Yakın târihimiz gösteriyor ki kışlaya
siyâset girdiğinde ve askerler siyâsetle iştigâl etmeye başladığında, ordumuz
girdiği bütün savaşları (93, Balkan, Trablusgarp ve Birinci Dünya) kaybetti ve
devlet düzeninde 1876-1908 Darbeleri, 31 Mart Vakası, Bâb-ı Âlî Baskını, 27
Mayıs-12 Eylül Darbeleri, 28 Şubat Süreci ve 27 Nisan E-Muhtırası ile kalıcı
tahrîbatlar meydana geldi.


Ne yazık ki darbeler döneminin kapanmadığı,
bir kısım subayların geçmişteki darbelerden gereken dersi çıkarmadığı ve hâsılı
ordu içinde darbeci rûhun/ateşin sönmediği, 15 Temmuz 2016’daki darbe
girişimiyle bir kez daha ortaya çıktı. Anladık ki cuntacılar hâlâ görevde,
‘durumdan vazîfe çıkarmaya’ âmâde; gelişen şartlara ve yeni durumlara göre
jenerik senaryolarını ve planlarını güncelleyip aktif hâle getiriyorlar.


Bu yazıda, 1908 Darbesi’nden bu yana
ülkemizin hangi bâdireleri atlattığını ve darbesiz yeni Türkiye’yi tesis etmek
için neler yapmamız, hangi yol haritasını izlememiz gerektiğini değerlendirmeye
çalışacağız.


DARBECİ ZİHNİYETLER, DARBELİ
DEMOKRASİMİZ


İttihatçıların Sultan Abdülhamid ve
yönetimine karşı gerçekleştirdiği 1908 Darbesi’nin (ayrıntı için “Son
İmparator: Abdülhamid Han’ın Gizemli Dünyası” eserimize bakılabilir) günümüze
bıraktığı meş’um miras şu oldu:


Halka güvenmeyen, düşman kesilen
seçkinci aydınlar, asker-sivil bürokrasi zümresi; dîne, târihe, Osmanlı’ya,
millî-mânevî değerlere yabancılaşıp düşmanlaşan, batıcı ve sözde çağdaş aydın
ve idâreci tabaka; ordunun siyâsetle iştigâl etme itiyâdı; siyâsete müdahale
etmeyi hak belleyen, meslek edinen askerler; komitacılık/darbecilik geleneğinin
askeriye içerisinde iyice kök salması; fâili meçhul siyâsî-askerî cinâyetler,
suikastlar, komplolar; 31 Mart benzeri irticâ süsü verilmiş tertip
hâdiseler/oyunlar; derin devlet anlayışının ve bunu temsil eden tâifenin devlet
âzâlarını sarmaya başlaması; devleti tehdit eden düşman mefhumunun değişmesi,
‘iç düşman’ mefhumunun hayat bulması…


1908 Darbesi sâdece siyâsî değil,
ictimâî ve iktisâdî yapıda da köklü değişiklikler meydana getirdi. Aykut Kansu,
1908 Devrimi’nin Türkiye târihinde 1923 Devrimi’nden daha önemli, “gerçek”
dönüm noktası olduğunu ileri sürer.


Meşrûtiyetin ikinci kez ilânıyla
ülkede katılımcı, çoğulcu bir demokratik hayâtın başlayacağı umudu doğdu. Ancak
kısa müddet sonra bu umutlar tamâmen söndü. Çünkü İttihatçılar, 1913 Bâbıâli
Baskını’ndan sonra çok partili hayâta son verdiler. İttihat ve Terakki
Partisi’nin iktidâra gelmesiyle tek partili siyâsî hayâtın temellerini attılar.


“Hürriyet, meşrûtiyet!” çığlıklarıyla
devleti ele geçirmelerine rağmen, müstebit diye ithâm ettikleri Sultan
Abdülhamid dönemine rahmet okutup, ülkede tam bir “meşrûtî diktatorya” tesis
etmekten geri kalmadılar. İktidâra gelir gelmez hürriyeti de, meşrûtiyeti de
yalnız kendileri için istediklerini ortaya koydular.


İttihatçılar siyâsî iktidarlarını
kaybetmemek için, meşrûtî/demokratik ilkelerle bağdaşmayan, seçimlerde devlet
gücünün kullanılması geleneğinin tohumlarını ektiler. Mecliste çoğunluğu
sağlamanın siyâsî iktidârı elde tutmak için yeterli olmadığı, âdetâ bu dönemde
tescillendi. Bu anlamda kötürüm bir demokrasi kültürünün, sicili bozuk bir
siyâsî hayâtın ve askerî vesâyetten kurtulamayıp tam anlamıyla muktedir
olamayan zayıf ya da kukla iktidarların önü açıldı.


BİTMEYEN PARANOYA


1908 Darbesi’nin devâmı niteliğinde,
13 Nisan 1909’da 31 Mart Vakası adıyla târihe geçen sözüm ona irticâî bir isyan
patlak verdi. Bu vakayla Osmanlı târihinde ilk defa bir pâdişah, II. Abdülhamid
Han, irticâ bahane edilerek tahttan indirildi. İrticâ, İttihatçılar
aracılığıyla ilk kez yönetimi ele geçirmek, devleti kendi siyâsî-ideolojik
görüşleri ekseninde şekillendirmek için bir darbe aracı olarak kullanıldı. Bu
geleneği yakın siyâsî târihimizde başlatanlar, irticaı kullanışlı bir manivela
hâline getirenler maalesef İttihatçılar oldu.


Cumhuriyetin ilk döneminde zuhûr eden
Menemen-Kubilay Olayı ile son dönemde 90’lı yıllarda tertip edilen
Sivas-Madımak Olayı’nı andıran birçok hâdise, esin kaynağı, mâhiyet ve
sonuçları itibâriyle 31 Mart ile benzerlik taşır. İrtica kılıfı ve
gerekçesinden, yeni Türk Devleti ve cumhuriyet yönetimleri çokça istifâde etti.


Türkiye, rejimi ve inkılâpları tehdit
ettiği öne sürülen irticâ ve irticâî hareketler/gruplar bahane edilerek, 27
Mayıs 1960’dan başlayıp 28 Şubat 1997’ye, oradan da günümüze uzanan açık-gizli,
modern-modern ötesi bir dizi darbeye, darbe girişimlerine sahne oldu.


Bu süreçte, dînî, an’anevî ve târihî
değerlere ve mîrâsa bağlı muhafazakâr kesimleri ehlîleştirmenin, devlete ve
rejime mûtî kılmanın, geçmişle ve onun taşıdığı kıymet hükümleriyle irtibatlarını
kesmenin en dize getirici unsuru olarak yine aynı kavram ve iddialar
kullanıldı.


Dindar kesimin öncülük ettiği her
hareket, faaliyet ve hizmet hep irticâ kavramıyla özdeşleştirildi. Türkiye’yi
geriye götürme amaç ve özlemi taşıyan irticâî hareketler olarak nitelendirildi.
Devleti tehdit eden iç düşmanlar kategorisine sokuldu. İrticâ silahı Cumhuriyet
târihi boyunca mezkûr kesimler üzerinde Demokles’in kılıcı gibi tutuldu, dâimî
bir baskı, şiddet, sindirme ve terbiye âleti olarak kullanıldı.


ÇAĞDAŞ İTTİHATÇILAR


İktidâra komitacı/darbeci kanaldan
gelen İttihatçılar, tâbir yerindeyse rüzgâr ekip fırtına biçtiler. Kendileriyle
birlikte koskoca cihan devletinin de fecî sonunu hazırladılar. Devleti kurtarma
adına giriştikleri mâcerâlarla milletin geleceğini kararttılar.


Onların zamanında küçüldükçe
küçüldük, içimize kapandık. Misyonumuzu, itibârımızı, inancımızı, kültürümüzü
ve kimliğimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldık. Bu noktada, devrin
şâhitlerinden Yakub Kenan Necefzâde’nin, isâbetini bugün de sürdüren orijinal
tahlilleri çok düşündürücüdür: “Son yarım asırda bu yurdun ve bu milletin
başına gelen musîbetler, gördüğü mihnetler hep İttihat Terakki’nin
seyyielerinin netîcesidir. Felâketlerin, huzursuzluğun ve çekilenlerin mebdei,
menşei ve esâsı İttihat ve Terakki rûhudur.”


Şimdi Jön Türklerin/İttihatçıların
izinden Ulusalcılar, Beyaz Türkler, Ergenekoncular gidiyorlar. Sâhibi
olduklarını zannettikleri ülkeyi ve devleti kurtarmak, efendisi oldukları
milleti irşâd etmek adına toplum mühendisliğine soyunuyorlar. Post-modern darbe
girişimleri ve yapılanmaları ile ülkenin geleceğini tanzim etmeye, demokrasiye
balans ayarları yapmaya kalkışıyorlar. Ülkeyi ve toplumu mâcerâdan mâcerâya,
yeni yeni uçurumlara ve felâketlere sürüklemek istiyorlar.


Bu bakımdan, İttihatçı rûhun ve kafa
yapısının asrî mefhumlarla desteklenmek ve mutasyona uğramak sûretiyle bugün de
varlığını sürdürdüğünü; “çağdaş ittihatçılık” kisvesinde hâlen hükümferma
olduğunu söyleyebiliriz.


BU ÇAĞDA DARBE OLUR MU?


Nasreddin Hoca misâli ‘ya tutarsa’
veya ‘bir b planı olarak yedeğimizde dursun’ mantığıyla, devamlı sûrette darbe
üretmelerine rağmen her defasında hüsrâna ve başarısızlığa mahkûm olan cuntacı
şebekelerin, 12 Eylül Darbesi’nden bugüne planlarını ve amaçlarını tam
anlamıyla gerçekleştirememenin ve onca çabanın boşa gitmesinin verdiği bir
tıkanmışlık, tükenmişlik ve bunun hâsıl ettiği hınç ve tepki içerisinde
bulundukları âşikârdır. 28 Şubat Post-Modern Darbesi ve 2007’deki siyâsete
müdahale eden 27 Nisan E-Muhtırası’ndan bu yana Türkiye’nin bir dizi darbe
tehlikesi atlattığı ve darbeye azmetmiş bâzı cuntacı çevrelerin bu konuda
bitmez tükenmez bir hırs ve hummâlı bir gayret içerisinde oldukları net biçimde
anlaşılmıştır.


Ülkemiz, milletimiz ve demokratik
hayâtımız neredeyse onlarca yıldır sürgit bir biçimde darbelenmek istenmiştir.
Ancak Allah’ın tevfik ve inâyeti, milletimizin güçlü irâdesi, sağduyusu ve
duâsı sâyesinde ülkemize, demokrasiye ve istikbâlimize kurulan büyük
tuzakların, oynanan kirli oyunların ve karanlık tezgâhların hepsi de
bozulmuştur. Galiba herkesi en fazla hayret ve dehşete sevk edip kafaları
karıştıran, fakat bir türlü tatminkâr cevaplar bulunamayan ifritten sualler
şunlar olsa gerek:


Post-modernitenin zirve yaptığı, tam
demokrasiye geçmek ve onun kazanımlarından/nimetlerinden faydalanmak için
insanlığın kıyasıya yarıştığı günümüz dünyâsında, 21. yüzyılda hâlâ ‘darbe’
kelimesinden ve teşebbüsünden nasıl söz edilebilir?


Modern ve gelişmiş ülkelerin
neredeyse 50-100 yıl geride bıraktıkları darbe girişimleri ve kaygıları ile
daha ne zamana kadar yatıp kalkacağız?


Çocuklarımıza ve torunlarımıza lâyık
gördüğümüz miras, çağdaşlaşamamış Türkiye(!) ve modern askerî demokrasi(!) mi
olacak?


Türkiye, kurulduğundan beridir devâm
edegelen siyâsî-toplumsal sancılardan, rejim bunalımlarından, ara rejim
sendromlarından, askerî darbelerden/vesâyetlerden ne vakit kurtulacak? Ve şu
soruyu, bu milletin bir ferdi ve evlâdı olarak tekrar yüksek sesle sormak
durumundayım: Türkiye’nin yükselme dönemi ne zaman?


Darbe heveslisi fosilleşmiş insanlar
ve odaklar bu yüzyılda hâlâ nasıl yaşayabiliyor? Yıllardır dillerine ve
söylemlerine doladıkları ‘muasır medeniyet’ ya da ‘çağdaş yaşam’ edebiyatından
hiç mi nasiplenmemişler?


Milletini büyük bir tehlike/tehdit
olarak gören ve balans ayarlarıyla hizâya sokmak için kanlı komplolar, sözde
harp oyunları tezgâhlayacak kadar ordumuz içerisinde cuntacı şebekeler ve
subaylar nasıl barınabilir? Sıkıyönetim ilan edip yönetime el koyacak;
memleketi bir açık hava hapishânesine ve korku ülkesine çevirecek; ülkede
kaos/iç savaş çıkaracak kadar gözleri nasıl kararabilir?


Ülkemizin; demokrasi, hukuk, insan
hakları, milli irâde gibi alanlarda kırık not alması ve “muasır medeniyet”
dersinde sınıfta kalması galiba bunlar için çok da önemli değil. Ayrıca
Türkiye’nin, modern dünyânın dışına itilip yalnızlığa mahkûm edilmesi,
milletlerarası itibârının ve onurunun yerle bir olup, üçüncü dünya ülkelerinin,
Afrika içlerindeki iptidâî memleketlerin gerisine düşmesi dahi bunların pek
umurunda değil herhalde.


DARBECİ ŞİZOFRENİ: TÜRKİYE’Yİ
KURTARMAK!


Darbecilerin en büyük açmazlarından
biri de şudur: Ülkeyi kurtaracağım derken en büyük hıyâneti yapmak! Yâni,
Türkiye ve Türk milleti dünyâda rezil olmuş, siyâsî istikrar ve düzen bozulmuş,
ekonomi 10-20 yıl geriye gitmiş, ülkenin büyüme ve kalkınma hızı dibe vurmuş,
millet aç ve sefil duruma düşmüş önemli değil; zîrâ hedefe ulaşan yolda her şey
mubahtır! Her büyük amacın bir bedeli ve riski vardır; getirdikleri
götürdüklerinden her zaman daha fazladır!


Hedefledikleri amaç, ülkemiz için
takdir ve idealize ettikleri hayat ve gelecek tasavvuru nedir? Tek kelimeyle
1930’lar, 1960’lar, 1970’ler ve 1980’lerdeki darbeler Türkiye’si! Türkiye’yi
oraya hapsetmek, fânus içinde tutmak ve oradaki ideal toplum ve devlet hayâtını
yaşamaya mahkûm etmek! Gerekirse ebediyyen yerimizde sayalım; ‘az olsun benim
olsun’ veya ‘ya sev ya terket!’ felsefesiyle hayâtımızı sürdürelim; gerisi
teferruat!


Elbette ki bu hayâtın ve düzenin müessisleri,
muktedirleri, imtiyazlıları, buyurganları, ebedî sâhipleri ve en müreffehleri
de onlar olacaklar(!). Kendilerine ideal, mâkûl ve şirin gelen bir hayâtı
sürdürmek adına ülkeyi geri götürmek; ama bu arada kendi çıkarlarını,
mevkilerini ve statükolarını korumanın ve kendi hayat tarzlarını yaşamaya
başkalarını da mecbur tutmanın târifsiz keyfini sürmek(!).


Ülkeye ve millete bundan daha büyük
bir ihânet olur mu?


DARBELER DÖNEMİ NASIL KAPANIR?


Şu halde çâre ve çözüm nedir? Türkiye
bu fâsid dâireden nasıl kurtulacak? Kurulduğundan beri nüksedip duran ve
kendisini durmadan geriye götüren darbe döngüsünden ve tezgâhlarından nasıl
halâs olacak? Demokrasi, hukûkun üstünlüğü, özgürlükler, insânî gelişmişlik ve
kalkınmışlık çıtasını nasıl yükseltecek ve evrensel standartları nasıl
yakalayacak?


 a) Milletimiz askerin kışlada kalmasını
istiyor; siyâsete bulaşmasını, politize olmasını katiyetle arzu etmiyor.
Kendisine ve temsilcilerine güvenmeyen, hattâ onları hasım gören, tehdit eden,
korku salan ve mânevî değerlerini hakir görüp saygısızlık eden bir asker tipini
tasvip etmiyor. “Benim vergimle alınıp kendisine emânet edilen üniformayı, topu
ve tüfeği bana ve kutsal değerlerime karşı hiçbir ordu mensubu kullanamaz; eğer
kullanırsa ihânet kabûl ederim!” diyor.


 b) Ordunun elini siyâsetten behemehâl ve kesin
olarak çekmesi hem kendisi hem de ülkemizin selâmeti açısından hayâtiyet
arzetmektedir. Askerî terminoloji ve jargon ile ifâde edecek olursak,
demokrasiyi zaafa uğratıp baltalamayı ve askıya almayı hedefleyen her “yıkıcı
odak/girişim”; ülkemizin saadet, selâmet ve geleceğine mâtuf en büyük iç
tehditlerdendir.


 c) Türkiye’de askerin darbe yapmasının artık
‘ihtimal dışı’ veya ‘en beklenmedik’ senaryo olduğunu kabûl etsek bile,
maalesef bâzı asker-bürokrat kesimi, basın-yayın organları, aydın-yazar takımı,
siyâsî partiler ve onların tabanları açısından aynı şeyi söylemek mümkün
değildir. Ülkemizde hâlâ bir kısım insanlar, “21. yüzyılda ve demokrasi çağında
bile olsak ‘gerektiğinde’ darbe olabilir” diye düşünebiliyor. Darbecilerin en
önemli güvencesi, dayanağı, “destekçi tabanı/muhibbi” ve azmettiricisi de
onlara sıkıştıkça davetiye çıkartan, darbeci zihniyete sâhip bu “cuntasever”
insanlar ve kesimlerdir.


 d) Derin Devlet, Gladyo ve onlarla bağlantılı
bütün cuntacı şebekelerin, illegal yapıların ve örgütlenmelerin tasfiye olması
ve demokrasimiz üzerinde meydana getirdikleri bütün tehdit, cerahat ve
tahrîbatların temizlenmesi hayâtî bir zarûrettir.


 e) Darbe dönemlerinden kalma tüm düzenlemelere
ve yapılara kısa vâdede tedricî olarak son verilmelidir. Öyle esaslı ve
caydırıcı düzenlemeler yapılmalı ki, cuntalaşmayı ve darbeyi kimse aklının
ucundan dahi geçirmeye cesâret edememeli!


 f) 12 Eylül Darbesi’nin ürünü olan 12 Eylül
1980 Anayasası tamâmen lağvedilmelidir. Askerin görev ve sorumluluklarının
sınırı ve tanımı yeniden tâyin edilmelidir.


 g) Her şeyiyle sivil, yeni bir anayasa
hazırlanmalıdır. Miâdını çoktan doldurmuş bir darbe anayasası ile Türkiye’nin
askerî-bürokratik vesâyeti aşması, vatandaşlık hak ve hukûkunu tahkim etmesi,
özgürlükleri genişletip insan haklarında iyileşmeye gitmesi ve hâsılı devlet,
siyâset ve sivil hayatta demokrasinin tüm enstrümanlarını kayıtsız-şartsız
hâkim ve âmil kılması imkânsızdır.


 h) Ordu içerisinde darbeciliğe bir anlamda
zemin hazırlayan, teşvik edip yeltendiren zihniyet, ideolojik eğitim, müfredat
ve tüzükler değiştirilmelidir. Tüm gelişmiş ve demokratikleşmesini tamamlamış
ülkelerde görüldüğü üzere hızla ideolojik ordudan profesyonel orduya
geçilmelidir.


 i) Ordu içindeki cuntacı ekipler, mevhum bir
rejim/irticâ tehlikesine sığınıp siyâsete müdahale etme ve Cumhuriyeti koruma
ve kollama hak ve itiyâdından uzaklaştırılmalı ve ordunun saygınlığına daha
fazla zarar vermeden tasfiye edilmelidirler. Cumhuriyeti, devleti, rejimi,
vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü koruma görevinin sâdece ordunun değil
tüm vatandaşların ve devlet organlarının asli vazîfesi olduğunu artık herkes,
bilhassa da askerler benimsemelidir.


 j) Bütün toplum kesimlerinin, siyâsî
partilerin, medya organlarının ve sivil toplum kuruluşlarının sivil irâdeyi,
demokrasi bilincini, kültürünü ve geleneğini güçlendirmeye ve yaygınlaştırmaya
gönülden destek olup hizmet etmesi de ihmâl edilemez bir görev ve
sorumluluktur.


 k) Demokrasi, özgürlükler ve insan hakları
güçlendirilip güvence altına alınır, demokrasi kültürü, halk egemenliği/irâdesi
ve hukuk devleti anlayışı daha fazla kök salar ise askerî vesâyetin kıskacından
ve darbeler kısır döngüsünden kurtulan ülkemizin, geleceğin mutlu limanlarına
daha sâlimen seyahat edeceği ve demir atacağı şüphesizdir. İşte o zaman
Türkiye, başka bir ‘Yeni Türkiye’ olacaktır!


Son sözlerimiz şunlar olsun:
Devletin, vatanın ve Cumhuriyetin asıl sâhibi, koruyucusu ve kollayıcısı
millettir! Siyâsî hâkimiyet, halkın temsilcileri olan sivil otoritenindir;
gölgelenip askıya alınamaz! Kimse halkın irâdesini çiğneyemez ve yok edemez!


Darbeden nasipsiz, saadet ve selâmet
dolu günler dileğiyle…


İsmail Çolak(Ağustos 2016)


Not: Bu yazı Yenidünya Dergisinin
Ağustos-2016 sayısından alıntıdır.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet