Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Dr. Abdullah Buksur : UYGARLIK
– MEDENİYET KİMLİĞİ VE ETNİKLİK


11 Mayıs 2020


 


Uygar ve uygarlık kelimelerinin, Türkçe olması
nedeniyle kelimenin kökenine bakarsak, yerleşik hayata ilk geçen Oğuz grubuna
dahil olan Uygurlardan geldiğini görüyoruz. Uygurlar bu gruba mensup olanlara
‘‘uygar’’, onların her alanda ortaya koydukları üretimlerine ise ‘‘uygarlık’’
demişlerdir. Biz İslam inancını kabul ettikten sonra, Arapça kökenli olan
‘‘medeniyet’’ kelimesini de kullanmaya başladık. Medeniyet ve uygarlık kavramlarını
çoğunlukla aynı anlamda kullanmaktayız. Medeniyet kelimesinin ise Medine’den
geldiğini belirtelim. Yani şehirleşme temelli bir ifadedir. Uygarlık
kelimesinin ise daha geniş bir anlam taşıdığını ifade etmek gerekir.

Medeniyetin tarifini yapanlar, medeniyetin tanımını belirli bir insan topluluğu
veya topluluklarının belirli bir coğrafya üzerinde ve belirli bir zaman içinde
ortaya koydukları değerlerle sınırlamalarına karşın, biz de ise biraz da
medeniyet kavramını uygarlık yerine kullandığımız için; medeniyet kavramına bir
toplumun devlet olabilme yeteneğini kazandıktan sonra binlerce yıl devam eden
gelişmeler sonunda, insan aklının, bilim ve teknolojiye katkısı ile ortaya
çıkan ve tüm insanlığa katkı yapacak nitelikte eserler sunabilme yeteneği
kazanmış olması diyenler de vardır. Uygarlık veya medeniyetin doğuşuna ve
yükselişine bu günkü Çin devletinin kazanılmış topraklar diye nitelendirdiği,
Doğu Türkistan Uygur Özerk bölgesinden başlayan ve bütün Türkistan’ı kapsayan
Türklerin öncülük ettiği, bir Türk uygarlığından ve medeniyetinden söz etmek
gerekiyor. Bununla birlikte Çin, Hindistan, Mısır, Roma ve Batı Avrupa’da
aydınlanma çağını yaratan, sanayi inkılabı ile başka bir merhale kazanan ve
milletleri aşarak yeni keşfedilen Amerika’ya uzanan ve aynı zamanda Uzak
Doğu’daki Japonlar ve Korelileri de içine alan farklı uygarlıklar ve
medeniyetlerden söz edebiliriz. Tarih boyunca çeşitli uygarlık ve
medeniyetlerin birbirine katkısı olmuş, biri diğerini etkilemiştir. Bu böyle
olmaya da devam etmektedir.

Bir toplumun devlet organizasyonunu kurabilmesi için gerekli kurumsal yapıları
ve kültürel birikimi oluşturarak kurumsal devlet yapısını ortaya çıkarabilmiş
ve devlet dediğimiz yapının ortaya çıkışında belli özgürlük alanları
tanımlanmış bu organizasyona gönüllü olarak varlığını devredecek vatandaşları
varsa bu toplum bir devlet kurabilmiş demektir. Bunun ortaya çıkmasıyla
birlikte toplumsal yaşayışı tamamlamış demektir. Birlikte yaşama kültürünün bir
göstergesi olan kentsel gelişme ve yaşama, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda
özgün bir yapısal sürecin adı diye tarif edilebilir. Oluşan bu yapı kendine
özgü olan fikir, öğrenme, davranış ve üretimi kendi insanına empoze eder. Bu
durum bir insan tipini de ortaya çıkarır. Yani uygarlık ve medeniyetin kodları,
aynı zamanda farklı bir insanı ortaya çıkarır.

Uygarlık ve medeniyet, kendine özgü kavramsal yaklaşımları ve okumaları ortaya
koyar. Türk medeniyetinde sosyal sınıflaşma, iletişimle ilgili sembolik
sistemler ve doğal çevreden ayrı olma ve üzerinde hükmetme algısı ile
karakterize edilen karmaşık yapısı ile özgündür. Her medeniyetin, bilimi, ilmi,
mimarisi, müziği, estetiği, üretim biçimi ve üretim ilişkileri, kendine has
özellikler taşır. Ancak toplum bunu böyle algılamaz.

Bir başka konu ise Türklerin uygarlık ve medeniyet bakışında insana ve
toplumsal yapıya yaklaşımıdır. Bu yaklaşıma göre; İnsanın, benzeri üstünde
doğal bir yetkisi yoktur ve kaba güç bir hak yaratmaz. “Hakan dahil herkes
gücünü ‘töreden’ alır.” Töre, Hakana şan, şeref ve aç gözlülük hırsına dayalı
kırıcı olma, savaşa girme hakkı vermez. Bunu şöyle özetliyorlar; yaşananlar
toplumu derin üzüntülere sokar, onlara bolluk değil kıtlık yokluk getirirse,
bunda kazanç yoktur. “İnsan sessizlik istiyor diye zindanı özlemez. Biz savaşı
düğün görürüz ama bu kanı özlediğimiz anlamına gelmez.” Öte yandan bugün bile
anlamlı sözler vardır; “Bir insanı bağlayabilirsiniz ama her çocuk özgür
doğar.” Bir yönetimin sadece istenmesi yetmez, milletin onu töreye uygun
görerek kabul etmesi gerekir. Bu kabul yönetime meşruluk sıfatını kazandırır.

Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden vazgeçmek anlamına gelir.
Bugünkü anlamda ise ‘‘insan’’ olmaktan, haklarından ve ödevlerinden vazgeçmek
demektir. İnsanın bunu kabul etmesi, hiçbir bedelle izah edilemez,
karşılanamaz. Yaradılışına aykırı olarak, insandan her türlü özgürlüğü almak,
medeniyet değerlerinin ürettiği ahlak düşüncesini kaldırmak anlamına gelir.
Türk medeniyetine bir yandan mutlak bir otorite, öte yandan sınırsız boyun eğme
şartı koşmak sağlıklı bir yönetim anlayışı değildir. Bunun yanlışlığı; “Varı
yoğu benim olan bir kölemin, hedefi ve gayesi olmaz” sözünde açıklanmaktadır.
Burada özgür insan iradesi öne çıkarılmıştır.

Yeniden uygarlık ve medeniyet tarifine dönecek olursak; bir toplumun veya daha
genelleyerek zeki ve tarih bilinci olan canlı türlerinin, maddi ve manevi
varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamını ‘‘uygarlık
ve medeniyet’’ diye tarif edebiliriz.


Batı Medeniyeti
ve Uygarlık


Batı Uygarlığının
(Medeniyetinin) bu konuda düşüncesine bakmak gerekir. Almancada zivilisation,
Fransızcada civilisation, İngilizcede civilization olarak ifade edilen
medeniyet kavramı günümüzde batılı milletlerde memleketleri îmâr ederek,
insanları sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlâkî yönden refah ve huzûra
kavuşturmak anlamına gelmektedir. Burada İspanyol filozof Unamuno’nun şu sözünü
hatırlamak gerekir: “Üniversite hocalığına başladığım kırk yıl önce kültür ve
medeniyet kelimelerinden ne kast edildiğini az çok seziyordum. Şimdi bu iki
kavramı ayıramıyor, altında da eziliyorum.” Bu cümlelerde gördüğümüz gibi
kültür, uygarlık ve medeniyet gibi kavramları birbirinden ayırmak kolay
değildir.


Uygarlık ve
medeniyet konusunda çok çeşitli târif ve îzâh yapılabilir.

İnsanlık târihi boyunca yeryüzünde milletler ve onların inançları temelli
mücadelelerine ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır. İfade etmeye
çalıştığımız gibi uygarlık ve medeniyet yaklaşımlarının ilkini ilâhî dinlere
inanan cemiyetlerin ortaya koyduğu medeniyetler, diğerini ise inançsız insan topluluklarının
medeniyet yaklaşımları oluşturur. Bilinen eski Türk medeniyetini tek tanırı
anlayışı olarak kabul edersek; Hint, Asur, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerini
ve putperest toplumların hayat anlayışları ve bunların ürettiklerini çok
tanrılı kabul ederiz. Bu toplumlar birçok tanrıya inanır, bu tanrılar insan
gibi düşünülür bunların heykelleri yapılırdı. Veya tapınaklar yaparlar orada
törenler yapılır, adaklar sunulurdu. Bu törenlerin ve adak sunumu yapılan
mekanların kendine özgü bir dizaynı vardı. Buralara sunak deniliyordu. Bu günkü
inanç sisteminde pek olmayan, insanı kutsayan anlayışla bilhassa krallar;
Firavun, Nemrud, Prometheus, Afrodit vs. gibi hulûl ettiklerinden bu krallar
yarı tanrı kabul edilirdi. Türk uygarlık ve medeniyet anlayışında hiç yer
almamış bir biçimde günlük hayat; asiller, aristokratlar, plepler, köylüler,
köleler ve çeşitli isimler altında sınıflandırılmıştı. Hâkim sınıflar
diğerlerini dini, ekonomik ve beşerî bakımından sömürürler ve zulmederlerdi. Bu
farklılık öldükten sonra mezarda da kendini gösterir; üstün sınıflar için
piramitler, kral mezarları gibi büyük mezarlar yapılırdı. Çoğunda kadınlar
ikinci sınıf insan muâmelesi görür ve bâzılarında orta malı şeklinde
düşünülürdü.


Zevkleriyse
Atina’daki hipodromlarda insanları çırılçıplak spor müsâbakalarına sokmak;
çeşitli adlar altında tertipledikleri eğlencelerde bol bol şarap içerek her
türlü çılgınlığı yapmak ve Roma’daki hipodromlarda köle yapıp “gladyatör”
dedikleri insanları birbirleriyle ölümüne dövüştürmek ve günlerce aç bırakılmış
aslanlara parçalattırmak ve bu vahşetle eğlenmek, aynı cinsler arasında sapık
münâsebetlerde bulunanları seyretmek şeklinde tezâhür etmiştir. Böyle toplumsal
yapılara, bizim bakışımızla ‘‘medenî-medeniyet’’ veya ‘‘uygar-uygarlık’’
denilemeyeceği ortadadır.


İlâhî dinlerin
ortaya çıkışıyla birlikte, Hristiyan Avrupa başta olmak üzere, Hristiyanlık
dînine bağlı olanların ortaya koydukları medeniyet ise Hristiyan milletlerin
eski inanç, örf, âdet ve anlayışlarıyla karışarak yarı putperest bir medeniyet
ve uygarlık olmuştur. Hristiyanlık, felsefecilerin, papaların ve Avrupa
krallarının müdâhaleleriyle daha çok bozulmaya başlamış, izah edilemez geçmiş
kültürlerinin etkin olduğu karmakarışık merâsimlerden ibâret bir din hâline
gelmiş ve bu toplumsal bedellere neden olmuştur. Bu hâliyle ilerletecek bir
dinamizmden mahrum, sosyal hayâtı düzenleyici prensiplerden uzak, insanlığı
olgunlaşıp yükseltici yol ve usûllerden habersiz olarak cihanşümul bir
medeniyeti doğurucu ve besleyici bir niteliğe sahip olamamıştır. Her türlü
fenni, ziraî, sınaî, sıhhî, pedagojik ve diğer ilerlemelerin de en büyük mânisi
oldu. Böylece Ortaçağ Avrupası; puthâneye döndürülmüş kiliselerle zâlim derebey
ve kralların şatoları ve sarayları etrafında binbir çeşit hurâfeyle doldurulmuş
kafalar; adâlet, merhamet, sevgi, saygı, cömertlik ve yardımseverlikten mahrum
katı kalpler ve cehâletin kararttığı daracık ufukları içinde kaba, görgüsüz,
pis ve yarı vahşî insanlarla doldu. İlim, fen, teknoloji ve teknik âletler
asırlar boyunca olduğu yerde kaldı, hattâ geriye gitti. Hastalıklar çâresiz,
hastalar bakımsız, fakirler ve köylüler hor ve zelil; ilim adamları, düşünen
insanlar tehlikeli ve büyülü; kadınlar her türlü hakâret ve zilletin hedefi
idi.


Berberiler,
Bedevi Araplar ve zenci Müslümanlar İspanya’yı fethederek kendi kavmi
kimliklerinin çok ötesinde, İslâm temelli bir medeniyet kurdular. Ortadan
kaldırmak için çeşitli entrikalar ve fiziki savaşa kadar her türlü yöntem
kullandıkları medeniyet karşısında etkilenen o dönemki Haçlı Seferini
düzenleyen Avrupalılar, önce şaşkınlık ve hayranlık içinde bocaladılar. Sonra
yavaş yavaş uyanarak çocuklarına Endülüs Üniversitelerinde fen bilgileri tahsil
ettirmeye; İslâm âlimlerinin yazdığı fen bilgileri kitaplarını kendi dillerine
çevirmeye ve Müslümanlarda gördükleri teknik âletleri yapmaya başladılar. Bu
arada İslâm âlimlerini eski Yunan filozoflarının bozuk kitaplarına verdikleri
ilmî, inandırıcı cevapları okuyarak içine düştükleri bataklıklardan kurtulmağa
çalıştılar. Bu hal, İslâmiyetin üstünlüğü karşısında ezilen ve papazların
aforoz tehdidiyle suskunluk içinde olan Avrupalıları bu defâ eski Yunan
mitolojisini incelemeye, öğrenmeye sevk ettirdi. Bu süreç onlara dine soru
sorma bilinci ve cesareti kazandırdı. Öğrendiklerini resim, heykel, felsefe ve
edebiyat eseri, müzik bestesi olarak kendilerine göre tekrar yazıp yayarak yeni
bir yol tuttular. Bunlara “rönesans”, Hristiyanlık dininde yaptıkları yeni
değişikliklere de “reform” adını verdiler.


Böylece
Avrupa’da; gün geçtikçe tesiri azalan ve bir süs unsuru hâline gelen bir kilise
hayâtı ortaya çıkarken, öte yandan, rûhî açıklarını tatmin için sık sık
değiştirdikleri sanat ve estetik anlayışlarıyla maddî refahı hedef alan bir
ilim, teknoloji ve sanâyileşme başladı. Fransızların dünyâya övündükleri Versay
(Versailles) Sarayı’nda bir hamam bile yoktu. Su ve temizlik düşmanlığı,
papazlardan sonra, krallarda, asillerde ve halkta da yaygındı. Hattâ papazlar
yıkanmaya karşı gelerek sırtlarındaki kir kalınlığına göre birbirlerini
derecelendirirlerdi. Müslüman milletlerden ve bilhassa Osmanlılardan görüp
öğrendiklerini tatbik ederek, üzerinde asırlar boyu çalışıp geliştirerek
bugünkü ilmî ve teknolojik seviyelerine ve ihtilâllerle yerleştirilen rejimlere
ulaştılar.


Günümüzde bir
Hristiyan medeniyetinden bahsederken bu medeniyetleri toplumsal yaşayıştan daha
çok, ortaya çıkardıkları, bilim, sanat, öğrenme, öğretme, bilgi ve bilimsel
çalışmaları ile değerlendirmek gerekiyor. Şarap ve kilise korolarından türemiş
çılgın bir batı müziği ve süratle artan ahlâkî çöküntüye medeniyet dediğimiz
düşünülmesin.


Türk Uygarlığı
(Medeniyeti)


Türk Uygarlığı
veya Medeniyetinden bahsetmeye başlarken bir şehirle başlamak isteriz:
Siriderya nehrinin kıyısında Kazakistan’ın güneyinde yer alan, ‘‘Türk İslam
Medeniyeti’’nin en önemli bilim adamı Farabi’nin doğduğu Otrar şehrinden
bahsetmek doğru olur diye düşünüyorum. Otrar ipek yolu bölgesel yapısının
merkeziydi. Çingiz’in yerle bir ettiği Otrar’ın kalıntıları geniş bir alana
yayılmaktadır.

Ben ne Cengiz Han’ın yaptıklarından, ne de 1405’te Çin seferine çıkan Timur’un
Otrar’da öldüğünden bahsedeceğim ama Otrar vahasının, arkeolojik
kalıntılarında, Orta Çağ yerleşim yerleri ve sulama yapıları ile 200 km² bir
alanı kapsayan bir bölgesel yerleşim olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Hakimiyetinin
var olduğu 7. yüzyılda, Otrar bölgesinde 10 müstahkem kale olduğu, 7. – 9.
yüzyıl arasında bu kalelerin sayısı 14’e çıkmış. 10. – 12. yüzyıl arasındaysa
bu bölge büyük bir gelişim dönemine girmiş, kale sayısı 24’e erişmiş. 13.
yüzyılda dağılma dönemi başlamış ve içinde insan yaşayan yalnızca 4 yerleşim
yeri kalmıştı.[2] Aynı bölgede 10.-12. yüzyıla ait 13 kervansaray saptanmışken
13. yüzyılda bunlardan ancak ikisi sağ idi.[2] Prof. Dr. Mehmed Bahaeddin
Ögel’in yukarıdaki verilerden yaptığı çıkarım şöyledir:”Bu rakamlar bize
göstermektedir ki, bu bölge Kara-Hıtay Devletinin kuruluşu ve bilhassa Çingiz
istilası ile boşalmaya yüz tutmuştu. Bu yerlerden bazıları, 12. asrın
sonlarında insanlar tarafından terkedilmiş ve bazıları da zamanımıza kadar büyük
veya küçük birer iskân yeri olarak gelmişti.”[2]

Otrar kenti, Oğuz döneminde “Yengi-Kent”(yani Yeni Kent, Yeni Şehir) adıyla
anılmaktaydı.[2] Aynı dönemde Oğuz Yabgularının da kışlağıydı.[2] Ak-Hunlar
çağındaysa çok önemsiz bir yerdi. Burada daha önceki çağlara ait bulgular ele
geçmemiştir.[3]

Kentin gelişim çağı, 5.-8. yüzyıl arasına yani GökTürk ve Türgeş çağına denk
gelir.[3]

Otrar’ın 400×300 metrekare büyüklüğünde bir iç kalesi ve oldukça da geniş
duvarları vardır.[3]

813-818’de Arap istilasına uğrayan kent, 10. yüzyılda yeniden yükselmiş ve öyle
anlaşılıyor ki en gönenç dönemini Karahanlılar çağında yaşamıştır.[3]

Burada Doğu Türkistan da Uygur Türklerinin inşa ettiği Doğu Türkistan’ın Turfan
bölgesinde yapılmış bir yer altı su şebekesi sistemi olan Karız Kanalları,
dünya uygarlık tarihinin en önemli eserlerinden biri 2 bin 200 yıl önce Türkler
tarafından Tanrı Dağlarında eriyen karları, taraçalarla bir kanalda toplayarak,
yazın buharlaşmaması, kışın donmaması için çölün altından toplam 6000 km
yapılan kanalla tarım alanlarına taşıyan Türk medeniyetin çocukları ne kadar
gururlansa azdır.

Milletlerin İnanç temelli yapılan tasnifler içinde, her bakımdan mükemmelliğe
erişmiş, yüksek ve bütün olgunlukları içinde bulunduran tasnif hiç kusursuz
Türk İslâm medeniyetinin tasnifidir. Bu medeniyet, İslâmiyetin vâzettiği îmân,
îtikâd, amel ve ahlâk esasları, cemiyet hayâtı, idâre prensipleri ve dünyâ
nîmetlerinden insanın yaratılış maksadına uygun olarak faydalanma erginliği ile
bütün dünyâya hitâbeden, her türlü görüş, düşünce ve fikirlerin doğru ve iyi
taraflarını varlığında bulunduran ve zamânı (çağları) peşinde sürükleyen,
insanlık târihi boyunca yaşanmış en ileri ve parlak bir medeniyet olarak tarihe
damgasını vurmuştur. Türk – İslam Medeniyeti ve Uygarlığı’nın bu günkü
çocukları; tarihsel imbikten, kavmi ve dini inanç değerlerimizle imbiklenmiş
vizyonu olan, “Aleme Nizam” verme iddia ve idealiyle ‘‘Kızılelmasına’’
kararlılıkla yürüyor. Türkün beş bin yıllık tarihi için de elde ettiği birikimi
insanlığın yücelmesi ve barış içinde yönetilmesi için nefer olan Türk İslam
Ülküsü’ne inananlar, dün olduğu gibi bu gün de İslam’ın sancaktarlığını devam
ettirecektir. Bunu iyi anlamak için İslâmiyet’i doğru bilgilerle iyi öğrenmek
ve tanımak şarttır. Türk Milleti İslam’ın sancaktarlığını yapmadan önce,
Peygamber efendimizin soyuna zulmeden Arapların Emevi anlayışı, Hz. Hasan ile
Hz. Hüseyin’i katletmiştir. Daha sonra gelenler ise Peygamber efendimizin
sünnetine zulmetmişlerdir. Türkler İslam Sancağını kaldırdıktan sonra, Peygamber
Efendimiz’in soyuna ve sünnetine en büyük hürmeti göstermişlerdir. Bir taraftan
İmam-ı Buhariyle, İmamı Tirmizi ile hadislerine ve sünnetine, öte yandan soyuna
Seyit ve Şerif makamları ile baş tacı etmiştir.

Türk İslâm âlimleri medeniyeti, “tâmir-i bilâd, terfîh-i ibâd” şeklinde târif
etmişlerdir. Bu târif kısaca: “Beldelerin îmâr edilerek insanlığın
ihtiyaçlarını karşılayacak rahat ve huzur içinde yaşayacak şekle sokulması;
insanların da rûh, madde, fikir ve ahlâk bakımından yükselmesidir.” İslâmiyet,
medenî insanın ve medeniyet sâhibi toplulukların îmân, ibâdet, iş, ahlâk ve
cemiyet hayâtında uyması gereken her şeyi bildirmiştir. Bunlar, Allahü teâlânın
bildirdikleri, Resûlullah’ın öğrettikleri, Eshâb-ı kirâmın naklettikleri ve
mezhep imâmlarının açıkladıklarıdır. İnsanlığın bunaldığı her şeyin çözüm ve
çâresi bakış açımızı doğru bir noktaya taşımamız halinde onların içinde
mevcuttur.


Türk İslam
anlayışı rahmetli Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun “Türk-İslam Sentezi’’ adlı
eserindeki ifadesiyle;“Bedenle zırh ilişkisine sahiptir. Zırh için de bir insan
olmaz ise öylece durur. İnsanın da üzerinde zırh yoksa saldırılarla yok olur.
Ancak İslam zırhına Türk’ün bedeniyle buluştuğu ve İslam sancaktarı olduğunda
bu güne çırpındığı ötelerin ötesindeki nurlu idealleri ulaşır.” Harzemşahlar
gibi meşhur Müslüman milletler ve Müslüman Türkler, bugün bile gıpta edilen,
imrenilen medeniyetlerine bu yolla ulaşmışlardır. İslâmiyet, belli milletlere
değil, bütün insanlığa her devirde en yüksek medenî seviyeye ulaşmak için lâzım
olan temelleri ortaya koymuştur. Bu bakımdan Türklerin İslâm sancağını taşıması
medeniyet anlamında cihânşümûl bir medeniyet anlayışıdır. Cihanşümûl medeniyet
anlayışında ‘‘İslam – felsefe – bilim’’ ilişkisini dün olduğu gibi bu günde iyi
kurmak gerekir. Türk-İslâm medeniyetinin sembol şehri de İstanbul’dur.


Günümüzde bütün
dünyâ milletleri bu medeniyete hayranlığını dile getirmekte, dünyadaki pek çok
ilim adamı, vakıf, yayınevi, araştırma teşkilâtları insanlığın günlük
hayâtından en girift meselesine kadar içine düştüğü buhranlara çâre bulmak
için, Türk-İslam medeniyetinin bu dönemini incelemektedir. Anlayabildiklerini
başta Amerika olmak üzere, tatbik ederek ilerlemekte, sıkıntılarını
azaltmaktadır. Medeniyeti, ne sâdece gelişmiş ve ileri bir teknoloji olarak ele
almak ne de sanat, edebiyat, estetik duygu ve düşüncede yükselmişlik olarak
kabul etmek doğru değildir. Geçmişte ve günümüzde de her iki vasfa sâhip
cemiyetler vardır. Medeniyet için her iki unsurun varlığı geremektedir ve
ölçülü bir şekilde mevcudiyeti şarttır. İlim ve teknikte çok ileri olan
memleketlere bunları ne yönde kullandıklarına bakmadan medenî demek büyük bir
yanlışlıktır. Bunlar medeniyeti göstermez. Bunları medeniyet sanmak her
silâhlıyı gâzi, mücâhid sanmak olur. Halbuki bunlara sâhip olan eşkiyâlık da
yapabilir.


İnsanoğlu giderek
dünyâyı ve tabiatı daha çok kontrol altına almakta, ancak rahatı, refahı ve
huzuru sağlamak konusunda aynı başarıyı gösterememektedir. Bilimi insanlığın
hizmetine sunmak yerine insanı bilimin emrine veren bir anlayışa bizleri
evirmek istiyorlar. Yaşadığımız buhranın kaynağında da bu yanlış bakış açısı
yatmaktadır. Bütün dünyada inançların giderek unutulmaya yüz tutması sebebiyle,
mânevî değerlerin zayıflaması, çeşitli buhranlara ve sıkıntılara sebep olmaktadır.
Medeniyetlerin güçlenmesi ve yaygınlaşması teknolojiyle inancın birbiriyle çok
iyi bir şekilde telif edilmesine bağlıdır. Maddî sahadaki gelişmeler gibi
sâdece mânevî sahadaki gelişmeler de kâfi değildir. Aztek medeniyeti,
İspanyolların silâhlarına tahta kılıçla mukâbele etmesi sebebiyle çökmüştür.
Kezâ “hamam medeniyeti” diye de tâbir edilen Roma medeniyetinin yıkılışı da
ahlâksızlığı sebebiyle olmuştur. Müslümanlar, İslâmiyeti götürdükleri yerlere,
İslâmiyetin gereği olan medeniyeti de berâber taşımışlar, insanlarının refah,
huzur içerisinde kardeşçe yaşamasını sağlamışlardır. Bu medeniyetin bir parçası
olan sanat dalında o bölgelere yollar, köprüler, hamamlar, kervansaraylar,
ibadethaneler, çeşmeler, su kanalları yapmışlardır. Türklerin İslâm’ı tanıdıktan
sonra diğer inanan kavimleri de etkileyen ortak sanat haline dönüşmüş güzel
sanatlar alanları da vardır. İslâmiyet, insanın dünya ve âhirette huzur içinde
yaşamasını isterken ondaki güzellik duygularını ve sanat merâkını da ortaya
çıkarır. İslâm sanatları içerisinde mîmârî, edebiyat, minyatür, kitap süsleme,
tezhip, el sanatları, hüsn-i hat, ağaç ve mâden sanatları, çinicilik, kakma,
oyma gibi Türk uygarlığının, İslam medeniyetinin ortak kullanıma sunduğu
alanlar gibi. Türk – İslam uygarlığı ve medeniyeti her gittiği yere mîmârî
eserler yaptırmışlardır. Türkler Semerkant’ta, Buhara da ayrı, Türkistan’da
Hoca Ahmet Yesevi Türbesiyle ayrı, Hindistan-Türk mîmârî sanatlarıyla da Şah
Cihan’ın yaptırdığı Taç Mahal ile ayrı olarak muhteşem eserler bırakmıştır.
İslâm sanatına dair Emevîler ve Abbasiler zamânında bazı örnekler var ise de,
Türklerin yönettiği Fâtimî, Eyyûbî, Memlûk, Selçuklu’dan sonra daha da
gelişerek nihâyet Osmanlı’nın Doğu sanatlarıyla Batı sanatlarını sentez
etmesiyle yüksek ve geniş kubbeli direksiz câmiler, yüksek kemerli köprülerle
zirveye ulaşılmıştır. İstanbul’daki Süleymâniye, Edirne’deki Selimiye câmileri
İslâm mîmârî sanatının bir şâheseridir. İspanya’daki Kurtuba Câmii, işgal
altında bulunan Mescid-i Aksa Câmii, Bugünkü modern mîmârî sanatı, Osmanlı
mîmârî sanatını örnek almıştır. Osmanlı mîmârî sanatına paralel olarak İslâm
dünyasında yetişen âlimler de, birçok ilmin kurulmasına önderlik yapmışlardır.


Modern bilimin
atası kabul edilen Farabi, ‘‘hava ve ses titreşim sistemi’’ni bulmuş, ilk
Birleşmiş Milletler fikrini ortaya atmış ve ilk modern müzik kitabını
yazmıştır. Ayrıca Newton’dan önce yer çekiminden bahseden ilk kişi olup
Dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü savunan da ilk kişidir. Dünyanın
çapını çok az bir yanılma ile hesaplamıştır.. Aristoteles’in sistemli bir
şekilde yazdığı mantığı şerh edip, Arapça’da baştan yazması sebebiyle “ikinci
mantıkçı” manasında Muallim-i Sani adıyla da tanınmaktadır


El-Burini
Ekvatorun uzunluğunu çok az bir yanılma ile hesaplamıştır, Eserleri Avrupa’da
ders kitabı olarak okutulan alimlerdendir.


İbn-i Sina ise,
dünyada ilk mide ameliyatı gerçekleştiren kişidir. Farmakolojinin kurucusu
kabul edilir. “Tıbbın Hükümdarı” olarak anılmıştır. Mikrobu tarif etmiştir


Harezmi, Cebrin
kurucusudur. Astronomi ile uğraşmıştır. Dünyada “0” rakamını kullanan ilk
kişidir. Bağdat’ta kurulan “Beytü’l Hikme”de yöneticilik yapmış


Timur’un torunu
olan Uluğ Bey, hem hem devlet adamı hem de bilim insanıdır. Semerkant’ta kendi
adına rasathane yaptırmıştır. Devrin önemli bilginlerinden Matamatiğin ve
Astronominin babası Ali Kuşçu’nun öğrencisidir Uluğ Bey, , İbn-i Heysem fizik
ve optik kısmının, Harezmî cebirin, Cezeri sibernetiğin temellerini
atmışlardır. , İbn-i Heysem fizik ve optik kısmının, Cezeri sibernetiğin temellerini
atmışlardır.


İmâm-ı Azam Abu
Hanife din-insan ilişkisini, İmam-ı Maturidi İman-insan ilişkisini tanımlarken,
İmâm-ı Muhammed devletler hukûkunun, İbn-i Haldûn târih sosyolojisinin ve yine
yetişen binlerce âlimin yazdığı sayısız kitaplar, asırlarca ilim âlemine ışık
tutmuş medeniyetin yükselmesine yardımcı olmuş hattâ Avrupa bunlara sâhip
çıkmış ve kendi adamlarına mâletmiştir.


Türk İslam
Uygarlığı (medeniyeti) tarihin bir çok zamanın da, diğer uygarlıklardan
(medeniyetlerden) farklı özelliğe sahip olmuştur. Bunun en önemlisi, aynı zaman
diliminde birden çok devlet sahibi olarak aynı medeniyete farklı bakışlarla,
farklı altlık oluşturma imkanı bulmasıdır. Türk Uygarlığının Müslüman diğer
milletlerden bir başka farkı da dinin bize emrettiği şeyleri anlamak için neden
niçin sorularını sormasıdır.


Sözcük anlamıyla
uygarlık (medeniyet), “bir ulusun, bir toplumun düşün ve sanat yaşamıyla
eriştiği düzey, maddi ve manevi varlıkların tümü.” olarak ifade edilebilir
demek mümkün sanırım. Bilindiği gibi uygarlık anlamında Batı Avrupa dillerinde
kullanılan sözcük civilisatıon, Türk dünyasında uygarlık, Doğu İslam dünyasında
ise medeniyettir. Yunan Mitolojisinde Prometheus, tanrılara karşı bir silah
olarak kullansınlar diye ateşi insanlara armağan etmişti. İnsanlar da bu
tanrısal gücü, Prometheus’un öcünü almada, yani insanı köle durumuna düşüren
bağlardan kurtarmada, aklın ışığıyla doğayı yenmede, yeniyi, sonsuz yeniyi
aramada kullandılar, kullanıyorlar da. Bu bağlamda, her yaratıcı insan bir ateş
yakıcıdır. Konfüçyüs, İsa, Solon, Hz. Muhammed, Copernicus, Newton, Gandi,
Darwin, Einstein, Freud, Marx gibi insanların söyleyecek sözü verilecek mesajı
vardır. Ancak bu mesajların kimi tanrısaldır, kimisi ise dünyalı olmasına
karşın tanrısal güçler giydirilmiş niteliktedir.


Böyle
tanımlamamızın sebebi, insanlık için her mesaj bir başlangıç niteliğindedir.
Mesajdan önce ve sonraki zaman diye tanımlarız. Ancak gidişatı değiştiren
yaratıcı atılımlar da, yeni başlangıçlar da bu mesajlardan sonra ortaya çıkar.
İsa Platondan, Rönesans düşünürleri ise Eski Yunan’dan, Roma’dan ve
İslamiyet’ten, onların düşünce ve davranışlarını etkileyecek mesajlar
almışlardır.


Atın
evcilleştirilerek, insan taşımacılığında kullanılması ile birlikte, iletişim
hızlanmıştır. Daha önce bir ömür boyu haberdar olmadan veya içinde bulunduğumuz
uygarlık onu keşfetmeden, bizim kullanımımıza veya bilgimize sunmadan ölüp
gidiyorduk. Yani atın kullanımından 5G teknolojisi ile zaman ve mekan
kavramında değişim geçiren insanlık, bu gün ve yarını aydınlatacak yeni bir
ışık oluşturmuştur. İnsanlık sınırlar ötesinde, zaman ve mekan kavramını dünya
ölçeğine taşımış, iletişim platformunda kalmaya dayalı olar beslenip gelişmiş
ve gelişmektedir.


Bu günkü verilere
dayalı olarak, dünyada yaşananları; millet merkezli sermaye merkezli, sınıf
merkezli olarak okuyabiliriz. Ama giden nice uygarlıklar, dinler bu okumaya
örnek gösterilebilir. Yalnız her uygarlık kendini inşa ederken, bilinen
doğruların yanlış olduğunu delilerle göstererek, yeni doğrular ve bunlara
dayalı kavramsal yüklemeler yapar. Yani geçmişte ve bugün var olan uygarlık ve
medeniyet için ufukta yeni bir bakış varsa bu durum bir taraftan eski düzen
için tehdit anlamı taşır, bir taraftan da bu durum insanlığın yeni gelişmelere
yelken açacağının göstergesidir.


Böyle durumlar,
insanların tehdit, haz kavramlarını, eğitim ve yaşama dair yeni öğrenme
süreçlerini de getirir. Öğretilen yeni mutluluk yollarıyla birlikte, dünyamız
birbirine sadece içgüdüleriyle, biyolojik özellikleriyle bağlanan, güdük bir
insan soyundan bahsedebiliriz. Bu durum dünyanın gereksiz kalabalığıyla
birlikte dünya için anlamsız bir yük olurdu.


Uygarlık ve
medeniyet denilince, barbarlık karşıtı olan anlamıyla, bu daire de yer alan
insanlardan oluşan, insanlığın var olan bilgileri ile gelişme yolunda hayli
ilerlemiş, ideal ölçülere hayli yaklaşmış bir topluluk şeklinde anlaşılmalıdır.
Uygarlıkların ve medeniyetlerin farklılığını, “bir toplumu başka toplumlardan
ayıran, onun özgün yanını ortaya koyan yaşam biçimleri, kullandıkları alet ve
teknolojileri, çalışma biçim ve yöntemleri, inançları, düşünsel ve sanatsal
faaliyetleri, siyasal ve sosyal örgütlenme biçimleri ortaya koyar.” Belki de
günümüz de buna da şöyle bir sınıflandırma eklemek gerekiyor; “insanları
öldürmek için mermi mi yoksa sinyal veya ışın mı kullanılıyor?”


Bir başka
anlamıyla ise uygarlık ve medeniyet; antropolojik olarak ele alındığında, “Bir
toplumun ya da toplumların birikimi ve kültürü” olarak ifade edilebilir.
Buradan da görüleceği üzere; yaşamı, adeta hiçbir unsurunu dışarıda
bırakmamacasına tamamen örten bir kavram, insanlığın varoluş ve yaşam biçimi
diye adlandırılabilir.


Her toplum kendi
doğal uygarlığını yaşadığına göre; uygarlıkları birbirleri ile mukayese etmek
ve hangisinin daha üstün olduğuna karar vermek, gökyüzüne bakıp bu gece çok
güzel demeye benzer. Bana güzel gelen gökyüzü bir bakası için kötü olabilir.
Yani böyle bir karşılaştırma bu kadar anlamsızdır. Türk–İslam uygarlık ve
medeniyet anlayışı başka bazı uygarlıklarda olduğu gibi, bir toplumun kendi
mayasını, benlik ve kimliğini kaybetmeden, diğer ulusların da mayalarını
öğrenmek, anlamak ve kullanmayı reddetmez. Bizim dışımızdan gelenlere kim
olduğuna bakılmaksızın içimize kabul edilerek ihtiyacı sorulur. Önce talep
karşılanır, daha sonra kim olduğu, kimlerden olduğu, inancı, mesleği sorulur.
Bu bizi ve bize benzeyenleri zenginleştirmiştir. Yani farklı olanı yaşamına bir
tehdit olarak görme anlayışından daha çok kendisi için bir zenginlik olarak
görme anlayışına sahip bir medeniyetiz. O nedenle bizim uygarlık ve medeniyet
coğrafyamızda, hiçbir kavim hiçbir inanç asimilasyona ve bir yok edilişe tabi
tutulmamıştır. Böyle yapanlar bizim uygarlığımıza, medeniyet havzamıza dahil
değildir.


Dünyada tek
başına yaşanmaz. Diğer toplumlarla alış-veriş yapmak zorundayız. Bu alış-veriş,
yalnız ticari ve sınai alanda da kalamaz. Toplumlar dünyada bağımsız
yaşayabilmek için, ticaret yarışına olduğu kadar, uygarlık ve medeniyet
yarışına da katılmak zorundadırlar. Dünya topluluğu içinde, bir toplumun
mayasını kaybetmeden ve özerk olarak yaşayabilmesi, diğer toplumların
“maya”larını öğrenmeyi ve bilmeyi gerektirir. Öte yandan, “İnsan Hakları”
evrensel olmakla birlikte yereldir. Ortaya çıkan uygarlık ve medeniyet, bir
milletin veya inancın eseri olduğu kadar, dünya toplumlarının genel anlamda
uygarlığın ve medeniyetin yani büyük bütünün parçasıdır


Uygarlık ve
medeniyet kavramına: “Değişik insan toplumlarının uzun süre içinde edindikleri
evrensel bilgilerin, düzenli yoldan ilerletilmesi, inceltilmesi ve
paylaşılmasıdır.” denilebilir. İnsan beyni, gövdenin adaleleri gibi olup,
belirli bir eğitimden geçmez ise, gelişemez. Japon örneği, benliğini
kaybetmeden bir toplumun çağdaş uygarlığa yalnız ayak uydurması değil, önderlerinden
biri olabilmesinin de mümkün olduğunu ortaya koyar. İngilizler, çiçek
hastalığına karşı aşıyı Türkistan coğrafyasında hayvanlarda yaşadığı
tecrübelerle insana taşımış, biz Türk’lerden 18’nci Yüzyılda öğrenerek
geliştirmiş ve bütün dünya uygarlığının malı haline getirmişlerdir. Bunun gibi,
domates, hindi patates, mısır gibi yiyecek maddeleri (ve tütün), Kuzey Amerika
kıtasından 1491 yılı sonrası bütün dünyaya yayılmıştır. Diğer toplumların
mayalarını öğrenmek yolu ile bir toplum uluslararası ortamda sağlıklı yaşama ve
yücelme yarışına katılabilir. ABD toplumu, yoğurt mayasını ve yoğurdu
günümüzden ortalama yirmi yıl önce (ticari tanıtma yolu ile) öğrenip, severek
gündelik gıda maddeleri arasına katmıştır. Bu yoldan da ABD toplumu sağlıklı ve
besleyici bir yiyecek maddesine kavuşmuştur. Ancak, bu durum, ABD toplumunu
Türk’e çevirmemiştir. Japonya, elektronik bilimini ikinci dünya savaşı sonrası
Batı Avrupa ve ABD’den öğrenerek, bu sanayi dalında dünya önderi olmuştur. Ama,
kendi mayasını, benliğini kaybetmemiş, dünya uygarlığına adım uydurmakla, Japon
toplumu Amerikalı ya da Avrupalı olmamıştır. Japon kalarak uygarlık ve
medeniyet yarışında ben de varım diyebilmiştir.


Uygarlığı veya
Medeniyet İnşasını gerçekleştiren nelerdir?


Yazımın başında
belirttiğim gibi her insan topluluğu da uygarlığa, medeniyet oluşumuna yol
açmaz. Bir topluluğun uygarlık aşamasına vardığını söyleyebilmek için, kendinde
bazı koşul ve nitelikleri toplamış olması gerekir. Nedir o koşullar ve
nitelikler?


Modern zamanlarda
yapılan tanımlamalarda, bir topluluğun uygarlık ve medeniyet başlangıcı
yapabilmesi için devlet için gerekli olan kurumları oluşturması ve işlevsel
hale getirmesi gerekir. Bunun için belli bir iktisadi yapının biçimlendirdiği
bir değerler sistemine, ihtiyaç vardır. Bu uygarlığa, kendine özgü bir nitelik
kazandıran karakter de olmalıdır. İktisadi yapı, insanların “doğa” ile
mücadelesini ve o mücadelenin ortaya çıkardığı ilişkileri de içine alır. İşte
insanların üretim faaliyetlerinde kullandıkları maddesel araçlar ve teknik, bu
üretim faaliyetinin doğurduğu ilişkiler, giderek bütün bunları kapsayan ”üretim
biçimi”, uygarlıkların tanımında önemli rol oynamakta ve giderek uygarlıkların
“temel yapısını” oluşturmaktadır.


Ne var ki, bir
uygarlığı ve medeniyeti oluşturan yalnızca iktisadi yapı olmayıp, aynı zamanda
temel yapının üzerine kurulan, bir yerde onun biçimlendirdiği, onu yansıtan bir
“değerler sistemine” ihtiyaç vardır. Bu sistemde, siyasal ve hukuksal kurumlar,
din, ahlak, felsefe, edebiyat, sanat, özetle bir “kültür” temelli bütün öğeler
vardır.Bunun yanı sıra din, tek başına bir uygarlık yaratamaz ama uygarlıklarda
önemli rollerden birini oynadığı da yok sayılamayacak bir gerçektir. Fransız
tarihçisi Fustel de Coulanges antik toplumu din ile açıklamaya kalkmıştır. “İsrail’in
eski tarihi, kutsal bir tarihtir” derken, dinin o uygarlıkta gerçekten oynadığı
büyük rolü belirtmek istemiştir aslında. Modern çağda, Batı’da, ağırlığı
gitgide artan bir “laikleşme” olayı o uygarlığın niteliklerinden biri
olagelmiştir. Ama her şeye karşın, bugün bile, örneğin İtalya’da Katolikliğin,
İngiltere’de ve ABD.’ de ise Protestanlığın etkisi dikkate alınmadan, o
toplumların bazı olayları izah edilemez.


Müslümanlığın
yaygın olduğu ülkelerde, o milletlerin oluşturduğu uygarlıklar ve medeniyetler,
İslamiyetin izini taşımıyor mu? Bugün biz İslam’a inandığımız günden itibaren
kendi medeniyetimize ‘‘Türk İslam Uygarlığı-Medeniyeti’’ diyoruz.


Uygarlığı ve
medeniyeti oluşturan diğer önemli etmen de, düşünce, sanat ve yaşam
faaliyetleridir. Bu düşünce, sanat ve yaşam faaliyetlerinin biçimi ve içeriği,
uygarlıkları bir birinden ayırmada çok kez en başta gelen ölçülerden biri
olmaktadır.


Uygarlıkların
etkileşimi ve değişimi


Uygarlık
(medeniyet), evrensel kültürün temel kaynağı olup, insanlığın çağdaş ölçüsünü
temsil eder. Bunu oluşturan medeniyetlere bakan etnik guruplar, erişmeleri
gereken hedefi belirler. Ortaya çıkan Türk İslam Uygarlığı (medeniyeti), bütün
yüksek uygarlıklar (medeniyet) da oldu gibi homojen (türdeş) değildir. Bir
uygarlık, (medeniyet) başka uygarlık (medeniyet) ya da
uygarlıklarla(medeniyetlerle) mutlaka ilişki içindedir. Böyle bir ilişki doğar
doğmaz da, o uygarlık (medeniyet) etkileşmeye ve değişmeye başlar. İnsanlık
tarihi, uygarlıklar (medeniyetler) arasındaki bu etkileşimin ve değişimin
tarihidir bir yerde.

İlk Çağda Asurlular, Babil uygarlığının(medeniyetinin) üzerine inşa oldular.
Roma uygarlığı (medeniyeti) da aslında Yunan uygarlığının altlığı ile ortaya
çıktı. Savaşlarda karşı karşıya gelen sadece ordular değildir. Aynı zaman da
uygarlıkların(medeniyetlerin) karşılaşmasına şahit oluruz. Örneğin Haçlı
seferlerinde de karşılaşan yalnızca ordular mıdır? Tabi ki değil. Aynı zamanda
iki ayrı uygarlığın, (medeniyetin) Türk İslam İslam Uygarlığı ile Batı
Hristiyan Uygarlığının (medeniyetinin) karşılaşmasıdır. Bu temas sadece şiddet,
kan, gözyaşı ve ölüm içermez. Aynı zamanda farklı iki gurubun, savaş alet ve
edevatlarından kıyafetlere, varıncaya kadar bir çok alanda birbirleri ile
etkileşim içine girdikleri sonraki zamanlarda, gözlemlenebilir bir gerçek
olarak ortadadır. Bu karşılaşmanın Batı Uygarlığının doğuşundaki payını kim
yadsıyabilir ki?


Uygarlıklar
(medeniyetler) yaşadıkları süreç içinde etkiler veya etkilenir. Ancak hemen
belirmeliyiz ki canlı bir organizmaya benzeyen bu yapılar, bu süreçlerden
koptuğu anda bölünür ve ölürler. İbni Haldun ve Vico Spengler, kültürlerin
organizmalar gibi doğup, büyüyüp geliştiklerini ve sonunda öldüklerini
belirtirler. Doğma, büyüme, gelişme ve ölüm, tüm kültürlerin zorunlu aşamaları
gibi ve kaderleri gibidir. Bu döngüyü kırabilen, sürekli etkileşen ve değişen
Uygarlıklar (medeniyetler) vardır. Tamamen iç döngüsüyle yaşamayı tercih
edenler Uygarlıklar (medeniyetler) yok olmaktan kurtulamaz. Kültürler farklı
olabilirler; hattâ onları belli tipler altında gruplandırmak da olanaklıdır
(Spengler’de 8, Toynbee’de 24 kültür tipi sıralanır); ama her biri kendi
içlerinde yukarıdaki aşamaları yaşarlar ve son aşama olarak ölürler. Tarihin
karanlık sayfalarında böyle göçüp gitmiş nice uygarlıkları hatırlayalım. Büyük
Fransız şairi ve yazarı Paul Valery, uygarlıkların ölümlü olduğu gerçeğini
1.Dünya Savaşı’nın sonunda söylediği şu özlü sözlerle bir kez daha dile
getirir: “Biz uygarlıklar, artık ölümlü olduğumuzu biliyoruz.” Ama nasıl bir
ölümdür bu? Yüzyıllar ve binyıllar süresince, çeşitli uygarlıkların, kireçli
topraklardaki kaynaklar gibi uzun süre kaybolduktan sonra–bir ölçüde- yeniden
ortaya çıktığını görüyoruz. Örneğin tarihçiler, “Kelt uygarlığı”nın hâlâ
yaşayan kalıntılarına rastlıyorlar. (Keltler aynı zaman da bu günkü yaşadığımız
topraklara, kendi başkentlerinin adı olan “Türkiye” adını veren bir millettir.)


Siyasal kopuşlar,
büyük felaketler ve teknoloji değişimler, bilinenin ötesinde, uygarlıklar için
zamandan ve mekândan farklı değişimlere neden olur. Örneğin Batı Avrupa’da,
Rönesans adı verilen “uyanış”, uzun süre ölmüş bilinen bir uygarlığın, Yunan ve
Roma uygarlıklarının tekrar ortaya çıkışını, teknolojideki değişim
tetiklemiştir. 15.ve 16.yüzyıllarda bir Yunan ve Roma uygarlığından söz edilemez:
O yüzyıllarda Avrupa’daki uygarlık bir İtalyan uygarlığıdır, bir Fransız, bir
İngiliz, bir İspanyol … uygarlığıdır. Ama bir Avrupa ve Hıristiyan inancından
daha çok milletleşme referanslıdır. Daha çok antik kaynaklardan beslenmektedir.
Hristiyanlığın, 18.yüzyıl Hıristiyanlığıyla, ya da bu günkü Hıristiyanlıkla
benzeşmediğini de söylemeliyiz.


Çağdaş İngiliz
tarihçisi ve kültüroloğu Arnold Toynbee (1889-1975), “Uygarlıktan ne
anlıyoruz?” sorusunu; “Uygarlıktan insan toplumlarının, Batı, İslam, Uzakdoğu
ve Hint Uygarlığı diye sınıflandırılmasını anlıyoruz. Bu isimler aklımıza din,
mimari, üslup ve gelenek açısından farklı şeyler çağrıştırmaktadır” diyerek
cevaplamaktadır. Toynbee, tarihte devletlerden çok, uygarlığı esas almıştır.
İnsanlık tarihindeki ilk uygarlık olan Sümerler’den bu yana yeryüzünde yirmi
bir uygarlık ortaya çıkmıştır. Bunlardan sadece beşi günümüzde varlıklarını
sürdürmektedir. Toynbee, “Tarihin İrdelenmesi” adlı başyapıtında, uygarlıkların
gelişme ve başarısında, ırk ya da coğrafi koşulların rol oynamadığı görüşünü
savunur. Uygarlığı yaratan büyük ırklar değildir, insanları yaratan büyük
uygarlıklardır. Toynbee; “uygarlıkların gelişmesinde rol oynayan temel etmenin,
bir toplumun karşılaştığı sorunlara verdiği cevap, daha doğrusu, ortaya çıkan
sorunla ona verilen karşılık arasındaki diyalektik ilişki olduğunu” ileri
sürer. Bu süreç içinde çevre koşulları zorlaştıkça, toplumun önüne çıkan
sorunlar büyüyüp, onları alt etmek için verilen mücadele yoğunlaştıkça, toplum
daha başarılı ve sağlıklı bir uygarlık kurar. Bunun en iyi örneği Afrika’ da
görülür. Uygarlığın, doğanın zengin ve yaşamın kolay olduğu tropikal bölgelerde
değil de Nil deltasındaki bataklık ve ormanlık bölgelere yerleşip, ormanları
temizleyip, bataklıkları kurutarak, sulama kanalları açan eski Mısırlılar
tarafından kurulmuş olması çarpıcıdır. Bunun gibi, Çin’de de ilk uygarlık
verimli topraklarda değil, Sarı Irmak’ın bataklık bölgelerinde ortaya
çıkmıştır. Avrupa’da kuzeye doğru iklim koşulları sertleştikçe kurulan
uygarlıklar daha sağlıklı olmuştur. Toynbee gözlemlerinde; Anadolu Selçuklu
Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan bir dizi beylik arasında, sadece
Osmanlılar’ın güçlü bir devlet kurabilmelerini, bu beyliğin Bizans sınırında
olmasına ve sürekli mücadele etmek zorunda olmalarına bağlar.


Dış tehlikenin
büyüklüğü, iç dinamizmini zamanın koşullarına göre yaratıcı biçimde kanalize
etmeyi başaran toplumları sarsmaz, aksine onların güçlenmesine yol açar.


Dış tehlike,
hatta askeri yenilgiler bile, devletleri yıkamadığına göre, uygarlıkların yok
olmasının temel nedeni içeriden kaynaklanır. İç çelişkilerini çözemeyen,
kendilerini yenilemeyen, dinamizmlerini yaratıcı yollara kanalize edemeyen,
maddi üretimin temelini oluşturan fikirsel üretim gerçekleşmeyen toplumlar
çözülüp, dağılmaktan kurtulamazlar. Örneğin; Bizans’ı Osmanlılar, Osmanlıları
da Avrupa yıkmamıştır. Kendi iç çelişkilerini çözemeyen bu toplumlar, zaten can
çekişme sürecine girmişlerdi. Aynı biçimde Sovyetler Birliği’nin dağılmasının
temel nedeni, batı emperyalizmi ya da ABD ile silahlanma yarışı değil, bu
ülkenin çelişkilerini çözememiş olmasıdır.


Çağımızın büyük
düşünürlerinden biri olan Levi-Strauss, “ilkel” toplum ile “uygar” toplum
arasında bir ilerilik ya da gerilik ayrımından söz edilemeyeceğini ortaya
koymuştur. Ona göre, “ilkel insanlar, en az bizim kadar uygardırlar;
değişiklik, her iki uygarlıktaki düşüncenin birbirinden farklı semboller
sistemiyle dile getirilmesinedir.” Montaigne’nin dediği gibi “Aklın kurallarına
uyarak barbar diyebiliriz yamyamlara ama bize benzemiyorlar diye barbar
diyemeyiz.”


Etnik Kimlik ve
Uygarlık (Medeniyet)

Bir kültür, kendi doğal gelişimi ve oluşmuş iç dinamikleri ile baskın
kültürlerle veya komşu kültürlerle iletişim içindedir. Bu durum bir yandan
kültürel değişime sebep olurken, öte yandan etnik kimliğin değişimini de ortaya
çıkarır.

Burada hemen anlatmamız gereken, Etnik kimlikleşme kişisel veya grup kimliği
biçiminde ortaya çıkar. 1. Kişinin veya Etnik gurubun kendini tanımladığı
kimliği 2.Başkalarının o kişi veya Etnik gurubu tanımladığı şeklin de ayırt
etmek gerekir.

Türkiye ye 19 – 20. Y.Y. da gelmiş olan Kafkasya da yaşayan Kıpçak grubuna
dahil olan insanlarımızın Çerkez kardeşlerimizin kimliği ile toplum tarafından
kimliklenmesi, Karadeniz bölgesinde yaşayan, ağırlıklı olarak Kıpçak, Çepni
gurubuna dahil olan bütün insanımızın, 40 ila 50 bin kişi oldukları söylenen
Laz kardeşlerimizin kimliği ile toplum tarafından kimliklenmesi; Türkmen,
Terekeme, Arap, Yezidi, Zaza gibi değişik guruptan insanımızın yaşadığı Güney
Doğu insanımıza toptancı bir bakışla Kürt denmesi gibi.

Yüzyıllardır aynı bölgede yaşayan, aynı medeniyeti birlikte inşa ettiğimiz
insanlar, asılları, medeniyetleri yok sayılarak, uzun süre birlikte yaşadıkları
coğrafya, demografik etkileşim, mensup olduğu medeniyet kimliğimizden izole
olması farklı tanımlamaları ortaya çıkarıyor.

Küçük bir halk olsa bile temas halindeki diğer guruplarla yoğun bir kültürel
etkileşim içine girebilir. Bir süre sonra küçük bir etnik kimlik, büyük grubu
da kimlikleyebilir. İlerleyen zamanda aynı bölgede yaşayanlar kimlikleri
konusunda problem yaşar.

Türkiye’de milletini oluşturan medeniyet kimliği Türklüğü alt kültür gurubu
içinde sayarak alt kültürlerde tanımlanmaktadır. Kimliğin oluşumu ve değişimi
ile kültürel değerler arasındaki ilişkiye, kültürlerarası iletişim sürecine de
dikkate almayarak, tanımlamaya çalışmaktadır.

Kültürler arası iletişim süreci içinde, yeniden kültürleşme yaşayarak diğer
kültürlerinki ile ortak karakteristikler kazanmış bir Medeniyet kimliği olarak
Türklük kendine özgün niteliklerini bugüne kadar getirmiştir.

Kültürel ortam, sosyal, kurumsal yapılar üzerinden sürekli bir etkileşim
içindedir. Bunun farklı düzeylerde olduğu; dilde, geleneklerde, aile yapısında,
evlilik, kutsallık anlayışında, toplumsal rollerde, ekonomik üretimde,
müziklerde, seramonilerde, dil ve inanç yapılarında gözlemlenebilir.


Etnik kimliğe
sahip kültürün kimlik olgusunu, izole bir kavram olarak, birlikte yaşadığı
kültürlerden ayrılıp incelenmesi mümkün değildir. Birlikte yaşayan kimliklerin,
birlikte yaşayan her etnik kimliğin diğeri üzerin de izlerinin olduğu kabul
edilir. Etraflı bir kültür analizi yapılması halin de medeniyet kimliği ile
etnik kimliği sağlıklı olarak ayırmak gerekir. Bu bağlamda, etnik kültürün
orijinal yapısının tanımlanması ve esaslarının açıklığa kavuşturularak, kimlik
kavramının etnik kültüründeki karşılığının ortaya konulması sağlıklı olur.

Ülke içinde seyahatin artması sayesinde homojen ve nüfus yoğunluğunun yüksek
olduğu bölgeler de kültürel öğelerin korunduğu süreç sona ermiştir. Ortak
medeniyetimizi oluşturan etnik gurupların, ülke dışında ki akrabaları ile ortak
medeniyet çatısı içinde yaşayan insanların ortak noktaları incelendiğinde,
içinde yaşadığı Milletin kodları ile daha fazla ortaklığı ortaya çıkmaktadır.

Bunu Rus hâkimiyeti altına giren Kafkas halkları ile yıllar önce çeşitli
nedenlerle Türk topraklarına gelmiş olan aynı gurupların, yüz yıl sonra aynı
etnik gurubun toplumsal analizleri yapıldığında toplumsal yaşam ve
kültürlerinde önemli değişimlerin oluştuğu beklenir. Türkiye’de yaşanan
değişimin, Kafkasya’da kendi isimlerini taşıyan bir cumhuriyette yaşayan
guruplara kıyasla daha büyük ölçülerde yaşadıkları ana guruplarla daha fazla
etkileşim için de oldukları görünüyor.

Doğru ve eksiksiz bir fotoğrafını çekmek için, sosyo-kültürel durumunu tam
olarak etnik ve medeniyet kimliğini göz ardı etmeden analiz etmek gerekir.


Dr. Abdullah Buksur

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış