İLETEN : Hasanserdar
Bilge




Kahve Artık
Yemen’den Gelmiyor




Kahveyi ilk keşfeden kişi Habeşistanlı bir çoban olan
Hâlid ise de, ona büyük şöhret kazandıran Osmanlı sarayıydı. Kahve, çoban
Halid’in, Etiyopya yamaçlarında otlayan keçilerinin belirli bir meyveyi
yedikten sonra canlanıp, hareketlendiklerini fark etmesi ile keşfedilir.




Kahveyi Osmanlı sarayına getiren kişi ise Yemen Vâlisi
Özdemir Paşa.




Muhtemeldir ki, ilk kahve içen sultan da büyük yiğit
Yavuz Sultan Selim. Sarayda kahve o kadar çok benimsenir ki, ‘kahvecibaşı’ dahi
tâyin edilir. Bu görevlendirme öyle sıradan bir tâyin de değildir.


Zîrâ sarayın ilgili yerlerine girip çıkması sebebiyle sâdık
ve sır tutmasını bilen birisi olması şartı vardır. Dünyânın ilk kahvehânesi de
1544’de Tahtakale’de açılır.




Bugün artık evlerde kahve kavurup dövemesek de, yakın
zamâna kadar el tipi kahve değirmenleri hemen her evde olurdu. Çiğ kahvenin
çekirdekleri önce tavalarda kavrulur, ardından dibeklerde dövülür, son olarak
da cezvelerde pişirilerek içilirdi. Bu hatırlı içecek, su ile kahve
çekirdeklerinin tozunun aşk ateşinde olgunlaşmasıyla meydana gelir. Kahveyi
Osmanlı usûlü pişirmeye ‘Türk Kahvesi’ denilirken, kahvenin türüne de ‘Arabica’
adı verilir. Kahveye şeker ekleme âdeti, Cumhuriyet dönemine âit tatsız bir
uygulama. Zîrâ her şeyin gerçek tadını bozan rafine şeker kahveyi de, tadını da
değiştirir. Tıpkı günümüz insanını değiştirdiği gibi.




Batılıların kahveyle tanışması, Osmanlı’dan bir buçuk
asır sonrasına tekabül eder. Tüccar Pasqua Rosse, kahveyi ilk olarak 1650’de
Londra’ya götürür. Bu târihten 8 yıl sonra ise, Cornhill’de ‘Sultaness Head’
adında bir ‘kahve evi’ açılır. Sonra da ‘Edward Loyds ‘Coffee’ House’ gelir.
Batılılar da asırlarca tıpkı bizim gibi Müslümanların usûlüyle içerlerdi
kahveyi.




Osmanlı 1683’te Viyana’yı kuşatmış, ancak alamamıştır.
Geri dönerken, içtikleri kahvenin bir kısmını düşmanlarına bırakırlar. Böylece
Avrupa kahve ile tanışır. Viyana savaşına katılan ‘Capuchin Manastırı Tarîkatı’
râhibi Marco d’Aviano, Türk kahvesini sert bulduğu için bal karıştırarak içmeyi
dener. Kahvenin rengi Capuchinler’in cübbelerinin rengine dönüşünce, bu
içeceğin adı o gün bu gündür batıda ‘cappuchine’ olarak adlandırılır. Böylece
hem kahve bozulur, hem de batı yeni bir içecekle tanışır.




Çay ve kahveye alışmış, bağımlısı olmuş veya seven insan
veya toplum sayısı hiç de az değil. Dünyâda artık her ikisinin çok miktarda
çeşidi var. Ancak etki bakımından ikisi birbirine oldukça yakınlar. Her
ikisinde de asıl belirleyici ve etkileyici madde kafein. Rahatlatıcı etkiye
sahip olan kafein, merkezî sinir sistemini uyarır. İnsanın çalışma verimini
artırır. Uykusunu açar, kalp ve kan dolaşım sistemini etkiler. Tansiyonu
yükseltir. Fazla içildiklerinde insanın uykusunu kaçırır, kan dolaşımını
hızlandırır, kalbin çalışmasını zorlar. Aynı zamanda bağımlılık yapar. Ölçülü
içildiklerinde, hayat boyu içilseler de pek olumsuz bir etkiden söz edilmez.




Öte yandan bunca bilgi ve gelişmeye rağmen, hâlen
kahvenin insan üzerindeki etkileri ve içeriğindeki bâzı maddelerin yapısı
hakkında yeterli bilgiye sâhip değiliz. Kahve, tohumunun kavrulması ânında
değişim geçiriyor. Bunun su ile karşılaşıp pişirilmesi de değişimin sürmesine
yol açıyor.




Ne yazık ki yaşadığımız çağ iyiyle kötünün yumak gibi
sarıldığı, girift hal aldığı bir dönem. Bundan kahve de nasîbini alır. Küresel
kuruluşların kirli amaçlarına ve yerli firmaların ihtiraslarına hizmet eden bu
sentetik sahte gıdâlar, geleneksel ve hakîkî gıdâların yerini alabilir. Adları
zikredildiğinde, iyinin yerine kötü, kötünün yerine de iyi anılabilir. İşte
artık ‘kahve içer misiniz?’ denildiğinde geleneksel ‘Türk kahvesi’ değil, batı
îcâdı hazır içecekler akla geliyor. Şâyet zevkinden ve sıhhatinden ödün
veremeyen güngörmüş birini ziyâret edecek olursanız, duyarsınız ‘kahveniz nasıl
olsun?’ denildiğini. Şimdilik hâlâ kız isteme ziyâretlerinin vazgeçilmezi olan
kahve geleneği ‘sâde’, ‘az şekerli’ ve ‘şekerli’ ifâdeleriyle sürer.


Ama yeni nesilde bunun da kaybolma ihtimâli yok değil.




Kahve ve çay gibi kafein içeren ürünlerin bağımlılık
yaptığı şüphe götürmez bir gerçek. Bunlara şeker ve diğer tatlandırıcılar
eklendiğinde bağımlılık şiddeti katbekat artar. Zâten şeker türevleri başlı başına
bir bağımlılık maddesidir. Bunlara bir de diğer katkı maddelerinin eklendiğini
düşündüğünüzde iş çığırından çıkıverir. Doğal ve katkısız denilen ‘rafine
şeker’ bile esâsında 5 ilâ 8 katkı maddesi içerir.




Türk kahvesinin, kansere yol açan hücrelerin çoğalmasını
engellediği biliniyor. Ancak günümüzde gençler Türk kahvesine rağbet etmiyor. Özellikle
batılı hayat tarzına karşı zaaf içinde olan kitleler, Türk kahvesi yerine
sentetik kimyâsallar içeren zararlı karışımları ‘kahve’ adıyla içerek
zehirleniyor.




Hazır kahvenin bir çeşidi olarak pazarlanan ‘teslis
içeceği: 3’ü bir arada’ türü, 2000’li yılların başında piyasaya sürüldü.
‘Kahve, şeker ve krema üçü bir arada’ diye sunulan bu minik poşetler derde
devâdan yâhud kahveden başka her şeyi içeriyor. Ne yazık ki her şer gibi birden
yayıldı. Çok acı ama Türkiye’de kahve adıyla içilen şeylerin yüzde 85-90’ını bu
teslis içeceği oluşturuyor. İçenler daha çok gençler iken diğer yaş kuşakları
arasında da hızla yayılıyor. İçmeye genellikle lise ve üniversite yıllarında
başlanıyor.




Teslis içeceği alafranga, dostluğun vazgeçilmez içeceği
Türk Kahvesi ise alaturka olarak görülüyor. 

Kahve görünümlü teslis içeceği çeşitli aromaların
yanısıra şeker, muhtelif tatlandırıcı türleri, glikoz şurubu, sodyum kazeinat,
potasyum fosfat, polifosfat, yağ asitlerinin mono ve di-gliseridlerinin sitrik
asit esterleri, silikon dioksit, kahve beyazlatıcısı, soya, ginseng ekstraktı,
guarana ekstraktı ile menşei bilinmeyen süt tozu gibi çok sayıda katkı içeren
sentetik karışımlara da, ne yazık ki bugün ‘kahve’ diyorlar.




Kahvede yılda kişi başı tüketimde 12-13 kg ile Finlandiya
ilk sırada. Onu 9-10 kg ile Norveç, İzlanda, Danimarka ve Hollanda gibi ülkeler
izliyor. Türkiye ise yarım kilo ile 100-110’uncu sıralarda dolaşıyor.




KAHVENİN YANINDA NEDEN SU VERİLİR? 

Âdâb-ı muaşeret konusunda da kimsenin eline su dökemediği
Osmanlı, bir eve gelen misâfire aç olup olmadığını asla sormaz. Çünkü bu
ayıptır ve her misâfir aç olduğunu söyleyemeyebilir. Bunu anlamanın kolay bir
yolu vardır. Misâfire hemen bir hoş geldin, şeref verdin kahvesi ikrâm edilir,
yanına da bir bardak su konulur. Misâfir şâyet suyu kahveden önce içerse bu aç
olduğu anlamına gelir, hâne halkı hemen sofra hazırlığı yapar. Şâyet önce
kahveyi içerse de tok olduğu mesajı verildiği için yemek değil muhabbet
ikrâmında bulunulur. Zîrâ kahvenin hatırı 40 yıl ise muhabbetinki ondan da
kıymetlidir. Bu incelikleri unutan toplum, kahvenin yanına neden su koyduğunu
da bilmez olmuş.


Artık ne su veren ne de onu içen bu incelik ve zarâfetin
farkında.




Artık âdet yerini bulsun diye konuluyor su kahvenin
yanına! Değişen sâdece o değil aslında; eskiden kahve tâneleri Yemen’den gelir,
İstanbul’da içilirdi. Her şey gibi o da değişti, artık yazık ki Amerika’dan
geliyor. 

Kemal Özer




Not: Bu yazı Yenidünya Dergisinin Nisan-2017 sayısından
alıntıdır.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet