yıkılacağına kendisini inandırır.


Eric Fromm
bu psikolojiyi Nazileri örnek göstererek şöyle açıklamaktadır:


“Öyle
gözüküyor ki ortalama bir insan için hiçbir şey, daha büyük bir grupla
özdeşleşmemiş olma duygusuna katlanmaktan daha zor değildir. Alman
vatandaşlarının ne kadarı Nazizm ilkelerine karşı olursa olsun, eğer yalnız
kalma ve Almanya’ya ait olma duygusu arasında bir seçim yapmak zorunda
kalırlarsa, insanların çoğu sonuncuyu seçecektir. Birçok durumda, Nazi olmayan
insanların bile Nazizmi yabancıların eleştirilerine karşı savundukları
gözlenebilir, çünkü Nazilere yönelik bir saldırıyı Almanya’ya yönelik bir
saldırı gibi hisseder­ler. Yalıtım korkusu ve ahlak ilkelerinin göreceli
zayıflığı, bir parti, devletin gücünü bir kez ele geçirdikten sonra o partinin
halkın büyük bir kesiminin bağlılığını kazanmasına yardım eder.”(
Eric Fromm  ‘Özgürlükten Kaçış’,
Çev. Selçuk Budak, Payel Yayınlan, İstanbul, 1993 s.200)


Devletin
varlığının diktatörün şahsıyla bütünleşmesi bir kez kanıksandığı zaman o halk
için felaketin başlangıcıdır. Diktatöre muhalif olanlar bile, eğer ülkenin
başındaki diktatör olmazsa devletin yıkılacağına kendisini inandırırsa ve
yabancılara karşı diktatörüne sahip çıkmaya başlarsa o milletin uyanması için
toplumsal felaketten başka bir yol yoktur


Ne kadar
güçlü olursa olsun, isterse halk önünde secde etsin tüm diktatörler, milletine
felaket yaşatarak yıkılırlar. Bu yıkım devlet ve millet için çok şiddetli olsa
da eğer ders çıkarılırsa demokratik bir rejimin sağlam temeller üstüne oturtulmasına
da neden olabilir.


İşte bu
yüzden her millet, günün birinde bir diktatör tarafından yönetilmek istemiyorsa
cesur olmalı ve kendisini yönetecek olan yöneticileri aklını kullanarak
seçmelidir. Bu da ancak aydınlanmış bir toplumla mümkündür. Aydınlanmasını
gerçekleştirmeyen milletlerde sandık sadece bir tiyatrodur ve bu tiyatro
sahnesinde her zaman halkı kandıran demagoglar başrolde oynar. Bir gün ise bu
demagogların içinden bir diktatör çıkması kaçınılmazdır.



TIBBIYELİ HİKMET

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir