• ERMENİ SORUNU DOSYASI : Sözde soykırım kararı alan Alman parlamentosunun büyük gafı
  • Yayın Tarihi : 7 Temmuz 2016 Perşembe
  • Kategori : ERMENİ SORUNU


Kendi bağnazlığı içinde tepeden bakarak Türkiye’yi cezalandırmaya kalkan Almanya parlamentosu Bundestag, 2 Haziran 2016 tarihinde almış olduğu bir kararla Ermeni “soykırımını” kabul etti.

Biri karşıt biri de çekimser oyla alınan bu karar, zaten gergin olan Türkiye-Almanya ilişkilerini daha da gerdi.

Fakat bu kararın karanlık bir yüzü de var: Tarih ve hukuk süreçleri ile alay ederek ırkçılık ve çifte standart sergilemekte. Büyük olasılıkla bu karar Alman toplumunda ırkçı çatışmaları arttıracak, Almanya’da Pandora’nın kutusunu da açacaktır.

Bütünüyle Bundestag için büyük bir gaftır. 

Hukuksal süreç

Hukuksal süreçle neden alay etmektir? Çünkü soykırım hukuksal bir terimdir ve de Birleşmiş Milletler’in 1949’daki “Soykırım Suçlaması’nın Önlenmesi ve Cezalandırılması Konvansiyonu”’na göre soykırımla suçlanan kişiler, yetkin bir mahkeme tarafından yargılanmalıdır. Konvansiyonun 6. Maddesi’nin dediği, budur. 

Oysa Ermeni “soykırımı” hakkında bir mahkeme kararı yoktur.

Birleşmiş Milletler Konvansiyonunun farkında olanlar bilirler ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2013 ve 2015 Perinçek-İsviçre davasında, Ermeni soykırımının bilim adamları arasında tartışıldığını ve bundan dolayı da belirlenmiş bir konu olmadığını kaydetmiştir. 

Benzer şekilde, Fransa Anayasa Konseyi de 8 Ocak 2016 tarihindeki resmi kararında bir olayın soykırım olarak suçlanabilmesi için yetkin bir mahkeme kararının alınmış olma gereğini doğrulamıştır. Dolayısıyla, parlementoların soykırım kararı alma yetkileri yoktur.

Dahası, kanunların geriye işlememe maddesi (“kanunsuz ceza olmaz”), İnsan Hakları Avrupa Konvansiyonu bir kanunun, kabulünden once oluşan bir suça uygulanmasını yasaklar. 

Bu konvansiyon 1953 yılında yürürlüğe girmiştir.

Bu oylamayla Bundestag, uluslararası antlaşmaları ve  mahkeme kararlarını ihlal etmiştir. Bununla da kalmamış, Almanya Anayasası’nı (Grundgesetz) masumiyet ve kanunların geçmişe uygulanmaması ilkesini de ihlal etmiştir. 

Ya tarih?

Bundestag kararı, 1.5 milyon Ermeni’nin “kitlesel öldürme niyeti” olduğu konusunda da radikal bir suçlama yapmıştır. Bu suçlar için ileri sürülen tek “kanıt”, “bağımsız” araştırmacılar ve 23 Nisan 2014 tarihinde o zamanın Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Erneistan’a seslenen taziye mesajı. 

Fakat “bağımsız araştırmacılar” denenler, kimlerdir? Muhtemelen “Uluslararası Soykırım Uzmanları Kurumu” olarak adlandırılan, meseleyi karşıt görüşlü olanlarla tartışmaktan kaçınan önyargılı bir grup. Büyük olasılıkla da son yıllarda Türkiye’de aniden ortalıklara çıkarak Ermenilerden özür dileyen bazı özür dileyicilerdir – AB’den destek alan Konrad Adenauer Vakfı gibi kurumlara teşekkürler.

Onların yaklaşımında, soykırım hikayesini reddeden çok sayıdaki Türk ve yabancı tarihçiyi görmezden gelmek vardır. Söz konusu tarihçiler arasında Türk, Osmanlı ve Orta Doğu tarihi uzmanı olan 69 ABD’li  ve Bernard Lewis gibi saygın bir tarihçi de vardır. Lewis 1985 yılında kendisi gibi uzman olan kişilerle ortak bir deklarasyon yayınlayarak “Ermeni soykırımını” hikayesini reddetmiştir. 124 Türk akademisyeni de 2011 yılında bu 1985 deklerasyonunu desteklediklerini bildirmişlerdir.

Bundestag bu akademisyenlerin görüşlerini değersiz mi bulmaktadır? 

Sayın Erdoğan’ın taziye mesajına gönderme yapılmasına gelince; bu mesaj bir Türk başkanın iyi niyet deklarasyonun Ermeniler ve taraftarlarının asılsız suçlamalarının nasıl da suistimal edildiğini gösterir.

Alman kanun koyucuları 1915 olayları ile Alman kolonicilerinin Namibyan yerlilerine 1904-1907 yılları arasında uyguladıkları vahşet (zaman zaman “20.yy.’ın İlk soykırımı” olarak nitelendirilir) arasında bir koşutluk oluşturma çabasında olabilirler. Fakat söz konusu koşutluk, temelsizdir. Amaç ve koşullar gözönüne alındığında Anadolu’daki 1915 olayları ile Namibya’daki olayların kıyaslanamayacağı, ortadadır. 

1.Dünya Savaşı’nda Savaş Bakanı olan Enver Paşa’nın yardımcısı General Bronsart von Schellendorf  Deutsche Allgemeine Zeitung,” gazetesinde 1921’de yayınlanan makalesinde silahlı Ermeni gerillalarının Osmanlı ordusu karşısında ilerleyen Rus ordusu ile nasıl işbirliği yaptığını, Osmanlı savunma güçlerini nasıl felç ettiğini ayrıntılı biçimde anlatır.

Ermeni nüfusunun savaş bölgesinden tehcir edilmesi, akla uygun tek askeri yol idi. Savaş sürecinde alınan en üst askeri kararlar Berlin’den, General Schellendorf aracılığıyla iletilmiştir.

Osmanlı merkezi hükümetinin illere gönderdiği yazılı emirler, bu tehcirin Ermenilere herhangi bir zarar verme amacında olmadığında kuşku bırakmaz. Dahası, batı illerinde yaşayan Ermeniler tehcire uğramamışlardır. 

Bu durumu, Alman sömürgecilerinin istilacı yabancı bir orduyla karşılaşmadıkları halde, Namibya’daki yerli Herero ve Nama kabilelerini yok etme kararıyla kıyaslayınız. Nama kabilesinin tek suçu, baskıcı sömürgeci yönetime karşı ayaklanmaları idi. Köleleştirme, köle iş gücü ve kötü beslenme, çok yaygındı. Yerli halkın üçte ikisi öldürüldü.

Alman kanun koyucular “Ermeni soykırımı” suçlamalarını nasıl oluyor da asırlarca Osmanlılarla birlikte barış içinde yaşamış, hükümette yüksek yerlere getirilmiş olan Ermenilerin durumuyla bağdaştırabiliyor: 22 bakan, 33 parlamenter, 7 Büyükelçi, 11 Başkonsolos, 11 üniversite profesörü, sayısız askeri görevli. 1913 yılında bile Osmanlı bakanlar kurulunda dış işleri bakanı, bir Ermeni idi. 

Nazi hükümetinde kaç tane yüksek rütbeli Yahudi vardı acaba?

Ve de şayet Osmanlı hükümetinin Ermenileri yok etme amaçları olsaydı, Ermenilere yasadışı davranmış olanların hakkında neden kovuşturmalar açtı? 1915-16 yıllarında Osmanlı askeri mahkemeleri yaklaşık 1400 kişiyi tehcir süresince hükümet emirlerine aykırı davranmaktan mahkum etmiştir. Verilen cezalardan 63 tanesi, ölüm cezasıdır. 

Bu durum durum nasıl olur da 2. Dünya Savaşı süresinde Yahudileri ve “istenmeyenleri” katleden Nazi hükümetinin, örneğin, Waffen-SS’lerinin davranışları (Hitler’e bağlı, Alman ordusunda ağır silahlara sahip gönüllü savaşçılar-L.G.) ile kıyaslanır?

Tarih hakkında bir karar vermeden once, Alman kanun koyucularının Ohannes Kaçaznuni’nin Manifestosunu okumuş olmaları gerekirdi. Ermenistan’ın ilk Başbakanı olan Kaçaznuni 1923’te ya da 1 Mart 1920’de Budapeşte’deki Ermeni Kongresinde, Birleşmiş Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Sir Eric Drummond’un “…Türkiye’de …Türk Merkezi Hükümeti’nin tamamen kontrolu dışındaki başı bozuk çetecilerin gerçekleştirdiği katliamlar” konulu “sözlü notası”sını hiç değilse kendi öğrenimleri için okumuş olmaları gerekirdi. 

Kanun koyucuları referans aldıkları Alman Protestan misyoneri Johannes Lepsius’un temelsiz suçlamalarını, Profesör Heath Lowry’nin çalışmalarından bile okumuş olsalardı, kendileri için çok öğretici olurdu.

Ermenilerin başına gelen ölüm ve acıların nedenleri, kanun dışılık, ortalıklarda kalma, hastalıklar ve açlıktır. Türkler hiçbir zaman bu acıklı olayları inkar etmemişlerdir; fakat bunlara “soykırım” demek, bütünüyle temelsizdir.

Alman kanun koyucular aynı zamanda bilmelidirler ki Birleşmiş Milletler 1915 olaylarını soykırım olarak tanımayı reddetmiştir. 

Irkçılık

Alman kanun koyucuları insani kayıplara duydukları derin ilgiyi göstermek için tümü Hıristiyan olan 1.5 milyon Ermeninin öldürüldüğünden bahsetmeye kalkıştılar. Hatta daha da ileri giderek –herhangi bir kanıt ortaya koymadan- bunlara diğer Hıristiyan azınlıkların da “toplu katliamlarla” yok edildiklerini eklediler. 

Fakat bütün bunları yaparken, o üzücü dönemdeki Müslüman kayıplarına karşı insanı dehşete düşüren bir vurdumduymazlık sergilediler.

Ermenilerin tehcir sürecinde 1.5 milyon kayıp verdiği iddiasının kaba abartılığından ayrı olarak, Alman parlamenterleri Müslüman kayıplar için de biraz acıma duygusu dile getirerek daha muteber bir insanlık gösterebilirlerdi. Başka nedenlerle oluşan ölümleri bir kenarda bırakarak, ve de 1912-13, 1914-19 yılları arasında Balkanlar’da yarım milyondan fazla Müslüman sivil silahlı, çapulcu Ermeni çeteleri tarafından öldürülmüştür. Bu katliamlar korkunç bir vahşetti. 

Alman kanun koyucuları Müslüman kayıplarının önemli olmadığını mı düşünmektedirler?

Ermeni kayıpları için şevkatlerini ifade edip Müslümanların kayıplarına ve acılarına göz yummak, belirgin bir bağnazlıktır. Bunun adı, gerçekte, ırkçılıktır. 

Bu durum Alman Meclisi için avunma olsa da, böylesine seçici bir ahlak anlayışı Alman milletini kapsayamaz. Bu, Batı dünyasının derinliklerinde yatan bir felakettir.

Papa Francis’in geçen yıl sözde Ermeni “soykırımı”nın 100. yılını anması acaba Müslüman dünyasına karşı yeni, post-modern bir haçlı seferinin üstü kapalı bir ifadesi midir? Yoksa bu da İslamfobisi’nin bir başka yüzü müdür? 

Çifte standart

Alman kanun koyucular almış oldukları yersiz kararda Türkiye’ye tarihiyle yüzleşmesini ve Ermenistan’la farklılıklarını çözmesini tavsiye ettiler.

Kanun koyucuların öncelikle kendileri Namibya’da yaptıkları mezalimleri kabul etselerdi bu tavsiyeleri daha inandırıcı olabilirdi. Her ne kadar Almanya’nın gelişme yardım bakanı Heidemarie Wieczorek-Zeul Namibya’da uyguladıkları zulümden Almanya’nın sorumlu olduğunu 2014’de kabul ettiyse de, Almanya’nın önde gelen liderleri ve Alman federal parlamentosu sessizliğini hâlâ devam ettirmektedir.

Öyle görünmektedir ki Alman parlamentosu Namibya konusunda kendi kendisiyle çelişmemek için  yan çizmektedir. Çünkü şayet 1915 olayları soykırım ise Namibya mezalimi tartışmasız soykırımdır. Yine de 1948 Birleşmiş Milletler Konvansiyonu’nun hukukta geçmişi kapsamama kuralı ortadayken–Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Perinçek-İsviçre davalarından söz edilmese bile- Namibya olaylarının soykırım karakteri uygun düşmez.

Alman Parlamentosu uluslararası normların sınırları içinde kalmaya dikkat etmişti.

Parlamento şayet Namibya olayları konusunda uluslararası normlara bu kadar titiz davranıyorsa 1915 olayları hakkında aynı normlara neden itibar etmemektedir? Bu çifte standartın nedeni nedir? Türkfobisi olmasın?

Yüce gönüllü Alman kanun koyucularının aynı zamanda manevi müvekkilleri olan Ermeniler’in, 2. Dünya Savaşı süresince Nazi saflarında oynadıkları rolleri de kabul etmeleri gerekirdi. Nazi-Ermeni birlikleri General Dro Drastamat Kanajian komutasında 22.000 ile 33.000 arasındaki çoğu SS askerleri olan bir kuvvet, 1931’den 1945’e kadar Hitler’e hizmet etmiştir. “Dro”nun kendisi doğu Anadolu’da bir gerilla lideri olduğu zamanlardan beri savaş suçlusuydu. Görüldüğü gibi, Ermeniler aziz değillerdir !

İç barış riski

Yeterince şaşırtıcı olan, Alman kanun koyucularının Ermeni “soykırımı”nı okullardaki ders kitaplarına konulmasını teşvik etmeleridir. Şu ana kadar bir tek federal devletin (Brandenburg) bu uygulamayı yaptığını kaydederek daha geniş çaplı bir uygulamayı tartışmışlardır.

Bu durumun iç barış için ne anlama geldiğinden Alman kanun koyucularının haberi olmadığı ortada. “Soykırım”ın okul müfredatına konulmasının 3 milyon etnik Türk’ün yaşadığı bir ülkede – yalan bir söylem olmasının dışında- dinsel ve etnik çatışmaları arttıracağından kimse kuşku duymamalıdır. Bu durum aynı zamanda Neo-Nazi hareketi de besleyecektir. Daha çok sayıda Mölln’ler, daha çok Solingen’ler, daha çok Türkfobisi! Alman toplumunda etnik gerilimler içten içe kaynamakta.

Pandora’nın kutusu 

Yüce gönüllülüğe kalkışmak için, Alman kanun koyucular 1915 olaylarındaki Almanya’nın sorumluluğunu “esefle” kabul ettiler. Alman İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’nda müttefiki olan Osmanlı İmparatorluğunda 1915 olaylarına müdahale etmediğini de not ettiler ve Ermenilerden özür dilediler.

Fakat Alman Parlamentosu bu davranışıyla Almanya’da Pandora’nın kutusunu açmış oldu – arzu edilmeyen bir sonuç.

Çünkü şayet 1915 olayları gerçekten de soykırım ise, Almanya da suç ortağı olarak görülebilir ve Ermenilerin zararını ödemede sorumludur. Almanya’nın Ermenilere devredeceği bir bölge olmadığına ve Alman meclisinin şimdiden özür dilediğine gore, bunun anlamı parasal telafidir. Bu da cömert bir miktar içerir !

Tam da beklenildiği gibi! Şöhretine uygun olarak, Ermenilerin sırada bekleyen lobicilerinden Harut Sassounian,  bu fırsatın üzerine atlamakta gecikmedi. The California Courier’de 7 Haziran 2016 tarihinde yayımlanan yazısında bu lobicinin yazdıkları: “Şimdi Almanya’nın Ermenilere uygun yasa değişiklikleri yapma zorunluğu doğmuştur, böylece Türkiye için saygı değer bir örnek oluşturur. Bu örnek yalnızca tanıma için değil, aynı zamanda davayı eski haline getirmek içindir.” 

Buyrun! Bu kurgunun nasıl gelişeceği görülmeye değer. Türkler keyifle izlemeye devam edeceklerdir.

Sonuç 

Geçtiğimiz yıl boyunca Türk-Alman ilişkileri düşük bir seviyede kaldı – kısmen göçmen krizleri kısmen de Türk CumhurBaşkanı Erdoğan ile yaratılmış olan gerilim nedeniyle. Alman meclisi Türkiye’yi cezalandırmak amacıyla bu “soykırım” kararını üstlendi.

Ancak Alman parlamentosu uzak durması gereken bir alana girdiğinden, sürüklendi. Yetkisini aşarak  uluslar arası normlarla alay edercesine kendisini mahkeme yerine koydu. Tarihsel gerçekleri görmezden geldi, aynı zamanda ırkçılık ve çifte standart sergiledi. Türkfobisi ve İslamfobisi terkibiyle beslenen bu kararın karanlık bir yüzü vardır. 

Şimdi şu kışkırtıcı soru sorulabilir: Şayet 1915’de suçlular Hıristiyan, kurbanlar Müslüman olsaydı Alman parlamentosunun tutumu ne olurdu? Benzer bir soru diğer Batılı parlamenterlere de yöneltilebilir. Bu soruyu yanıtlamak için uzaklara gitmeye gerek yok: 1990’lardaki Srebrenika soykırımı ve Hocalı katliamı.

Ya da biraz daha gerilere gidip Kırım Tatarları’na ne olduğunu soralım mı? Tarih iki yüzlülüklerle tıka basa doludur.

Bütün bunları göz önünde bulundurarak, Alman parlamento kararının bir yüz karası olduğu ve iptal edilmesi gereği ortadadır. Başka bir nedenden değilse bile gerçeği onurlandırmak için bu karar iptal edilmelidir. Bu karar Türk-Alman, Türk-Ermeni ilişkilerine hiç bir şekilde yararlı olmayacaktır. Batılı uluslar Türkiye’ye konferans çekmeden once kendi tarihleriyle yüzleşmelidirler.