FİLİSTİN & GAZZE – Filistin Sorunu

Nekbe’nin günahı Arap liderlerin boynunda

Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerinin Ortadoğu’daki
İran nüfuzuna karşı ABD ve İsrail ile yaptığı ittifak uğruna Nekbe’nin 70. yıl
dönümünde Kudüs feda edildi. Başta Türkiye olmak üzere bu cürme itiraz edenler
ve Filistin halkı yalnız bırakıldı. Tıpkı 15 Mayıs 1948’de Filistin davasının
ilk lideri Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin yalnız bırakıldığı gibi…

14
Mayıs’ta ABD, büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyarak İsrail’in 70 yıllık rüyasını
gerçekleştirmiş oldu. Hem de 1 milyar 600 bin Müslümanın gözü önünde…

Suudi
Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerinin Ortadoğu’daki İran nüfuzuna karşı ABD ve
İsrail ile yaptığı ittifak uğruna Nekbe’nin 70. yıl dönümünde Kudüs feda
edildi. Başta Türkiye olmak üzere bu cürme itiraz edenler ve Filistin halkı
yalnız bırakıldı. Tıpkı 15 Mayıs 1948’de Filistin davasının ilk lideri Kudüs
Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin yalnız bırakıldığı gibi…

Nekbe’ye
yeni acıların eklendiği şu günlerde biraz geriye gidip ömrünü Filistin’in
bağımsızlığına adayan Emin el-Hüseynî’nin mücadelesini hatırlamakta fayda var.
Bugün olduğu gibi, 15 Mayıs 1948’deki Nekbe gününün yaşanmasında Arap
liderlerin tavrı belirleyici olmuştu. Burada, Filistin davasının ilk lideri
olan Hacı Emin el-Hüseynî’ye karşı Yahudilerle anlaşarak, 1948’de Filistin
halkının bağımsızlık için yakaladığı en büyük şansı büyük bir felakete
dönüştüren Ürdün Emiri Abdullah’ı özellikle zikretmek gerekir.

Ön safta yer aldı

Bu
ihanetin Filistinliler için maliyetini tam olarak anlayabilmek için Kudüs
Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’yi yakından tanıyalım. Sultan II. Abdülhamid
döneminde Kudüs’te dünyaya gelen Hacı Emin el-Hüseynî, Kudüs Müftülüğü yapan
Hüseynilerin bir ferdi olarak dünyaya gelmişti. 1911’de kuzeniyle birlikte
Kahire’ye giderek iki yıl kadar Ezher’de İslam ilimleri tahsil etti. 1914’te I.
Cihan Harbi patlak verince Kahire’deki eğitimini yarım bıraktı ve Osmanlı
ordusuna katılmaya karar verdi. İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’de okuduktan sonra
topçu subayı olarak İzmir ve Karadeniz’de bir süre görev yaptı.
Hastalanınca1917’nin başlarında Kudüs’e döndü.

O
günlerde Kudüs’te işler pek iyiye gitmiyordu. 2 Kasım 1917’de yayınlanan
Balfour Deklarasyonu’nun ardından Aralık’ta İngilizler Kudüs’ü işgal etti.
İngiliz işgaliyle birlikte Yahudi göçü arttı. Filistin’in bağımsızlığı için
çalışmalara başlayan Hacı Emin, 1918’de bir edebiyat kulübü kurdu. Ardından
işgale karşı Filistin’de kurulan ilk siyasî teşkilatın, yani en-Nadil-Arabî’nin
başına geçti. Aynı yıl bu teşkilattaki arkadaşlarıyla Yahudilerin Balfour
Deklarasyonu’nun birinci yılını kutlamak için yaptıkları yürüyüşü protesto etti
ve yine 1919’da çıkan isyanda ön saflarda yer aldı.

Emin
el-Hüseynî’nin dikkatleri üzerine çektiği asıl olay 1920 Nisan ayında Nebi Musa
şenlikleri sırasında gerçekleşti. İngiliz işgalini ve Yahudi göçünü protesto
amacıyla düzenledikleri gösteri, Araplar ve Yahudiler arasında çatışmaya neden
olmuştu. Tutuklanmamak için Şam’a giden Emin el-Hüseynî orada Emir Faysal ile
irtibata geçti.

İngiliz
Yüksek Komiserliği’ne yeni atanan Herbert Samuel tarafından affedilince Kudüs’e
döndü. 21 Mayıs 1921’de Kudüs Müftüsü Kamil el-Hüseynî’nin ölümü ona Kudüs
Müftülüğünün yolunu açtı. 21 Mart 1921’de müftü olan Hacı Emin şer’i
mahkemeleri, camileri ve vakıfları başkanı seçildiği Yüksek İslam Konseyi
altında birleştirdi. Vakıf arazilerinin Siyonistlere satılmaması için tedbirler
aldı. Toprak satışlarını engellemek için fetvalar çıkardı, maddi sıkıntılar
yüzünden arazilerini satmak isteyenlerin mallarını vakıflar adına satın aldı.
Yetimhaneler, hayır kurumları, okullar ve spor merkezlerinin kurulmasına
öncülük etti.

İslam Kongresi’ni topladı

Filistin
davasına İslam ülkeleri arasında dikkat çekmek amacıyla 1931’de Kudüs’te İslam
Kongresi’nin toplanmasını sağladı. Bu konferansta oluşturulan fonla Mescid-i
Aksa’daki dinî eserlerin bazıları yeniden yapıldı, bazıları da tamir gördü.
Kubbetü’s-Sahra’nın kubbesi de bu restorasyon çalışmaları sırasında altınla
kaplandı. Bu faaliyetleriyle, İslam dünyasında saygı ve itibar kazandı.

Yahudilerin
1929’da Burak Duvarı üzerinde hak iddia etmeleriyle tırmanan gerginlik yeni bir
çatışmaya dönüştü. Zor da olsa Müftü, 1921’den beri güçlenen siyasî ve
toplumsal konumunu kullanarak olayları yatıştırmayı başardı. Onun bu dönemde
itidalden yana olduğu görülmektedir. 1936’daki çatışmalara kadar silaha
sarılmadı. Bunun yerine grevler, Yahudi mallarını boykot, vergilerin ödenmemesi
veya yasaklara uyulmaması gibi pasif bir direnişi tercih etti.

Çeşitli
ihtilaflarla gölgelense de Emin el-Hüseynî’nin İngilizlere bakışı netti. Ona
göre İngiltere, Filistin’i işgal etmişti ve manda yönetimi Yahudi göçlerine
çanak tutarak bölgede bir Yahudi devletinin kurulmasına zemin hazırlıyordu.
Ancak o, İngilizleri siyasi ve hukuki girişimlerle ikna edebileceğini
düşünmüştü. Onun bu hesaplarında şüphesiz İngilizlerin, Irak ve Ürdün’de takip
ettiği politikanın da payı vardı. Emir Faysal ve Abdullah’ın bağımsız birer
devlet kurmalarına izin vermişlerdi. Neden Filistin de onlardan biri olmasındı?
Bu noktada el-Hüseynî’nin dünyadaki Yahudi diasporasının örgütlü gücünü ve
İngiliz devlet adamları üzerindeki nüfuzlarını doğru okuyamadığını söylemekte
fayda var.

Sonunda silaha sarıldı

Kudüs
Müftüsü İngilizlerin işgali sonlandırmayacağını ve bir Yahudi devletinin
kurulmasına izin verileceğini fark edince yöntem değiştirdi. 1936’daki
ayaklanma patlak verince silahlı mücadele için Filistinlilerin örgütlenmesine
önderlik etti. Nablus civarında başlayan ve altı ay süren isyan kısa sürede
diğer şehirlere de sıçradı. Çatışmalar İngilizlerin müdahalesiyle bir süre
dursa da 1937’de tekrar alevlendi. İngiliz sömürge yönetimi onu Yüksek İslam
Konseyi Başkanlığı’ndan, sonra da müftülükten alınca, tutuklanmamak için bir
gece Lübnan’a kaçtı.

El-Hüseynî,
Kardeşi Abdülkadir el-Hüseynî’nin liderliğindeki Filistin bağımsızlık
mücadelesini Lübnan’dan takip etti. 1938’de Filistinliler bazı şehirlerin
kontrolünü tamamen ele geçirmeyi başarmışlardı. Ancak kapıda II. Dünya Savaşı
vardı ve savaş bütün dengeleri Filistinliler aleyhine alt üst edecekti.

Savaş
başlayınca Lübnan’da can güvenliği kalmayan Kudüs Müftüsü Irak’a gitti.
İngilizler orada da peşini bırakmadığı için 1941’de İran’a geçti. Ardından İran
da işgal edildi ve o aynı yıl Berlin’e gitti. Artık Ortadoğu’daki herhangi bir
ülkeye sığınması mümkün değildi. 28 Kasım 1941’de Hitler’le yaptığı bir buçuk
saat süren görüşme ve sonrasında Sovyetler’e karşı Balkan Müslümanlarından
oluşturulan birliklere öncülük etmesi birçok tartışmayı da beraberinde getirdi.

Sorumlu kim?

Mihver
devletlerinin yenilgisinin ardından Fransa’ya sığınan Müftü, 1946’da Kahire’ye
kaçmayı başardı ve Filistin mücadelesine kaldığı yerden devam etmek için
kolları sıvadı. Filistin Yüksek Heyeti’ni kurarak pek çok ülkede temsilcilikler
açtı. Ancak sürgünde olduğu 10 yıl içinde bölgede dengeler tamamen değişmişti.
Filistin için ulusal çıkarlarının ihtirasıyla yanıp kavrulan Arap liderleri de
en az Yahudiler kadar büyük bir tehditti.

Bu
yüzden Müftü, 1948 Arap-İsrail savaşı öncesinde düzenli Arap ordularının
Filistin topraklarına girmesini istemedi. Bunun yerine Filistinli milis
güçlerin savaşmasını ve Arapların da onlara maddî ve askerî kaynak
sağlamalarını talep etti. Arap devletlerinin Filistin topraklarını kendi
aralarında bölüşmelerinden korkuyordu. Haksız da değildi. Zira Emir Abdullah
ile Yahudi Ajansı arasında Filistin topraklarını paylaşmaya yönelik bir anlaşma
çoktan yapılmıştı.

Taraflar
arasında 1946’da başlayan görüşmeleri Golda Meir yürütmüştü. 1947 Kasım’ında
gerçekleşen ve yazılı olmayan bu anlaşmaya göre Filistin toprakları, İsrail ve
Ürdün arasında paylaşılacaktı. Bütün ayrıntılarını Avi Shlaim’in Filistin’i
Bölüşmek kitabından öğrendiğimiz anlaşmaya göre 1948’deki Arap-İsrail savaşının
sonucu bir yıl öncesinden zaten belliydi. Shlaim’in “Kirli Tezgâh” olarak
nitelendirdiği bu girişim yüzünden, Filistin’in bağımsızlık için yakaladığı en
büyük fırsat heba olacaktı. 15 Mayıs 1948’de 750 bin Filistinlinin yurtlarından
çıkarılarak mülteci durumuna düşmesine, Kudüs’ün ikiye bölünmesine ve İsrail
işgaline yol açan Nekbe’nin faillerinden biri İsrail ise, diğeri de Ürdün Kralı
Abdullah’tı.

Hacı
Emin el-Hüseynî buna karşılık son bir hamle daha yaparak, 1948 Temmuz’unda
Gazze’de Genel Filistin Hükümeti’ni kurdu ve Arap dünyasından destek bekledi.
Ancak Abdullah’ın büyük bir tepkiyle karşıladığı bu karar, Arap dünyasında pek
karşılık bulamadı. Irak, Abdullah’ın yanında yer alırken Suud ve Mısır sessiz
kaldı. Filistin halkının özgürlüğü bir kez daha Arap ülkelerinin ulusal
çıkarlarına kurban edilmişti.

Nekbe’nin
70. yıldönümünde de benzer bir ihaneti yaşadık. ABD’nin elçiliğini Kudüs’e
taşıyacağını duyurmasının ardından Türkiye’nin öncülüğünde İslam İşbirliği
Teşkilatı 13 Aralık 2017’de İstanbul’da acilen toplandı. Konu, BM Güvenlik
Konseyi’ne taşınarak 21 Aralık’ta tarihi bir oylama yapıldı. Ancak Suudi
Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerinin Filistinlilere karşı, “Yüzyılın
Anlaşması” projesine destek vererek ABD ve İsrail ile ittifak yapmaları süreci
baltaladı. Bu kez Arap liderlerinin Filistinlilere ihanetinin bedeli Kudüs
oldu. 1948’de Emir Abdullah’ın ihaneti yüzünden yarısını kaybetmiştik. Şimdi
hepsini…
















































E-POSTA : munisesimsek1@gmail.com 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir