Sayın Rechtsanwalt Ekkehart Schaefer 

Alman Barolar Birliği Başkanı



Konu: Alman Federal Meclisi’nin (Bundestag) 2 Haziran
2016 tarihli gündeminde yer alan “Ermeni Soykırımı”nın tanınmasına ilişkin
önerge hakkında


Sayın Başkan,

Değerli Meslektaşım,


Hatırlanacağı gibi, Türkiye Barolar Birliği ve Almanya Federal
Cumhuriyeti Barolar Birliği tarafından müştereken 10 Eylül 2014 tarihinde “Türk-Alman
Avukatlar Konferansı”
 başlığı ile Ankara’da başarıyla
gerçekleştirilen konferanstan sonra; şimdi de 19 Eylül 2016 tarihinde gene
Ankara’da “Adalet, Yargı ve Savunmaya İlişkin Avrupa Standartları” başlıklı 2.
Konferansımızı düzenlemiş bulunmaktayız.



Bu vesileyle halen devam eden yapıcı işbirliğimizden duyduğumuz memnuniyeti
ifadeyle; birlikteliğimizin, ülkelerimiz arasında mevcut yoğun, dostane
ilişkilerin daha sağlam ve güvenilir bir zeminde sürdürülmesine olumlu
katkısına inancımızı da memnuniyetle tekrarlamak isterim.


Sayın Başkan,



Bilindiği üzere; “Alman Federal Meclisi’nin (Bundestag) 2 Haziran 2016 tarihli
gündeminin 5. maddesinde, ‘Ermeni Soykırımı’ sözcüklerini
içeren bir önerge bulunmaktadır.” 


Almanya’da iktidarda bulunan CDU (Hıristiyan Demokrat Parti) ve SPD
(Almanya Sosyal Demokrat Partisi) partileri ile Yeşiller Partisi’nin ortak
önergelerinin başlığı şöyledir:


“Erinnerung und Gedenken an den Völkermord an den Armeniern und anderen
christlichen Minderheiten vor 101 Jahren” (Ermenilere ve diğer Hıristiyan
azınlıklara karşı 101 yıl önce yapılan soykırımı anma ve saygı -Bundestag.de-).



Yani önergede; Türkiye’nin, 1915 yılında karşılıklı yaşanan üzücü
olayları, ‘Ermeni Soykırımı’ olarak tanıması istenmektedir.



Bu mektubun amacı ise; 101 yıl önce yaşanan ve bize göre ‘parlamentoların ve
siyasetçilerin görev alanına girmeyen’
 bu tartışmalı konuya ilişkin
bazı görüşlerimizi, saygıdeğer şahsınızda tüm değerli Alman meslektaşlarımızın
hukuki kimliklerine hitapla sağduyulu olacağından endişe etmediğimiz
değerlendirmelerine sunmaktır.



İlk cümlemiz şudur: Böylesine zaten tartışmalı ‘tarihi’ bir
konu hakkında parlamentolar ve siyasetçiler karar vermemelidir. Tarihi
tarihçiler yazmalı; parlamentolar değil! 


Siyasetçilerin, dolayısıyla Parlamentoların tarih yazmaya ya da
yapmaya kalkışmaları, köklü ilişkileri dahi zedeleme potansiyeli taşımaları
yanında; uluslararası düzeyde sonu kestirilemeyecek vahim gelişmelere de kapı
açabilir’
 endişesi taşıyoruz…



Bu vesileyle ve öncelikle ‘Ermeni Soykırımı’ ithamının, ‘hukuki
dayanaktan yoksun olması nedeniyle’
 kabul edilemez olduğunu açıkça
ifade etmek istiyoruz.



Zira olay, Osmanlı İmparatorluğu ile Alman İmparatorluğu’nun kader birliği
yaptıkları Birinci Dünya Savaşı sürecinde; Osmanlı Devleti yurttaşı bazı
Ermenilerin, İhtilalci Komiteler oluşturarak, Çarlık Rusya’sının da desteği ile
askeri ve sivil halka karşı artan saldırıları ve yaptıkları katliamlar
nedeniyle hükümet tarafından zorunlu göçe (tehcire) tabi tutulmalarından
ibarettir. Bunun da adı soykırım değil, savaş halidir ve meşru
müdafaadır. 




Ermeni ihtilalci Komitelerin kapatılması ve savaş koşullarında Ermeni
yurttaşların Osmanlı’nın siyasi sınırları içindeki bazı bölgelere zorunlu
göçünün uygulanmasında, iki taraf için de büyük acılara, trajik sonuçlara yol
açan olaylar yaşanmıştır.



Burada dikkatlere sunmak istediğimiz husus şudur: Osmanlı Devleti’nin
hâkimiyeti altındaki topraklarda yaşayan tüm Ermeniler değil, sadece
saldırıların ve katliamların ağırlıklı olarak yaşandığı Doğu ve Güneydoğu illerinde
yaşayan ve Ruslar’ın da destekleri ve hatta bizzat katılmalarıyla oluşturulan ‘saldırı
birlikleri’ 
vasıtasıyla katliam yapan Ermeni çetecilerin katliam
yaptıkları­ bölgelerdeki Ermeniler hem devletin hem kendilerinin
güvenliklerinin sağlanması kaygısıyla tehcire tabi tutulmuşlardır.



Yani amaç, Ermenilerin yok edilmeleri asla değildir; Osmanlı Devleti’nin
kendini savunma ihtiyacıdır; vatan savunmasıdır. Sorumluluğu,
Ermenilerle birlikte büyük ölçüde, Ermeni çetelerini silahlandırarak 1914
yılında Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtan, saldırtan Ruslar, Fransızlar ve
İngilizlerdir. 



İstanbul, İzmir, Bursa gibi ülkenin batı bölgeleri tehcir kararından etkilenmemiştir.
Bu durum genel bir tehcirin söz konusu olmadığının, -ya da Ermenilerin yok
edilmesi gibi planların bulunmadığının- önemli bir göstergesidir.



Sonuç olarak; Osmanlı’daki adları “Milleti sadıka” –sadık
millet- olan Ermeniler, Anadolu’dan koparılmışlardır. 



Bu açık tarihi gerçek, İngiliz arşivlerinde mevcut belgelerle de
ispatlanmıştır. Hatta başlangıçta, düzmece olduğu ispatlanmış olan ‘Mavi
Kitap’
 ve benzeri propaganda belgeleri üreten İngiliz Savaş
Bakanlığı’na bağlı propaganda bürosunda çalışan, bilahare Anadolu’daki
Türk-Yunan savaşını yerinde izleyen, dönüşünde ‘Türkiye’de ve Yunanistan’da
Batı Meselesi’
 adlı eserini kaleme alan, daha sonra da Kraliyet
Uluslararası İlişkiler Enstitüsünde çalışan, Arnold Joseph Toynbee (1889-
1975) isimli İngiliz tarih felsefecisi açıkça, ‘Ermeni katliamı konusunda
İngiliz halkının aldatıldığını’ söylemiştir. Bu hususta Alman tarihçileri Paul
Rohrbach ve Quadflig’in yazdıkları da farkı değildir…


Kaldı ki anılan dönemde, Çarlık Rusya’nın ordusunda Osmanlı Devleti’ne
karşı savaşan 200 bin kadar Ermeni piyadesinin bulunduğu; İngiliz ordusunda
yaklaşık 10 bin ve Fransız ordusunda da 5 bini aşkın Ermeni’nin Fransız
üniforması giydirilerek Osmanlı’ya karşı savaşa sürüldüğü de, kanıtlanmış
tarihi bir gerçek olarak unutulmamalıdır. 



Tehcir esnasında yaşanan trajik olaylarda, sorumlulukları ya da ihmalleri
tespit edilen birçok Osmanlı Devleti görevlisinin yargılanarak mahkûm edildiği
de, kanıtlanmış bir diğer tarihi bir gerçektir.



Belirtilen bu tarihi gerçekler, çok önemli bir bölümü Sovyet döneminde
Moskova’ya getirilen Ermeni belgelerinden oluşan Sovyet ve Bolşevik
arşivlerinde, siyasetin emrinde olmayan, sadece gerçek tarihi araştırmaya
yönelik bilimsel çalışma yapmak isteyen, tarafsız araştırmacıları
beklemektedir!.. Bu meyanda halen Türk arşivlerinde bulunan tüm belgelerin de
açık olduğunu; Ermenistan’ın ise, arşivlerini ısrarla kapalı tutmaya devam
ettiğini de hatırlatmak isteriz… 



Kısacası olay, istemeden de olsa taraflar için ağır sonuçları da içeren
‘tehcir’den ibarettir.



Öte yandan “soykırım” kelimesi; 9 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş
Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi’ne
göre, “ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen
ortadan kaldırmak amacıyla”
meydana gelen suçları tanımlamaktadır.



1915 olayları için; yani ‘Osmanlı’da Ermenilerin Doğu ve İç Anadolu’dan
Suriye’ye tehcir edilmesi’ olayı için bu sözleşme hükümlerinin uygulanması,
hukuken mümkün değildir; nitekim 100 yıldır araştırılmasına ve tartışılmasına rağmen,
yasal dayanaktan yoksun olduğu için bu güne kadar ‘sözde’ Ermeni
soykırımı, hiçbir mahkeme tarafından tespit edilememiştir.



Bu noktada; İsviçre Konfederasyonu aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de
açılan ve AİHM’in 2. Dairesi tarafından 17 Aralık 2013 tarihinde
açıklanan Perinçek/İsviçre davası kararı ile;



Yine AİHM Büyük Daire’nin aynı konuda aldığı ve 15 Ekim 2015
tarihinde açıkladığı 27510/08 sayılı (Perinçek/İsviçre
davası)
kararını dikkatlere sunmak isteriz. 


Anılan kararlara göre; soykırım suçunun varlığına, ancak eylemin
yapıldığı ülkenin yetkili ceza mahkemesi veya yetkiliUluslararası Ceza
Mahkemesi
 (Lahey Adalet Divanı) karar verebilir. 



Gene anılan kararlara göre; 1915 olaylarına ilişkin olarak yetkili olan Türk
mahkemeleri ve Lahey Adalet Divanı’dır; ve münhasıran yetkili olan bu
mahkemeler tarafından alınmış hiçbir karar yoktur; böyle bir kararın alınması
da mümkün değildir; zira anılan BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve
Cezalandırılması Sözleşmesi, sadece yürürlüğe girdiği tarihten sonraki olaylar
için geçerlidir; o tarihten önceki olaylara uygulanamaz. 



Burada ayrıca AİHM 2. Dairesi ve AİHM Büyük Dairesi’nin Perinçek-İsviçre
Davasında verdiği kararla ‘yetkili ceza mahkemeleri dışındaki yargı
kurumlarının, parlamentoların, hükümetlerin, akademik kuruluşların 1915
olayları konusunda “soykırım” kararı veremeyeceklerine hükmettiği’ de
hatırlanmalıdır. 



Bu hususta ‘Holokost’ ile mukayese de geçerli olamaz; çünkü,
ABD, İngiltere, Fransa ve Sovyetler Birliği’nin açtığı dava
üzerine Ekim 1945 tarihinde konuyu inceleyen ve yargılamayı yapan Nürnberg
Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi, 
216 oturum süren yargılamalar
sonunda 1 Ekim 1945 tarihinde ‘soykırım suçu’nu tespit etti ve
sorumlular idam dahil çeşitli cezalara çarptırıldılar.



Burada dikkatlere sunmak istediğimiz husus şudur: 



Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi duruşmalarında Nazi
liderlerine karşı suçlama 4 noktada toplanıyordu

Barışa karşı suç (uluslararası sözleşme ve anlaşmaları çiğneyerek
savaşı planlama, başlatma ve yürütme),

İnsanlığa karşı suç (sürgün, imha ve soykırım), 

Savaş suçları (savaş hukukunu çiğneme) ve ilk üç noktada
listelenen suç eylemlerinin ”ortak bir plan ve komplo süreci ile
gerçekleştirilmesi…


Kaldı ki, soykırım iddiaları için hukuki dayanak bulunmadığını
belirten 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, anılan 17 Aralık 2013 tarihli
Perinçek kararında; “Holokost’ta olduğu gibi, herhangi bir şüphe
olmaksızın, olayların soykırım olarak tanımlanabilmesi için, uluslararası
hukuki dayanak bulunmamaktadır” 
demiştir.

AİHM Büyük Dairesi de 15 Ekim 2015 tarihli kararıyla söz konusu kararı
onaylamıştır. AİHM, Perinçek davasının ‘Holokost inkârı’ ile karıştırılmamasına
önem vermektedir.

Oysa, Alman Federal Meclisi’nin (Bundestag) 2 Haziran 2016 tarihli gündeminin
5. maddesinde yer alan önerge, bu hukuki tespitlerin tümüne aykırıdır. 

Varılması gereken sonuç şudur: Sözü edilen önergenin içeriği, AİHM
kararlarına da aykırıdır. 


Kısacası; Federal Alman Meclisi’nin, ‘yargı yetkisinin gasp
edilmesi
’ anlamına gelebilecek bu ‘siyasi’ girişimden
vazgeçmesini, sadece hukuki bir gereklilik olmasının çok ötesinde;
ilişkilerimizin geleceği açısından da çok önemli olduğunu değerlendiriyoruz.



Aşağıdaki hususları dikkatlerinize sunuyoruz:


  • Osmanlı
    devletinin 1915-1916 yıllarında yürüttüğü dava ve soruşturmalar


Öte yandan henüz 1. Dünya Savaşı devam ederken yani savaşın galibinin
kim olacağı henüz bilinmez iken 1915-1916 yılları arasında, tehcir sırasında
göre görevlerini kötüye kullandıkları, tehcire tabi tutulanların güvenliğini
yeterince sağlamadıkları gibi gerekçelerle çok sayıda kamu görevlisi Osmanlı
Devletince yargılanarak mahkûm edilmiştir. Bu, Osmanlı Devleti’nin soykırım
yapma saikiyle değil, sadece devleti ve halkı korumak amacıyla tehcir kararı
aldığının, ancak kararın uygulanması sırasında büyük acılar yaşandığının bir
başka kanıtıdır. Başka bir deyişle soykırım suçunun özel kasıt unsuru
gerçekleşmemiştir.


  • Malta takipsizlik
    kararı


Birinci Dünya Savaşı sonrası işgal kuvvetleri olan İngiltere ve Fransa 3
Ocak 1919 – 10 Ağustos 1921 tarihleri arasında Osmanlı Devleti’nde “savaş
esirlerine kötü muamele ve Ermeni halkının katliamı” suçunu işledikleri
gerekçesi ile 147 Osmanlı subayı, bürokratı ve vekilini İstanbul’dan Malta’ya
götürerek haklarında ceza soruşturması başlatmıştır.


İşgal devleti olan özellikle İngiltere, Ermenilere yönelik tehcir
uygulamasına ilişkin belgelere, kararlara ve yazışmalara sahipti. 32 ay
boyunca, Kraliyet Savcılığı, İngiliz Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, İngiliz
Büyükelçiliği ile sıkı işbirliği içerisinde ve hatta İngiltere Parlamentosu’nu
da dahil ederek, Malta’daki sanıklar hakkında dava açılabilmesi için çaba sarf
etmişlerdir.



Temmuz 1921’de İngiltere Kraliyet Savcılığı şu karara varmıştır: “Elimizdeki
deliller ve bilgiler sanıkların bir ceza davasında yargılanabilmeleri ve cezalandırılmaları
için yetersizdir.”




Osmanlı Devletinin, İngiltere’nin, Fransa’nın ve ABD’nin belgeleriyle büyük
zahmetlerle yürütülen Malta soruşturması, sanıklar hakkında takipsizlik kararı
verilmesiyle sonuçlanmıştır. 31 Ekim 1921 tarihinde mahkûmlar Türkiye’ye geri
gönderilmiştir.


  • İngiltere
    tarafsız bir mahkemeyi reddetmiştir


Osmanlı Devleti daha Malta davası başlamadan önce 1. Dünya Savaşı’na
dahil olmayan ve tarafsız olarak nitelendirilen Danimarka, İsviçre, İsveç,
Hollanda, İspanya devletlerine Ermeni iddialarının ele alınacağı bir mahkemenin
kurulması talebinde bulunmuştur. Ancak işgal devleti İngiltere bu öneriyi
reddetmiştir.


  • İlk Ermenistan
    Başbakanının açıklamaları


İlk Ermenistan Başbakanı, Hovhannes Katchaznouni, 1923 yılında, Osmanlı
döneminde yaşanan üzücü olayları şu cümleyle anlatmaktadır: “Öldürüldük ve
öldürdük. Büyük Ermenistan hayali bizi kör etmişti.” 
(Ovanes
Kaçaznuni, H: Taşnak Partisi İçin Yapılacak Bir Şey Yok, -1923 Taşnak Parti
Konferansı’na Rapor), İstanbul, 2005, S.9); Hovhannes Katchaznouni -Armeniens
erster Ministerpraesident-, Für die Dascnakzutyun Gibt Es Nichts Mehr Zu Tun
(Bericht zur Parteikonferenz 1923).


  • 69 ABD’li bilim
    adamının açıklaması


Birçoğu tarihçi ve Orta Doğu uzmanı 69 Amerikan bilim adamı, “Ermeni
soykırımı”nı ele alan bir başvuru hakkında karar verecek olan o dönem
Senatosu’nda gören yapan ABD Senato üyelerine yönelik 19 Mayıs 1985 tarihli bir
mektupta şu tespiti yapmışlardır: “Tarihi açıdan bu kadar tartışmalı
ve iddialara dayanan bir konuda verilecek olan Senato kararı, gerekli tarihi
araştırmayı karşılayamayacak ve Senato’nun güvenirliğine zarar verecektir.”


  • Tarafsız bir
    tarih komisyonu önergesi


Türkiye, 10 Nisan 2005 tarihinde dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert
Koçaryan’a gönderdiği bir mektupta, tarih komisyonunun kurulması önerisinde
bulunmuştur. Ermenistan bugüne kadar bu teklife yanıt vermemiştir.



1915 yılındaki tehcir sırasında ve sonrasında, yüzbinlerce Ermeni’nin hayatını
kaybetmesinden ve yaşanan son derece üzücü olaylardan büyük üzüntü duymaktayız.
Ancak savaş şartları altında yaşanan olaylarda sadece hayatlarını kaybetmiş
olan Ermenilerden bahsedip, aynı sayıda hayatını kaybeden Türkleri gözardı
etmek, yanlış bir tutumdur. Yaşananlar ‘soykırım değil, karşılıklı kırım’dır.



Türkler ve Ermeniler bin yıldan fazla bir süre barışçıl komşuluk ilişkisi
içerisinde birlikte yaşadılar. Ermeniler Osmanlı toplumunda, tüm meslek
dallarının yansıra Büyükelçi veya Bakan gibi devlet yönetimi içerisinde de üst
düzey pozisyonlarda da yer almışlardır.



Sonuç olarak “Türkiye,
arşiv belgeleri ile sabit olan, uluslararası kuruluş ve parlamentolar
tarafından da kabul edilen ‘Ermeni Soykırımı’nı tanımalıdır” cümlesi bile
Federal Alman Parlamentosu’nu mahkeme yerine koyan vahim bir hatadır. Zira
yukarıda da belirttiğimiz gibi, hiç bir parlamentonun bu hususta yetkisi
yoktur. Kaldı ki, iddia edildiğinin aksine, konu 100 yıldır tartışmalıdır ve bu
hususta ‘arşiv belgeleri ile sabit olan’ bir tarihi olay da yoktur.



Önergenin 3. maddesinde; “Amacımız, Türkiye- Ermenistan ilişkilerinin
normalleşmesine hizmet etmektir” denmektedir. Bize göre, Almanya’daki Türkler
ile Ermenilerin uyumuna hizmet değil, daha da kutuplaşmalarına uygun bir zemin
oluşturacaktır.



Önergenin 4. maddesinde ise, “Yine amacımız, Almanya’daki genç kuşakların
geçmiş acılardan ders almalarını sağlamaktır. Ermeni soykırımı, Almanya’da
eğitim müfredatına girmelidir” denmektedir. Bize göre, bu yapılırsa, değil ders
alınması, düşman nesiller yetiştirmenin alt yapısı oluşturulur. Bu, tarihi bir
uyarıdır.



Benzer şekilde, atılan bu adımın; başta Alman ekonomik mucizesinde emek payı
olan, Almanya’da yaşayan, birçoğu Alman yurttaşı olmuş yaklaşık 3 milyon kişi
olmak üzere, sonuçta milyonlarca Türk’ü rencide edeceğini, iki halk arasında
telafisison derece zor kırgınlıklara yol açacağı da dikkate alınmalıdır.


Sayın Başkan,



Tarihsellik ve bilimsellik zemininden uzaklaşılarak, konjonktürel politikaların
etkisiyle onarılması güç sorunlara yol açacağı kuşkusuz olan bu tasarının, son
anda göstereceğiniz bireysel ve kolektif sağduyu ile engelleneceğine dair
umudumuzu koruduğumuzu bilmenizi isteriz.



Saygılarımızla.


Avukat Prof. Dr. Metin Feyzioğlu

Türkiye Barolar Birliği Başkanı


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet