Mehmet
ASAL
: FRANSA VE FRANSIZLAR NEDEN TÜRKLERİ
SEVMEZ ???


Fransa ve
Macron kırmızı çizgiyi ve haddini yine aştı!


Fransa
Türkiye’ye karşı kıta sahanlığında Oruçreis gemisiyle yaptığı araştırmaya
karşılık, Yunanistan’ı desteklemek için asker gönderiyor…


Macron’un Doğu
Akdeniz’e asker göndereceğini ilan etmesi Yunanistan’da sevinç çığlıklarıyla
karşılandı, Başbakan Miçotakis Fransızca Twitter mesajıyla teşekkür etti.


Ankara’ya
bölgede yürüttüğü doğalgaz arama faaliyetlerini durdurma çağrısı yapan Macron,
“Aralarında Yunanistan’ın olduğu Avrupalı ortaklarımızın da işbirliği ile
gelecek günlerde Doğu Akdeniz’deki Fransız askeri varlığını geçici olarak
güçlendirmeye karar verdim” dedi.


To Vima
gazetesi ise hafta içinde Güney Kıbrıs’a iki adet Rafale savaş uçağı indiren
Fransa’nın, bununla da kalmayıp bir helikopterin katılımıyla Yunan savaş
gemileriyle tatbikat yapacağını yazdı.


Gelelim tekrar
Fransa’ya. Tüm Emperyalist güçlerin Türkiye ve Türk toprakları üzerinde gözü
olmakla birlikte, Fransa; Osmanlı Döneminde elde ettiği büyük imtiyazları,
kapitülasyonları Cumhuriyet ile birlikte kaybettikten ve özellikle Güney Doğu
Anadolu’yu ve Kilikya’yı terk etmek, akabinde Hatay’ı da kaybetmek, Büyük
Ermenistan ve Kürdistan’ı kurduramamaktan ötürü Lozan’dan bu yana tam bir Türk
ve Türkiye düşmanı ülke konumuna gelmiştir. Türkiye’nin karşısında ve aleyhinde
hangi dernek, cemiyet, örgüt, topluluk varsa Fransa daima onların yanındadır.


Asırlarca
dünyayı sömürmüş olmanın verdiği alışkanlıkla kendilerini dev aynasında
görmekte, hala yönetip yönlendirebileceklerini düşünmekte, Türkiye
Cumhuriyeti’ni de eski Osmanlı sanmaktadır.


Liberté,
égalité, fraternité, Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarının atıldığı 1789
Fransa’sı bugün, başka ırkları ve dinleri küçümseyen, İngilizceyi bilse dahi
konuşmayan bir millete dönüşmüştür. Fransızlar kibirlidirler son 2 büyük dünya
harbinde de kolayca teslim olup ciddi bir zafer elde edememelerine rağmen konu
büyük savaşlardan açıldığımda “mangalda kül bırakmazlar” Fransızları;
İngilizler de sevmez, Almanlar da hatta İspanyol ve Portekizler de. Bugün 5
asır önceki Rönesans ve Reformların, 2 asır önceki hak ve özgürlüklerin
savunucusu ülke değildir Fransa.


Fransa
1954’ten 1962’ye kadar 8 yıl süreyle Cezayir’in Bağımsızlık savaşına karşı
çıkarak bir buçuk milyon Cezayirli Müslümanı katletmiş, Fransız Devrimi ile
özleştirilmesine rağmen bugün onun getirdiği kavramlardan çok uzak davranışlar
içerisinde bir ülkedir. Tunus ve Çad’da ki Sömürüsü, zemin hazırladığı Ruanda
Soykırımı ve daha niceleri saymakla bitmez. Tüm bunlara rağmen halen bazı
Türklerin Frankofon hayranlığının nedeni anlamakta bu nedenle ciddi zorluk
çekmekteyim.


Fransa,
yönetimde yarı-başkanlık sisteminin uygulandığı üniter bir devlettir. Ülkenin
başlıca ilke ve ülküleri İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde açıklanmıştır.


Fransa, Avrupa
Birliği adlı siyasi ve ekonomik örgütlenmenin kurucu üyelerinden biridir ve
birlik üyesi ülkeler içinde yüzölçümü en büyük olanıdır. Ülke, bunun yanında
Birleşmiş Milletler ‘in de kurucu üyelerinden, Frankofon’un, G8 Zirvelerinin,
Latin Birliği’nin ve NATO’nun da katılımcılarındandır. Birleşmiş Milletler
Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinden biridir. 360 etkin savaş başlığı ve 59
nükleer santraliyle önemli bir nükleer güçtür. Nükleer Enerji de Dünya da
ABDden sonra gelen 2nci ülkedir. Bugünkü kalkınmışlığının da en önemli nedeni
bu enerji fazlasıdır.


Fransa, 17.
yüzyılın ikinci yarısından bu yana dünya genelinde uluslararası ilişkiler
alanında önde gelen ülkelerden olmuştur. 18. ve 19. yüzyıllar arasında, dönemin
en büyük sömürge imparatorluklarından birini kurmuştur. Bu dönemlerde
Fransa’nın sınırları güneydoğu Asya’dan batı Afrika’ya kadar uzanmış, etki
ettiği bölgelerdeki toplumların kültür ve siyasetlerinde belirgin izler
bırakmıştır.


Beş asırlık
köklü ilişkilerimiz temelinde, önemli bir ticari ve ekonomik çıkar yatmaktadır.


Fransa’da
360.000’i aşkın çifte vatandaş olmak üzere 700 bini aşkın Türk nüfus
yaşamaktadır. Fakat Türkleri ve Türkiye’yi hiç sevmeyen, 150 yıldır kâh
Kürtler, kâh Ermeniler vasıtasıyla parçalamaya çalışan sözde bir NATO
müttefikimizdir, NATO’ya dönüşü de 2009 yılında Türkiye’nin verdiği onayla
olmasına rağmen. Türkiye’nin gerek nüfusu gerek se dini nedeniyle AB’ne
alınmasına en açık ve pervasızca karşı çıkan ülkedir.


Nüfusu Fransa
dışındaki 5 yerleşim Bölgesi ile birlikte yaklaşık 68 milyondur. Fransız halkı
da pek çok Avrupalı halk gibi kendi toplumundan başka toplumlarla ilgilenmez.
Fransız aydınları halkının bu özelliğini itiraf ederler. Fransız yazar Ydewalle
şöyle der: “Orta tabakadan bir Fransız, genel fikirlere ilgi duysa bile
çok dar bir çerçeve içinde yaşar. Oturduğu kenti çok iyi tanır, fakat ülkesini
pek tanımaz. Sınırların ötesinde olup bitenler hakkında ise yetersiz ve
çarpıtılmış bilgi sahibidir”


Bu sözlerden
şunu anlayabiliriz: Bir Fransız’a, bir başka millet hakkında ne söylenirse ona
inanır; tıpkı, günümüzdeki yalan üzerine kurulu Ermeni propagandasına veya
PKK’nın barışçı olduğuna inandığı gibi.


Fransızlar ve
tüm ‘Batılılar’ “Türk korkusunun beslediği gizli Türk düşmanlığına inançla!”
yetiştirilirler. Türkler hakkındaki gerçek dışı olumsuz sözlere hemen
inanırlar. Bizlerin de gerek tanıtım gerekse dış politika olarak zafiyetimiz de
ortada olunca bu anlaşılması hiç te zor olmayan bir durumdur. Tüm Batılılar
gibi Fransızlar da Türk’lere karşı temelsiz bir gizli düşmanlık vardır. Türkler
zararına oluşan bu bilinçaltı kirliliği; Türkler ‘zayıf’ düştüğü her anda,
rahatça açığa çıkma eğilimindedir.


Fransızlar,
Türklere önce, İspanya’daki Müslümanlara dedikleri gibi ‘sarsarian’ adını
vermiştir. 14. yüzyılda ‘Maure’ demeye başlamış, daha sonra da ‘Musulman’
sözünü kullanmışlardır. Ama 19. yüzyıldan sonra ‘Türk’ sözcüğü ‘Müslüman’
adıyla eş anlamlı olarak kullanılagelmiştir.


Haçlı
Seferleri’nin olduğu 11. ve 12. yüzyıllar, Türkler açısından Avrupa’da olumsuz
algılamanın doğduğu yıllardır. Seferden dönen -beyin gücüne değil, kaba güç
özelliğine sahip- Fransızlar, ailelerine, çevrelerine abartılı savaş öyküleri
anlatmışlardır. Büyük bir kahraman olduklarını vurgulamak için “insanüstü
yaratıklarla”
nasıl savaştıklarını masal karışımı kurgularla aktarmışlardır.
Türkleri-Müslümanları, bir başka deyişle ‘o yenilmez canavarları’ nasıl
yendiklerini abartının doruklarında dolaşarak tasvir etmişler…  “Bir
dudağı yerde, bir dudağı gökte kana susamış canavarlar” olarak anlatılan Türk,
o yıllardan beri Fransızların ve diğer Avrupalıların, bilinçaltına ’korku’
öğesi olarak yerleştirilmiştir. Osmanlının 15 ve 16. yüzyıllardaki gücü de, bu
masallara adeta destek olmuş; bu masalları gerçeğin iklimine taşımıştır.
1570’lerde Montaigne’in “Denemeler” inde belirttiği “Türk Padişahı, dünya ne
kadar küçükmüş, dermiş…” diye başlayan o masum cümleleriyle, ‘Türk gücünü’
açıklarken, dolaylı olarak, o uydurma masalların Batı bilinçaltında ‘gerçeğe’
dönüşmesine yardım etmiştir…


Türklerin
Akdeniz’deki egemenliği Fransız halkında Türk düşmanlığının iyice kökleşmesine
neden olmuştur. Bakış açılarına ‘dinî ölçü’ egemen olunca, İslâm
cephesinde yer alan Türklerin varlığı, Türk’ün peşinen ‘kötü’ olmasını
doğurmuştur. Kanuni’nin Fransa’ya ‘kapitülasyon’ ihsanları, Fransız kültürüne
serbestlik de bu durumu değiştirmemiştir.


17. yüzyıl
başlarında bir Fransız için Türk, dış görünüş bakımından bir ‘dev’, ahlâkî
bakımdan da Hıristiyanlara zulüm yapan ‘şeytanî bir yaratık’ tır. Bu temaları,
1631’de Paris’te haftalık olarak yayımlanan bir Gazetede görmek mümkündür.


Aslında;
Türk-Fransız diplomatik ilişkilerinin tarihi 1483 yılına uzanmaktadır. Sultan
II. Bayezid, anılan tarihte, Fransa’da tutulan kardeşi Cem Sultan hakkında
bilgi almak üzere XI. Louis’ye Ilımlı (Limni) adasından Yunan kökenli bir Elçi
göndermiştir. Osmanlı İmparatorluğu nezdinde mukim ilk Fransız Büyükelçisi Jean
de la Forest de 1535 yılında göreve başlamıştır. 1535 yılında kapitülasyonların
verilmesiyle Fransa, Osmanlı Devleti nezdinde en ayrıcalıklı devlet konumuna
gelmiştir. Osmanlı İmparatorluğu, ilk Büyükelçisi Yirmi sekiz Mehmet Çelebi’yi
1721 yılında Fransa nezdinde atamıştır.



17.  yüzyıldan itibaren Anadolu toprakları üzerinden Doğu Akdeniz’in
kontrolünü sağlamaya çalışan ve bu amaçla Ermenileri kullanan, onların bağımsızlık
talebiyle isyan etmesinde önemli bir rol oynayan devlettir Fransa.


Genç Türkiye
Cumhuriyeti ile Fransa arasındaki ilişkilerin temelini ise Kurtuluş Savaşı
sırasında imzalanan 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması oluşturmaktadır.


  • Fransa, Ermenilere verdiği desteği ve Ermenilerle iş birliğini
    İstiklâl Harbi yıllarında da sürdürmüş ve Anadolu’dan tahliye ettiği
    isyancı Ermenilerinden oluşan üç taburluk kuvveti Kıbrıs’ın Monarga
    köyünde eğittikten sonra Urfa, Antep ve Maraş’ın işgalinde kullanmıştır.


  •  Ancak Kuvay-ı Milliye’nin Fransız kuvvetlerine karşı yürüttüğü
    başarılı mücadeleden sonra bölgede tutunamayacağını anlayan Fransa, 21 Ekim
    1921’de TBMM ile Ankara Antlaşmasını imzalamış ve Anadolu topraklarını
    işgal için getirdiği Ermeni lejyon askerleriyle birlikte Anadoludan
    çekilmek zorunda kalmıştır. Ermenilere Anadolu’da yurt kurma girişimlerini
    Lozan görüşmeleri sırasında da dile getiren Fransa’nın özerklik verilmesi
    konusundaki talebi Türk Heyeti tarafından ısrarla ve taviz verilmeden
    reddedilmiştir.


  • Fransa’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcından günümüze kadar
    Ermeni meselesinde izlediği politikalar hep Türkiye aleyhinedir. Cumhuriyet
    döneminde de Ermenilere verdiği desteği sürdüren Fransa 1937 yılında ilk
    Ermeni soykırım anıtını açmış ve Fransa’da günümüze kadar 40’dan fazla
    soykırım anıtı dikilmiştir. Türkiye’nin Paris Büyükelçisi İsmail Erez’in
    1975 yılında ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu)
    tarafından şehit edilmesiyle başlayan süreçte ASALA’nın gerçekleştirdiği
    37 eylemle Fransa ASALA’nın Türklere karşı en çok eylem gerçekleştirdiği
    ülke haline gelmiştir.  Fransa  1998’ten başlayarak günümüze
    kadar Parlamentosunda Türkiye’yi soykırımla suçlayan birçok karar almış,
    ancak Fransız Anayasa Mahkemesi Fransız Parlamentosunda alınan bazı
    kararları iptal etmiştir. Fransız Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal
    kararlarından ve AİHM’nin Perinçek davasında verdiği karardan sonra
    Fransız yönetiminin geri adım atması beklenirken Fransa Devlet Yönetimi,
    Ermeni tezlerine desteğini sürdürmeye devam etmiştir.


  • Türkiye ile Fransa arasında yaşanan İskenderun sancağı (Hatay) sorunu;


Türkiye Lozan
görüşmelerinde büyük bir başarı kazanarak bağımsızlık hakkını ve hükümranlığını
muhasım ülkelere kabul ettirmekle birlikte 25 Nisan 1920’de Fransız mandasına
bırakılan İskenderun Sancağının Türk toprakları içine alınması mümkün olamamış
ve mandater ülke sıfatıyla Fransa bu bölgeyi Halep üzerinden Suriye’ye
bağlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra tüm ülkelerle iyi ilişkiler
kurma politikası kapsamında Fransa ile karşı karşıya gelmemek düşüncesiyle
elverişli şartların oluşmasına kadar sorunun çözümü ertelenmiş ve 30 Mayıs 1926
tarihinde Türkiye ile Fransa arasında akdedilen Dostluk Anlaşmasıyla İskenderun
Sancağı bölgesinin statüsü teyit edilmiştir. Ancak Fransa’nın 22 Aralık 1936’da
Suriye ile imzaladığı ve Suriye’ye bağımsızlık verilmesini öngören anlaşma ile
İskenderun Sancağının da Suriye’ye bağlanması tehlikesinin ortaya çıkması
üzerine Türk Hükümeti sorunun halledilmesi için Fransa ve Milletler Cemiyeti
(MC) nezdinde girişimlerde bulunmuştur. MC sorunun halli için bir gözlemci
heyeti görevlendirmiş, heyet 31 Aralık 1936’da göreve başlamıştır. Soruna bir
çözüm bulmak amacıyla Fransa ile görüşmelerini sürdüren Türkiye’nin Hatay’ın
bağımsız bir devlet olmasına ilişkin önerisi başlangıçta Fransa tarafından
reddedilmiş ve Fransa takip eden dönemde Dersim isyanını destekleyerek Türkiye’nin
dikkatini Hatay’dan Dersim’e çekmeye çalışmıştır.  Dersim ve Hatay’daki
Alevileri Türklere karşı kışkırtan Fransa Türkiye’nin sıkıştırılması çabaları
kapsamında Ermenileri de kullanmış ve Hatay bölgesindeki Ermenilere silah
dağıtmıştır.


Fransa’nın Hatay
bölgesinde Türklere karşı Ermenileri kullanmaya kalkışması üzerine Türkiye
Ermeni Patriği Mesrop Maroyan, Türkler aleyhine çalışan Ermenileri ikaz etmek
üzere Hatay’a iki Ermeni Rahip göndermek için İçişleri Bakanlığından izin
istemiştir. Bunlar arşivlerde yer almaktadır.


Fransa’nın
Suriye’nin bağımsızlığını tanıması konusunda imzalanan anlaşma gereğince icra
edilen Hatay seçimleri öncesinde Fransızların seçim sonuçlarını etkilemek için
başvurduğu uygulamalara tepki gösteren Türkiye’nin talimatına uyan Türklerin
çoğu seçimlere katılmamıştır.  Türkiye’nin itirazı üzerine seçim
yönetmeliği üzerinde yapılan değişikliklerden sonra MC gözetimi altında 3 Mayıs
1938’de başlayan seçimlerde ise Fransız manda yönetimi bölgedeki Türklerin
seçmen kaydı yaptırmasını önlerken Suriye’deki Taşnak ve Hınçak Ermenilerini
Hatay’a getirerek İskenderun Sancağına vatandaş olarak kaydetmiş, Fransız manda
yönetiminin söz konusu uygulamaları üzerine Türkiye ile Fransa arasındaki
ilişkiler gerginleşmiştir


Atatürk’ün 20
Mayıs 1938’de Mersin’e, ardından 24 Mayıs 1938’de Adana’ya giderek buradaki
askeri birlikleri denetlemesi ve sınıra 30.000 kişilik kuvvet yığması
Türkiye’nin kararlılığını göstermesi açısından etkili olmuştur. Türkiye’nin bu
kararlı tavrı karşısında geri adım atmak zorunda kalan Fransa önce seçimleri
ertelemiş ve Hatay’daki temsilcisini değiştirmiş, ardından Abdurrahman Melek’i
Hatay Valisi olarak atamıştır. Daha sonra Fransa Türkiye’nin teklifini kabul
etmiş ve MC kararıyla Sancak’ın toprak bütünlüğünün Türkiye ile Fransa arasında
yapılacak bir anlaşma ile teminat altına alınması kararlaştırılmıştır


22-31 Temmuz
1938’de yapılan seçimler sonucunda Türkler İskenderun Sancağındaki 40
milletvekilliğinden 22’sini kazanmış ve 2 Eylül 1938’de Hatay Meclisi
toplanarak Hatay Devleti’nin kuruluşunu ilan etmiştir. Takip eden süreçte Türkiye
ile Fransa arasında 23 Haziran 1939’da “Hatay Anlaşması” imzalanmış bir yıl
kadar bağımsız kalan Hatay Devleti Hatay Meclisi’nin 29 Haziran 1939’da
oybirliği ile aldığı kararla Türkiye’ye katılmıştır.


Böylece
Fransa’nın Kilikya diye adlandırdığı Çukurova bölgesinde Ermenistan kurma
hayalleri ve Antakya bölgesini Türkiye’den koparma çabaları İstiklâl Harbinde
savaş yoluyla, Hatay’da ise diplomasi ve kriz yönetimi yoluyla önlenmiştir.


  • Bernard Lewis
    Olayı;


1993’te Le
Monte gazetesinde yayınlanan makalesi nedeniyle Profesör Bernard Lewis
aleyhinde, Fransız-Ermeni Dernekleri Forumu tarafından açılan dava üzerinde bir
nebze durmakta yarar vardır. Lewis, yazısında, “Osmanlı hükümetinin Ermeni
ulusuna karşı kitlesel imhayı öngören bir planı olduğunu gösteren geçerli kanıt
yoktur… Türklerin `tehcire’ (Ermenilerin savaş alanından alınarak başka
yerlere gönderilmesi) başvurmalarının meşru nedenleri vardır… Zira, Ermeniler
Osmanlı topraklarını işgal eden Rusya ile ittifak halinde Türklere karşı
çarpışıyorlardı” demişti. Gerçek de buydu… Ama, Forum, Lewis’i,
“Türklerin 1,5 milyon Ermeni’yi imha ettiğini kabul etmeyerek Ermeni
ulusuna hakaret ve iftira etmekle” suçluyordu. Mahkeme, Forum’u haklı
bularak Lewis’i 10 bin frank para cezasına mahkûm etmiştir.


  • Fransa’nın
    Müslüman dünyasıyla karmaşık ve uzun tarihi;


Öncelikle,
Fransa’nın diğer batılı ülkelere nazaran Müslüman dünyasına ev sahipliği
açısından daha uzun soluklu ve yakın bir ilişkisi vardır.


Fransa’nın
1830 yılında Kuzey Afrika ülkesi Cezayir’i işgaliyle birlikte Müslüman Afrika,
Fransa’nın arka bahçesi haline gelmiştir.


 2. Dünya
Savaşı’nın ardından çok sayıda kuzey Afrikalı Müslüman, sanayileşmeyle birlikte
açılan yeni fabrikalarda çalışmak üzere Fransa’ya gelmiş ve Afrikalılar
Fransa’ya ilk geldiklerinde Paris ve Lyon’un endüstrileşmeye başlayan kuzeydeki
kırsal bölgelerine yerleştirilmiştir.


Post-sanayileşme
döneminde fabrikalar kapanmış ancak bu bölgeye göçen Afrikalılar ilk
yerleştikleri bölgelerde yaşamaya devam etmiştir. Burada çocukları hatta
torunları olmuştur. Fransız toplumunda oluşan bu azınlık yıllarca ayrımcılığa
maruz kalmıştır.


Ancak yıl
2005’e geldiğinde Fransız toplumunda yaşanan ötekileştirme ve ayrımcılığa
keskin bir reaksiyon gösterilmiştir. Fransız banliyölerinde başlayan
ayaklanmayı, hükümet kanadından yapılan açıklamalar da körüklemiştir. Olayların
başladığı banliyölerde yaşayanların yarısı 20 yaşın altında ve işsizlik oranın
yüzde 40’ın üstündedir. Gerginlik sona ermişse de huzursuzluk devam etmiştir.
Fransız banliyölerinde yaşayan mutsuz Müslüman azınlığın ‘Cihat’ yoluyla etki
altına alınması da o dönemde oldukça kolay
olmuştur.        


  • Fransa’nın
    Cezayir üzerindeki süren etkisi;


Fransa, kendi
sömürgeleri olan diğer Avrupa ülkelerinin aksine eski sömürgesinden tamamen
elini çekmemiştir. Cezayir gerek ekonomik gerekse askeri olarak Ortadoğu ve
Afrika’da Fransa’nın ulusal çıkarlarını savunmaya devam etmiştir. Irak ve
Suriye’de El Kaide ve IŞİD’e karşı mücadelede Cezayir asıllı Afrikalı Müslüman
askerler de varlık göstermiş hatta IŞİD sosyal medya aracılığıyla Fransızca
yayınladığı mesajlarda, “Kız ve erkek kardeşlerinize karşı günah
işliyorsunuz”
ifadelerini kullanmıştır. IŞİD’e yönelik saldırılarda
Afrikalı Müslüman askerlerin yer alması terör örgütü safında büyük tepki
çekmiştir.  Müslümanların Müslümanlara karşı savaştırılmasının
azmettiricisi olarak algılanan Fransa, bu nedenle IŞİD’in öncelikli hedefi
haline gelmiştir.


  • Fransa’nın
    sosyal politikaları;


Fransa’nın
IŞİD’in hedefinde olmasının önemli sebeplerinden biri de ülkede yaşayan
Müslüman azınlığa karşı uygulanan yaptırımlar sayılabilir.  Örneğin 2010
yılında kamuya açık alanlarda Müslümanlar için sembolik öneme sahip olan
peçenin yasaklanması toplum tabanında büyük bir öfkeye neden olmuştur. Yine
Mayıs 2015’te Fransa’nın güneyindeki Beziers şehrinin aşırı sağ partili
belediye başkanı Robert Menard’ın “anaokulu ve ilkokula giden Müslüman
çocukları fişlediğini itiraf etmesi”
büyük bir skandala yol açmıştır.
Skandal açıklama sonrası belediye başkanı hakkında soruşturma açılmıştır.


  • Fransa’daki
    Hristiyan nüfusun yoğunluğu;


Laik bir
devlet olmasına karşın Fransa’da nüfusun çoğunluğunun Katolik oluşu ve ülke
tarihinde kilisenin ağırlıklı konumu, Paris’in Müslüman azınlıkla ilgili
politikalarının sorgulanmasına da zemin hazırlamaktadır. Fransa’nın aşırı
dincilikle mücadelesi de zaman zaman bu perspektiften algılanır.


IŞİD’in
yayınladığı tehdit mesajlarında –yalnızca Fransa için değil-
Koalisyon güçlerine katılan tüm ülkelerin askeri güçleri için “Haçlı
ordusu- Haçlı seferi”
ifadesini kullanması da bu iddiayı doğrular
niteliktedir.


  • Fransa’nın
    dine karşı muhalif tutumu – Hiciv Tolerasyonu;


Fransa’nın
organize dinlere (sadece İslamiyet için değil) muhalefeti ve bundan beslenen
geleneksel bir mizah anlayışı mevcuttur. Charlie Hebdo’nun IŞİD tarafından
hedef alınmasının en önemli nedenlerinden biri de İslam dinini hicveden
karikatürleridir…


 Ancak
Fransa’nın ikinci kez hedef alınmasının ardında, Charlie Hebdo saldırısından
sonra halk tabanının ve hükümet kanadının bu hicve karşı yüksek tolerasyon
göstermesi, hatta bu yayınların altı çizilerek basın özgürlüğü kapsamında
sayılması, bunun defalarca deklare edilmesi gösterilebilir.


Son olarak
Avrupa’daki radikal sağın yükselişi de saldırıların hedefinde Fransa’nın
olmasının sebeplerinden biri sayılabilir. Radikal Sağın Fransa’daki temsilcisi
Marine Le Pen’in liderliğindeki Ulusal Cephe’nin Charlie Hebdo saldırısının
ardından Fransa’daki İslami değerlere tezat söylemleri büyük tepki çekmiştir.
Sağcıların propagandavari, nefret dolu söylemleri radikalleşmeye yol
açmaktadır. Tüm bu söylemler de Fransa’daki Müslümanların kendilerini dışlanmış
hissetmesine ve IŞİD gibi nefret vaazcılarının onları kandırmasına ve kolayca
etkisi altına almasına temel hazırlamaktadır.


  • FRANSA’nın
    Türkiye’de ki okulları ve buna karşılık Fransa’da ki Türk Okullarına
    bakışı;


 Türkiye’de
de hem Özel hem de büyükelçilik destekli Fransız okulları bulunmaktadır.
Hatırlanacak olursa başta Devlet Okulumuz Galatasaray olmak üzere, Saint Joseph
İstanbul, Saint Joseph İzmir, Saint Benoit, Saint Pulcherie, Saint Michel,
Notre Dame De Sion Liseleri vardır.  Ayrıca Fransız elçiliğine bağlı iki
okul da vardır. Bunlar; Ankara’daki Charles de Gaulle ve İstanbul’daki Pierre
Loti’dir. Ayrıca NDS (Neslin Değişen Sesi, Notre Dame De Sion ) ve Küçük Prens
( Saint Joseph) kültürü ile hizmet vermeye çalışan Özel İlköğretim
Kurumlarıdır. Ayrıca Ankara ve İzmir’de Tevfik Fikret Liseleri de Fransızca
hazırlık ve eğitimi ile öğrenim yapmaktadır.


 Bu
okulların hukuki statüsü yoktur. Türkiye’de görevli Fransızlar için
kurulmuştur, ancak yüzde 80 öğrencileri Türklerdir. Türkiye’nin, “Fransız
eğitim sistemiyle uyumlu olarak açmayı öngördüğü okullar için Fransa Hükümeti
büyük zorluklar çıkartmaktadır.”
Üstelik te Fransa da yaklaşık 800 000
Türk yaşarken Türkiye’de yaşayan Fransız sayısı yok denecek kadar azdır. Bu da
Fransa’nın tek taraflı Kültür ihraç etmeye çalışırken, Adalet, Eşitlik,
Özgürlük ilkesine aykırı şekilde farklı kültürleri ülkesinde istememesinin ve
bencil davranışın en açık örneğidir.


Fransız Milli
Eğitim Bakanı Jean Michel Blanquier “Türk hükümetinin bu liseler
aracılığıyla islamcı ideolojiyi yaymaya çalıştığını”
söylemesi
aslında Türkiye’de ki Fransız Okullarının amacının da Katolik Hristiyanlığı
yaymak ya da hoşgörü gösterilmesini sağlamak olduğunun bir bakıma itirafı
gibidir.


Türkiye’de ki
Fransız Okullarının hepsi Osmanlı döneminde kurulmuş ve bugün hâlâ pek çok
ailenin, “biraz da Fransız hayranlığından veya ebeveynlerin bu okullarda
okumuş olmasından kaynaklanan”,
Fransızca diline ve fonetiğine
duydukları ilgi ile çocuklarını göndermeye hevesli oldukları okullardır.
Fransa’da hiçbir Devlet Okulu Fransızlara Türkçe Dilini seçenek olarak
sunmazken bizim hala Devlete ait ilköğretim Okulları ve Liselerde ikinci dil
olarak Fransızca okutulmasına müsaade etmemizin ve bu maksatla Fransızca
Öğretmeni atamaları yapılmasının değerlendirilmesini siz bu yazıyı okuyanlara
bırakıyorum. (Örnek; Pertevniyal Lisesi, Burak Bora Anadolu Lisesi, Gazi
Anadolu Lisesi vb. gibi)


Fransa’da Türk
Dili ve Edebiyatı veya Türkoloji eğitimi veren iki üniversite bulunuyor.
Bunlardan ilki Paris-Sorbonne Üniversitesi’ne bağlı olan Doğu Dilleri ve
Uygarlıkları Ulusal  Enstitüsü (INALCO). Diğeri ise Strasbourg
Üniversitesi bünyesindeki Türk Etüdleri bölümü. Her iki bölümde lisans, yüksek
lisans ve doktora seviyesinde eğitim ve devlet diploması veriliyor. Osmanlıca
dersleri de mevcut. Fransa’da ayrıca, bölüm seviyesinde olmasa da birçok
üniversitede Türkçe, Türk edebiyatı, tarihi, siyaseti ve coğrafyası dersleri
verilmekte. Ancak Fransızlara Türkçe Öğreten bir Fransız Devlet Lisesi yok.
Çünkü hiçbir Fransız Orta Öğrenim Seviyesinde Türkçe’ye ve Türkiye’ye ilgi
duymuyor. Acaba neden?


Osmanlı
döneminde, Türkiye’de Levanten dediğimiz yabancılar da yaşıyordu ve Türkiye’de
ki bu okullar biraz da onların çocukları için açılıyordu aslında. Ama sonra
Tanzimat’la beraber Fransızca kültür dili haline gelince, her cemaatten aile
çocuğunu bu okullara göndermek istemiştir. Yandaki haritada kırmızı alan;
1800-1900 başında İstanbul dışındaki Fransız Levanten Okullarının olduğu
bölgeyi göstermektedir.


On dokuzuncu
yüzyıldan başlayarak seçkin ve aydın sınıfların tercih ettiği dil olan Fransızca
uzun yıllar diplomasi dili olarak da kabul edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun
özellikle İstanbul’da yaşayan Hıristiyan topluluklarının eğitimiyle yükümlü
olan dinsel okulları resmen tanıdığı bilinir. Yirminci yüzyılda bu dinsel
okullar Türkiye’de Tevhid-i tedrisat kanununun kabulüyle Türk öğrencilere de
eğitim vermeye başlamıştır. Bunlar sıradan birer eğitim kurumu değildir.
Amaçları; Fransız hayranı, biraz muhafazakâr, sosyal, özgüveni yüksek, belli
uluslararası değerlere sahip bireyler yetiştirmektir. İşin bir ilginç yanı da eskiden
bu okullarda din adamlarının ders veriyor olması ve bunların misyonerlik görevi
üstlenmiş
olmalarıdır.


NETİCE:


Tüm bu
anlatılanları ve çıkarılması gereken sonucu 1-2 cümlede toparlamak gerekirse;


Fransa Devlet
Politikası olarak Türkleri ve Müslümanları sevmez. Fransız halkı ise
kendisinden başkasını beğenmez ve güvenmez. Türkiye’nin AB’ne girme isteği,
Fransa var oldukça gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir.


Bunu bilerek
Fransa ile karşılıklı menfaatleri dengeleyen, haysiyetli, laik çizgide
ilişkiler sürdürülmeli ama asla Fransa’ya güvenilmemeli, her an Türkiye’yi
yok etmek isteyecek politikaları kolayca ve acımasızca uygulayacakları
unutulmamalıdır.