Alev KILIÇ : ERMENİSTAN TÜRKİYE İLE UZLAŞMAK
İSTEMEKTE MİDİR ? – DİPLOMATİK GÖZLEM – NİSAN 2019


Nisan ayları Ermenistan’ın Türkiye ile uzlaşmaya hazır
olup olmadığının turnusol testini oluşturmaktadır.


Neden Nisan ayı ve ne demek istiyoruz? Ermeni
propaganda söyleminin yerleştirmeye çalıştığı “soykırım” olgusunun başlangıç
noktası olarak verilen bir tarih bulunmaktadır: 24 Nisan. Bir yalanı yılmadan,
sıkılmadan ne kadar sık ve pervasızca tekrar edersen, beyin yıkama süreci o
kadar etkili olur anlayışını uygulayan bu söyleme göre, 24 Nisan 1915 tarihinde
İstanbul’da yüzlerce Osmanlı Ermeni aydını tutuklanmış, sürgüne gönderilmiş ve
öldürülmüştür.


Daha sonra yalan olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak
şekilde irdeleyeceğimiz bu iddiaya geçmeden önce, Birinci Dünya Savaşının ilk
yıllarında Osmanlı imparatorluğunun içinde bulunduğu yaşamsal güçlükleri gözden
geçirmekle başlamak yerinde olacaktır. Osmanlı devleti, müttefiki olduğu
Almanya’nın iki zırhlısının Karadeniz’e Osmanlı bayrağı altında açılıp Rus
limanlarını top ateşine tutması ile, Ekim 1914’te, bütünüyle hazırlıksız
olarak, kendisini savaş içinde bulmuştur. Böyle bir gelişme için adeta gün
sayan Çarlık Rusya’sı, 1877-78 savaşı (93 harbi) ile işgal ettiği ve bir
sonraki savaş için ileri karakol olarak imar ve tahkim ettiği Kars’tan, vakit
kaybetmeden ileri harekata başlamış, Erzurum sınırlarına ulaşmıştır.


Rus ilerleyişini durdurmak, hatta püskürtmek öncelik
kazanmış, bizzat başkomutan vekili ve genel kurmay başkanının komutasında
Aralık 1914 sonlarında askeri bir harekata girişilmiştir. Dondurucu iklim
koşullarında, hazırlıksız ve ikmalsiz yürütülen Sarıkamış harekâtı sonucu Doğu
Anadolu’daki esas askeri varlığımız 3. Ordu tamamen telef olmuş, Rus ordusunun
ilerlemesinin önünde yegâne engel olarak tabiat ve iklim şartları kalmıştır.


Yapılan durum değerlendirmesi, Rus ordusunun
başarısında göz ardı edilemeyecek bir gerçeğin yöredeki Ermeni milislerin
katkısı olduğunu, Üniformalı Ermeni asıllı Rus askerlerin yanı sıra, Osmanlı
Ermeni gönüllülerin ve başı bozuk çetelerin kritik yardım ve destekte
bulunduklarını, daha da vahimi, Rus ilerleme güzergahında bu desteğin devam
potansiyelini ortaya koymuştur.


Daha savaşın başında yaşanan bu felaket, 1915 yılı
başından itibaren tüm doğu Anadolu’da meydana gelen ayaklanmalar, isyanlar,
Müslüman nüfusa karşı girişilen vahşet ve kıyım ile devam etmiş, Mayıs 1915’te
Van ayaklanması, kentin Ermeni çeteler tarafından, Müslüman çoğunluk
katledilmek suretiyle ele geçirilmesi, anahtarlarının Rus kuvvetlerine verilmesi,
Rusya’nın bu şekilde kolaylıkla Van’a yerleşmesi ile telafisi mümkün olmayan
bir noktaya ulaşmıştır.


Doğu Anadolu’daki ayaklanmaların siyasi ayağını 1887
yılında kurulan Hınçak, 1890 yılında kurulan Taşnak partileri oluşturmuştur.
Siyasi faaliyetin talimatlarını aldığı, dış destek eşgüdümünün sağlandığı
merkez ise, kaçınılmaz nedenlerle, İstanbul ve İstanbul’da yaşayan fikir
önderleri olmuştur.


Osmanlı yönetiminin bu gelişme karşısında ciddi bir
ikilemle karşı karşıya kaldığı açıktır. Bir yanda, yüzyıllardır birlikte, bir
arada, uyum içinde yaşayan sadık bir millet, ki tarih boyunca Türklerle hiçbir
şekilde savaşta karşı karşıya gelmemiş, Selçuklu döneminde Bizans’a karşı
Selçuklunun yanında yer almış, Osmanlı’nın ilk başkenti Bursa’da Ermeni başpiskoposu
dostane ilişkiler geliştirmiş, İstanbul’un fethinden sonra 1461 yılında bu
ilişki İstanbul’da bir Ermeni Patrikhanesi kurulması ve bu patrikhanenin uzun
süre eşitler arasında (Eçmiadzin, Sis, Kudüs)birinci olması ile en üst noktaya
ulaşmıştır, diğer yanda bu milletin yoldan çıkartılarak devletin varlığına
kasteden düşmanla işbirliği karşısında ne yapılması gerektiğidir.


Osmanlı yönetimi öncelikle ayaklanmaların siyasi
ayağının önderleri olarak değerlendirdiği, İstanbul’da yaşayan ve Ermeni
Komitelerine mensup yaklaşık 235 kişiyi sorgulanmak üzere tutuklamıştır.
Tutuklananlardan 155 kişi Çankırı’ya, yaklaşık 70 kişi de Ayaş’a yollanmıştır.
Yabancı ülke vatandaşı olan 7 kişi de sınır dışı edilmiştir. Ayaş’a
gönderilenlerin tamamını Taşnak ve Hınçak komitecileri teşkil etmekteydi.
Çankırı’ya yollanan gruptaki komite mensupları şehirde serbestçe dolaşmakta ve
üçlü veya beşli gruplar halinde aynı evlerde birlikte ikamet etmekte idiler.
Günde bir kez karakola gidip imza vermek dışında herhangi bir yükümlülük altında
da değillerdi. Dahası bunlar arasında maddi durumları elverişsiz olanlara
devlet tarafından yevmiye ödenmiş ve ihtiyaçlarını karşılama konusunda yardımcı
olunmuştur. Tutuklamalardan sadece iki hafta sonra 8 Mayıs’ta aralarında ünlü
Ermeni müzisyeni Vartapet Komitas’ın da bulunduğu sekiz kişilik bir grup
affedilerek İstanbul’a dönmelerine müsaade edilmiştir. Daha sonraları ise bu
gruptan 35 kişi daha affedilerek İstanbul’a dönmelerine izin verilmiştir.
Yaklaşık 57 kişi ise imparatorluğun farklı bölgelerine sevk edilerek İstanbul
dışındaki yerlerde zorunlu ikamete tabi tutulmuştur. Çankırı’da bulunanlardan
25 kişi ise suçlu bulunarak Ayaş’a yollanarak hapis cezasına çarptırılmıştır.**
(Mondros mütarekesi hükümleri uyarınca bütün Ermeni siyasi tutuklular serbest
bırakılmıştır)


Rus ordusunun ilerlemesinin ve buna paralel isyanların
ve çetelerin mezalim ve kıyımının önlenememesi üzerine, Osmanlı yönetimi cephe
ve cephe gerisi ikmal hatlarındaki Ermeni yerleşim birimlerinin boşaltılması
dışında bir seçenek bulamamış, bu amaçla 27 Mayıs 1915 tarihinde yayınlanan
“Sevk ve İskân” kanunu ile bu kapsamdaki Ermeni nüfusu savaş harekât sahası
dışında, Şam vilayeti sınırları içinde yerleştirmeye karar vermiştir. Bu
önlemin neden askeri bir zorunluk olduğunu yıllar sonra bir Amerikalı askeri
tarihçi de ayrıntılı biçimde incelemiştir.*** Osmanlı devleti sınırları içinde
yaşayan Ermenilerin büyük bir bölümü ise bu kanundan ve önlemden
etkilenmemiştir.


İnsani bir trajedi olduğundan kuşku duyulmayan ve
içtenlikle keşke bu önlemlere başvurulma gerekçesi yaratılmasaydı dedirten 1915
sevk ve iskanının bir soykırım olmadığı, hatta katliam olarak dahi
tanımlanamayacağı açıktır. Nitekim Ermeni propagandistler dahi, iddialarına ve
sayılarına zemin bulabilmek için, bu süreci 1923 yılına kadar uzatmak
ihtiyacını duymuştur ve duymaktadır. Zira bu dönemde, tarihin garip bir cilvesi
sonucu, çeşitli gel-gitler yaşanmış, mazlum-mağdur kimliği çok değişik
görüntüler vermiştir.


1917 sonlarına kadar, Rus ordusunun desteğine sahip
Ermeni milisleri, doğu Anadolu’da kurulmasını garanti gördükleri bağımsız
Ermenistan devletini olanaklı kılabilmek üzere, hayal ettikleri sınırlar içinde
mutlak bir kıyıma girişmiş, hiçbir yerde nüfus çoğunluğuna sahip olmadıkları
gerçeğini etnik temizlik yoluyla lehlerine çevirmeye yönelmiştir.


Bolşevik rejiminin savaştan çekilmesi, mağlup
sayılması, Aralık 1917 Brest-Litovsk anlaşması ile Rusya’nın 93 harbi
kazançları Kars ve Ardahan’dan dahi çekilmesi, Kazım Karabekir komutasındaki
Türk ordusunun bölgede başarılı askerî harekâtı, karşı koyan Ermeni güçlerden
temizlenmesi, Ermeni kayıplar ve sayılar bakımından yeni bir evre olmuştur.


Ancak bu dönem de çok kısa süreli olmuş, Birinci Dünya
Savaşının mağlupları arasında yer alan Osmanlı devleti 30 Ekim 1918 tarihinde
imzaladığı Mondros mütarekesi ile fiilen işgal altında kalmıştır. Bu dönemde
Ermeni hayalleri ve ihtirasları yeniden canlanmıştır. Sevk ve iskân sonucu
bugünkü Suriye sınırları içinde yerleştirilen Ermeniler, burayı Fransa işgal
edince, Fransız ordusunun da teşvikiyle, bu kez güneydoğu Anadolu Fransız işgal
bölgesine geri dönmüş, intikam almaya yönelmiş ve Antep’e Gazi, Maraş’a Kahraman
sıfatlarının verilmesine gerekçe olan direniş hareketine neden olmuştur.


Mayıs 1919 Yunanistan’ın İzmir’e çıkması ve Ege
bölgesini işgali, Sevk ve İskandan etkilenmeyen ve savaş boyunca hiçbir
olumsuzluğa maruz kalmayan bu bölge Ermenilerini de Yunan güçleri ile iş
birliğine yöneltmiş ve Türk nüfusa karşı acımasız ve vahşi girişimlere ortak
yapmıştır.


İngiliz ve Fransız işgaline uğrayan İstanbul’u da
Ermeni nüfus savaş sonrası paylaşım hesaplarının yapıldığı merkez haline
getirmiş, galibin mağluba zulmünü İstanbul halkına yakından hissettirmiştir.


Ermenilerin Osmanlıya galip durumdaki böyle bir
ortamda, Paris’te yürütülen Sevr barış görüşmelerinde bugün dikkatimizi çeken
husus, Ermeni heyetlerin ne sevk ve iskânı ne herhangi katliam iddialarını dile
ve gündeme getirmemeleri, cereyan edenleri savaşın doğal koşulları olarak
görmeleri ve şimdi de savaşı kaybeden Osmanlının kayıplarını doğal
karşılamaları gereğini ifade etmeleri olmaktadır.


Ancak koşullar bir kez daha değişecektir. 19 Mayıs
1919’da başlayan ulusal kurtuluş savaşı ve 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük
Millet Meclisinin açılması ile Karabekir komutasındaki ordular doğu
Anadolu’da bugünkü sınırlarımızı yeniden çizecek, Fransa 20 Ekim 1921’de
imzalanan Ankara Antlaşması ile Güneydoğu Anadolu’dan çekilecek, Mondros
mütarekesi ile ve işgal kuvvetlerinin güvencesinde büyük sayılarda geri dönen
Ermeni nüfus birlikte çekilmek ihtiyacını duyacaktır (buna Adana Kozan’daki
tarihi Sis Ermeni patrikhanesi de dahildir. Meclis Hükümetinin ve bizzat
Mustafa Kemal’in kalabilecekleri yönünde verdiği garantilere rağmen, işgal
süresindeki rollerinin vicdanlarındaki bilinci içinde kendi iradeleriyle
ayrılmayı seçmişlerdir). 9 Eylül 1922’de İzmir Türk ordusu tarafından Yunan
işgalinden kurtarılırken, terk eden Rumların yanında Ermeni nüfus da yer
almıştır (Yunan ordusunun geri çekilirken tüm Batı Anadolu’da uyguladığı virana
çevirerek terk etme politikası son olarak İzmir’de şehri ateşe vermekle devam
etmiş, Ermeni tarihçiler bu yangını dahi Türklere mal etme düşmanlığından geri
kalmamıştır).


Bu tarihi acıları Anadolu halkı olarak, Türk ve Ermeni
birlikte yaşamıştır. Yerleşmiş bir tanım ile bu “mukatele” karşılıklı yaralar
açmıştır. Savaşın mağlubu olan Ermeni nesil, ‘kendim ettim-kendim buldum’
bilinci içinde, acılarını içine atmasını bilmiş, bunları anılarına dökmüş ve
hikâyeleştirmiş ancak yeniden intikamcılık veya siyasi hesaplaşma içine
girmemiştir. İkinci, üçüncü ve sonraki nesillerde ise farklı bir yaklaşım
ortaya çıkmış, 1960’lı yıllardan itibaren yeniden bir siyasi hesaplaşmanın
tohumları atılmaya başlanmıştır. Soykırım iddiası tarihi veya hukuki temeli
bulunmayan, bütünüyle siyasi bir iddia, Türkiye ile yeniden hesaplaşma girişimi
olarak ortaya çıkmış, bir anlamda Türkiye’ye dostunu ve düşmanını ayırt
edebilme vesilesi yaratmıştır.


Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşu ile yeni bir sayfa
açmış, geleceğe yönelmiş, ülkesini ve halkını çağdaş uygarlık düzeyine
ulaştırma hedefini esas almıştır. Bu hedef geçmişi örtmek değil (tarihle bir
hesaplaşma gerekirse, Türkün hesap vereceğinden çok hesap soracağı bir geçmişi
vardır) pozitif enerjiyi geleceğe yönlendirmek, refah düzeyini yükseltmek
olmuştur (Yeni devlet bu hedefinde tahminlerin ötesinde başarılı olmuş, en
yoksul koşullardan, dünyanın önde gelen 20 ekonomisi düzeyine ulaşmıştır).


Nisan ayı Ermenistan Cumhuriyetine ve Diasporadaki
Ermeni halkına; adil, akılcı ve basiretli bir yol mu izleneceğinin, yoksa kayıp
yılların ve hayallerin tutsağı mı olunacağının göstergesini oluşturmaktadır. 


* E. Büyükelçi, Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM)
Başkanı


** Yusuf Sarınay, “What Happened on April 24, 1915?
The Circular of April 24, 1915, and the Arrest of Armenian Committee Members in
İstanbul,” International Journal of Turkish Studies, Vol. 14, No:
1&2 (2008), p. 78-80.


*** Edward J. Erickson (ed.), A Global
History of Relocation in Counterinsurgency Warfare
(London:
Bloomsbury Academic, 2019).