TERÖR

Fettullahçı Terör
ÖRGÜTÜ (FETÖ) Tarihsel Gelişimi

Sivil-asker yöneticiler, siyaset adamları ve iktidarların
her zaman desteğini alan, hakkında hazırlanmış ve delillere dayalı bir çok
mahkeme dosyası bulunan, bunun yanı sıra yüzlerce gazete köşe yazısına, kitaba
ve mülakata konu olan FETÖ, her nasılsa günümüzde çok gizli bir yapılanma
olarak tanımlanmakta ve devlet mekanizmasına kitlesel bir şekilde nasıl sızdığı
sorgulanmaktadır.

Dergimizin bu sayısının konsepti çerçevesinde ben de
yeniden keşfedilen! bu örgütün herkes tarafından bilinen sırlarını özetle
kaleme almaya çalıştım.

Fettullah Gülen’in Hayatı:

FETÖ bir kadro yapılanması değil lider hareketidir. Bu
bağlamda örgütü tanıyabilmek   için
öncelikle Fettullah Gülen’in bilinmesi gerekmektedir.

Fettullah Gülen, Erzurum/Pasinler/Kuyucak köyünde 1941
yılında kimilerine göre sekiz kimilerine göre on bir kardeşten biri olarak
doğmuştur. Babası Ramiz Gülen’den 4 yaşında Kuran öğrenmeye başlamıştır. 1946
yılında ilkokul tahsiline başlamış, ancak 1949 yılında Babasının başka bir köye
imam olarak atanması üzerine eğitimini yarım bırakmıştır. Bilimsel kariyerinin
zirvesi olan İlkokul diplomasını daha sonraki yıllarda dışarıdan bitirme
sınavlarıyla edinmiştir.

Fettullah Gülen Erzurum’da medresede aldığı eğitimle hafız
olmuş, babasının da teşvikiyle İç  ve
Doğu Anadolu’da bir çok şehirde vaazlar vermeye başlamıştır. Bu süreçte
Erzurum’da Said-i Nursi’nin müritlerinin ileri gelenleri ile de tanışmıştır.
Bununla birlikte Said-i Nursi ile doğrudan hiçbir teması olmamış, ilişkisi
varlığı sadece kendisi tarafından bilinen ! 
ve Said-i Nursinin bir çok kişinin yanı sıra Fettullah’a da selam
gönderdiği iddia edilen mektubuyla sınırlıdır.

1959 yılında Edirne’ye vaiz olarak atanan Fettullah Gülen,
askere gittiği 1963 yılına kadar bu ilde görev yapmıştır. Mamak ve
İskenderun’daki askerlik hizmeti  hava
değişimleri alınarak  tamamlanmıştır.

Askerlik sonrası Erzurum’a dönen Fettullah Gülen, burada
Komünizmle Mücadele Derneği şubesinin kuruluşunda yer almıştır. 1965 yılında
Kırklareli, 1966 yılında da yıldızının parlayacağı İzmir’e vaiz olarak
atanmıştır. 12 Mart 1971 Muhtırası döneminde yaşadığı yedi ay süreli tutukluluk
sonrası sırasıyla;   Edremit, Manisa ve
yeniden İzmir’de vaiz olarak görev  yapan
Fettullah Gülen hakkında,

12 Eylül 1980 sonrası tutuklama kararı çıkmış, ancak bu
süreçte mucizevi ! şekilde yakalanamamış, hatta Mart 1981 yılında emeklilik
işlemlerini tamamlayarak vaizlik mesleğine son verebilmiştir.

Bu süreçte ileride değineceğimiz şekilde palazlanan ve
önemli bir Örgütün temellerini atan Fettullah Gülen,  İzmir ve İstanbul’da Diyanet İşleri
Başkanlığı bünyesinde gönüllü olarak (nasıl bir görevlendirme şekliyse !)
vaazlar vermeye devam etmiş, kurduğu Sızıntı ve Yeni Ümit dergilerinde
başyazılar yazmış, ulusal ve  uluslar
arası önemli şahsiyetlerle temaslar yapmıştır.

1999 yılında Türkiye’de tedavisi mümkün olmayan ve az
rastlanır bir hastalık olan şeker hastalığının ! tedavisi amacıyla ABD’ye
gitmiştir. ABD süreci de oldukça verimli geçen Fettullah Gülen, önemli
dergilerde dünyanın 100 büyük entellektüleli veya etkili kişisi olarak
seçilebilmiştir.

Halihazırda ABD’de dua ve beddua seansları ile meşgul olan
Fettullah Gülen bekar ve muhtemelen çocuksuzdur. İngilizcenin de aralarında yer
aldığı bir çok dili bilmeyen Fettullah Gülen’in, Türkçe ve Arapça’nın yanı sıra
Osmanlıca bildiği rivayet olunmaktadır.

FETÖ’nün Gelişimi

FETÖ hareketinin çekirdeğini, 1970’li yıllarda kurulan
Akyazılılar Vakfı oluşturmaktadır. Hareket Şubat 1979 yılında ihtiyaç
sahiplerine gerektiğinde bedava dağıtılan Sızıntı dergisinin kurulması ile
başlayan basın-yayın organlarında etkinleşme ile ismini duyurmaya başlamıştır.
Yaygın kanaat bu hareketin Nurculuk kollarından biri olduğu yönünde olmasına
rağmen, bu tespite ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir. Zira Fettullah Gülen,
Said-i Nursi’ye sık sık atıf yapmakla birlikte, kurduğu dershanelerde ve
vaazlarında risalelerden ziyade kendi eserleri ve düşüncelerini temel doktrin olarak
benimsetmeyi tercih etmiştir.  Nurculuk
hareketi ile ilişkisi diğer tüm alanlarda olduğu gibi, ihtiyacı olan
dönemlerde, gücünü muhafaza etmek ve artırmak için kullandığı bir argüman
olarak kullanmaktan öteye gitmemektedir.

Biraz daha açmak gerekirse; Said-i Nursi’nin ölümü
sonrasında Nurculuk hareketi, risalelerin Arapça okunmasını tercih eden
Okuyucular, Latin harfleri ile basılarak yaygınlaşmasını tercih eden Yazıcılar
olarak temel iki gruba ayrılmıştır. Müslüm Gündüz (Acz-i Mendi)  vb lerinin başı çektiği marjinal üçüncü grup
ise silahlanarak fikirlerin yayılması taraftarı olmuştur. Bu gruplar da
bilahare kendi içlerinde etnik vb. nedenlerle ayrışmıştır. Halihazırda Nurculuk
hareketi, Şura, Kurdoğlu, Sözler, Yeni Asya, Envar, Zehra vb. isimlerle anılan
bir çok kola ayrılmıştır.

Fettullah Gülen başlangıçta İzmir’de Yazıcılar grubu
içerisinde yer almış, ancak bu grubun talimatlarını uygulamak yerine, kendine
özgü metotları benimsemiştir. Bu farklılıkta Fettullah Gülen’in Komünizmle
Mücadele Derneği çalışmaları sırasında edindiği dostlarının tesiri olduğunu
değerlendiriyorum. Hiç şüphe yok ki zamanın ruhu gereği, Komünizmle Mücadele
Derneği istihbarat teşkilatının desteğini almış ve kurucuları teşkilatın
elemanı olarak kullanılmıştır. Kanımca Fettullah Gülen’in Devlet aygıtıyla
hastalıklı kullan-kullan ilişkisi de bu vesileyle başlamıştır. 

Nitekim, Yazıcılar DP-AP çizgisinde iken, Fettullah Gülen
onlardan ayrı olarak 1971 sonrası kurulan MSP’nin aktif gençlik yapılanmasından
da istifade etmek  (veya istihbaratçı
işverenlerine haber götürmek) amacıyla MSP’yi desteklemiştir. Bu sayede
Erbakan’ın da teşvikiyle, MSP gençleri kitleler halinde Fettullah vaazlarını
dinlemeye koşmuş, bu durum Fettullah’ın bilinirliğini ve çevresini  artırmıştır. MSP tercihi,  Yeni Asyacı Nurcu Yazıcılar hareketi ile
Fettulah’ın arasını açmış, çıkan kavga sonrasında Fettullah gruptan
ayrılmıştır. Ayrılma sonrasında Yeni Asyacı bir çok dershanenin Fettullah’ın
tarafına geçmesi ise diğer Nurcularda şok etkisi yaratmış, Fettullah’ı
büyütmüştür.

Fettullah, yeterince güçlendiğini hissetmeye başlayınca
MSP ile ilişkisini de kesmeye yönelmiştir. Bu süreçte, yurt müdürlüğü, dershane
sorumluluğu gibi MSP’lilerin elindeki bazı görevlere kendi adamlarını
yerleştirmeye başlamış (paralel MSP !) bu durum MSP’de rahatsızlık
yaratmıştır.  Gülen’in Haziran 1980’de
MSP’yi açıkça eleştiren vaazı (Eylül 1980’i kimden haber aldıysa artık) ipleri
tamamen koparmıştır.

12 Eylül 1980 darbesi sonrasında hakkında tutuklama kararı
olmasına rağmen bir türlü bulunamayan (tutuklama kararını bir tuğgeneral
çıkarmıştır. Kararı kaldırmak için araya koramiral rütbesi dahil bir çok üst
düzey asker girmiştir.)  Fettullah,
dergilerinde darbeyi sıkça övmüş ve meşhur referanduma desteğini esirgememiştir.

Fettulluahın12 Eylül’e ilişkin tutumunun ve
yakalanamamasının, yukarıda bahsettiğim devlet ile arasındaki kullan-kullan
ilişkisinin devam ettiğinin bir emaresi olarak görmek mümkündür. Nitekim 1986
yılında Özal tarafından başlatılan kendi okulunu kendin yap kampanyası ile 1977
yılında kurmuş olduğu bir öğrenci yurdunu Yamanlar Koleji olarak hizmete
sunmasıyla FETÖ’nün dillere destan okullaşma süreci de başlamıştır.

Özal hükümetleri ile kitlelere ulaşma, devlete yerleşme
(Abdülkadir Aksu vasıtasıyla içişleri başta olmak üzere) ve eğitim/ ticaret
başta olmak üzere  holdingleşme sürecine
giren FETÖ hareketi büyük bir ivme kazanmıştır. Bu ivmelenmenin önünde Özal
sonrası kurulan hiçbir hükümet de engel çıkarmamıştır.  Hatta yurtdışında açtığı okullar (başta
bağımsızlığını kazanan eski doğu blokuna mensup Türki cumhuriyetler olmak
üzere) Devlet ricalinde büyük takdir toplamış, Dışişleri Bakanlığı  bu okulların desteklenmesi için seferber
edilmiştir. Milli İstihbarat Teşkilatının da dış istihbarat üretmedeki
başarısızlığını, bu okullar vasıtasıyla gidermeye çalışmış olması da kuvvetli
bir ihtimaldir. Tansu Çiller döneminde sağlanan kolaylıklarla Bank Asya’nın
kurulması, himmet sistemindeki akışın legal zemine oturulmasını sağlamış,
örgüte ekonomik alanda önemli bir rahatlık kazandırmıştır.

Bu noktada Fettullah’ın ABD’nin dikkatini çektiğini
değerlendirmek lazım. Zira bu dönem ABD’nin Rusya’yı yeniden palazlanmadan
çevrelemek için kullanışlı bir vasıta ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle ABD
Fettullah ilişkisinin Türkiye’deki gibi istihbarat örgütü üzerinden 1990’lı
yılları ortasından itibaren başladığını varsaymak mümkündür. Bu tespitimizi,
Fettullah’ın 1999 yılında ABD’de kolayca yerleşme imkanı bulması (FBI’ın
itirazına rağmen CIA’nın desteği ile) doğrulamaktadır.

Türkiye tarihi açısından acıklı sayılacak bir diğer husus
da 28 Şubat 1997 sonrası irtica ile amansız bir savaşa giren Komutanlarımızı,
Fettullahın doğrudan desteklemiş olmasıdır. Bu destek, vaazlarında açıkça
Erbakan Hükümetinin  gitmesi gerektiğinin
söylemesi ve aracılar vasıtasıyla “askerler darbe yapacak” bilgisinin
ulaştırılarak korkularından istifade ile Demirel’in sürece destek vermesinin
sağlanması suretiyle aleniyet kazanmıştır.

İktidar ve güç sahipleri ile her zaman birlikte olmayı ve
onları kullanmayı iyi bilen FETÖ, 2002 seçimleri öncesi Erdoğan’ı ABD ile temas
kurdurarak desteklemiş, bu sayede AKP iktidarı döneminde devleti ele geçirmek
için gerekli kadrolaşma hareketinde zirveye ulaşmıştır. Bu süreçteki bir
gelişme ise FETÖ için bulunmaz bir imkan yaratmıştır. 1 Mart 2003’te ABD’nin
Irak’a yapacağı harekatı desteklemeyi öngören teskerenin TSK’nın mütereddit
(başka bir açıdan siyasi) yaklaşımları nedeniyle Mecliste kabul görmemesi,
ABD’yi kızdırmış, o güne kadar Türkiye’deki iş yapma aracı olarak gördüğü
TSK’yı cezalandırma isteğini doğurmuştur. Bu istek, AKP’nin vesayetle mücadele
şehveti de kullanılarak,  TSK’ya
yerleştirilmiş FETÖ elemanlarının üst kademelere yerleştirilmesi ile
sonuçlanacak Balyoz, Ergenekon, Casusluk vb. davaların açılmasına vesile
olmuştur. Bu davalarla TSK’nın yetişmiş, milli ve kahraman evlatları tasfiye
edilmiş, onların yerine 15 Temmuz zilletini yaşatarak TSK’yı cedid sürecini
başlatan “mankurtlar” ve onların etkisini görerek makam için alçalan iğdiş
edilmiş kişiler komuta kademesini ele geçirmiştir. Ayrıca suikast yapacaklardı
engelledik (Atabeyler davası), kameraya alacaklar sakın oraya gitme vb.
söylemlerle minnet hisleri kabartılan Erdoğan vasıtasıyla, hükümet ve
belediyelerde, daha sonra “ne istediler de vermedik şeklinde sloganlaştırılacak
tam hakimiyet dönemi başlamıştır.

Eş zamanlı olarak ABD’nin BOP, GOKAP vb. adlarla piyasaya
sunduğu ve önemli bir ayağı “ılımlı İslam” olan proje hayata geçmiş, bu projede
kullanışlı bir aktör olarak görülen FETÖ gücüne güç katmıştır. Bu çerçevede
ABD’nin 2006 yılında kurduğu Afrika Komutanlığının en önemli hizmetkarlarından
biri de FETÖ’nün Afrika’daki okulları olmuştur.

FETÖ’nün artık gücünün zirvesinde olduğunu hissetmesiyle,
2011 yılı seçimlerinde kendisine tahsis edilmesini talep ettiği milletvekili
sayısının çokluğu, bu sayede adeta iktidarın büyük ortağı olması talebi
AKP-FETÖ  ittifakında kırılma yaratmış,
bu talebin karşılık bulmaması sonrasında ise 17-25 Aralık olayları ile ilişki
kopmuştur. Günümüzde gelinen nokta ise ortadadır.

Sonuç ve Değerlendirme

Fetttulah Gülen’in 1960’lı yılların ortasından başlattığı
hareket, içinden çıktığı Nur hareketinin çok ötesine geçmiş, 150 milyar dolar
olarak ifade edilen ekonomik ciroya sahip olarak, 160 ülkede 2000 civarında
okul kurarak Türkiye Cumhuriyeti başta olmak üzere bir çok devlet için önemli
bir tehdit niteliği kazanmıştır.

İlkokul mezunu, şizofren kişilik özellikleri gösteren bir
şahıs tarafından bu çapta bir örgüt hayata geçirilmiş olması hayret
uyandırabilir. Ancak, unutulmamalıdır ki, bu özellikler kesin inançlara dayalı
tüm hareketlerin liderlerinin (örneğin Abdullah Öcalan) temel
niteliklerindendir.  

Ülkemiz özelinde bu tür hareketler, maalesef benzer
örgütlerin bertaraf edilmesi amacıyla istihbarat örgütü tarafından desteklenmek
suretiyle hayat bulabilmekte (bakınız Abdullah Öcalan veya Hizbullah arasındaki
MİT ilişkisi), bilahare devlet mekanizmasındaki zaaflar ve siyasi ihtiraslar
istismar edilerek gelişebilmektedir. ABD başta olmak üzere diğer gelişmiş
ülkelerin istihbarat teşkilleri de terör örgütleri ile iş birliği yapmakta,
ancak bizden farklı olarak onların oyun sahası kendi ülkeleri olmamaktadır.

FETÖ, esasen diğer irticai hareketlerden amaçları ve
eylemleri olarak farklı değildir, ancak zaman içerisinde bu hareketlerin aldığı
derslerle mutasyona uğramış ve yöntem değiştirmiş bir halidir. Bu örgütü
diğerlerinden farklı kılan en önemli özellik, kendi ideolojisi çerçevesinde
rejimi illegal yöntemlerle değiştirmek isteyen diğer örgütler kendi silahlı
aparatlarını oluşturmuşken (PKK-HPG, DHKPC-TİKKO vb.), FETÖ’nün silahlı aparat
olarak emniyet teşkilatını ve TSK’yı ele geçirmeyi seçmiş olmasıdır ki, bu
durumun dünyada başka bir örneği bulunmamaktadır. Örgütün bunu başarabilmesinin
en önemli nedeni ise, Türkiye’nin fay hatlarını (İslamcı-Laik çatışması,
Türk-Kürt ayrımı, Alevi-Sünni kavgası) iyi kullanabilmiş olmasıdır.

15 Temmuz sonrasında alınan tedbirlerle örgütün
çökertilmeye başladığı hissi  uyanmış
olabilir. Ancak bu durum yanılgıdır. İŞİD gibi daha birkaç sene önce kurulmuş
ve her şeyi ile meydanda olan bir örgütle mücadele eden küresel güçlerin,
mücadelenin çok uzun süreceğini ifade ettikleri unutulmamalıdır. Bu örnekten
yola çıkılarak 40 yıldır gizli metotları da kullanarak oluşturulmuş, yabancı
istihbarat örgütleri ile haşır neşir olmuş ve büyük bir insan ve para kaynağına
ulaşmış FETÖ’nün kısa sürede ortadan kaldırılamayacağı tespiti
yapılabilecektir.Esasen bu örgüt ortadan kalksa bile, tarikatlara bakanlıklar
tahsis edildiği, medrese eğitimlerinin yaygınlaştığı, üç yaşındaki çocukların
kontrol edilemeyen kuran kurslarına gönderilmeye başladığı dini istismar
ortamından benzer ve daha gelişmiş irticai yapılanmaların hayat bulacağı
izahtan varestedir.

Gelinen aşamada yapılması gerekenler ise;

– İktidar sahipleri
mevcut durumu kendi iktidarlarının tahkimi için bir fırsat olarak değil,
ülkenin bütünlüğü için yanlışların düzeltileceği bir fırsat olarak görmeli,

– İstihbarat örgütü
kendine çeki düzen vererek, zararlı gördüğü oluşumları bertaraf etmek için,
daha sonra baş edemeyeceği büyüklüklere ulaşan yapay örgütler kurmaktan
vazgeçmeli,

– TSK irtica ile mücadele
adı altında, irtica değirmenine su taşıyan rolünden sıyrılmalı, yeni ve
şaibesiz kişilerden oluşacak komuta heyetiyle, her zaman parçası olmaktan guru
duyduğumuz özüne dönmeli,

– Vatandaşlar,
vergileri ile hizmet veren iktidar, silahlı kuvvetler ve istihbarat
teşkilatlarının yapmadığı görevleri, kahramanlık adı altında kendi üstlenmekten
vazgeçerek hesap sormayı öğrenmelidir.












































































Son söz olarak, bağırsakları temizleme adıyla Balyoz ve
Ergenekon adı ile başlatılan hatalı teşhise dayalı operasyon, devletin çoklu
organ yetmezliği ile yatağa bağlandığı bir sürece evrilmiştir. Bu süreçte
başhekimin, konunun acilliğini öne sürerek, diğer doktorlara danışmadan alacağı
her tedbirin (duyu organlarının hepsinin bir sinire bağlanması, kol ve bacakların
birbirinden bağımsız hareket edecek şekilde düzenlenmesi, bazı organların
kesilerek yerine çoklu organ nakli yapılmaya çalışılması vb.) hastanın ölümü
ile sonuçlanabilecek bir mahiyet arz edebileceği unutulmamalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir