Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Tarihi incelemeler gösteriyor ki, pek çok araştırmalara rağmen bazı milletlerinki
gibi, Ermenilerin kökeni ile ilgili de kesin bir bilgiye rastlanılmamıştır. Bu
konu ile ilgili yabancı tarihçilerin görüşleri hep birbiri ile çelişirken,
Ermeni tarihçilerin öne sürdükleri teoriler hikaye ve uydurmalara dayanmaktan
öteye gidememiştir.



Araştırmalara göre, Asur çiviyazılı kaynaklarında, Botan-Suyu boyları ve
Van gölü çevresi için M.Ö. 1280 yıllarından itibaren “Yukarı-El/Ülke” manasını
taşıyan “Urartu” (Uru-yüksek, Artu-ülke) denilmekteydi. 



Asurlular, aynı zamanda çok verimli toprakları olan bu bölgeyi “Nehirler
(Irmaklar)” anlamında (daha sonraları ise “Düşman” anlamında) “Nayri” diye
adlandırmışlardır. 



Öte yandan M.Ö. 1000 yıllarında, şimdiki Diyarbakır bölgesinde yaşayan Sami
soyundan Aramlılar, kuzeylerindeki Dicle kaynakları olan yüksek bölgeye
“Yukarı-El/Ülke” anlamına gelen bir ad vermişlerdir. M.Ö.618-518 yılları
arasında İranlı I. Dareyoş’un kitabelerinde şimdiki Elazığ-Tunceli
kesimine “Ar-Mina/Miniya” (Yukarı-El/Ülke) denildiği görülmektedir. 



Tarihçi Herodot (484-425), adı geçen Murat-Fırat kavşağındaki yerleri
“Armenye”, orada yaşayanları ise Akmenioi (Armenliler) diye zikretmiştir.



Eski kitabelerden edinilen bilgilere göre, Romalılar M.Ö. 188’de, Makedonyalı
İskender’in ülkesini paylaşanlardan olan Selefkiler’i yenerek eski Selevkoslu
valisi, Pers soyundan olan Artaksiyas’ı Eğil-Elaziz-Tunceli bölgesindeki
“Armenye”ye kral tayin etmiştir. Daha sonra, I. Artaksiyas Romalıların da
yardımıyla şimdiki Malatya, Bingöl, Tercan, Erzurum ve Çoruh boyları ile Kür ve
Aras nehirlerinin birleştiği yere kadar olan toprakları da zaptederek
krallığına katmış ve böylece “Yukarı-El/Ülke” anlamındaki “Armenya” Kür-Aras
boyları ile Van gölü çevresini de sınırları içine almıştır. 




I.Artaksiyas ülkesini genişlettikten sonra başkentini de stratejik açıdan
güvenli bir yer olan, Ağrı dağının kuzeyinde, Aras boyunda M.Ö.170’lerde
kurulan Artaksatta (Artaşat) şehrine taşımıştır. Artaksatta şehri o zamanlar
Sakaların yaşadığı “Armavir” adını taşıyan kışlağın yanında kurulmuştu.



Önemli olan detay şudur ki, kimi tarihçilerin Ermenilerin kökeni ile
bağdaştırdığı Armeniya deyimi, aslında üstünde yaşayan milletlerle hiçbir
ilgisi olmayıp, sadece bölgeye verilmiş coğrafi bir isim olmuştur. Bu açıdan
bakıldığında gerçekten de görüyoruz ki, Ermeni tarihçileri de kendi
milletlerini Hay (Hayk/Hayos) olarak tanımlamaktadırlar. 




Bu konuda G. Alişan şöyle der: “Hayk, ulusumuzun sözlüğüne göre Hay isminin
küçültülmüşüdür. Hay da ulusumuzun ismidir. Milletimiz kesinlikle
yabancıların isimlendirdikleri gibi Armen değildir




Diğer taraftan tarihi incelemeler gösteriyor ki, “Adsız Selçukname”de ve Yunus
Emre
’de “Yukar ı-Eller”, Urartu ve Armenya’nın Türkçesi olarak kullanılmış
olup, o tarihlerde bölgede kendilerini Hay veya Hayos olarak adlandıran
herhangi bir topluluk/devlet olmamıştır. Ayrıca, Ermeni bilginlerininde,
kaynaklarında Armeni adını hiçbir zaman kullanmamış olmaları Armenya’nın
yerlileri olan Artaksiyaslılar (M.Ö.188-M.S.2) ve Arşakunik (M.S.52-428)
sülalelerinin Hay/Hayos değil, Persli ve Türk olduğunu açıkça göstermektedir.

Ermenilerin, tarih boyunca genellikle, kuzeyde Karadeniz ve Gürcistan,güneyde
İran, Elcezire ve Suriye, doğuda Hazar denizi, batıda Küçük Asya ile çevrili
olan bölgede gayet dağınık bir biçimde küçük topluluklar halinde yaşadıkları
bilinmektedir. Bu doğrultuda yapılan tarihi araştırmalarda da Ermenilerle
ilgili değişik görüşler ortaya konulmuştur.



Prof. R. VERNONT




“Ermeniler fizik bakımından birbirlerine çok az benzerler. Bunlar Anadolu’dan
Rusya’ya ve oradan Asya ortalarına, güneydoğu Avrupa’ya gelişi güzel
dağılmışlar ve pek çok milletlerle karışmışlardır.”diyor.



J. DENİKER




“Ermenilerin Hindu, Afgan, Asuri ve Türk ırkının karışımından oluştuğu
görüşündedir.”



W.S. MONROE




“Ermeniler ırk bakımından İran, Bluç ve Çingenelerle akrabadırlar. Yahudilerle
bir çok ortak yönleri vardır. Kendilerine bu nedenle “Hıristiyan Yahudiler”
veya “Vaftiz Edilmiş Yahudi” denilmektedir” diyor.



Justin Mc CARTHY’ye göre; 




“Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle
bağlı değildirler. Aralarında siyasi bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları
derebeyliklerine bağlı olmuşlardır. Vatanseverlikleri de bu nedenle
bölgeseldir. Birbirlerine bağlarını siyasi ilişkiler değil, gelenekleri,
dilleri ve dinleri oluşturur.” 



Prof. Erich FEİGL işe tarihi araştırmasını
şöyle özetlemekte: 




“Kendi tarihlerini bu denli efsanevi öğelerle dokuyan başka bir halk herhalde
yoktur. Ermeniler kendilerini Hayk ve efendiler diye adlandırıyorlar. Bu,
Ermeni halkın, sözde Ağrı dağına inmiş olan Nuh peygamberin neslinden gelmeleri
efsanesi ile başlıyor. Milliyetçi nitelikte olan bu efsaneye göre Haykların
kökeni Nuh peygambere dayanıyor. Eğer efsane doğruysa, o zaman aslında tüm
insanların Nuh’un gemisinden geliyor olmaları gerektiğine dair kendilerine
yöneltilen eleştirileri de reddetmiş oluyorlar. Ermenistan’ın, Türkiye’nin
sınırları içinde bulunan Ağrı Dağı’nı gösteren devlet armasına yönelik olan
eleştiriler de aynı kaderi paylaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti devlet armasının,
Erivan’ın eski hali olan , minareli siluetini gösterdiği farz edilirse, bundan
çıkacak görüntüyü düşünebilirsiniz”



Ermeni tarihçileri ise yazdıkları eserlerde son 75 yıldan beri kökenlerini
Hititli, Urartulu, Erigya göçmenleri gibi, ırkça birbirinden çok uzak olan
kavimlere dayandırarak, aralarında kökenleri ile ilgili geçerli ve kesin olan
bir bilginin olmadığını ortaya koymuşlardır.



Her ne kadar Ermeni tarihçileri Kafkasların ve Doğu Anadolu’nun çok eski
zamanlardan itibaren Ermeni meskenleri olduğunu söyleseler de, bunun söz konusu
toprakları sahiplenmek ve buralarda eski bir kültür yarattıklarını dünyaya
duyurma hevesinden başka bir şey olmadığı apaçıktır.



Ermenilerin, söz konusu bölgelere küçük topluluklar halinde yerleşmesi M.Ö.
VI.yy’a rastlamaktadır. Tarihi kaynaklara göre, M.Ö. VI.yy’da Ermeni kavimleri
Anadolu’da Trak-Frigyalılarla birlikte İran’la savaşmış ve Doğu Anadolu-Batı
İran bölgesine gelerek Erivan, Gökçe Göl (Sevan), Nahçıvan, Rumiye Gölü kuzeyi
ve Maku bölgesine yerleşmişlerdir ve o zamandan itibaren buralarda küçük
topluluklar halinde yaşamış, ama hiçbir zaman bu bölgelerin yerlisi
olarak çoğunluk teşkil etmemişlerdir
.



Daha önceleri güneş, ay, ateş ve toprak gibi çeşitli şeylere tapan Ermeniler
IV.yy’ın başlarında Hıristiyanlığı kabul edip benimsemişlerdir. Ermeniler bir
ara eski dinlerine dönmelerine rağmen, daha sonra Kirkor LUSAROVİÇ ile asıl
Hıristiyanlığa geçmişlerdir.



Sonuç olarak, Ermeni tarihinin şimdiye kadar ilmi temellere dayanılarak
aydınlatılamadığı söylenebilir. Bunun, aslında köklü bir Ermeni tarihi
olmamasından kaynaklandığını açıkça ifade etmek mümkündür. İşte bu nedenledir
ki, Ermeni tarihçileri yeniden bir tarih yazmak gerektiği fikrinde
birleşmişlerdir. Bu yaklaşımlar, Ermeni tarihçilerinin eserlerinin tahribatlar
ve uydurmalarla dolu olması sebebinden kaynaklanmaktadır. Nitekim, Ermenilerin,
menşeilerini Nuh Peygamber’e , Urartulular’a, Trak-Frig soyuna, Güney
Kafkasya’ya ve hatta Turan ırkına, anayurtlarını ise Doğu Anadolu’ya,
Balkanlar’a, Kafkasya’ya ve Asya’ya dayandırmaları bunların bir göstergesidir.



Yalnız şunu söyleyebiliriz ki, Ermeni kavimleri ilk ve ortaçağlarda, yaşadıkları
bölgenin göç yolları üzerinde bulunması sebebi ile, sürekli olarak saldırılara
maruz kalmış ve Ermeni tarihçilerinin iddia ettiklerinin aksine hiçbir zaman
bağımsız bir Ermeni devleti kuramamış, yani her zaman söz konusu bölgelerde
hakimiyet kuran devletlere tabi olarak yaşamışlardır.



Ermenilerin Ermenistan iddiaları, kimi zaman “coğrafi bölge”
olarak kendine tartışma zemini bulmuş olsa da, hiçbir zaman tarihi gerçek
olamamış ve mesnetsiz kalmıştır.



Tarih boyu Ermeniler, özellikle de Bizans İmparatorluğunun Anadolu’ya hakim
olduğu dönemde, dini çekişmelerin ve çeşitli entrikaların sonucu zulüm görmüş,
sürülmüş ve hatta toplu katliamlara maruz kalmışlardır. Zamanla bölgede
Türkler, özellikle de Selçuklular etkinliğini artırmış, İmparatorluğu döneminde
ise Osmanlı, Bizans İmparatorluğunu yıkarak söz konusu bölgede hakimiyeti ele
almıştır. Bu dönem aynı zamanda Ermenilerin tarih boyunca kavuştukları en rahat
dönemin başlangıcı olmuştur.



TARİHTE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ



Osmanlı İmparatorluğu Öncesi Türk-Ermeni İlişkileri



M.Ö. 2000-800 yılları arasında doğuda İdil (Volga), batıda Karpat Dağları,
güneyde Kafkas Sıradağları ve Tuna-Ağzı’na kadar Karadeniz arasındaki
topraklarda “Proto (ilk)-Türkler’in batı kolunu oluşturan Kimmerlerin
yaşadıkları bilinmektedir.



Prof.Dr. A. Zeki V. TOGAN, Türk ve İran destanları ile (550 yılında biten)
Bizans kronikçisi Prokopius’un eserlerine dayanarak, Kimmerlerin “Hazarlar ile
Bulgarların ataları”(yani Doğu-Avrupa Kıpçakları) olduğunu tespit etmiştir.



Kimmerler, M.Ö.820 yılından itibaren, kendi soylarından olan İskit (Saka)’lerin
doğudan akın ederek, onları sıkıştırmaları sonucunda batıda Balkan yarımadası
ve Orta-Avrupa’ya, doğuda ise, Kafkaslardan geçerek, Anadolu’ya yayılmışlardır.
Hatta, Urartu Kıralı I.Rusa / Ursa(735-713)’nın, M.Ö. 714 yılında Kimmerler’in
doğu kolunun Sakaların saldırılarından kaçarak, Kür nehri başlarında
kendileriyle çarpışarak büyük zafer kazanmalarının ardından yenilgiyi
hazmedemeyip intihar ettiği de bilinmektedir.



Bölgede gittikçe ilerleyen Kimmerler, Kızılırmak boylarına yerleşip, M.Ö.676-675
yılında Frigya Devletini yıkabilecek güçte olduklarını göstermişlerdir.



Bir başka Türk kavimi olan Sakalar’ın Anadolu’ya gelişi ise M.Ö. VII.yy’a
rastlamaktadır. Sakalar Urartu ülkesine doğudan geçmişlerdir. Asur kıralı
Asarhadon’un (680-669), sınırlarına dayanan Sakalarla baş edemeyeceğini
anlayınca, Hükümdarları Bartatau (Herodot’taki “Protothias”) ile kızını
evlendirdiği söylenmektedir. Bu sıralarda Sakalar, kuzey Kafkasya’dan gelen
göçlerle gücüne güç katmış, böylece Anadolu ve Batı-İran’daki Medyalılar’a da
hakim olmuşlardı.



Kimmerler ve Sakaların Anadolu’ya yerleşme tarihleri gösteriyor ki, M.Ö. VI.yy
‘dan itibaren bölgeye yerleşmeye başlayan Ermeniler, gelişlerinde Anadolu’da
yerleşik Türk kavimleri ile karşılaşmışlardır.



Bir diğer Türk topluluğu olan Hazarlarla Ermenilerin ilişkileri ise VII.yy’ın
sonlarına rastlamaktadır. Bilindiği gibi, Hazar Türklerinin, VI.yy’dan itibaren
Ortadoğu’da çok önemli girişimleri olmuştur. Batıda yaşayan Türklerin zamanla
gerilemesiyle Hazar Türkleri VII.yy’ın en önemli Türk toplumu konumuna
gelmiştir. Nitekim, Hazar Türkleri VI. ve VII.yy’larda Arapların Kafkasya’ya
yaptıkları saldırılara karşı koyan ve Arapların egemenliği altındaki Doğu
Anadolu’da uzun süre varlık gösterebilen ilk Türk devleti olarak da
bilinmektedir.



Yönetimleri altındaki topluluklara uyguladıkları hoşgörülü
politikaları sonucunda Hazar Türkleri dört asır boyunca Hazar Denizi’nden
Dniepr Havzası’na, Kafkasya Dağları’ndan merkezi Rusya ormanlarına kadar olan
geniş bir alanda büyük bir devlet kurmuşlardı. Kurmuş oldukları bu devlette
sağladıkları iç barış ve istikrar stratejisi ve de din konusundaki sonsuz
hoşgörüleri ülkenin savunma sisteminin temelini oluşturmuştur.



Hazar İmparatorluğu aynı zamanda “Orta Çağ” ticaretinin temel ülkesi olma
özelliğini de taşımıştır. Şöyle ki, bu dönemde Bizans’ın, İpek ve Baharat
yoluna nüfus etmesini Hazar Türkleri sağlamıştır. Bu nedenle Bizans’ın Hazar
Türklerine verdiği önem çok büyük olmuştur. Hatta, Bizans’ın verdiği bu önem o
kadar büyüktü ki, Bizans Devlet Kançılaryasının, Hazar İmparatorluğuna gönderdiği
mektuplara ilişik olan altın mühürler Bazileüs’ün Papalığı ve Batının
Hıristiyan Devletlerine gönderdiği mühürlerden daha ağır olurdu ve Kagan’a “Ulu
Kagan” diye hitap edilirdi. Ayrıca, Bizans İmparatorlarının yabancı prenses
olarak yalnız Hazar prensesleri ile evlene bildikleri ve Bazileüs’ün muhafız
alaylarından birinin her zaman Hazar Türklerinden oluştuğu da bilinmektedir.



Hazar Türkleri 683-686 yıllarında Kafkasya’yı aşarak, Anadolu’ya girmiş ve
buradaki Ermeni prenslikleri üzerinde hakimiyet kurmuştur. 693-730 yılları
arasında ise Hazarların yine Doğu Anadolu’nun Van yöresinde hareketliliği
artırdığını ve burada hakimiyet kurmuş Araplarla savaştıklarını görüyoruz.




Hazarların 731, 758, 760, 764 ve 799 yıllarında Alenleri, Gureuleri yendikleri
ve o sürede Arapların hakimiyeti altında olan kimi Ermeni derebeyliklerini
zaptederek, Gantzak (Elizabethpol) ve Tiflis’i aldıkları bir çok tarihçiler
tarafından kaleme alınmıştır (Tabari, İbn el Athir, Beladhori, Yakubi,
Theophanos). 



Araplar Ermeni topluluklarını da yanına alarak, 711’den 818’e kadar Hazarlarla
savaşmışlardır. Daha sonra bu bölgelerde Abbasilerin hüküm sürdüğünü ve bunun
X.yy’ın sonuna kadar devam ettiğini, bu tarihten itibaren ise, Bizans’ın
Anadolu’nun tamamına yeniden hakim olduğunu görüyoruz.



Bizans İmparatoru Vasil II, hayatının son yıllarını Kafkasya’da geçirmiştir.
990-1020 yıllarında, Ermeni Bağratuni hanedanından Gadik I’in ölümü ve Batı
Kafkasya’da karışıkların çıkması ile Bizans bu fırsatı değerlendirmek için
harekete geçmiş ve Gürcistan’ın bir kısmının da dahil olduğu bu bölgeyi
hakimiyeti altına almıştır. Ermeni Ani hanedanlığı ise hayatı boyu Gadik’in
oğlu İonnas Smbat’a kalmış ve onun da ölümüyle tümüyle Bizans İmparatorluğuna
katılmıştır.



Ermeni topluluklarının sıkı ilişkiler içinde olduğu bir diğer Türk toplumu ise
Türkmenler (Müslüman Oğuzlar) ve Selçuklu Türkleri olmuştur. İlk olarak Selçuklu-Ermeni
ilişkileri, Sultan Alparslan’ın babası Çağrı Bey’in henüz Selçuklu Devleti
kurulmadan Doğu-Anadolu’ya yaptığı bir keşif seferi ile başlamıştır
(1015-1021). Bu yıllarda Çağrı Bey üç bin kişilik atlı kuvvetleri ile
Maveraünnehr’den Horasan ve Azerbaycan yoluyla Doğu Anadolu’ya ulaşmış, Van
Gölü bölgesindeki Ermeni kavimlerinin yaşadığı Vaspurakan’a girmiştir.
Ermeniler Çağrı Beyin bu seferi sırasında, özellikle Ermeni kaynaklarına göre,
“Mızrak, ok ve yaylardan oluşan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örülü
saçlı, rüzgar gibi uçan Türk atlıları” karşısında korku ve dehşete
kapılmışlardı.



Bu bölgelere Selçuklu Türklerinin akını Aristages’e göre 1016’da, Urfalı
Mateos’a göre ise 1018’de başlamıştır. Mateos’un kendi yazıtlarında Ermeni milliyetçiliğinin
ağır bastığını görmekteyiz ve Selçuklu Türklerinin Doğu Anadolu fetihlerini
korkmuş bir dille şöyle anlatıyor:




“ Hıristiyanların başına korkunç bir ejderha musallat oldu. Allah’ın (Hz.
İsa’nın) kutsal önerileri gerçekleşiyordu. Ejderhanın ateş püsküren nefesi
yakıcı bir alevle geldi. Bu devirde Türk denilen vahşi millet toplandı (bir
araya geldi), Vaspuragan’a girdi. Hıristiyanları kılıçtan geçirdiler. O zamana
kadar Ermeniler hiç Türk süvarisi görmemiştiler.”




Diğer bir Ermeni tarihçi Aşoghik ise tam tersine, “Ermeniler Bizans’a olan
düşmanlıkları nedeniyle Türklerin Anadolu fetihlerine sevinmişler, hatta
Türklere yardım etmişlerdir” der.




24 Mayıs 1040 Dandanakan Zaferi sonrasında kurulan Selçuklu Devleti, özellikle
1043 yılından itibaren batı istikametinde fetihlere başlamıştır. Bu döneme
kadar Bizans İmparatoru II. Basileios’un, sık sık isyan eden Ermeni ve Gürcü
vasal krallıklarının yönetimlerini doğrudan Merkeze bağlaması ve bölgede
yaşayan Ermeni nüfusunu Orta Anadolu’ya tehciri sonucunda artık Doğu Anadolu’da
herhangi bir Ermeni ve Gürcü siyasi teşekkülü kalmamıştı.



Selçuklu Türklerinin bu bölgelere seferleri öyle bir zamana rastlamaktadır ki,
Bizans İmparatoru IV.Konstantinos Monomakhos Ermenilere son derece ağır
vergiler yüklemiş ve pek çok Ermeni ileri geleni ülkenin değişik yerlerine
sürülmüştü.



1046-1048 yıllarında Bizans İmparatorluğu tarafından, Kars ve Van Gölü
bölgesindeki Ermeni hanedanın geri kalan soyları adeta yok edilmiş, mal ve
mülklerine el konulmuştu. İşte bu dönemde, 1047-1048 yılında Selçuklu Veliahdı
Hasan, Van Gölü bölgesine akınlara başlamıştır. Azerbaycan Genel Valiliği’ne
atanan İbrahim Yınal, Tuğrul Bey’den aldığı buyruk üzerine, Kutalmış ile
birlikte harekete geçerek Eylül 1048’de Pasin Ovası’nda Liparit, Aaron ve
Katakalon komutasındaki Bizans Ordusu’nu bozguna uğratmıştır.



1067 Mayısında Bizans İmparatoru Konstantin Dukas’ın ölümünden sonra iktidarı
ele geçiren Romanos VI.Diagenes, Selçuklulara karşı savaşmak için Peçenek,
Oğuz, Norman, Frank, Ermeni, Slav, Bulgar, Alman, Hazar ve Gürcülerden oluşan
paralı ordu toplamıştır.



Ermenilere karşı büyük nefret besleyen VI. Diogenes Malazgirt’e doğru yola
çıkmadan önce harpten döndükten sonra Ermeni mezhebini ortadan kaldıracağına
yemin etmiştir. Diogenes komutasındaki Bizans ordusu 26 Ağustos 1071 tarihinde
Sultan Alparslan’ın ordusuna saldırmış, ancak darmadağın edilmiştir. İmparatoru
esir alan Alparslan barış imzalayarak Diogenes’i tahtına dönmesi için törenle
İstanbul’a uğurlamıştır.



Uzun yıllar Bizans hakimiyeti altında yaşamış olan Ermenilere Bizanslıların
nasıl kötü davrandıkları konusunu Urfalı Mateos, o dönemde yaşayanların
dilinden sık sık aktarmıştır .



Urfalı Mateos, kimi zamanlar Selçuklu Türklerinin Ermeniler başta olmakla
hakimiyeti altındaki gayrimüslimlere gösterdiği hoşgörüden de
bahsetmiştir: 



“ 539 (27 Şubat 1090- 26 Şubat 1091) tarihinde Ermeni Katogikosu Barseg,
cihangir sultan Melikşah’ın yanına gitti. Katogikos bazı yerlerde
Hıristiyanların baskı altında tutulduğunu , Allah’ın kiliseleri ile ruhanilerden
vergi istenildiğini ve manastırlarda piskoposların vergi için baskı altında
tutulduğunu görüp, İranlıların ve bütün Hıristiyanların alicenap ve tatlı
sultanının huzuruna gidip, bütün bunları ona arz etmeye karar verdi. Sultan,
senyor Barseg’i huzura kabul edip, ona büyük iltifat gösterdi ve onun
isteklerini yerine getirdi ve iltifatla uğurladı”.



Ayrıca, Selçuklu Devletinin Danişmendili Beyliği hükümdarı Gümüştekin Ahmet
Gazi’nin Ermeni nüfusuna yapmış olduğu iyilikleri de Ermeni tarihçileri her zaman
öve öve anlatmışlardır. Urfalı Mateos, Süryani Mihail, Ebu’l-Faraç v.s. gibi
Ermeni ve Süryani kaynaklarına göre Ahmet Gazi Sivas ve Ermenilere zulmü ile
ünlü Gabriel’in hakimiyetindeki Malatya’yı fethederken zulüm
altında inleyen halka yiyecek maddeleriyle giysi ve tarım aletleri
dağıtmış, hapishane ve zindanlara atılmış olan çok sayıda insanın salıverilmesi
hususunda buyruk çıkartmış ve böylece bu şehirlerin halkının refah ve
mutluluğunu sağlamada pek çok çabalar göstermiştir. Hatta Ermeni nüfusuna yapmış
olduğu iyilikler Urfalı Mateos’u o kadar etkilemiştir ki, 1105’te Ahmet Gazinin
ölümü üzerine Vekayiname’sinde şöyle der:



“Ahmet Gazi iyi bir insan, memleketi imar edici, Hıristiyanlara karşı çok
merhametli bir zattı. Tabiiyetinde bulunan Hıristiyanlar onun ölümü dolayısıyla
büyük matem tuttular.”



Ermeni tarihçi Mateos’un bu ifadelerinden de anlaşıldığı gibi, Selçuklu
Türkleri, Ermeni ve diğer gayrimüslim halka Bizanslıların göstermediği
hoşgörüyü göstermiş, onların dinlerini ve hak ve özgürlüklerini temin etmiştir.



Yalnız, şu da bir gerçektir ki, Türk medeniyetine, milletine ve devletine zaman
zaman suçlamalarda bulunanların en temel dayanağı yine Urfalı Mateos
Vekayinamesi olmuştur.



Türkler, Malazgirt Savaşından sonra Toroslar’daki Hıristiyan Prenslikleri ile,
özellikle de Ermenilerle iyi ilişkiler içerisinde olup, onları himaye etmiştir.



Örneğin, Malazgirt’ten sonra Ermeniler genellikle Bizanslıların boşalttıkları
kalelere yerleştirilmiştir. Ermenilerin Türklerle yakınlaşması Bizanslılar
tarafından Hıristiyanlığa karşı ihanet olarak değerlendirilmiş ve Bizans
tarihçileri uzun uzun bu yeni Ermeni “ihanetini” yazmışlardır. Gerçekten de,
Malazgirt savaşı sonrası (26 Ağustos 1071) Anadolu’da Bizanslıların
hakimiyetinin süratle çökmesiyle Ermenilerin bu fırsattan faydalanarak Fırat
ırmağı kıyıları, Malatya, Gaziantep, Urfa ve Çukurova’daki, Bizans’a ait
yerleşim bölgelerinde küçük prenslikler kurarak buralarda nüfusça çoğalmaya
başladıkları bilinmektedir.



Türklerin Anadolu fetihlerini Ermenilerle ilişkilendirmek yanlış olurdu.
Türklerin bu fetihlerinin kendine özgü nedenleri olmuştur. Ancak, yine de
Bizans’ın zulmünden kaçan bir çok Ermeni kavimlerinin Türklerin Anadolu’ya
girmesini istemiş oldukları ve kimi zaman da onların ilerlemelerine yardımcı oldukları
düşünülebilir.



Türklerin Anadolu’ya girmelerine sevinenlerin başında Ani Prensi gelmekte idi.
O dönemler Gadik, Bizans İmparatorluğu’na bağlı Kayseri ve etrafında yaşamakta
idi. Greklerden o kadar nefret ediyormuş ki, eline fırsat geçer geçmez Kayseri
Rum Patriğini öldürttüğü ve Türklerin safına geçtiği söyleniyor.



Türklerin Ermenilerle ilişkileri Sultan Kılıçarslan (1086-1107) zamanında da
çok iyi düzeylerde olmuştur. O dönemlerde Anadolu’ya yaklaşık bir milyonu aşan
ordusu ile Haçlı seferleri düzenleniyordu ve bu seferler Anadolu Türklerini çok
sarsmıştı.



Bu sıralar Bizans’ın, Türklere karşı taarruza geçtiği ve onları Orta Anadolu’ya
çekilmek zorunda bıraktığı ve ilerledikçe de inanılmaz zulümler yaptıkları
bilinmektedir. Bütün bunlara rağmen Kılıçarslan, Danişmend ve diğer Türk
Beyleri Haçlılara karşı ciddi direnişler göstermiştir.



Mateos, Kılıç Arslan’ın Çavlı ile giriştiği savaşta öldüğünü (13 Haziran 1107)
belirterek, “ Sultanın ölümü sebebiyle Hıristiyanlar büyük matem tuttular,
çünkü o, her bakımdan iyi ve tatlı bir zat idi.” diye zikreder.



XII.yy’ın ortalarında Anadolu’da Ermeni baronlarının Bizans’a
karşı direnişler gösterdiği bilinmektedir. Özellikle, Sultan II. Mes’ud
devrinde (1144- 1169) Kilikya’da önemli zaferler elde etmiş Ermeni Baron II.
Thoros, Bazileüs, Manuel Komnenos’un Çukurova’ya gönderdiği orduyu da
darmadağın ederek Anazerba, Misis(Mamistra), Adana ve Tarsus’u hakimiyeti
altına almış ve Selçuklu topraklarına da saldırmaya başlamıştı. Bunun üzerine
Sultan Mes’ud 1155’te daha önceleri de Türklere ait olan Kilikya’yı Selçuklu
hakimiyeti altına almak için harekete geçmiştir.



Gerard DEDEYAN, 1980’de Paris’te yayınlanan “Sempad’a Atfedilen Kronik”te
bu olayı, Papaz Gregor Zeyli’nin dilinden şöyle anlatmıştır:

“Çatışmadan önce Sultan, Baron Thoros’a haber yolladı:

‘Senin memleketini tahrip etmeye gelmedim, eğer sen, bize tabiiyetini
bildirirsen, dostumuz ve evladımız olarak yine eski yönetiminde kalırsın’



Bunun üzerine Thoros, elçi göndererek Sultana şu cevabı verdi: ‘Biz hükümdar
olarak Sizlere gönül rızasıyla itâat edip tâbi oluyoruz; çünkü Siz, bizim
gelişip yükselmemize hiçbir zaman engel olmadınız ve yurtlarımızı yakıp
yıkmadınız’



Sultan bu cevabı alınca Thoros’u rahat bıraktı, onunla bir dostluk anlaşması
imzaladı ve ülkesine döndü, kimseye kötülük etmedi.”



Ermenilerin kendi tarihçilerinin bu yazdıklarından açıkça görülüyor ki,
Ermeniler tarihlerinde gerçek zulmü Hıristiyan Bizanslılardan görmüş olup,
Türkler bir nevi onlar için kurtarıcı rolünü oynamıştır.



Türkler, Ermenilerle Süleyman Şah döneminde de (1196-1205) iyi ilişkiler içinde
olmuştur. Süleyman Şah’ın tabiiyetini kabul eden II. Levon’un (1187- 1219)
Şahın adına paralar bastırması bunun kanıtıdır.



Ancak kimi zamanlar II. Levon yönetimindeki Ermeni birliklerinin Anadolu Suriye
kervan yolunu tahrip ettikleri bilinmektedir. Hatta böyle bir olay üzerine,
1208-1209 yıllarında I. Gıyaseddin Keyhüsrev (1205-1211), Eyyubileri de yanına
alarak II. Levon’un üzerine yürümüş ve ordusunu darmadağın etmiştir. II. Levon,
canının bağışlanması üzerine Selçuklu Sultanı adına yine paralar bastırmıştır.
Ancak kurnazlığı ile tanınan II. Levon, bütün bunlara rağmen, fırsat bulur
bulmaz topraklarını genişletmek için zaman zaman Türk topraklarına yine
saldırmaya devam etmiştir. Bu saldırılar İzzettin Keykavus döneminde
(1211-1220) ciddi boyutlara varmıştır. O zamanlar I. Keykavus kardeşi Keykubat
ile iktidar mücadelesine girişmişti. Bunu fırsat bilen II. Levon Selçuklu
kalelerini fethetmeye başlamıştı. Bunun üzerine, I. Keykavus, 1216’da Ermeni
Baronu II. Levon’a karşı karadan ve Antalya sahillerinden hücum ederek, onu
ağır yenilgiye uğratmış ve ceza olarak da ağır haraca bağlamıştır.



Bu olayın ardından, aynı yıl Ermenilere karşı Maraş tarafından da sefer
düzenlenerek, kuvvetleri büyük bir bozguna uğratılmıştır. Bu saldırılarda
Ermeni “Büyük Baronu” olarak da bilinen Kundestabl (Connetable) Konstantin,23
Baron Oşin, Baron Vasil ve diğer Ermeni ileri gelenlerinin, şövalyeleri ile
birlikte esir edilerek, Keban önlerinde bulunan Sultan’ın huzuruna
götürüldükleri bilinmektedir.



Moğolların Anadolu’nun hakimiyetini ele aldığı dönemde I. Hetum (1226- 1269)
kardeşi Simpat’ı Moğol Hanı Güyük Hanın huzuruna göndermiş (1247) ve onun
tabiiyetine geçmek isteğini bildirmiş ve bunun sonucunda Moğol Hanı Simpat’la,
Kilikya’nın Ermeni Baronluğu olduğunu tanıyan bir sözleşme imzalamıştır. Bu
görüşmede Simpat Güyük Handan, vaktiyle II. Levon’un hakimiyetinde olmuş ve
Alaaddin Keykubad (1220-1237) tarafından fethedilmiş olan kale ve şehirlerin
tekrar kendilerine kazandırılması ve Ermenilerin, manastırların ve
Hıristiyanların vergiden muaf tutulması hususunda söz almıştır.



Kilikya Baronluğunu kurarak Moğollarla ittifak kurmanın avantajını bir süre
kullanan Ermeniler, Moğolların 3 Eylül 1260’taki Ayn Calut mağlubiyetinden
ve Yakın Doğu’ya yeni bir Türk devletinin –Memlûklerin egemen olmasından sonra
bunu bedelini ağır ödemiştir.



1262 yılında Memlûk Sultanı Baybars (1260-1277) ordusuna Çukurova’ya akın
etmesi için emir vermiş ve 1266’da Sis, Misis, Adana ve Tarsus bölgelerini
yağmalanmış, ele geçirilen ganimetler ve I.Hetum’un oğlu Levon’un da aralarında
bulunduğu yaklaşık 40.000 esir ile geri dönülmüştü.



Kilikya Ermeni Baronluğu Memlûklere karşı uğradıkları bu yenilgiden sonra
bir daha toparlanamamış ve siyasi mücadelede bundan böyle pasif kalmıştır.



Yalnız, Kilikya Baronluğu’nun son bulduğu, 14.yy’ın sonlarına kadar olan zaman
zarfında Ermenilerin, Türk hükümranlığına karşı başkaldırıları zayıf da olsa
devam etmiş, fakat bu teşebbüsleri Memlûklar tarafından yapılan cezalandırma
seferleri sonucu amaçlarına ulaşmamıştır. Bu başkaldırıların sonuncusu 1373
yılında Kilikya tahtına çıkan VI. Levon zamanında olmuştur.



1375 yılında Memlûklar saldırıya geçerek Sis kentini ele geçirmiş kralı esir
alarak Mısır’a götürmüş ve böylece Kilikya Ermeni Baronluğu son bulmuştu. Kilikya
Ermeni Baronluğunun tarih sahnesinden silinmesinin arkasında yatan sebep,
genişleme politikası izleyen II. Levon zamanından itibaren Selçuklu Devletine
karşı yapılan başkaldırılar olmuştur ki, bu başkaldırılar da Moğollarla yapılan
işbirliği sonucu ortaya çıkmıştır.



Oysa Selçuklu Devletinin Hakimiyeti altında yaşayan Ermenilerin durumuna
bakıldığında, belki de o zamana kadar hiç görmedikleri hoşgörü ile
yönetildikleri anlaşılmaktadır. Daha önceleri değindiğimiz, Ermeni
tarihçilerinin ifadeleri de bunları kanıtlar niteliktedir.



Nitekim, Ermeniler Anadolu’daki kilisesinin hiyerarşisini devam ettirme
imkanını ancak Türk Hükümranlıkları zamanı bulmuş, Kayseri, Malatya, Sivas ve
Niksar’da Ermeni piskoposlarının önderliğinde kilise toplantıları tertiplenmiş
ve zaman zaman da sultanlardan yardım görmüşlerdir. Ayrıca Ermenilerin ta
Selçuklular zamanından ülkenin çeşitli önemli kademelerinde görev aldıkları da
bilinmektedir. Örneğin, Sinop donanmasının başına Hayton adında bir Ermeni reis
tayin edilebilmiştir. Yine Moğollar Anadolu’yu işgal ettikleri dönemde
Kayseri’de Hacuk oğlu Hüsam adlı bir Ermeni iğdişbaşı olarak görev yapmaktaydı.



Netice itibariyle söyleyebiliriz ki, Anadolu’ya Selçuklu Devletinin hakim
olmasından sonra diğer gayrimüslimler gibi Ermeniler de Bizans’ın baskı ve
zulmünden kurtulmuş ve tam bir inanç hürriyetinin mevcut olduğu bu dönemde
siyasi ve iktisadi müsamahanın yanında dini inançlarının gereklerini de rahat
bir şekilde yerine getirebilmişlerdir. 



Aynı zamanda Anadolu’da kurulu düzenin oluşturulmasından sonra yerli
Hıristiyanlara yönelik olarak Anadolu Selçuklu Devletinin gerçekleştirdiği tek
bir kovuşturma hadisesi görülmemiştir. Bu da demektir ki, onlar yeni hakimlerin
idaresinden daima memnun kalmış ve Türklerden kurtulmak için Avrupalılardan
yardım istemek ihtiyacı hissetmemişlerdir.



Sentyar HÜSEYİNOV (doktora tezi – 2004)




Tez Danışmanı: Prof. Dr. Sina AKŞİN


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış