• ERMENİ SORUNU DOSYASI : TARİHTE ERMENİLER VE TÜRKLERLE İLK TEMASLARI
  • Yayın Tarihi : 21 Eylül 2016 Çarşamba
  • Kategori : ERMENİ SORUNU


Tarihi incelemeler gösteriyor ki, pek çok araştırmalara rağmen bazı milletlerinki gibi, Ermenilerin kökeni ile ilgili de kesin bir bilgiye rastlanılmamıştır. Bu konu ile ilgili yabancı tarihçilerin görüşleri hep birbiri ile çelişirken, Ermeni tarihçilerin öne sürdükleri teoriler hikaye ve uydurmalara dayanmaktan öteye gidememiştir.

Araştırmalara göre, Asur çiviyazılı kaynaklarında, Botan-Suyu boyları ve Van gölü çevresi için M.Ö. 1280 yıllarından itibaren “Yukarı-El/Ülke” manasını taşıyan “Urartu” (Uru-yüksek, Artu-ülke) denilmekteydi. 

Asurlular, aynı zamanda çok verimli toprakları olan bu bölgeyi “Nehirler (Irmaklar)” anlamında (daha sonraları ise “Düşman” anlamında) “Nayri” diye adlandırmışlardır. 

Öte yandan M.Ö. 1000 yıllarında, şimdiki Diyarbakır bölgesinde yaşayan Sami soyundan Aramlılar, kuzeylerindeki Dicle kaynakları olan yüksek bölgeye “Yukarı-El/Ülke” anlamına gelen bir ad vermişlerdir. M.Ö.618-518 yılları arasında İranlı I. Dareyoş’un kitabelerinde şimdiki Elazığ-Tunceli kesimine “Ar-Mina/Miniya” (Yukarı-El/Ülke) denildiği görülmektedir. 

Tarihçi Herodot (484-425), adı geçen Murat-Fırat kavşağındaki yerleri “Armenye”, orada yaşayanları ise Akmenioi (Armenliler) diye zikretmiştir.

Eski kitabelerden edinilen bilgilere göre, Romalılar M.Ö. 188’de, Makedonyalı İskender’in ülkesini paylaşanlardan olan Selefkiler’i yenerek eski Selevkoslu valisi, Pers soyundan olan Artaksiyas’ı Eğil-Elaziz-Tunceli bölgesindeki “Armenye”ye kral tayin etmiştir. Daha sonra, I. Artaksiyas Romalıların da yardımıyla şimdiki Malatya, Bingöl, Tercan, Erzurum ve Çoruh boyları ile Kür ve Aras nehirlerinin birleştiği yere kadar olan toprakları da zaptederek krallığına katmış ve böylece “Yukarı-El/Ülke” anlamındaki “Armenya” Kür-Aras boyları ile Van gölü çevresini de sınırları içine almıştır. 


I.Artaksiyas ülkesini genişlettikten sonra başkentini de stratejik açıdan güvenli bir yer olan, Ağrı dağının kuzeyinde, Aras boyunda M.Ö.170’lerde kurulan Artaksatta (Artaşat) şehrine taşımıştır. Artaksatta şehri o zamanlar Sakaların yaşadığı “Armavir” adını taşıyan kışlağın yanında kurulmuştu.

Önemli olan detay şudur ki, kimi tarihçilerin Ermenilerin kökeni ile bağdaştırdığı Armeniya deyimi, aslında üstünde yaşayan milletlerle hiçbir ilgisi olmayıp, sadece bölgeye verilmiş coğrafi bir isim olmuştur. Bu açıdan bakıldığında gerçekten de görüyoruz ki, Ermeni tarihçileri de kendi milletlerini Hay (Hayk/Hayos) olarak tanımlamaktadırlar. 


Bu konuda G. Alişan şöyle der: “Hayk, ulusumuzun sözlüğüne göre Hay isminin küçültülmüşüdür. Hay da ulusumuzun ismidir. Milletimiz kesinlikle yabancıların isimlendirdikleri gibi Armen değildir

Diğer taraftan tarihi incelemeler gösteriyor ki, “Adsız Selçukname”de ve Yunus Emre’de “Yukar ı-Eller”, Urartu ve Armenya’nın Türkçesi olarak kullanılmış olup, o tarihlerde bölgede kendilerini Hay veya Hayos olarak adlandıran herhangi bir topluluk/devlet olmamıştır. Ayrıca, Ermeni bilginlerininde, kaynaklarında Armeni adını hiçbir zaman kullanmamış olmaları Armenya’nın yerlileri olan Artaksiyaslılar (M.Ö.188-M.S.2) ve Arşakunik (M.S.52-428) sülalelerinin Hay/Hayos değil, Persli ve Türk olduğunu açıkça göstermektedir. Ermenilerin, tarih boyunca genellikle, kuzeyde Karadeniz ve Gürcistan,güneyde İran, Elcezire ve Suriye, doğuda Hazar denizi, batıda Küçük Asya ile çevrili olan bölgede gayet dağınık bir biçimde küçük topluluklar halinde yaşadıkları bilinmektedir. Bu doğrultuda yapılan tarihi araştırmalarda da Ermenilerle ilgili değişik görüşler ortaya konulmuştur.

Prof. R. VERNONT


“Ermeniler fizik bakımından birbirlerine çok az benzerler. Bunlar Anadolu’dan Rusya’ya ve oradan Asya ortalarına, güneydoğu Avrupa’ya gelişi güzel dağılmışlar ve pek çok milletlerle karışmışlardır.”diyor.

J. DENİKER


"Ermenilerin Hindu, Afgan, Asuri ve Türk ırkının karışımından oluştuğu görüşündedir."

W.S. MONROE


“Ermeniler ırk bakımından İran, Bluç ve Çingenelerle akrabadırlar. Yahudilerle bir çok ortak yönleri vardır. Kendilerine bu nedenle “Hıristiyan Yahudiler” veya “Vaftiz Edilmiş Yahudi” denilmektedir” diyor.

Justin Mc CARTHY’ye göre; 


“Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklerine bağlı olmuşlardır. Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirlerine bağlarını siyasi ilişkiler değil, gelenekleri, dilleri ve dinleri oluşturur.” 

Prof. Erich FEİGL işe tarihi araştırmasını şöyle özetlemekte: 


“Kendi tarihlerini bu denli efsanevi öğelerle dokuyan başka bir halk herhalde yoktur. Ermeniler kendilerini Hayk ve efendiler diye adlandırıyorlar. Bu, Ermeni halkın, sözde Ağrı dağına inmiş olan Nuh peygamberin neslinden gelmeleri efsanesi ile başlıyor. Milliyetçi nitelikte olan bu efsaneye göre Haykların kökeni Nuh peygambere dayanıyor. Eğer efsane doğruysa, o zaman aslında tüm insanların Nuh’un gemisinden geliyor olmaları gerektiğine dair kendilerine yöneltilen eleştirileri de reddetmiş oluyorlar. Ermenistan’ın, Türkiye’nin sınırları içinde bulunan Ağrı Dağı’nı gösteren devlet armasına yönelik olan eleştiriler de aynı kaderi paylaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti devlet armasının, Erivan’ın eski hali olan , minareli siluetini gösterdiği farz edilirse, bundan çıkacak görüntüyü düşünebilirsiniz”

Ermeni tarihçileri ise yazdıkları eserlerde son 75 yıldan beri kökenlerini Hititli, Urartulu, Erigya göçmenleri gibi, ırkça birbirinden çok uzak olan kavimlere dayandırarak, aralarında kökenleri ile ilgili geçerli ve kesin olan bir bilginin olmadığını ortaya koymuşlardır.

Her ne kadar Ermeni tarihçileri Kafkasların ve Doğu Anadolu’nun çok eski zamanlardan itibaren Ermeni meskenleri olduğunu söyleseler de, bunun söz konusu toprakları sahiplenmek ve buralarda eski bir kültür yarattıklarını dünyaya duyurma hevesinden başka bir şey olmadığı apaçıktır.

Ermenilerin, söz konusu bölgelere küçük topluluklar halinde yerleşmesi M.Ö. VI.yy’a rastlamaktadır. Tarihi kaynaklara göre, M.Ö. VI.yy’da Ermeni kavimleri Anadolu’da Trak-Frigyalılarla birlikte İran’la savaşmış ve Doğu Anadolu-Batı İran bölgesine gelerek Erivan, Gökçe Göl (Sevan), Nahçıvan, Rumiye Gölü kuzeyi ve Maku bölgesine yerleşmişlerdir ve o zamandan itibaren buralarda küçük topluluklar halinde yaşamış, ama hiçbir zaman bu bölgelerin yerlisi olarak çoğunluk teşkil etmemişlerdir.

Daha önceleri güneş, ay, ateş ve toprak gibi çeşitli şeylere tapan Ermeniler IV.yy’ın başlarında Hıristiyanlığı kabul edip benimsemişlerdir. Ermeniler bir ara eski dinlerine dönmelerine rağmen, daha sonra Kirkor LUSAROVİÇ ile asıl Hıristiyanlığa geçmişlerdir.

Sonuç olarak, Ermeni tarihinin şimdiye kadar ilmi temellere dayanılarak aydınlatılamadığı söylenebilir. Bunun, aslında köklü bir Ermeni tarihi olmamasından kaynaklandığını açıkça ifade etmek mümkündür. İşte bu nedenledir ki, Ermeni tarihçileri yeniden bir tarih yazmak gerektiği fikrinde birleşmişlerdir. Bu yaklaşımlar, Ermeni tarihçilerinin eserlerinin tahribatlar ve uydurmalarla dolu olması sebebinden kaynaklanmaktadır. Nitekim, Ermenilerin, menşeilerini Nuh Peygamber’e , Urartulular’a, Trak-Frig soyuna, Güney Kafkasya’ya ve hatta Turan ırkına, anayurtlarını ise Doğu Anadolu’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya ve Asya’ya dayandırmaları bunların bir göstergesidir.

Yalnız şunu söyleyebiliriz ki, Ermeni kavimleri ilk ve ortaçağlarda, yaşadıkları bölgenin göç yolları üzerinde bulunması sebebi ile, sürekli olarak saldırılara maruz kalmış ve Ermeni tarihçilerinin iddia ettiklerinin aksine hiçbir zaman bağımsız bir Ermeni devleti kuramamış, yani her zaman söz konusu bölgelerde hakimiyet kuran devletlere tabi olarak yaşamışlardır.

Ermenilerin Ermenistan iddiaları, kimi zaman “coğrafi bölge” olarak kendine tartışma zemini bulmuş olsa da, hiçbir zaman tarihi gerçek olamamış ve mesnetsiz kalmıştır.

Tarih boyu Ermeniler, özellikle de Bizans İmparatorluğunun Anadolu’ya hakim olduğu dönemde, dini çekişmelerin ve çeşitli entrikaların sonucu zulüm görmüş, sürülmüş ve hatta toplu katliamlara maruz kalmışlardır. Zamanla bölgede Türkler, özellikle de Selçuklular etkinliğini artırmış, İmparatorluğu döneminde ise Osmanlı, Bizans İmparatorluğunu yıkarak söz konusu bölgede hakimiyeti ele almıştır. Bu dönem aynı zamanda Ermenilerin tarih boyunca kavuştukları en rahat dönemin başlangıcı olmuştur.

TARİHTE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ

Osmanlı İmparatorluğu Öncesi Türk-Ermeni İlişkileri

M.Ö. 2000-800 yılları arasında doğuda İdil (Volga), batıda Karpat Dağları, güneyde Kafkas Sıradağları ve Tuna-Ağzı’na kadar Karadeniz arasındaki topraklarda “Proto (ilk)-Türkler’in batı kolunu oluşturan Kimmerlerin yaşadıkları bilinmektedir.

Prof.Dr. A. Zeki V. TOGAN, Türk ve İran destanları ile (550 yılında biten) Bizans kronikçisi Prokopius’un eserlerine dayanarak, Kimmerlerin “Hazarlar ile Bulgarların ataları”(yani Doğu-Avrupa Kıpçakları) olduğunu tespit etmiştir.

Kimmerler, M.Ö.820 yılından itibaren, kendi soylarından olan İskit (Saka)’lerin doğudan akın ederek, onları sıkıştırmaları sonucunda batıda Balkan yarımadası ve Orta-Avrupa’ya, doğuda ise, Kafkaslardan geçerek, Anadolu’ya yayılmışlardır. Hatta, Urartu Kıralı I.Rusa / Ursa(735-713)’nın, M.Ö. 714 yılında Kimmerler’in doğu kolunun Sakaların saldırılarından kaçarak, Kür nehri başlarında kendileriyle çarpışarak büyük zafer kazanmalarının ardından yenilgiyi hazmedemeyip intihar ettiği de bilinmektedir.

Bölgede gittikçe ilerleyen Kimmerler, Kızılırmak boylarına yerleşip, M.Ö.676-675 yılında Frigya Devletini yıkabilecek güçte olduklarını göstermişlerdir.

Bir başka Türk kavimi olan Sakalar’ın Anadolu’ya gelişi ise M.Ö. VII.yy’a rastlamaktadır. Sakalar Urartu ülkesine doğudan geçmişlerdir. Asur kıralı Asarhadon’un (680-669), sınırlarına dayanan Sakalarla baş edemeyeceğini anlayınca, Hükümdarları Bartatau (Herodot’taki “Protothias”) ile kızını evlendirdiği söylenmektedir. Bu sıralarda Sakalar, kuzey Kafkasya’dan gelen göçlerle gücüne güç katmış, böylece Anadolu ve Batı-İran’daki Medyalılar’a da hakim olmuşlardı.

Kimmerler ve Sakaların Anadolu’ya yerleşme tarihleri gösteriyor ki, M.Ö. VI.yy ‘dan itibaren bölgeye yerleşmeye başlayan Ermeniler, gelişlerinde Anadolu’da yerleşik Türk kavimleri ile karşılaşmışlardır.

Bir diğer Türk topluluğu olan Hazarlarla Ermenilerin ilişkileri ise VII.yy’ın sonlarına rastlamaktadır. Bilindiği gibi, Hazar Türklerinin, VI.yy’dan itibaren Ortadoğu’da çok önemli girişimleri olmuştur. Batıda yaşayan Türklerin zamanla gerilemesiyle Hazar Türkleri VII.yy’ın en önemli Türk toplumu konumuna gelmiştir. Nitekim, Hazar Türkleri VI. ve VII.yy’larda Arapların Kafkasya’ya yaptıkları saldırılara karşı koyan ve Arapların egemenliği altındaki Doğu Anadolu’da uzun süre varlık gösterebilen ilk Türk devleti olarak da bilinmektedir.

Yönetimleri altındaki topluluklara uyguladıkları hoşgörülü politikaları sonucunda Hazar Türkleri dört asır boyunca Hazar Denizi’nden Dniepr Havzası’na, Kafkasya Dağları’ndan merkezi Rusya ormanlarına kadar olan geniş bir alanda büyük bir devlet kurmuşlardı. Kurmuş oldukları bu devlette sağladıkları iç barış ve istikrar stratejisi ve de din konusundaki sonsuz hoşgörüleri ülkenin savunma sisteminin temelini oluşturmuştur.

Hazar İmparatorluğu aynı zamanda “Orta Çağ” ticaretinin temel ülkesi olma özelliğini de taşımıştır. Şöyle ki, bu dönemde Bizans’ın, İpek ve Baharat yoluna nüfus etmesini Hazar Türkleri sağlamıştır. Bu nedenle Bizans’ın Hazar Türklerine verdiği önem çok büyük olmuştur. Hatta, Bizans’ın verdiği bu önem o kadar büyüktü ki, Bizans Devlet Kançılaryasının, Hazar İmparatorluğuna gönderdiği mektuplara ilişik olan altın mühürler Bazileüs’ün Papalığı ve Batının Hıristiyan Devletlerine gönderdiği mühürlerden daha ağır olurdu ve Kagan’a “Ulu Kagan” diye hitap edilirdi. Ayrıca, Bizans İmparatorlarının yabancı prenses olarak yalnız Hazar prensesleri ile evlene bildikleri ve Bazileüs’ün muhafız alaylarından birinin her zaman Hazar Türklerinden oluştuğu da bilinmektedir.

Hazar Türkleri 683-686 yıllarında Kafkasya’yı aşarak, Anadolu’ya girmiş ve buradaki Ermeni prenslikleri üzerinde hakimiyet kurmuştur. 693-730 yılları arasında ise Hazarların yine Doğu Anadolu’nun Van yöresinde hareketliliği artırdığını ve burada hakimiyet kurmuş Araplarla savaştıklarını görüyoruz.


Hazarların 731, 758, 760, 764 ve 799 yıllarında Alenleri, Gureuleri yendikleri ve o sürede Arapların hakimiyeti altında olan kimi Ermeni derebeyliklerini zaptederek, Gantzak (Elizabethpol) ve Tiflis’i aldıkları bir çok tarihçiler tarafından kaleme alınmıştır (Tabari, İbn el Athir, Beladhori, Yakubi, Theophanos). 

Araplar Ermeni topluluklarını da yanına alarak, 711’den 818’e kadar Hazarlarla savaşmışlardır. Daha sonra bu bölgelerde Abbasilerin hüküm sürdüğünü ve bunun X.yy’ın sonuna kadar devam ettiğini, bu tarihten itibaren ise, Bizans’ın Anadolu’nun tamamına yeniden hakim olduğunu görüyoruz.

Bizans İmparatoru Vasil II, hayatının son yıllarını Kafkasya’da geçirmiştir. 990-1020 yıllarında, Ermeni Bağratuni hanedanından Gadik I’in ölümü ve Batı Kafkasya’da karışıkların çıkması ile Bizans bu fırsatı değerlendirmek için harekete geçmiş ve Gürcistan’ın bir kısmının da dahil olduğu bu bölgeyi hakimiyeti altına almıştır. Ermeni Ani hanedanlığı ise hayatı boyu Gadik’in oğlu İonnas Smbat’a kalmış ve onun da ölümüyle tümüyle Bizans İmparatorluğuna katılmıştır.

Ermeni topluluklarının sıkı ilişkiler içinde olduğu bir diğer Türk toplumu ise Türkmenler (Müslüman Oğuzlar) ve Selçuklu Türkleri olmuştur. İlk olarak Selçuklu-Ermeni ilişkileri, Sultan Alparslan’ın babası Çağrı Bey’in henüz Selçuklu Devleti kurulmadan Doğu-Anadolu’ya yaptığı bir keşif seferi ile başlamıştır (1015-1021). Bu yıllarda Çağrı Bey üç bin kişilik atlı kuvvetleri ile Maveraünnehr’den Horasan ve Azerbaycan yoluyla Doğu Anadolu’ya ulaşmış, Van Gölü bölgesindeki Ermeni kavimlerinin yaşadığı Vaspurakan’a girmiştir. Ermeniler Çağrı Beyin bu seferi sırasında, özellikle Ermeni kaynaklarına göre, “Mızrak, ok ve yaylardan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, rüzgar gibi uçan Türk atlıları” karşısında korku ve dehşete kapılmışlardı.

Bu bölgelere Selçuklu Türklerinin akını Aristages’e göre 1016’da, Urfalı Mateos’a göre ise 1018’de başlamıştır. Mateos’un kendi yazıtlarında Ermeni milliyetçiliğinin ağır bastığını görmekteyiz ve Selçuklu Türklerinin Doğu Anadolu fetihlerini korkmuş bir dille şöyle anlatıyor:

“ Hıristiyanların başına korkunç bir ejderha musallat oldu. Allah’ın (Hz. İsa’nın) kutsal önerileri gerçekleşiyordu. Ejderhanın ateş püsküren nefesi yakıcı bir alevle geldi. Bu devirde Türk denilen vahşi millet toplandı (bir araya geldi), Vaspuragan’a girdi. Hıristiyanları kılıçtan geçirdiler. O zamana kadar Ermeniler hiç Türk süvarisi görmemiştiler.”


Diğer bir Ermeni tarihçi Aşoghik ise tam tersine, “Ermeniler Bizans’a olan düşmanlıkları nedeniyle Türklerin Anadolu fetihlerine sevinmişler, hatta Türklere yardım etmişlerdir” der.


24 Mayıs 1040 Dandanakan Zaferi sonrasında kurulan Selçuklu Devleti, özellikle 1043 yılından itibaren batı istikametinde fetihlere başlamıştır. Bu döneme kadar Bizans İmparatoru II. Basileios’un, sık sık isyan eden Ermeni ve Gürcü vasal krallıklarının yönetimlerini doğrudan Merkeze bağlaması ve bölgede yaşayan Ermeni nüfusunu Orta Anadolu’ya tehciri sonucunda artık Doğu Anadolu’da herhangi bir Ermeni ve Gürcü siyasi teşekkülü kalmamıştı.

Selçuklu Türklerinin bu bölgelere seferleri öyle bir zamana rastlamaktadır ki, Bizans İmparatoru IV.Konstantinos Monomakhos Ermenilere son derece ağır vergiler yüklemiş ve pek çok Ermeni ileri geleni ülkenin değişik yerlerine sürülmüştü.

1046-1048 yıllarında Bizans İmparatorluğu tarafından, Kars ve Van Gölü bölgesindeki Ermeni hanedanın geri kalan soyları adeta yok edilmiş, mal ve mülklerine el konulmuştu. İşte bu dönemde, 1047-1048 yılında Selçuklu Veliahdı Hasan, Van Gölü bölgesine akınlara başlamıştır. Azerbaycan Genel Valiliği’ne atanan İbrahim Yınal, Tuğrul Bey’den aldığı buyruk üzerine, Kutalmış ile birlikte harekete geçerek Eylül 1048’de Pasin Ovası’nda Liparit, Aaron ve Katakalon komutasındaki Bizans Ordusu’nu bozguna uğratmıştır.

1067 Mayısında Bizans İmparatoru Konstantin Dukas’ın ölümünden sonra iktidarı ele geçiren Romanos VI.Diagenes, Selçuklulara karşı savaşmak için Peçenek, Oğuz, Norman, Frank, Ermeni, Slav, Bulgar, Alman, Hazar ve Gürcülerden oluşan paralı ordu toplamıştır.

Ermenilere karşı büyük nefret besleyen VI. Diogenes Malazgirt’e doğru yola çıkmadan önce harpten döndükten sonra Ermeni mezhebini ortadan kaldıracağına yemin etmiştir. Diogenes komutasındaki Bizans ordusu 26 Ağustos 1071 tarihinde Sultan Alparslan’ın ordusuna saldırmış, ancak darmadağın edilmiştir. İmparatoru esir alan Alparslan barış imzalayarak Diogenes’i tahtına dönmesi için törenle İstanbul’a uğurlamıştır.

Uzun yıllar Bizans hakimiyeti altında yaşamış olan Ermenilere Bizanslıların nasıl kötü davrandıkları konusunu Urfalı Mateos, o dönemde yaşayanların dilinden sık sık aktarmıştır .

Urfalı Mateos, kimi zamanlar Selçuklu Türklerinin Ermeniler başta olmakla hakimiyeti altındaki gayrimüslimlere gösterdiği hoşgörüden de bahsetmiştir: 

“ 539 (27 Şubat 1090- 26 Şubat 1091) tarihinde Ermeni Katogikosu Barseg, cihangir sultan Melikşah’ın yanına gitti. Katogikos bazı yerlerde Hıristiyanların baskı altında tutulduğunu , Allah’ın kiliseleri ile ruhanilerden vergi istenildiğini ve manastırlarda piskoposların vergi için baskı altında tutulduğunu görüp, İranlıların ve bütün Hıristiyanların alicenap ve tatlı sultanının huzuruna gidip, bütün bunları ona arz etmeye karar verdi. Sultan, senyor Barseg’i huzura kabul edip, ona büyük iltifat gösterdi ve onun isteklerini yerine getirdi ve iltifatla uğurladı”.

Ayrıca, Selçuklu Devletinin Danişmendili Beyliği hükümdarı Gümüştekin Ahmet Gazi’nin Ermeni nüfusuna yapmış olduğu iyilikleri de Ermeni tarihçileri her zaman öve öve anlatmışlardır. Urfalı Mateos, Süryani Mihail, Ebu’l-Faraç v.s. gibi Ermeni ve Süryani kaynaklarına göre Ahmet Gazi Sivas ve Ermenilere zulmü ile ünlü Gabriel’in hakimiyetindeki Malatya’yı fethederken zulüm altında inleyen halka yiyecek maddeleriyle giysi ve tarım aletleri dağıtmış, hapishane ve zindanlara atılmış olan çok sayıda insanın salıverilmesi hususunda buyruk çıkartmış ve böylece bu şehirlerin halkının refah ve mutluluğunu sağlamada pek çok çabalar göstermiştir. Hatta Ermeni nüfusuna yapmış olduğu iyilikler Urfalı Mateos’u o kadar etkilemiştir ki, 1105’te Ahmet Gazinin ölümü üzerine Vekayiname’sinde şöyle der:

“Ahmet Gazi iyi bir insan, memleketi imar edici, Hıristiyanlara karşı çok merhametli bir zattı. Tabiiyetinde bulunan Hıristiyanlar onun ölümü dolayısıyla büyük matem tuttular.”

Ermeni tarihçi Mateos’un bu ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Selçuklu Türkleri, Ermeni ve diğer gayrimüslim halka Bizanslıların göstermediği hoşgörüyü göstermiş, onların dinlerini ve hak ve özgürlüklerini temin etmiştir.

Yalnız, şu da bir gerçektir ki, Türk medeniyetine, milletine ve devletine zaman zaman suçlamalarda bulunanların en temel dayanağı yine Urfalı Mateos Vekayinamesi olmuştur.

Türkler, Malazgirt Savaşından sonra Toroslar’daki Hıristiyan Prenslikleri ile, özellikle de Ermenilerle iyi ilişkiler içerisinde olup, onları himaye etmiştir.

Örneğin, Malazgirt’ten sonra Ermeniler genellikle Bizanslıların boşalttıkları kalelere yerleştirilmiştir. Ermenilerin Türklerle yakınlaşması Bizanslılar tarafından Hıristiyanlığa karşı ihanet olarak değerlendirilmiş ve Bizans tarihçileri uzun uzun bu yeni Ermeni “ihanetini” yazmışlardır. Gerçekten de, Malazgirt savaşı sonrası (26 Ağustos 1071) Anadolu’da Bizanslıların hakimiyetinin süratle çökmesiyle Ermenilerin bu fırsattan faydalanarak Fırat ırmağı kıyıları, Malatya, Gaziantep, Urfa ve Çukurova’daki, Bizans’a ait yerleşim bölgelerinde küçük prenslikler kurarak buralarda nüfusça çoğalmaya başladıkları bilinmektedir.

Türklerin Anadolu fetihlerini Ermenilerle ilişkilendirmek yanlış olurdu. Türklerin bu fetihlerinin kendine özgü nedenleri olmuştur. Ancak, yine de Bizans’ın zulmünden kaçan bir çok Ermeni kavimlerinin Türklerin Anadolu’ya girmesini istemiş oldukları ve kimi zaman da onların ilerlemelerine yardımcı oldukları düşünülebilir.

Türklerin Anadolu’ya girmelerine sevinenlerin başında Ani Prensi gelmekte idi. O dönemler Gadik, Bizans İmparatorluğu’na bağlı Kayseri ve etrafında yaşamakta idi. Greklerden o kadar nefret ediyormuş ki, eline fırsat geçer geçmez Kayseri Rum Patriğini öldürttüğü ve Türklerin safına geçtiği söyleniyor.

Türklerin Ermenilerle ilişkileri Sultan Kılıçarslan (1086-1107) zamanında da çok iyi düzeylerde olmuştur. O dönemlerde Anadolu’ya yaklaşık bir milyonu aşan ordusu ile Haçlı seferleri düzenleniyordu ve bu seferler Anadolu Türklerini çok sarsmıştı.

Bu sıralar Bizans’ın, Türklere karşı taarruza geçtiği ve onları Orta Anadolu’ya çekilmek zorunda bıraktığı ve ilerledikçe de inanılmaz zulümler yaptıkları bilinmektedir. Bütün bunlara rağmen Kılıçarslan, Danişmend ve diğer Türk Beyleri Haçlılara karşı ciddi direnişler göstermiştir.

Mateos, Kılıç Arslan’ın Çavlı ile giriştiği savaşta öldüğünü (13 Haziran 1107) belirterek, “ Sultanın ölümü sebebiyle Hıristiyanlar büyük matem tuttular, çünkü o, her bakımdan iyi ve tatlı bir zat idi.” diye zikreder.

XII.yy’ın ortalarında Anadolu’da Ermeni baronlarının Bizans’a karşı direnişler gösterdiği bilinmektedir. Özellikle, Sultan II. Mes’ud devrinde (1144- 1169) Kilikya’da önemli zaferler elde etmiş Ermeni Baron II. Thoros, Bazileüs, Manuel Komnenos’un Çukurova’ya gönderdiği orduyu da darmadağın ederek Anazerba, Misis(Mamistra), Adana ve Tarsus’u hakimiyeti altına almış ve Selçuklu topraklarına da saldırmaya başlamıştı. Bunun üzerine Sultan Mes’ud 1155’te daha önceleri de Türklere ait olan Kilikya’yı Selçuklu hakimiyeti altına almak için harekete geçmiştir.

Gerard DEDEYAN, 1980’de Paris’te yayınlanan “Sempad’a Atfedilen Kronik”te bu olayı, Papaz Gregor Zeyli’nin dilinden şöyle anlatmıştır:
“Çatışmadan önce Sultan, Baron Thoros’a haber yolladı:
‘Senin memleketini tahrip etmeye gelmedim, eğer sen, bize tabiiyetini bildirirsen, dostumuz ve evladımız olarak yine eski yönetiminde kalırsın’

Bunun üzerine Thoros, elçi göndererek Sultana şu cevabı verdi: ‘Biz hükümdar olarak Sizlere gönül rızasıyla itâat edip tâbi oluyoruz; çünkü Siz, bizim gelişip yükselmemize hiçbir zaman engel olmadınız ve yurtlarımızı yakıp yıkmadınız’

Sultan bu cevabı alınca Thoros’u rahat bıraktı, onunla bir dostluk anlaşması imzaladı ve ülkesine döndü, kimseye kötülük etmedi.”

Ermenilerin kendi tarihçilerinin bu yazdıklarından açıkça görülüyor ki, Ermeniler tarihlerinde gerçek zulmü Hıristiyan Bizanslılardan görmüş olup, Türkler bir nevi onlar için kurtarıcı rolünü oynamıştır.

Türkler, Ermenilerle Süleyman Şah döneminde de (1196-1205) iyi ilişkiler içinde olmuştur. Süleyman Şah’ın tabiiyetini kabul eden II. Levon’un (1187- 1219) Şahın adına paralar bastırması bunun kanıtıdır.

Ancak kimi zamanlar II. Levon yönetimindeki Ermeni birliklerinin Anadolu Suriye kervan yolunu tahrip ettikleri bilinmektedir. Hatta böyle bir olay üzerine, 1208-1209 yıllarında I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211), Eyyubileri de yanına alarak II. Levon’un üzerine yürümüş ve ordusunu darmadağın etmiştir. II. Levon, canının bağışlanması üzerine Selçuklu Sultanı adına yine paralar bastırmıştır. Ancak kurnazlığı ile tanınan II. Levon, bütün bunlara rağmen, fırsat bulur bulmaz topraklarını genişletmek için zaman zaman Türk topraklarına yine saldırmaya devam etmiştir. Bu saldırılar İzzettin Keykavus döneminde (1211-1220) ciddi boyutlara varmıştır. O zamanlar I. Keykavus kardeşi Keykubat ile iktidar mücadelesine girişmişti. Bunu fırsat bilen II. Levon Selçuklu kalelerini fethetmeye başlamıştı. Bunun üzerine, I. Keykavus, 1216’da Ermeni Baronu II. Levon’a karşı karadan ve Antalya sahillerinden hücum ederek, onu ağır yenilgiye uğratmış ve ceza olarak da ağır haraca bağlamıştır.

Bu olayın ardından, aynı yıl Ermenilere karşı Maraş tarafından da sefer düzenlenerek, kuvvetleri büyük bir bozguna uğratılmıştır. Bu saldırılarda Ermeni “Büyük Baronu” olarak da bilinen Kundestabl (Connetable) Konstantin,23 Baron Oşin, Baron Vasil ve diğer Ermeni ileri gelenlerinin, şövalyeleri ile birlikte esir edilerek, Keban önlerinde bulunan Sultan’ın huzuruna götürüldükleri bilinmektedir.

Moğolların Anadolu’nun hakimiyetini ele aldığı dönemde I. Hetum (1226- 1269) kardeşi Simpat’ı Moğol Hanı Güyük Hanın huzuruna göndermiş (1247) ve onun tabiiyetine geçmek isteğini bildirmiş ve bunun sonucunda Moğol Hanı Simpat’la, Kilikya’nın Ermeni Baronluğu olduğunu tanıyan bir sözleşme imzalamıştır. Bu görüşmede Simpat Güyük Handan, vaktiyle II. Levon’un hakimiyetinde olmuş ve Alaaddin Keykubad (1220-1237) tarafından fethedilmiş olan kale ve şehirlerin tekrar kendilerine kazandırılması ve Ermenilerin, manastırların ve Hıristiyanların vergiden muaf tutulması hususunda söz almıştır.

Kilikya Baronluğunu kurarak Moğollarla ittifak kurmanın avantajını bir süre kullanan Ermeniler, Moğolların 3 Eylül 1260’taki Ayn Calut mağlubiyetinden ve Yakın Doğu’ya yeni bir Türk devletinin –Memlûklerin egemen olmasından sonra bunu bedelini ağır ödemiştir.

1262 yılında Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277) ordusuna Çukurova’ya akın etmesi için emir vermiş ve 1266’da Sis, Misis, Adana ve Tarsus bölgelerini yağmalanmış, ele geçirilen ganimetler ve I.Hetum’un oğlu Levon’un da aralarında bulunduğu yaklaşık 40.000 esir ile geri dönülmüştü.

Kilikya Ermeni Baronluğu Memlûklere karşı uğradıkları bu yenilgiden sonra bir daha toparlanamamış ve siyasi mücadelede bundan böyle pasif kalmıştır.

Yalnız, Kilikya Baronluğu’nun son bulduğu, 14.yy’ın sonlarına kadar olan zaman zarfında Ermenilerin, Türk hükümranlığına karşı başkaldırıları zayıf da olsa devam etmiş, fakat bu teşebbüsleri Memlûklar tarafından yapılan cezalandırma seferleri sonucu amaçlarına ulaşmamıştır. Bu başkaldırıların sonuncusu 1373 yılında Kilikya tahtına çıkan VI. Levon zamanında olmuştur.

1375 yılında Memlûklar saldırıya geçerek Sis kentini ele geçirmiş kralı esir alarak Mısır’a götürmüş ve böylece Kilikya Ermeni Baronluğu son bulmuştu. Kilikya Ermeni Baronluğunun tarih sahnesinden silinmesinin arkasında yatan sebep, genişleme politikası izleyen II. Levon zamanından itibaren Selçuklu Devletine karşı yapılan başkaldırılar olmuştur ki, bu başkaldırılar da Moğollarla yapılan işbirliği sonucu ortaya çıkmıştır.

Oysa Selçuklu Devletinin Hakimiyeti altında yaşayan Ermenilerin durumuna bakıldığında, belki de o zamana kadar hiç görmedikleri hoşgörü ile yönetildikleri anlaşılmaktadır. Daha önceleri değindiğimiz, Ermeni tarihçilerinin ifadeleri de bunları kanıtlar niteliktedir.

Nitekim, Ermeniler Anadolu’daki kilisesinin hiyerarşisini devam ettirme imkanını ancak Türk Hükümranlıkları zamanı bulmuş, Kayseri, Malatya, Sivas ve Niksar’da Ermeni piskoposlarının önderliğinde kilise toplantıları tertiplenmiş ve zaman zaman da sultanlardan yardım görmüşlerdir. Ayrıca Ermenilerin ta Selçuklular zamanından ülkenin çeşitli önemli kademelerinde görev aldıkları da bilinmektedir. Örneğin, Sinop donanmasının başına Hayton adında bir Ermeni reis tayin edilebilmiştir. Yine Moğollar Anadolu’yu işgal ettikleri dönemde Kayseri’de Hacuk oğlu Hüsam adlı bir Ermeni iğdişbaşı olarak görev yapmaktaydı.

Netice itibariyle söyleyebiliriz ki, Anadolu’ya Selçuklu Devletinin hakim olmasından sonra diğer gayrimüslimler gibi Ermeniler de Bizans’ın baskı ve zulmünden kurtulmuş ve tam bir inanç hürriyetinin mevcut olduğu bu dönemde siyasi ve iktisadi müsamahanın yanında dini inançlarının gereklerini de rahat bir şekilde yerine getirebilmişlerdir. 

Aynı zamanda Anadolu’da kurulu düzenin oluşturulmasından sonra yerli Hıristiyanlara yönelik olarak Anadolu Selçuklu Devletinin gerçekleştirdiği tek bir kovuşturma hadisesi görülmemiştir. Bu da demektir ki, onlar yeni hakimlerin idaresinden daima memnun kalmış ve Türklerden kurtulmak için Avrupalılardan yardım istemek ihtiyacı hissetmemişlerdir.

Sentyar HÜSEYİNOV (doktora tezi - 2004)


Tez Danışmanı: Prof. Dr. Sina AKŞİN